Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Ağabeyi II. Bayezid’e karşı giriştiği saltanat kavgasını kaybeden Cem Sultan, 29 Temmuz 1482 günü Rodos limanına sığındı. Talihsiz şehzade için 12 yıl 7 ay sürecek ve ölüm ile kapanacak acı gurbet hayatı başlamış oluyorduRodos Şövalyelerinin Grand Maitre (Üstad-ı Azam)’ı Pierre d’Aubusson, daha önce imzaladığı bir senetle, Cem’e istediği zaman adadan ayrılabilme hakkını tanımıştı. Ne var ki bu taahhüdünü ve şeref sözünü derhal unuttu. Şehzadeyi Hristiyan dünyasının emelleri için Osmanlılara karşı bir silah olarak kullanacaktı. Nitekim Papaya yazdığı mektupta ele geçen bu fırsattan faydalanılmasını ve Osmanlıları Avrupa’dan atmak için harekete geçilmesini tavsiye ediyordu.

Ancak Cem Sultan’ın Rodos’ta bırakılması tehlikeliydi. Osmanlılar, Anadolu’ya çok yakın olan bu adayı her an kuşatabilirlerdi. İki yıl önce Mesih Paşa kumandasında yapılan kuşatma gibi. Böylece Cem Sultan isteği dışında 1 Eylül 1482 ünü gemiye bindirildi. 46 gün sıkıntılı bir deniz yolculuğundan sonra Savoie Dukalığına ait olan Fransa’nın Nice limanına çıkarıldı.Öte yandan Rodos Şövalyelerinin reisi ile II. Bayezid arasında bir anlaşma imzalan dı. 7 Aralık 1482 tarihli bu anlaşmaya göre, Cem Sultan’ın bakım ve gözetim masrafı olarak Rodos’a her yıl 45.000 duka altını ödenecekti.Şövalyeler, ellerindeki değerli esiri şatodan şatoya dolaştırırken, Avrupa’da yoğun siyasi çalkantılar meydana geldi. Fransa, Macaristan ve Venedik Cem’i elde etmek için yarışa girmişlerdi. Papa da Şehzadenin kendisine teslimini istiyor ve tehditler savuruyordu. Hatta Memluk Sultanı Kayıtbay bile devreye girmiş ve Fransa Kralına 1 milyon duka altını teklif etmişti.Bu gelişmeler Rodos Şövalyelerinin elini kolunu bağlamıştı. Şehzadeyi uzun süre koruyamayacaklarını biliyorlardı. Onu Macaristan Kralı Mathias Corvin’e satmaya kalkışı şınca Venedik şiddetli tepki gösterdi. Avrupa’nın bu en güçlü denizci devletiyle bozuşmak, Şövalyelerin işine gelmezdi. Diğer yanda, Cem Sultan’ın Alman İmparatoru Maximilien’in eline düşme ihtimali Fransa’yı korkutuyordu. Bu telaş içinde Cem’in, Papa himayesine verilmesini kabul etti ve Şövalyelerle anlaştı.Ancak Bayezid’in gönderdiği elçi ile yapılan görüşmeler sırasında Fransa’nın cazip tekliflerde bulunması işin rengini değiştirdi. Tehlikeyi sezen Şövalyeler ise, Cem’i alelacele bir gemiye bindirip Toulon’dan yola çıkardılar. Böylece Osmanlı Şehzadesinin 6 yıl 4 ay süren Fransa serüveni tamamlanmış, 13 Mart 1489 günü Roma’ya varmıştı. Burada büyük bir törenle karşılandı ve Vatikan Sarayına yerleşti. Ertesi gün Papa VIII. İnnocent tarafın dan kabul edildi. Huzura alınmadan önce, bütün Hristiyan hükümdarlarının bu en büyük din adamının ayağını öptükleri, sadece Alman İmparatorunun dizini öptüğü kendisine hatır latılmış, ona göre davranması istenmişti. Cem ise, ancak Allah’tan mağfiret umacağını, hiç kimsenin karşısında eğilmeyeceğini söylüyordu. Bu yolda ölüme bile razıydı. Nitekim, kavuğunu bile çıkarmaksızın sadece başı ile selam verdi, Papa da onu kucaklayıp öptü. Papalar bunca tecrübelerine rağmen, hâlâ haçlılık zihniyeti ve saplantısından kurtu lamamışlardı. VIII. İnnocent de, Cem’in gelişi dolayısıyla eline çok büyük bir fırsat geçtiğini sandı. Hele onu Hristiyan yapabilirse, Osmanlıları mutlaka Avrupa’dan söküp atacağını düşünüyordu. Bir gün kendisiyle konuşurken Hristiyan olmasını resmen teklif etti.Oysa yanılmıştı. Cem Sultan, değil Osmanlı Padişahlığı, bütün dünyanın hükümdarı payesi kendisine verilse, dininden dönmeyeceğini kendisine