Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


On beşinci asır divan edebiyâtı şâir ve yazarlarından ve bu asrın meşhûr âlimlerinden. Tâcîzâde Câfer Çelebi adıyla tanınır. Doğum târihi ve yeri belli değildir. 1515 yılında bir iftirâya kurban giderek hayâtından olmuştur. Daha ziyâde nesirleriyle tanınan Tâcizâde Câfer Çelebi, Türkçe, Farsça kasîde ve gazeller de söylemiştir. Ayrıca 15. asrın kuvvetli bir mesnevî şâiridir. İkinci Bâyezîd ve Yavuz Sultan Selîm zamanlarında Nişancılık ve Kazaskerlik vazîfeleri görmüş, Yavuz’un Şah İsmâil’e gönderdiği mektup ve Çaldıran Fetihnâmesi bunun tarafından kaleme alınmıştır. İlmine çok hürmet ve iltifât eden Yavuz Sultan Selim, onu sohbet meclislerinde bulundurduğu gibi, Şah İsmâil’in haremlerinden Çaldıran’da ganîmet olarak ele geçirilen Taçlı Hâtun’u vererek ayrı bir iltifât göstermiştir. Yavuz, Câfer Çelebi’nin hayâtını bir iftirâ yüzünden kaybettiğini öğrendiğinde çok üzüntülü günler geçirmiştir.

Câfer Çelebi’nin en güzel ve en kıymetli eserlerinden biri Hevesnâme isimli mesnevîsidir. Hevesnâme, en mühim bölümleriyle İstanbul’u, İstanbul’un medenî ve tabiî güzelliklerini tasvir eden orjinal bir mesnevîdir. Eser bir münâcât ve nât’tan sonra, mühim olarak İstanbul’u, Galata’yı, Ayasofya ve Fâtih câmilerini, saray ve kasırları, hamam, imâret, semâniye, dârüşşifâ gibi tesisleri; Eyüp Sultan ve Fâtih’in kabirleri dolayısıyla İstanbul’un mânevî değerini ve bu arada Ebû Eyyûb Ensârî kabrinin, Akşemseddîn tarafından nasıl keşfedildiğini, Fâtih Sultan Mehmed’in 31 yıl nice şahlara hâkim olan saltanatını, kabrinin nûrlu güzelliğini, başka imâretleri ve Kâğıthâne’yi vb. bölümleri tasvir hâlinde yazmış, buna bir takım hasbihaller, tenkitler ve muhtelif mevzularda bölümler katmıştır.

Yer yer, gazeller ve tercî-i bendlerle de süslenen Hevesnâme ifâdesinin tabiîliği, güzelliği ve verdiği bilgiler bakımından, mühim ve kıymetli bir mesnevîdir. Mesnevîsinin gerek tasvir ettiği yerler, gerek anlattığı hikâyeler bakımından yeni ve orjinal eser verme taraftarı bir sanatkâr olarak, ayrı bir husûsiyet gösterir. Câfer Çelebi’nin bu eserinden başka bir Dîvân’ı zamânın bâzı mühim vak’aları hakkında bilgiler ihtivâ eden ve çok beğenilen bir Münşeât’ı bir de Mahrûse-i İstanbul Fetihnâmesi adlı yine mühim bir eseri vardır. Gazelleri hayli güzel ve sağlam bir söyleyişle kaleme alınmıştır. Bu gazellerde kuvvetli şahsiyeti görülür.




Kânûnî Sultan Süleymân Han devrinin sadrâzam ve büyük devlet adamlarından. Aslen İtalyan olup, Temmuz 1560 Cerbe Deniz Harbinde babasıyla birlikte Kaptân-ı Deryâ Piyâle Paşaya esir düşerek İstanbul’a getirildi. Müslüman olup ilim tahsil eden Sinan Paşa, Yûsuf Sinan adını aldı. Önceleri Kapıcıbaşılık ve Silahtarlık hizmetlerinde bulundu. 1575’te Yeniçeri Ağalığı vazîfesiyle saraydan ayrıldı. Bu arada Mihrimah Sultânın torunu ile evlenerek hânedâna intisab etti. Sultan İkinci Selim ve Sultan Üçüncü Murad Han devirlerinde Erzurum, Bağdat, Van vesâir eyâletlerin vâliliklerinde bulundu.

