Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Sultan Abdülhamid Han geleceği okuyordu: "Gazetelerin saltanat ve hilafete bu kadar tecavüzlerine bakılırsa, ne padişahlık ne de hilafet kalacak. Ben hatemü'l-mülük olacağım." Osmanlı ülkesinde, "hürriyet havaları"nın estiği böyle bir ortamda, Rumlar, özellikle de Ermeniler, çoğunlukta olduğu yerlerde, ticarî yönden etkin oldukları ve "matbuat" da onların tekelinde olduğu yerlerde karmaşa ve isyanların önü-arkası kesilmiyordu.

Asker, yıllarca Saray'a tepkici yetiştirilmiş ve öyle olmuş ki, Cuma selâmlığında, askerin Sultan'a alkış tutmasına, "Mekteb-i Harbiye" öğrencilerinin iştirak etmemesine, Padişah içerlenip, Başkâtibe, serzenişte bulunmuş: "-Başkâtip bey! Mekteb-i Harbiye talebesini bu hafta selamlık merasiminde gördüm. Memnun oldum. Fakat askerin alkışına iştirak etmemiş olduklarını duydum. Böyle münasebet sizlik olur mu?" buyurdular. "-Efendimiz, bunda bir yanlışlık olsa gerek. Maamafih, tahkîk ederim!" cevabını veren Ali Cevat Bey, diyor ki: "-Araştırmam üzerine, yalnız selama durmuş ve askerin mutad olan "Padişahım çok yaşa!" duasına iştirak etmemiş olduklarını anladım. Hakikaten ben de sıkıldım." Amma aynı şeyi tekrar edip, diğer askerler gibi, Harbiye Mektebi öğrencileri'ne verilen çay ve bisküviyi kabul etmeyip, red ederler, bunu öğrenen Başkatip, "üzüntü ve kederimden ağladım" der. Yine Padişah, Sultan Hamid, der ki: "-Mekteb-i Harbiye talebesinin bugünkü muameleleri artık tahammül edilir şey değildir. Bunları beni tahkir etmek için mi selamlığa getiriyorlar? Hiç olmazsa ecnebilerden utansınlar." Bunun üzerine, Başkatip, Sultan'ın ayaklarına kapanıp, der ki: "-Padişahım, bu konuda hiç kimsenin kabahati ve medhali yoktur. Bu kabahat sırf bana aittir. Çünkü Mekteb-i Harbiye'nin eskiden beri selamlık merasiminde bulundurulmasını Mahmud Muhtar Paşa kulunuza ihtar ettim. Zira bunca senelerden beri bu çocukları Efendimiz'e fena bildirdiler. Kötü muamele gördüler. Onlar da zehirlendi. Hamd olsun, bu hallerin devamına mahal kalmadı... Bu mektep, Ordunuzun fidanlığıdır. Zabitler buradan yetişir, ordu zabitlerin elindedir. Zabitlerin size, sizin zabitlere emniyetiniz olmaması kabil midir? Talebenin bu hareketlerini tasvip etmem. Terbiyesizliktir, edebsizliktir. Fakat bu halin giderilmesine çalışmak lazımdır." Saray ile Mekteb arasında "münaferet" bir türlü giderilemedi ve bundan dolayı da üzüntüsünü Sultan Hamid şöyle dile getiriyordu: "-Ben onları Saray'dan nefret ettirecek bir şey yapmadım. Onlar okumaktan ziyade entrikalarla, politika ile meşgul oldular; ahlaklarını kendileri bozdular. Sebeb olanlara lanet olsun! Ben bunların kinlerini nasıl izale edebilirim? Zor ile güzellik olmaz ya!" Serbestî, Volkan ve Mizan gazeteleri, İttihat ve Terakkî Cemiyeti'nin baskı ve zorbalığından bahisle, şiddetli bir lisan kullanıyorlardı. Bu durum, ileriyi gören Sultan'ı bile, tedirgin etmişti ve Ali Cevat Bey'e şöyle demişti: "-Başkâtip Bey, bu gazetelerin saltanat ve hilâfet makamına bu kadar tecavüz etmelerine bakılır ise, bundan sonra ne padişahlığın ve ne de hilafetin önemi kalmayacaktır. Zan edersem, ben hatemü'l-mülük (meliklerin sonuncusu) olacağım." "Serbestî" gazetesinin başyazarı Hasan Fehmî Bey'in Galata Köprüsü üstünde öldürülmesi, bardağı taşıran son damla oldu ve Ahrar ile İttihat-Terakki Fırkası taraftarları birbirine girdi. Artık, işin önü alınmaz oldu. İlmiye mensubları, şeriat yok diyor, alaylı zabitler de, Harbiye nazarını istiyor ve Sultanahmet Meydanı'nda toplanan halk ile öğrenciler: "Şeriat isteriz!" diye nara atıyor, Ali Cevat da: "-Evladlarım, siz ne istiyorsunuz? Şeriat mı? Bu nasıl lâkırdı? Şeriat-ı Muhammediye hamd olsun, bakî ve daîmdir" yollu bir nutuk atıyor. Anadolulu olduğu lisanından anlaşılan "aslan suratlı bir babayiğit asker" bağırıyor: "Babalığa söyle, bizim ırzımıza, dinimize sövüyorlar, döğüyorlar. Vallahi günahtır, bize acısın" diyor. Müşir Edhem Paşa, Harbiye Nazırı oldu. İş sükunete avdet etmedi, bir takım paşalar, öldürülme korkusuyla, evlerine gitmiyor. Saklanıyor. Asî askerler, Yıldız'a doğru yürüyor, orada bulunan Binbaşi Ali Kabulî Bey'i öldürüyorlar. İşler çığırından çıkmış oldu. "Avcı Taburları"nın isyanı ile, Meclis-i Mebusan'ın kuşatma altına alınması üzerine, bilindiği gibi, Hareket Ordusu yola çıkarak, ordu idareye el koydu! Orduya hakim olan "genç subaylar" ile, "emekliye" sevk edilen, 1400 artı 5-6 bin subayla, "alaylılar" da safdışı edilmiş oldu.