sertçe bildirdi. Ve konuşmanın bittiğini belirtmek için ayağa kalktı. Yaptığı gafı anlayan Papa, onu teselli ederek meseleyi kapatmak zorunda kaldı.Bu hüsran VIII: İnnocent’i yine de niyetinden vazgeçirmedi. Nitekim 1490 Mart ayı sonunda topladığı kongrede, Osmanlılara karşı üç ayrı orduyla harekete geçilmesi kararını aldırttı. Macar Kralı Mathias Corvin’in ölümü, alınan kararı akim bırakacaktı. O yıl, II. Bayezid’in elçisi olarak Vatikan’a gelen Kapıcıbaşı Mustafa Bey, Cem’in üç yıllık masraf bedelini de getirmişti. Varılan anlaşmaya göre, Şehzade için her yıl 40 bin duka altını ödenecekti. Vatikan, yüklü bir gelir kaynağına kavuşmuş oluyordu.VIII. İnnocent’in 149’de ölümü üzerine yerine VI. Alexandre Borgia seçildi. Ve Cem daha serbest bir hayata kavuştu. Artık Roma dışında at gezintileri bile yapabiliyordu. Yeni Papa’nın haçlı seferi tertipleme konusunda selefinden pek farkı yoktu. O da Hristiyan kraları kışkırtıp duruyordu. Ayrıca Osmanlılardan daha fazla para sızdırmanın çarelerini arıyordu. İstanbul’a gönderdiği Giorgio Buzzardo vasıtasıyla, senelik 40.000 altın karşılığında Cem’i muhafazaya devam edeceğini bildirmişti. Ama bir defaya mahsus olmak üzere 300.000 altın gönderilirse, Şehzadenin vücudunu ortadan kaldırabilir, böylece mesele kökten halledilirdi. Açıkçası, para uğruna kiralık katil olmayı teklif ediyordu. Lakin hiç hesapta olmayan siyasi gelişmeler, onun kirli niyetlerini allak bullak edecek, “altın yumurtla yan tavuk” da uçup gidecekti.Fransa Kralı VIII. Charles, 1494 yılının Ekim ayında İtalya sınırını aştı ve 1495 başlarında Roma’ya girdi. Papa, Cem Sultanı da yanına alarak San Angelo şatosunda sığın dı. Nihayet anlaşma sağlandı ve VIII. Charles ile görüşen Cem, 26 Ocak günü Fransızlara teslim edildi. 2 gün sonra da Napoli üzerine yürüyen Fransız ordusuyla birlikte Roma’dan ayrıldı.Bitip tükenmez esaret hayatı zavallı Şehzadenin sağlığını bozmuştu. 16 Şubat günü San Germano’ya gelindiğinde, Cem’de hastalık belirtileri görüldü. Rahatsızlığı gittikçe arta rak yüzü, gözleri, boynu şişti. Artık ayakta duramıyor, zaman zaman kendisini kaybederek sayıklıyordu. VIII. Charles Napoli’ye girince onu, kendisinin kalacağı Capua şatosuna yerleştirmiş, iyileşince âzâd edeceği sözünü vermişti. Bunun üzerine Cem, “Elhamdülillah, serbestlik ve kurtuluş sözü kulağımıza girdi” diyerek Allah’a şükretti. Ne çare ki yatağa mahkum olmuştu. Daima, “Yâ Rabbi! Eğer bu kafirler beni bahane edip Ehl-i İslam üzerine yürümeye kalkarlarsa, beni o günlere eriştirme, canımı al” diyerek dua ediyordu. Nihayet duaları kabul oldu ve 25 Şubat 1495 Çarşamba günü şehadet getirerek, Napoli’de vefat etti. henüz 35 yaşındaydı.Acı haber İstanbul’a ulaşınca, Sultan Bayezid’in emriyle üç gün Kur’ân-ı Kerimler okutuldu. Dükkanlar, çarşılar kapatıldı. Fakirlere 100.000 akçe dağıtıldı. Bütün camilerde gâib cenaze namazı kılındı.Şehzadenin cenazesi ise, ancak dört yıl sonra teslim edildi. Çünkü Papa, Napoli kralı nı tehdit edip tabutu almak istiyordu. Cem’in cesedini Padişaha satmak gibi çirkin teşebbüs lere girişmişti. Fakat VIII. Charles’ın yerine Fransa kralı olan XII. Louis, Napoli üzerine yürüyünce mesele kendiliğinden halloldu. Papalık ve Fransa’dan sonra Osmanlı Devletini de karşısına almayı doğru bulmayan Napoli kralı, 1499 yılının Ocak ayında tabutu İstanbul’ a gönderdi. Şehzadenin cenazesi Mudanya’da karaya çıkarıldı. Oradan Bursa’ya götürüldü ve Fatih’in büyük oğlu Mustafa’nın yanına defnedildi. Böylece Osmanlıları ve Avrupa’yı 18 yıl meşgul eden Cem Hadisesi kapanmış oldu.