17 Eylül 1583’te Revan muhâfızı oldu. Özdemiroğlu Osman Paşa ile birlikte İran muhârebelerine iştirâk etti. Özdemiroğlu’nun vefâtı üzerine 24 Ekim 1585’te serdâr kaymakamlığına getirildi. Tebriz’in fethinde ve daha sonraki İran savaşlarında büyük hizmetleri görüldü. Mesih Paşanın sadrâzamlığı döneminde İran Serdarı iken, sonra Bağdat ve havâlisi serdârlığı uhdesine verildi. Tebriz’i ve Tiflis’i İranlıların kuşatmalarından kurtardı. 17 Temmuz 1591’de Kaptan-ı Deryâ oldu. Eğri Seferine katıldı. Haçova Meydan Muhârebesinde düşmanı arkadan vurarak kesin zafer elde edilmesini sağladı. Bu başarısı üzerine sadrâzamlığa getirildi. Aynı yıl Şam vâliliğine sonra yine 1599’da Kaptan-ı Deryâlığa tâyin edildi. Bu vâzifesine ilâveten 1604’te Doğu Seraskeri oldu. Ancak bu seferinde muvaffak olamadı.

Diyarbakır’da hastalanan Sinan Paşa, 1605’te orada vefât etti. Cengâver ve pek cesûrdu. İstanbul’da Cağaloğlu Câmii-i şerîfi ile Tabak Yunus’ta iki mescidi olup, Fethiye Câmii yanında da bir medrese ile bir de mektep yaptırmıştır. Câminin sarayının ve hamamının bulunduğu semte sonradan Cağaloğlu denilmiştir. Vezirlik müddeti kırk gün kadardır.



Kânûnî Sultan Süleymân Han devrinin önde gelen âlimlerinden. Tosyalı Kâdı Celâl’in oğlu olup, çoğu defâ yalnız Koca Nişancı nâmı ile anılırdı. Tosya’da doğan Mustafa Çelebi, ilk tahsilini burada yaptıktan sonra İstanbul’a giderek öğrenimini tamamladı. Genç yaşında devlet hizmetine girdi. Pîrî Paşaya intisâb ederek 1516’da Dîvân Kâtibi oldu. İslâm yazılarından “dîvânî” yazıda başarılı olduğundan mesleğini çabuk ilerletti. Yavuz Sultan Selim Hanın iltifâtına kavuştu. Pîrî Paşadan sonra İbrâhim Paşanın da takdirini kazandı.Mısır’a gittiği sırada Mustafa Çelebi’yi de sır kâtibi olarak berâberinde götürdü.Mısır’da bulundukları sırada âsâyiş, huzûr ve düzenin temini için yeni kânunlar hazırlanmasında sadrâzam İbrâhim Paşanın yanında fevkalâde liyâkat gösterdi. Mustafa Çelebi’nin resmî yazı ve raporları hazırlamadaki üstün kâbiliyeti henüz bilinmemekle berâber, çoğu defâ bâzı mühim nâme-i hümâyûnlar (pâdişâh mektupları) ve fermânlar ile berâtlar ona yazdırılıyordu. Mustafa Çelebi, 1534 Irakeyn Seferinde, Nişancı Seydi Beyin vefâtı üzerine Nişancılık makâmına getirildi. 1534’ten 1557’ye kadar aralıksız bu makamda devlete hizmet etti. Birçok kânun ve nizamların hazırlanmasını sağladı. Ayrıca dış ülkelerle olan siyâsî münâsebetlerde fevkalâde mahâret sâhibi olduğunu gösterdi. Dîvân-ı hümâyûnda, yâni Osmanlı Devleti Bakanlar Meclisinde, kânunlarla ilgili hususlarda devamlı fikri alınırdı. Sonraki devirlerde derlenen bu kânun ve nizâmlar Celâlzâde Kânunları adıyla Osmanlı târihinin altın sayfalarına geçti.