Osmanlılarda İslam ahlâkı hakimdi. Umumî kaideler dahil, herkes, İslam ahlâkına ve örfe uymak zorundaydı. Vatanseverlik, vakar, büyüğe hürmet, küçüğe şefkat, vefa ve sadakat, hayırseverlik, cömertlik, merhamet ve hoşgörü, namus, temizlik, hayvan ve bitki sevgisi, his, kıymet ve idealleri başlığı altında toplanabilen ahlâk ölçülerine titizlikle riayet edilirdi. Güzel ahlâk ve bu değer ölçüleri sayesinde, Türk toprakları emniyet ve huzur içindeydi ve kardeşlik havası hakimdi. II. Abdülhamid Han zamanında Osmanlı ülkesinde bulunan Edmondo da Amicis, Constantinopoli adlı eserinde:"Paşasından sokak satıcısına kadar istisnasız her Türkte vakar, ağırbaşlılık ve asillik ihtişamı vardır. Hepsi, derece farkları olmasına rağmen, aynı terbiyeyle yetişmişlerdir. Kıyafetleri farklı olmasa, İstanbul'da bir başka tabakanın olduğu belli değildir... İstanbul'un Türk halkı, Avrupa'nın en nazik ve kibar cemaatidir. En ıssız sokaklarda bile, bir yabancı için küçük bir hakarete uğrama tehlikesi yoktur. Namaz kılınırken bile bir Hristiyan camiye girip, Müslüman ibadetini seyredebilir. Size bakmazlar bile, küstahça bir bakış değil, sizinle ilgilenen mütecessis bir nazar dahî göremezsiniz. Kahkaha ve kadın sesi duyamazsınız. Fuhuşla ilgili en küçük bir olaya şahit olmak imkân dışıdır. Sokaklarda bir yerde birikmek, yolu tıkamak, yüksek sesle konuşmak, çarşıda bir dükkânı lüzumundan fazla işgal etmek, ayıp sayılır..." demektedir.



