Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Osmanlılarda Padişah duası almak pek mühimdi. Çünkü bu duaya erişenin dünya ve ahırette sonsuz saadete kavuşacağına inanılırdı...70’lik Gazi Tiryaki Hasan Paşa, işte bu sebeple ağlıyordu...Çünkü Müslümanlar ın 78. Halifesi ve Cihan Padişahı III. Mehmed, kendisine dua ediyordu. Kanije kalesinin cesur kumandan ve askerlerine yolladığı Hatt-ı Hümayun’da şunlar yazılıydı:-“Yerin ve göğün sahibi olan Allahü teâlâ’ya hamdolsun ki, Osmanlı devletine senin gibi paşalar ve askerlerin sayesinde nice zaferler nasib eyledi...Sevgili Peygamberimize Salât ve Selam olsun ki, seni ve Devlet-i Aliyye askerlerini kendi yolunda Cihad eylerken görürüz...Şanlı Kanije serencamınızı bertafsil öğrendim......”

Hatt-ı Hümayun okunurken Tiryaki Hasan Paşa, Kanije cenginin ilk günlerini hatırladı:Alman imparatorunun 23 yaşındaki kardeşi Arşidük Ferdinand, nasıl da saldırıyor du!..BU toy haçlı Başkumandanı, herhalde 100.000 kişilik muazzam ordusuna güveniyordu. Almanlardan başka İspanyol, Fransız, İtalyan, Macar, Papalık orduları ve Malta şövalyeleri de onlarla birlikteydiler. Ayrıca 47 adet ağır muhasara topları mevcuttu. Kanije’de ise, sadece 9.000 Mücahid bulunuyordu. Yani düşman kuvvetleri Osmanlı askerinin 11 mislinden fazlaydı. 9 Eylül 1601’de ağır Alman ateşi Kanije’yi dövmeye başladı. O gün Osmanlı-Alman savaşı başlayalı 9 yılı geçmiş bulunuyordu. B müddet içinde Sultan III. Mehmed, Eğri kalesi ni fethetmiş ve Haçova Meydan Muharebesinde, Almanları kasin bir yenilgiye uğratmıştı. Buna rağmen düşmanlar, mağlubiyeti kabul etmek istemiyorlardı. Onca kayıplara rağmen sulh teklifinde bulunmadılar. Osmanlılar ise, hep savaştan sonra sulh isteğinin karşıdan gelmesini beklemişlerdir.Bu kayıp ve yenilgilerin acısını çıkarmak isteyen Haçlılar birleşmiş ve iki kalemize birden saldırmışlardı.Kanije ve İstolni-Belgrad’ın saldırıya uğradığını öğrenen Sultan III. Mehmed büyük bir kuvvetle Sadrazamı imdada yolladı. Düşmanlar Kanijeye varmadan önce 5.000 kişilik bir keşif kolu çıkarmışlardı. Kurnaz Tiryaki Hasan Paşa, bu keşif kuvvetini yalnız tüfek ateşiyle oyalandı. Ancak iyice sokuldukları an, kale toplarının hepsi birden ateşlendi. Böylece kafir sürülerinin büyükçe bir kısmı imha edilmiş oldu.Kara Pençe Osman adlı fedai bir ulak Belgrad yakınlarına yetişen Sadrazam hazret lerine bir mektup ulaştırdı. Vaziyeti bütün açıklığıyla öğrenen Sadrazam, Kanije’ye geleceği ni bildirdi. Fakat yarıyolda İstolni-Belgrad’ın düştüğünü öğrendi. Kaledeki herkesin kılıçtan geçirildiğini ve çocuklara dahi işkence edildiğini duydu. Bu sebeple oraya gitmeyi tercih ettiğini bildiren ikinci bir mektubu Kanije’ye, Tiryaki Hasan Paşa’ya yolladı.Tiryaki Hasan Paşa, bu ikinci mektubu gizli tuttu. Tam aksine Ordu-yu Hümayun’ un yetişmek üzere olduğu bildirilen başka bir mektubu askerine alenen okuttu. Fedakarca savaşan Gazilerin morallerini düşünüyordu. Bu ikinci mektubu, tabii kendisi yazmıştı.Aslında hergün 2.000 gülle yiyen Kanije’nin hali pek haraptı. Surlar delik deşik olmuştu. Osmanlılar, ancak geceleyin tamire çalışıyorlardı. Fakat işin en kötüsü, barutları bitmek üzereydi. Bunu öğrenen 5. bölük çavuşlarından Uzun Ahmet, tecrübeli kumandana müracaat etti:-İzin verirsen Paşam, biz burada kendimiz de barut imal edebiliriz.