Nişancılıktan ayrılan Mustafa Çelebi’ye Kânûnî Sultan Süleymân Han tarafından emeklilik maaşı bağlandı. Bununla berâber, devlet hizmetlerinden büsbütün el çekmiş değildi. 1567 târihinde tekrar Nişancılığa tâyin olundu. Daha önce Zigetvar Seferine katılan Mustafa Çelebi ölümüne kadar bu vazîfede kaldı. Aynı yıl içinde vefât ederek İstanbul’da Eyyûb Sultanda bulunan Nişancılar Câmii yanında defnedildi. Nişancı olup da emekliye ayrıldığı ilk dönemde burada güzel bir ev yaptırmıştı. Ayrıca bir hamam ve dâhil olduğu Halvetî tarîkatı için de bir tekke yaptırdı. Emekliye ayrıldığı dönemde evinin bir ilim ve irfân yuvası olduğu, ilim ve edebiyât âşıklarını himâye ettiği rivâyet edilmektedir. Mustafa Çelebi, güzel yazı yazmakta ve resmî yazıları kaleme almakta pek mahâret sâhibiydi. Aynı zamanda takdir edilen bir şâirdi. Pâdişâha sunduğu kasîdeler pek beğenilir, kendisine ikrâm ve iltifât olunurdu.

Cömert ve şefkatlı olan Mustafa Çelebi, devlet hizmetlerinden başka yalnız şiir ve inşâ ile meşgul olmakla kalmamış, birçok telif ve tercüme eser bırakarak ilme ve fenne de hizmet etmiştir.

Eserlerinin başında Kânûnî Sultan Süleymân devrini gâyet güzel bir üslûpla anlatan Tabakâtü’l-Memâlik fî Derecâti’l-Mesâlik adlı eseri gelmektedir. Târihçi Peçevî bu esere “manzum ve mensur Şehnâme” adını vererek kıymetini ifâde etmeye çalışmıştır. İlk Nişancılığı zamânında Horasanlı Mu’inü’l-Miskin’in Peygamberler Târihi ile ilgili Me’aricü’n-Nübüvve adlı eserini Türkçeye tercüme etti. (Bu eser, sonradan 17. asır âlimlerinden Altıparmak Mehmed Efendi tarafından da tercüme edilerek basıldı. Altıparmak Târihi adıyla günümüzde yeniden bastırılmıştır.) Mustafa Çelebi, emekliye ayrıldığı sırada oturmakta olduğu Eyyûb Sultandaki evinde Mevâhibü’l-Hallâk fî Merâtibi’l-Ahlâk adlı pek kıymetli bir eser hazırladı. Bu eser, İslâm ahlâkını anlatmaktadır. Daha sonra Enîsü’s-Selâtîn ve Celîsü’l-Havâkîn adı verilen bu eser, 54 bölümden meydana gelmektedir. Merhumun ayrıca, Yavuz Sultan Selim’i, din ve devlete olan hizmetlerini anlatan Selimnâme adlı bir eseri ile Nişânî mahlaslı bir Dîvân’ı vardır. Bunlardan başka birkaç tercüme eseri daha mevcuttur.



Fâtih Sultan Mehmed’in küçük oğlu. 1459 yılında doğdu. Annesinin adı Çiçek Hâtun’dur. İlk terbiyesini saray hocalarından aldı. Beş yaşına gelince, bir hocaya verilerek Kastamonu sancakbeyliğine gönderildi. Eğitim ve öğrenimine burada da devâm etti. Fâtih Sultan Mehmed, büyük oğlu Mustafa’nın vefâtı üzerine (1474) Cem’i Karaman eyâletine gönderdi. Cem Sultan Konya’da kaldığı müddet zarfında, tahsilinin yanısıra ata binmek ve her türlü silâhları kullanmakta büyük bir mahâret kazandı.