Anadolu Selçuklu sultânının İlhanlı Gâzân Han tarafından İran’a götürülmesi üzerine Selçuklu Devleti parçalandı. Ortaya çıkan her bey, yer ve sancak aramaya başladı. Bu haber Osman Beye ulaşınca, o sırada mecliste bulunan Dursun Fakîh Osman Beye şu teklifi yaptı: Beyim! Cenâb-ı Hak size, sığınacak yer arayan Müslümanları bir araya toplayıp idâre etmek basîretini ve gücünü ihsân etmiştir. Allahü teâlânın inâyeti, duâ ordusunun himmet ve bereketi, gazâ ordusunun kuvvet ve kudretleriyle çevrenizdeki tekfûrları dize getirip, bir çoklarının topraklarını mülkünüze dâhil ettiniz. Şimdi sıra Anadolu topraklarını ehil olmayanların elinden kurtarıp, ahâlisini huzûra kavuşturmaya gelmiştir. Müsâade buyurun da, adınıza hutbe okuyup, sizi sultan îlân edelim.”

Osman Gâzi düşünüp, istişâre etti. Dursun Fakîh’e hak verdi. O gün Dursun Fakîh, Osman Gâzi adına hutbe okuyup beyinin sultanlığını îlân etti. Böylece büyük Osmanlı Devletinin kuruluşunda temele ilk harcı koydu. İlk bayram namazını da Eskişehir’de kıldırdı. Dursun Fakîh, hocası Edebâlî’nin vefâtından sonra, onun dergâhında ders okuttu. Sorulan suâllere cevap verdi. Mühim devlet işlerinde onunla istişâre edildi. Dursun Fakîh, Osman Beyin oğlu Orhan Beyin de en yakın müşâviri (danışmanı) olarak vazîfe yaptı. İznik, Orhan Gâzi tarafından alındıktan sonra Bilecik Kâdısı Çandarlı Kara Halil, İznik kâdılığına geçince, Dursun Fakîh de Bilecik kâdısı olarak vazîfelendirildi. Ömrünün sonuna kadar din ve devlet işlerinde büyük gayret gösteren Dursun Fakîh, 14. yüzyılın ilk yarısında Bilecik’te vefât etti. Kabri bugün Bilecik’te bulunan Şeyh Edebâlî türbesi içindedir. Sağ başta Şeyh Edebâlî’nin, onun yanında Dursun Fakîh’in kabri vardır. Ayrıca Söğüt’ün Küre köyü civârındaki bir tepe üzerinde ziyâret edilen makam türbe de mevcuttur. Dursun Fakîh, ilim ve fazîlet sâhibi, zühd ve takvâda, güzel ahlâkta, Allahü teâlânın emirlerine uyup, yasaklarından kaçınmada çok ileriydi. O, her an devlet büyüklerine rehberlik etmiş, devletin devamlı ilerlemesinde, 600 yıllık Osmanlı Devletinin temellerinin sağlam olarak atılmasında büyük katkısı olmuştur.