-Ne dersin evlat!-Doğru derim Baba..-Bu iş nice olur?-Şu söğüt ağacını görüyor musun Paşam, işte onlar bizi daha epeyce barutsuz komaz Yeter ki Mevlam seni başımızdan eksik etmesin.-Ne deyim oğul... Cenab-ı Hak yardımcın olsun... Gayrı göster kendini.Uzun Ahmet 3 gün içinde, hakikaten bol barut elde etti. Söğüt ağacının kavı ile ince kum kullanıyordu. Çalışırken arkadaşları ile birlikte bu sırrı kendilerine öğreten ustasına Fatihalar okudular. Osmanlı’nın Söğüt ağacına sevgisinin sebebi de, Gaziler tarafından öğrenilmiş oldu. Artık daha hızlı patlayan kale topları, gün doğana dek susmak bilmiyordu.Tam bu sırada bir öğle vakti, düşman mızraklarına takılmış iki kesik baş teihir edildi. Bunlar, Budin Beylerbeyi ile Kethüdasının başlarıydı. Şımarık haçlı şövalyeleri hora tepiyor, bağırıp çağrışıyorlardı! Bunları gören Osmanlı askerinin maneviyatı bozuluyordu. Kumandanları, yine kendilerine hitab etti:-Gazilerim...Yiğitlerim...Bu şehid kardeşlerimiz asla ve kat’a Budin Beylerbeyi ve kethüdası olamaz. Bilirsiniz ki her ikisi de kırk yıllık şahsi dostlarımızdır. Onları bizden iyi kim tanıyabilir? Üstelik koca Osmanlı ordusu buralarda iken bir beylerbeyinin başı nasıl uçurulabilir? Daha bizim kaleyi bile düşüremezken bu kefereler!... gibi sözlerle Mücahidlerin endişelerini giderdi. Çünkü Peygamber Efendimiz buyurmuşlardı ki: “Harp hud’adır...” Yani harpte icabederse, yalan dahi söylenebilirdi. Hemen o gece yarısı Akıncı beylerinden Kara Ömer Ağa, kelden dışarı sızdı. Yanında 20 Serdengeçti vardı. 100’den fazla düşmanı Cehenneme yolladılar. Dönüşte yanlarında bir de kocaman haçlı kellesi getirdiler. Meğer o da Papa VIII. Clement’in yeğeni Aldo değil miymiş? Sabah namazından sonra Kanije Kartalı:-“İşte görüyorsunuz!”...diye konuştu, “dünkü iki şehid kardeşimize karşılık bugün, koskoca Rim Papa’nın yeğeni... Hem biliyorsunuz bu muhasara 12 Rebiülevvel gecesi başladı. O gece, Peygamberlerin Sultanı Resulullah Efendimiz doğdular. Cenab-ı Hak öyle mübarek bir gece hürmetine, Müslüman kullarını, küffar karşısında mağlup ve mükedder eylemez inşallah...-İnşaallah...İnşaallah...-Yeter ki hepimiz İman ve kılıçlarımızı kavi tutalım...Her akşam Gazilerin bir kısmı sur dışına çıkıp, düşman avlamaya devam ediyorlardı Ne yazık ki, 100.000 kişilik düşman sürüsü, böyle küçük baskınlarla tüketilecek gibi değildi.Kasım ayının ilk haftasında kar düşmeye başladı. Düşman askeri karakol gezerken, bir Osmanlı şehidi buldular. Koynundan bir de mektup çıktı. Bu ulak, herhalde dün geceki baskın sırasında vurulmuş olmalıydı!..Mektubu derhal Kumandan Ferdinand’a ulaştırdılar. Tercüme edildi. Sadrazam Hazretlerine yazılıyordu:-“Devletlû Efendim!...Cenab-ı Hakk’a şükürden sonra arzedeyim ki, Serdarlığınız altındaki Ordu-yu Hümayun, henüz Kanije’ye yetişmemekle, kafirler büyük ümit ve hayale kapılmışlardır. Velakin şunu hesap etmekten gafildirler ki, başlamış olan karakış, çok sert geçeceğe benzemekle, cümlesinin canını Cehenneme zaten yollayacaktır. Ve dahi bu karda kıyamette koca Osmanlı ordusu ile buralara gelmek zahmetine katlanmayasınız...Ve dahi merak buyurulan diğer hususlarda müsterih olabilirsiniz...