Sağlam yapılı bir genç hâline gelen Şehzâde, Karaman eyâletinde halkın muhabbet ve teveccühünü kazandı. Harâbe hâlindeki Larende’de saray, bedesten ve çarşı yaptırmak sûretiyle geniş îmâr faâliyetlerinde bulundu. 1481’de Mısır Seferine çıktığı tahmin edilen Fâtih Sultan Mehmed Gebze’de hastalanarak vefât edince, babasının yerine tahta çıkan İkinci Bâyezîd’e kardeşi Cem Sultan muhâlefet etti. Cem, Bâyezîd’in aksine, babasının pâdişahlığı zamânında doğduğunu, bu yüzden Uzun Hasan Seferi sırasında babasına vekâlet ettiğini belirterek, asıl kendisinin tahta geçmesi îcâb ettiğini iddiâ ediyordu. Bu sebeple harekete geçen Cem Sultan, bir ara Bursa’ya hâkim olduysa da, Gedik Ahmed Paşanın Sultan İkinci Bâyezîd’le birleşmesi üzerine Konya’ya çekilmek zorunda kaldı.

Daha sonra Kâhire’ye giden Cem Sultan burada Sultan Kayıtbay tarafından merâsimle karşılandı. Cem, 20 Aralık 1481’de hac farîzasını yerine getirmek üzere Mekke’ye gidip, 12 Mart 1482’de Kâhire’ye geri döndü. Bu arada eski Karaman beyi olan Kasım Bey, Cem’i tahrik ederek Karaman beyliğini yeniden kurma düşüncesindeydi. Aynı zamanda Ankara sancakbeyini de yanına çekmeyi başarmıştı. Bu durum üzerine bir defâ daha şansını denemeye karar veren Cem Sultan’ın, Konya ile Ankara’ya karşı bizzat giriştiği taarruz başarısızlıkla netîcelendi. Bunun üzerine önce Akşehir’e sonra da Kasım Bey ile birlikte Taşeli’ne çekilmek zorunda kaldı. Konya Ereğlisi’ne gelen Sultan İkinci Bâyezîd’le yeniden müzâkerelere girişti. Ancak bu müzâkereler de diğerleri gibi netîcesiz kaldı. Çünkü onun Kudüs’te oturmasını teklif eden Sultan İkinci Bâyezîd’e karşılık Cem Sultan, Osmanlı topraklarında hâkim olacağı bir bölgenin kendisine tahsis edilmesi husûsunda ısrar ediyordu.

Bunun üzerine kardeşi ile uğraşan Sultan İkinci Bâyezîd’in kendisine bâzı tâvizlerde bulunacağını ümid eden Kasım Beyin teşviki ile Cem Sultan, nihâyet Rodos şövalyelerine mürâcaat etmeye karar verdi. 29 Temmuz 1482 günü, Rodos limanında karaya ayak bastı. Talihsiz şehzâde için, 12 yıl 7 ay sürecek ve sonu ölümle noktalanacak olan acı gurbet hayâtı başlamış oluyordu. Rodos şövalyelerinin başı Pierre d’Aubusson daha önce imzâladığı bir senetle Cem Sultan’a istediği zaman Rodos’tan ayrılabilme hakkını tanımıştı. Ancak bu sözünü çabuk unuttu. Şehzâdeyi elde tutmakla Sultan Bâyezîd Hana istedikleri yolda anlaşma yapmaya ve adalarını Osmanlıların fethinden kurtarmaya, aynı zamanda para koparmaya muvaffak olabileceğini umuyordu. Ancak Cem Sultan’ın Türk topraklarına yakın olan bu adada bırakılması tehlikeli olacaktı. Böylece Cem Sultan, maiyetiyle birlikte bir müddet Nis’de, bir müddet de Şambri ve Puy kalelerinde ikâmet etti. Öte yandan d’Aubusson ile Sultan İkinci Bâyezîd arasında bir antlaşma imzâlandı. 7 Aralık 1482 târihli bu antlaşmaya göre Cem Sultan’ın bakım masrafı olarak, Rodos’a her yıl 45.000 duka altını ödenecekti. Şövalyeler 6,5 yıl ellerinde tutmaya muvaffak oldukları Cem Sultan’dan âzami derecede istifâdeye bakıyorlardı. Bu arada Avrupa’da Cem Sultan’ı elde edebilmek için yoğun siyâsî faaliyetler vardı.