Haçova Meydan Muharebesi üzerinden henüz fazla bir zaman geçmeden Avusturya İmparatoru, Osmanlı topraklarına tekrar saldırdı. Bunun üzerine, Sadrazam Damad İbrahim Paşa kumandasında bir ordu hazırlandı. Sefer hazırlıklarını tamamladıktan sonra 1599’da İstanbul’dan Belgrad’a doğru harekete geçti. Edirne’ye geldiğinde Avusturya seraskeri olan Satırcı Mehmed Paşayı başarısızlığı sebebiyle katlettirdi. Daha sonra Belgrad’a, oradan Macaristan’a giren İbrâhim Paşa, Estergon üzerine yürüdü. Ancak bu hareketi, muhârebe yapmak veya kale fethetmekten ziyâde uzun süren muhârebeler netîcesinde dağılan veya Osmanlılar aleyhine cephe alan yerli halkın yeniden kazanılması, serhad kalelerinin tâmiri gâyesine yönelikti. Kışı Belgrad’da geçiren Vezîriâzam İbrâhim Paşa, 1600 senesi baharında Estergon üzerine yürüyüşe geçti.

Tiryaki Hasan Paşanın da bulunduğu toplantıda, her zaman için tehlike teşkil eden Kanije’nin fethi kararlaştırıldı. Kırk günden fazla muhâsara edilen kale, bir taraftan gelecek yardımdan ümit kesilmesi, diğer taraftan kalenin barut mahzenine ateş düşmesi üzerine İbrâhim Paşaya teslim edildi. Burası beylerbeyilikle Tiryâkî Hasan Paşaya verildi. Avusturyalıların mühim hudud kalelerinden olan Kanije’nin düşmesi, düşmana büyük bir darbe idi. Bu muvaffakiyetinden çok memnun olan Pâdişah, vezîriâzam İbrâhim Paşaya gönderdiği hatt-ı hümâyûnda onu tebrik etti ve hayatta olduğu müddetçe makâmında kalacağını vâdetti. Bu fetihle İbrâhim Paşa, Kanije Fâtihi ünvânını aldı.Dâmâd İbrâhim Paşa, serhadde almış olduğu tedbirler ile askerin, serhad gâzilerinin ve yerli halkın derin sevgisini kazanmış, bu mıntıkada Avusturya harplerinin zuhûrundan beri devâm eden âsâyişsizliği bertaraf etmişti. Vezîriâzam ve serdâr-ı ekrem İbrâhim Paşa Belgrad’da bir taraftan sefere hazırlanır ken, diğer taraftan da kendi kethüdâsı Mehmed Ağa ile Murad Paşayı, îcâbında sulh için görüşmek üzere, tâlimât verip Budin’e gönderdi. Ancak bir müddet sonra rahatsızlanan İbrâhim Paşa, 10 Temmuz 1601’de vefât etti. Cenâze namazı ordugâhta kılındıktan sonra naaşı Belgrad’a nakl ve daha sonra İstanbul’a getirilerek Şehzâde Câmiinin caddeye bakan cephesinde inşâ ettirdiği türbesine defnedildi.



“Büyük Maârif Meclisi a‘zâsından Ziya Bey’in teşebbüsiyle hazırlanmış olan ‘Okmeydanı’ nda iftar’ merâsimi dün gece pek parlak bir sûrette yapılmıştır. Sekiz-on mektebin talebesi o akşam, ellerinde Osmanlı sancakları olduğu halde Kasımpaşa’ya gitmişler ve mekteplilere katılan binlerce halkla beraber akşam namazını Kasımpaşa Câmii’nde kılmışlardır. Ondan sonra meş‘aleler yakılarak Kasımpaşa yoluyla Okmeydanı’na varılmış ve tahminen sekiz bin kişinin iştirâkiyle, orada karavanlar içinde götürülen et, helva, sebze ve maruldan ibâret yemekle sahra iftarı yapılmıştır. İftardan sonra talebe, aralarında neşîdeler okumuş, marşlar söylemiştir. Okmeydanı’ nda bu esnada bir polis kıt‘ası ve jandarma müfrezesi hazır bulunmaktaydı.Sonra oradan hareketle yollara maytap ve havâi fişekler yakılarak avdet edilmiştir. Talebelerin geçtikleri yerler, bayraklar ve çiçeklerle süslenmiştir. Baruthâneönü’nde bahriye mızıkası tarafından istikbâl olunmuşlardır. Daha sonra Galata’da merâsime nihâyet verilmiştir.”