Çünkü kal’amız mahzenlerinde bahara kadar yetecek besatır, sucayık ve zahire ve barut ve sair lazime mevcut bulunmaktadır. Yine de Emr ü karar Devletlû Sadrazam Hazretlerimize aittir Efendim.Her birinizi Hak Teâlâ Hazretlerine ısmarlıyorum. Kanije Beylerbeyi Hasan Paşa”Genç Ferdinand, bu mektup sebebiyle çok telaşlandı. Hatta bunu da Tiryaki Hasan Paşa’nın bir oyunu sandı, şüpheyle karşıladı. “Her halde Osmanlı Ordusu yetişmek üzere idi ki, bizi gafil avlamak istiyorlar” diye düşündü. En hızlı 3 süvariyi derhal Belgrad tarafla rına yolladı. Sadrazamın nerede olduğunu kat’i olarak öğrenip dönmelerini emretti.Mektup, gerçekten İhtiyar Kurdun bir oyunuydu. Ama vaziyet, Ferdinand’ın zannettiği gibi değildi. Tam aksine, kaledekilerin durumu çok kötüydü. Yiyecek ve barutları tükenmek üzereydi. Fakat asıl kötü olan, Osmanlı Ordusunun Belgrad kışlağına çekilmesi idi. Yani Kanije’ye beklenen yardım asla gelmeyecekti. Ferdinand’ın 3 casus gönderdiğini öğrenen Tiryaki Hasan Paşa kat’i kararını verdi: “Ya şehid olacaklar, veya zafer kazanacaklardı.” Üçüncü yol yoktu. Üstelik bu kararın tatbiki, ir gün dahi geciktirilmezdi. Çünkü düşman habercileri, Osmanlı ordusunun yerini öğrendikleri anda, herşey zaten mahvolacaktı. 17/18 Rebiülevvel gecesi, lapa lapa kar yağıyordu. Kara Ömer Ağa, her zaman olduğu gibi, fedaileriyle sur dışına sızdı...Mümkün olabildiği kadar fazla çadır dolaşa rak, ortalığı velveleye verdi...Kaledeki topların da hepsi birden, son güllelerini patlatı yorlardı. Biraz sonra serdengeçtilerin yarısı daha dışarı fırladılar. Kılıç, kalkan, gürz, şeşper, hançer şakırtıları ve Akıncı naraları, ortalığa dehşet saçıyordu...Sabaha kadar Mehter Bölüğü, surlar üzerinde Gülbank çekip harp kösleri vurmaya başladı...Ondan sonra savaş alanında, gür sesli birkaç münadi şunları haykırmaya başladı:-Serdar Hazretleri yetti!..-Veziriazam yetişti!..-Vurun Gazilerim, Yeniçeriler burada!...Sipahiler ulaştı...Arşidük Ferdinand bu vaziyet karşısında bütün cesaret ve metanetini kaybetti. Sadrazamın geldiğine kat’i olarak inandığı için, gecelik kıyafetiyle kaçmaya başladı. Tabii, koca Haçlı sürüsü de peşinden!..70 gündür Kanije’de mahsur kalan 7.000 mücahid, 70.000 kafir kellesi topladı...Cihan Padişahı III. Mehmed, işte bu sebeple kendilerine dua ediyordu:“...Berhudar olasınız, İki Cihanda yüzleriniz ağ ola...Sana Vezirlik (Mareşallik) rütbesi verdik. Helal olsun. Seninle birlikte bulunan askerciklerim dahi, manevi oğullarımdır. Cümlesinden Mevlâ-yı Teâlâ razı olsun. Ettiğiniz bilcümle tedabir Makbûl-ü Hümayunum olmuştur.Her birinizi Hak Teâlâ’ya ısmarlıyorum...”İhtiyar Kanije Kartalı, başındaki kavuğunu yere fırlatmış, gözyaşları arasında şunla rı söylüyordu:-Sadece vazifemizi eda eylememiz sebebiyle Padişahımız Efendimiz, bizim gibi bir pir-i faniye, vezaret rütbesi lûtfetmişler...Bizler cümlemiz, Allah, Millet ve Devlet yoluna fedayız... Cenab-ı Hak, Devletimize ve Milletimize zeval vermesin...