Fransa, Macaristan, Venedik ve hattâ Memlük Sultanlığı bu gâye ile şövalyelere câzip tekliflerde bulunuyorlardı. Nihâyet Cem Sultan’ın Alman İmparatorluğunun eline düşmesi ihtimâlinin belirmesi üzerine endişeye düşen Fransa, onun Papa’nın himâyesine verilmesini kabul etti. Bu faaliyetlerden şüphelenen Cem Sultan, Bâyezîd’e gönderdiği bir mektupta kendisini küffâr elinde bırakmamasını istedi. Nihâyet Toulan’dan yola çıkan Cem Sultan ve maiyeti, Mart 1489’da Roma’ya vardı. Burada büyük bir törenle karşılanarak Vatikan Sarayına yerleştirildi. 14 Martta Papa Sekizinci İnnocent tarafından resmen kabul edilen Cem Sultan, teşrifât memurunun bütün ısrarlarına rağmen kavuğunu çıkarmaya ve diz üstü çökmeye râzı olmayarak, doğru Papa’nın yanına gidip ona ve yanındaki kardinallere başıyla selâm verdi. Papa da, onu kucaklayıp öptü. Papa ile görüşmelerinde Avrupa’ya ne maksatla geldiğini anlatarak, artık Mısır’a gidip âilesiyle berâber olmaktan başka bir emeli kalmadığını açıklayan Cem Sultan, Papa’nın aracılığını istedi. Ancak Cem Sultan’ın üzüntüsüne iştirâk etmiş görünüp onunla birlikte gözyaşı döken Papa, hakîkatte onu âlet ederek Osmanlılar üzerine bir Haçlı seferi açmak emelinde olduğundan, Macaristan’a gitmek tavsiyesinde bulundu. Cem Sultan’ın böyle bir hareketin, İslâm âleminde lânetle karşılanacağını belirtmesi üzerine de, Papa Lâtince ağır bir cümle kullandı. Aynı dili bildiği anlaşılan Cem Sultan’ın mukâbelesinde papayı mahçup ettiği görüldü.

Papa İnnocent, Cem Sultan’ı, Hıristiyan yapabilirse, Haçlı seferinin gerçekleşeceğini ve Osmanlıları Avrupa’dan atmanın mümkün olabileceğini sanıyordu. Bu sebeple bir gün, kendisiyle görüşürken Hıristiyan olmasını resmen teklif etti. Ama yanılmıştı. Cem Sultan, kendisine değil, Osmanlı pâdişahlığı, hattâ bütün dünyânın pâdişahlığı pâyesi verilse, dîninden dönmeyeceğini sertçe bildirdi. Papa İnnocent’in 1492 yılında ölümü üzerine yerine Altıncı Alexandre Burgia seçildi. 1494 yılında İtalya sınırını aşarak Roma’ya giren Fransa Kralı Sekizinci Charles, papa ile anlaşarak Cem Sultan’ı yanına aldı. Cem Sultan 28 Ocak günü Fransız ordusu ile Roma’dan ayrılarak Fransızların Napoli seferine iştirâk etti ve birçok kalelerin zaptına şâhid oldu. Napoli Krallığının mukâvemetinin kırıldığı sıralarda Cem Sultan’da hastalık belirtileri ortaya çıktı. Bir müddet sonra, hastalık daha da ilerliyerek, yüzü ve boynu şişti. Artık ata binecek hâli kalmadığından sedye ile naklediliyordu. Cem Sultan böyle bir durumda bile dâimâ, “Yâ Rabbî! Eğer bu kâfirler beni bahâne edip Müslümanlar üzerine yürümeye kalkarlarsa, beni o günlere eriştirme, canımı al!” diye duâ ediyordu. Nihâyet 25 Şubat 1495 Çarşamba sabahı, şehâdet getire getire rûhunu teslim etti. Cem Sultan o sırada 35 yaşındaydı. Cem Sultan’ın hastalık veya zehirlenme netîcesinde öldüğüne dâir muhtelif rivâyetler vardır. Osmanlı müellifleri genellikle papa tarafından gönderilen bir berberin zehirli ustura ile Cem Sultan’ı traş ettiğini ve ölümüne sebeb olduğunu bildirmektedir. Haberin İstanbul’a ulaşmasından sonra, Sultan Bâyezîd’in emriyle dükkanlar, çarşılar kapatıldı, fakirlere para dağıtıldı. Ülkedeki bütün câmilerde gâib cenâze namazı kılındı.