Sultan II. Abdülhamid demiryolu inşasına ehemmiyet vermişti . Toplam 33 yıl (1876–1909) padişahlık yapan Sultan II. Abdülhamid, bir hatırasında şunları ifade eder: "Bütün kuvvetimle Anadolu Demiryollarının inşasına çalıştım. Bundaki maksadımız, Mezopotamya ve Bağdat'ı Anadolu'ya bağlamak ve Basra Körfezine kadar ulaşmaktır. Alman yardımı sayesinde, buna maksat hasıl olmuştur. "Eskiden arazide çürüyen mahsülât ve hububatımız, şimdi rahatça sevkıyat bulmakta, madenlerimiz dünya piyasasına arz edilmektedir. "Hasılı, Anadolu için hayırlı, menfaatli bir istikbal hazırlanmıştır." * * * 66 yıllık Osmanlı döneminde (1856-1922) uzunluk rakamlarıyla birlikte inşa edilen demiryollarını şöylece sıralamak mümkün: * İzmir-Aydın ve şubeleri 610 km. * İzmir-Kasaba ve uzantısı 695 km. * Rumeli Demiryolları: 2383 km. * Anadolu-Bağdat DY: 2424 km. * Şam-Hama: 498 km. * Yafa-Kudüs: 86 km. * Bursa-Mudanya arası: 42 km. * Ankara-Yahşihan arası: 80 km. Yekûn: 8.600 km. * * * Burada önemli bir başka nokta da şudur: Osmanlı döneminde inşa edilen demiryolu hattının ancak 4000 kilometrelik (yarısından bile az) bölümü, misak-ı millî sınırları içinde kalabilmiş, geri kalan kısmı ise elimizden çıkıp gitmiş.



Osmanlılarda ilk önemli matematikçi ve astronom 1440’da vefat eden Bursa'lı Kadizade Rumi’dir. Musa Paşa da denen Kadızade-i Rumi, önce Bursa' da öğrenim gördü. Matematik ve astronomiyi Molla Fenari' den öğrendi. Kadızade, öğretimini Bursa’da yaptı. Kız kardeşinden başka kimseye haber vermeden Horasan’a oradan Türkistan’a giderek bilgisini artırmaya çalıştı. Timur Han’ın torunu Ulug Bey (1394-1449) zamanında Semerkand’da bulunduğu sırada, müdür Gıyaseddin Cemşid’in ölümü üzerine Semerkand rasathanesi müdürlüğüne, aynı zamanda Semerkand Medresesi baş müderrisliğine getirildi. Dört köşe olan bu medresenin dört tarafında dört sınıf vardı. Bir gün Uluğ Bey, müderrislerden birini görevden uzaklaştırdı. Kadızade, bunu protesto etmek için derslerine girmedi. Uluğ Bey, onu hastalandı sanarak ziyarete geldi. Karşısında Uluğ Bey’i gören gören Kadızade, 20. yüzyıl profesörlerine örnek olabilecek şu açıklamayı yapmış:" Biz müderrisliği, hiçbir kimseyle ilgisi olmayan bir görev zannederdik. Halbuki şimdi bunun da hüküm sahiplerinin elinde oyuncak olduğunu gördük. Öyleyse biz de dersten vazgeçtik."Bunun üzerine Uluğ Bey, görevden aldığı müderrisi eski görevine döndürdü ve bir daha bu işlere karışmayacağını açıkladı. Tarihte gerçekten büyük olan bilim adamlarının ve yöneticilerin varlığına bir örnek.