Kanuni Sultan Süleyman, Macar Kralı İkinci Lajos'a, gönderdiği elçiye yapılan kötü muameleden dolayı sefer açılmasına karar verdi. Rumeli Beylerbeyi Ahmed Paşayı Sabach zaptına, Semendre beyi Hüsrev Beyi Belgrad'ın ablukasına gönderdi. Kendisi de o tarafa doğru 18 Mayıs 1521 günü İstanbul'dan hareket etti. Ayrıca Karadeniz Tuna yoluyla bir donanma sevkedilmişti. Kanuni Sultan Süleyman ordusu ile Belgrad yakınlarına ulaşıp Zemun yakınlarında yüksek bir yere otağını kurdurup, muhasara emrini verdi. Günlerce süren şiddetli ateşten ve çarpışmadan sonra Osmanlı kuvvetleri 8 Ağustos, Ramazanın beşinci günü dış kaleye girdi. İç kalenin fethi ise biraz daha uzadıysa da Ramazan'ın 26. Kadir gecesi orası da alındı (29 Ağustos 1521). Fethin ertesi günü Belgrad'a giren Kanuni Sultan Süleyman kiliseden çevrilen camide Cuma namazını kıldı. Kale halkından Macaristan'a gitmek isteyen lere müsade edildi. Cizye vermeyi kabul edenler ise yerlerinde bırakıldı.

Tuna ile Sava'nın birleşme noktası olan Belgrad'ın Osmanlılar eline geçmesi ile, Macar Ovası Türklere açılmış oluyordu. Belgrad'ın düşmesi ile etrafındaki bütün kale, palan ka ve kasabalar teslim olup, Osmanlı Devletine katıldılar. Belgrad'ın fethi, Avrupa'da büyük yankılar yaptı. Çünkü burası Hıristiyanlık aleminin ele geçirilemez kalelerinden biri kabul ediliyordu. Avusturya elçisi bu fetihten otuz sene sonra şunları yazmıştır: "Belgrad'ın alınışı, Macaristan'ın daha sonra içine düştüğü acı durumun başlangıcı olmuştur."Gerçekten de birkaç sene sonra Kanuni yeniden Macaristan üzerine yürüdü, Hıristiyanlar bir defa daha yenildiler ve Macaristan ortadan kalktı.



Kenan Paşa, Şeyh Muhammed Aynî hazretlerini ziyâret maksadıyla Siirt'e oradan da Aynî köyüne gitmişti. Askerleriyle birlikte Aynî köyüne varınca, câminin avlusunda bir hasır üzerine oturdu. Paşa için yemek hazırlamak istediler. Şeyh hazretleri; "Bu hususta tekellüfe girmeyi niz, kendinizi zorlamayınız." dedi. Evinde arpa unundan yapılmış iki yufka ve iki gün önce pişirilmiş et yemeği vardı. Bunları yedirmek bizim için ar olur dedilerse de, Şeyh hazretleri; "Bunlar yemek olarak kâfidir. Mevcud olan bunlardır. Bunları ikrâm etmekte bir mahzur yoktur." dedi. Sonra kendisi Kenan Paşanın yanına gitti. Paşa onu görünce ayağa kalkıp hürmetle elini öptü ve duâ istedi. Sofrayı getirmelerini söyleyince, Paşanın önüne iki yufkayı ve et yemeğini koydular. Bunları yedi. Sonra kalkıp Şeyh Muhammed Aynî hazretlerinin elini tekrar öptü. Teşekkür ederek müsâde isteyip ayrıldı. Dönerken yolda adamlarından biri, Şeyh'in huzûrunda ne yemeği yediğini sorunca; "Arpa ekmeği ve bayat et yemeği yedim. Yemin ederim ki ömrümde böyle lezzetli yemek yemedim." dedi.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
29 Zi'l-ka'de 1438
Miladi:
22 Ağustos 2017

Söz Ola
Matlabımız din-i Hüdâ' dır bizim
Mesleğimiz rah-ı Hüdâ' dır bizim
Yoksa, kuru mihnet ve kavga değil
Şah-ı Cihan olmağı dava değil
Osman Gâzi "rahmetullahi aleyh"
Osmanlılar Twitter