Tâbutu ise ancak 1499 yılı Ocak ayında ülkeye getirildi. Bursa’ya götürülerek Fâtih Sultan Mehmed’in büyük oğlu Mustafa’nın yanına gömüldü. Cem Sultan şâir ve edip ruhlu bir zât olup, Dîvân’ı vardır. Avrupa’da bulunduğu müddetçe Fâtih Sultan Mehmed’in oğluna yakışır sûrette hareket edip, herkesin gıpta ve sevgisini kazanmıştı. İsmi bütün Avrupa’da şöhret bulmuştur.

Cem Sultan Dîvân’ından bir parça aşağıdadır:
Ne-durur Hakk’a toğru varmağa râh
Himem-i Lâ ilâhe illallah
Zahm-ı küfre odur şifâ-yı ebed
Merhem-i Lâ ilâhe illallah
Dil ü cân bağını kılur tâze
Şeb-nem-i Lâ ilâhe illallah
Kim olursa olur Hudâ’ya karîb
Hem-dem-i Lâ ilâhe illallah
Sahn-ı câna safâ virür irse
Kadem-i Lâ ilâhe illallah
Kangı kalbe yazılsa ola pür-nûr
Rakam-ı Lâ ilâhe illallah
İns ü cân râm ola ele girse
Hâtem-i Lâ ilâhe illallah
Uludur on sekiz bin âlemden
Alem-i Lâ ilâhe illallah
Toludur cümle âsmân ü zemîn
Ni’am-i Lâ ilâhe illallah



Osmanlı Devletinin son yıllarında görev alan kumandan ve devlet adamlarından. Midilli’de 1872’de doğdu. Askerî Eczâcı Mehmed Nesîb Efendinin oğludur. 1890’da Kuleli Askerî Lisesinden 1895’te de Harp Akademisinden mezûn oldu. Genelkurmay Birinci Şûbesinde bulundu. Kırklareli İstihkâm İnşâatı Şûbesinde çalışmak üzere İkinci Orduda görev yaptı. Daha sonra Selânik’teki Redif Fırkası Kurmaybaşkanlığına tâyin edilerek Üçüncü Ordu emrine verildi. Cemâl Paşa, Osmanlı Devletinin içinden sarsılıp, daha sonra yıkılmasına zemin hazırlayan meşhur İttihat ve Terakki Cemiyetinin ileri gelen reislerinden ve faal elemanlarından idi.

Nitekim adı geçen cemiyetin 1899 yılında Selânik’te Talat Paşa ve arkadaşları tarafından kurulması üzerine Cemâl Paşaya, bu yıkıcı cemiyetin ordu içinde teşkilâtlandırılması ve Sultan İkinci Abdülhamîd Han gibi bir pâdişâhın, istibdat yaygaralarıyla tahttan indirilmesini sağlayacak faaliyetleri yürütmek vazîfesi verilmişti. Netîcede Cemâl, Enver, Talat ve diğer cemiyete üye paşaların yıkıcı çalışmaları etkisini gösterdi ve Sultan Abdülhamîd Han zorla tahtından indirildi. Pâdişâh’a tahttan indirildiğini bildirmek için saraya gelen heyet arasında Ermeni Aram, Yahûdî Emanuel Karasu’nun bulunması, cemiyetin vatan hâinleri ile ne derece irtibat hâlinde olduğunu açıkça göstermektedir.