Fatih’in bilime olan hizmetlerine tanıklık eden anıtların en önemlisi, kuşkusuz camisinin etrafına yaptırdığı medreselerdir... Ancak ilk medrese eğitimi, fetihten hemen sonraki günlerde cami haline getirilen Ayasofya’da başlamış ve caminin yanındaki papaz odaları boşaltılarak öğrencilerin buralarda kalmaları sağlanmıştır. Molla Hüsrev’in başmüderrisliğe getirildiği bu ilk öğretim kurumunda, İstanbul’un ilk kadısı,Ayasofya'yı Cami olarak “tescil eden” Hızır Çelebi ’nin ilk müderrisler arasında bulunduğu görülmektedir. Bu sıralarda molla Zeyrek de müderris olarak Zeyrek camisinde derslere başlamıştır. (Türkiye Tarihi 2 s: 243) İşte İstanbul’da fetihten sonra öğretime başlayan ilk iki medrese bunlarrdır. Fatih medreselerinin yapımı bitince, Zeyrek’teki öğrenciler oraya taşınmış, Ayasofya’da ise öğretim sürdürülmüştür. Vakfiyesinde de belirtildiği üzere, Medaris-i Semaniye adı ile Fatih Camii’nin etrafında yapılmış olan bu yeni kuruluş, sekiz medrese ve her medresenin arkasında Tetimme adı verilen daha küçük sekiz medreseden oluşmaktadır. Ayrıca müderris ve öğrencilerin yararlanması için bir kitaplık, bir Darüşşifa ve bir de misafirhane bulunmakta idi. medreselerin her birinde “akli” ve “natli” bilimlerde birer müderris, Daruşşifada ise hangi ulustan olursa olsun iki hekim, bir göz hekimi, bir cerrah ve bir de eczacı görevlendirilmişti. Hekimlerin hastaları günde iki kez ziyaret etmeleri şart koşulmuştur.Fatih döneminde üzerinde durulması gereken önemli bir kuruluş da hızla geliştiği görülen bir yüksek okul niteliğindeki Enderun Okulu’dur. Bu kuruluş içinde askerlik, yöneticilik,güzel sanatlar bölümleri olduğu gibi, ayrıca bir de hastane bulunmakta idi. tanzimat dönemine kadar yaşadığı görülen Enderun Okulu’nda Galata Sarayı,Eski Saray ve Edirne Sarayı gibi sarayların orta dereceli saray okullarını bitirenler kabul edilmekte idi.



Kara Çebeş ve Menküb'ün fethinde sahte ricat taktiğinin uygulandığı görülmektedir. Kara Çebeş fethinde Orhan Gazi, kaleye bir konak mesafede askeri üç bölüğe ayırdı. Kendi komutasındaki bir bölüğü hisarın önüne yerleştirdi. Gece olunca diğer bir bölük hisarın arkasında mevzi aldı. Üçüncü bölük ise bir dere içine girdi. Kuşatma harekâtı başladıktan bir kaç gün sonra Osmanlı birlikleri geri çekilme görüntüsü veren geri harekâta başladılar. Bizanslılar, Türklerin kaçtıkları zannına kapıldıkları gibi, kale önünde yakaladıkları bir Türk askerinden de düşmanlarının kaçtığı şeklinde yanlış istihbarat aldılar. Bunun üzerine kaleden çıktılar ve pusuya düştüler. Bu suretle Kara Çebeş'in fethi mümkün oldu36. 1475-76 tarihinde Kırım'da bulunan Menkub şehri Ahmed Paşa tarafından muhasara edilmişti. Kalenin savaş yoluyla alınamayacağını gören Ahmed Paşa, burada bir miktar asker bırakarak geri çekildi. Bir kaç gün sonra buradaki askerler de çekildiler ve pusuya yattılar. Muhasara öncesinde kaleye dışarıdan bir çok insan girmişti ve uzun süren muhasarada erzak vs. sıkıntısı başlamıştı. Osmanlı askerinin geri çekildiğini görünce hemen hisardan dışarı çıkmaya başladılar. Bunun üzerine harekete geçen Osmanlı askerleri hücuma geçerek hisarın kapısını ele geçirdiler ve şehri fethettiler

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
23 Rebiü'l-Evvel 1439
Miladi:
12 Aralık 2017

Söz Ola
Tarih milletlerin aynasıdır, her millet geçmişinde ne ekmişse, gelecekte de onu biçer
Churchill.
Osmanlılar Twitter