Cemâl Paşa, 1909’da Adana vâlisi 1912’de Bağdât vâlisi oldu. Vâliliği sırasında yaptığı zulümler ve haksızlıklar meşhurdur. Bilhassa Adana’da Ermenilerin hatırı için, Erzin Kazâsı müftîsi dâhil yüzlerce Müslümanı îdâm etti. Bu yaptığı zulümleri Hâtırât’ında açıkça îtiraf etmektedir. 1912’de Bulgarlarla yapılan muhârebede kumandan idi, ancak muvaffak olamayıp, Çatalca hattına kadar çekilmek zorunda kaldı. Aynı yıl menzil müfettişi ve ordu idâre reisi oldu. İttihat ve Terakki Cemiyeti hükûmeti ele geçirince, Cemâl Paşa 1913 yılında İstanbul muhâfızı yapıldı. Enver Paşa Harbiye Nâzırı olunca, Cemâl Paşa önce Nâfiâ Nâzırı, sonra da Bahriye Nâzırı oldu. Enver ve Talat Paşalara uyarak 1914’te Almanya ile yapılan ittifak anlaşmasını kabul etti. Zâten Balkan Savaşlarından büyük bir zararla çıkan Osmanlı Devleti, böylece Birinci Dünyâ Harbine sokulmuş oldu. Savaşta yüzbinlerce vatan evlâdı şehid olurken, altı asırlık Osmanlı Devleti de yıkılıp, memleket işgâl edildi. Cemâl Paşa, Birinci Dünyâ Savaşı çıktığı zaman,Harbiye Nâzırlığı yanında, İkinci Ordu kumandanlığını da üstlendi. Daha sonra Enver Paşanın emriyle Suriye’nin güvenliğini sağlamak ve Mısır’ı İngiliz istilâsından korumak vazîfesiyle Dördüncü Ordu kumandanlığına tâyin edilerek Suriye’ye gitti. Suriye’de bulunduğu sırada, krallar gibi zevk ve safâ içinde yaşadı. Halka, bilhassa şeriflere zulmetti. Bütün bunları Münevver Ayaşlı acı bir üslubla anlatmaktadır. Cemâl Paşanın burada emrindeki 12.000 kişilik orduyu Sina Çölünden geçirme teşebbüsü başarısızlıkla sonuçlandı ve ordumuzun büyük bölümü helâk oldu. 1915 senesinde Enver, Talat ve Cemâl paşalar arasında ayrılıklar çıktı. Bu ayrılık şeflik iddiâsından dolayı idi. Cemâl Paşa diğerlerinin siyâsetini tasvip etmiyor, bulunduğu yerlerde Ermenilerle işbirliği yapıyordu. Cemâl Paşa ve adamlarının Suriye’deki şeriflere ve yerli halka yaptıkları zulümler ve İngiliz câsuslarının propagandaları neticesinde Araplar arasında Arap milliyetçiliği fikri ve Osmanlı düşmanlığı hızla yayılıyordu. Cemâl Paşa bu durumda kendini kurtarmak için, Suriye’nin çeşitli bölgelerine Ermenileri yerleştiriyor ve onlarla işbirliği yapmaktan çekinmiyordu. Cemâl Paşa ile diğer paşalar arasındaki ihtilafı bilen Ermeniler, Cemâl Paşaya Suriye krallığı vâd ederek İstanbul Hükümetine isyân ettirmek istediler. Bunun için bir plan da hazırladılar. Ancak büyük devletlerin anlaşamaması sebebiyle bu plan gerçekleşmedi. Şam’da durumun aleyhine döndüğünü gören Cemâl Paşa 1917’de İstanbul’a döndü. Osmanlı Devletinin Birinci Dünyâ Harbine girmesinde olduğu gibi, mağlûbiyetinde de İttihat ve Terakki Cemiyetinin mesûliyeti büyüktür. Hükûmetin ileri gelenlerinden her biri yenilgi üzerine yurt dışına kaçtılar. Cemâl Paşa Berlin ve Münih’e gitti. Bolşevik ihtilâlcileriyle tanıştıktan sonra Rusya’ya geçti. Oradan Taşkent’e gidip, güyâ onları kurtarma faaliyetlerine girişti ise de, Enver Paşanın da Türkistan’a gelmesi üzerine oradan ayrılıp Tiflis’e gitti. Orada Ermeni komitecileri tarafından 22 Temmuz 1922’de öldürüldü. Önce Tiflis’de gömüldü ise de sonra Erzurum’a getirilerek şehitliğe gömüldü. “Plevne Savunması” adlı eseri 1898’de, Hatıraları ise 1923’te İstanbul’da basıldı. Cemâl Paşanın 5 oğlu vardı.



Osmanlı Devletinin kuruluş döneminde yetişen büyük âlimlerden ve evliyâdan. İsmi Muhammed, lakabı Cemâleddîn’dir. Babası büyük İslâm âlimi Fahreddîn-i Râzî’nin torunlarından vâiz Muhammed Efendidir. Aksaray’da yerleştiği için Aksarâyî denilmiş ve Cemâleddîn-i Aksarâyî diye meşhur olmuştur. Doğum yeri ve târihi bilinmemektedir. 1388 (H. 791) senesinde Aksaray’da vefât etti. Babasından ve zamânın meşhûr âlimlerinden ilim öğrenen Cemâleddîn-i Aksarâyî, büyük âlim oldu. Bir müddet Amasya kâdılığı ve Dârülilm müderrisliği yaptı. 1366 senesinde Amasya Kazaskeri Pîr Nizâmeddîn’in vefâtı üzerine yerine tâyin edildi.

Daha sonra o zaman Karamanoğullarının elinde bulunan Konya’ya gelip yerleşti. Karamanoğlu Halil Beyzâde Alâeddîn Bey, Cemâleddîn Aksarâyî’yi Konya kâdılığına tâyin etti. Konya kâdılığından sonra Aksaray’a gelen Cemâleddîn-i Aksarâyî, Zincirli-İncirli Medresesine müderris tâyin edildi. Bu medresede uzun müddet ders okutan Cemâleddîn-i Aksarâyî çok talebe yetiştirdi. Yetiştirdiği talebelerin en meşhuru Osmanlı Devletinin ilk şeyhülislâmı ve büyük âlimi Molla Fenârî hazretleridir. Büyük kelâm âlimi Seyyid Şerîf Cürcânî de onun ilim feyzinden istifâde için Anadolu’ya geldi. Fakat o, Aksaray’a gelmeden önce 1388 senesinde Cemâleddîn-i Aksarâyî vefât etti. Ervâh Kabristanındaki dergâhına defnedildi. Cemâleddîn-i Aksarâyî’nin, türbesinin yanında Ervâh Kabristanında bir dergâhı bulunuyordu. Kabristanın güneyindeki kapı civârında büyük hanlar ve kervansaraylar vardı. Hacı namzetleri buradan uğurlanırdı. Aksaray, Osmanlı Devleti sınırları içine girdikten sonraki vakıf defterlerinde, bu dergâhtan bahsedilmektedir.

Cemâleddîn-i Aksarâyî, dergâhını Karamanoğulları zamânında yaptırmış, Karamanoğlu İbrâhim Bey de vakfının yürürlüğü hakkında berât vermiştir. Şimdi dergâh mevcut olmayıp, kabrin kıble tarafında kubbeli iki taş oda yapılmıştır. Eserleri: İlim ve fazîlet sâhibi, aklî ve naklî ilimlerde mütehassıs olan Cemâleddîn-i Aksarâyî, pek çok kitap yazıp, şerhler yaptı.

Eserlerinden bâzıları şunlardır:
1) Şerh-ül-Îzâh: Belâgat ve meânî ilmi hakkında Arapça iki ciltlik bir eserdir.
2) Telhis: Meânî ve Beyân ilmini anlatır.
3) Hadîs-i Erbaîn,
4)Mecma-ül-Bahreyn Hâşiyesi,
5) Mültekâ Hâşiyesi,
6) Hall-ül-Mûcez: Tıp kitabı şerhidir.
7) Ahlâk-ı Cemâlî: Ahlâk ilmine dâir bir eser olup, Sultân Yıldırım Bâyezîd Hana hediye etmiştir.
8) Kitâb-ül-Es’ileti vel-Ecvibe,
9) Beydâvî Tefsîri Hâşiyesi.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
24 Rebiü'l-Evvel 1439
Miladi:
13 Aralık 2017

Söz Ola
Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi, olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi.
Kanuni Sultan Süleyman Han
Osmanlılar Twitter