Anadolu Selçuklu sultânının İlhanlı Gâzân Han tarafından İran’a götürülmesi üzerine Selçuklu Devleti parçalandı. Ortaya çıkan her bey, yer ve sancak aramaya başladı. Bu haber Osman Beye ulaşınca, o sırada mecliste bulunan Dursun Fakîh Osman Beye şu teklifi yaptı: Beyim! Cenâb-ı Hak size, sığınacak yer arayan Müslümanları bir araya toplayıp idâre etmek basîretini ve gücünü ihsân etmiştir. Allahü teâlânın inâyeti, duâ ordusunun himmet ve bereketi, gazâ ordusunun kuvvet ve kudretleriyle çevrenizdeki tekfûrları dize getirip, bir çoklarının topraklarını mülkünüze dâhil ettiniz. Şimdi sıra Anadolu topraklarını ehil olmayanların elinden kurtarıp, ahâlisini huzûra kavuşturmaya gelmiştir. Müsâade buyurun da, adınıza hutbe okuyup, sizi sultan îlân edelim.”

Osman Gâzi düşünüp, istişâre etti. Dursun Fakîh’e hak verdi. O gün Dursun Fakîh, Osman Gâzi adına hutbe okuyup beyinin sultanlığını îlân etti. Böylece büyük Osmanlı Devletinin kuruluşunda temele ilk harcı koydu. İlk bayram namazını da Eskişehir’de kıldırdı. Dursun Fakîh, hocası Edebâlî’nin vefâtından sonra, onun dergâhında ders okuttu. Sorulan suâllere cevap verdi. Mühim devlet işlerinde onunla istişâre edildi. Dursun Fakîh, Osman Beyin oğlu Orhan Beyin de en yakın müşâviri (danışmanı) olarak vazîfe yaptı. İznik, Orhan Gâzi tarafından alındıktan sonra Bilecik Kâdısı Çandarlı Kara Halil, İznik kâdılığına geçince, Dursun Fakîh de Bilecik kâdısı olarak vazîfelendirildi. Ömrünün sonuna kadar din ve devlet işlerinde büyük gayret gösteren Dursun Fakîh, 14. yüzyılın ilk yarısında Bilecik’te vefât etti. Kabri bugün Bilecik’te bulunan Şeyh Edebâlî türbesi içindedir. Sağ başta Şeyh Edebâlî’nin, onun yanında Dursun Fakîh’in kabri vardır. Ayrıca Söğüt’ün Küre köyü civârındaki bir tepe üzerinde ziyâret edilen makam türbe de mevcuttur. Dursun Fakîh, ilim ve fazîlet sâhibi, zühd ve takvâda, güzel ahlâkta, Allahü teâlânın emirlerine uyup, yasaklarından kaçınmada çok ileriydi. O, her an devlet büyüklerine rehberlik etmiş, devletin devamlı ilerlemesinde, 600 yıllık Osmanlı Devletinin temellerinin sağlam olarak atılmasında büyük katkısı olmuştur.



Haçova Meydan Muharebesi üzerinden henüz fazla bir zaman geçmeden Avusturya İmparatoru, Osmanlı topraklarına tekrar saldırdı. Bunun üzerine, Sadrazam Damad İbrahim Paşa kumandasında bir ordu hazırlandı. Sefer hazırlıklarını tamamladıktan sonra 1599’da İstanbul’dan Belgrad’a doğru harekete geçti. Edirne’ye geldiğinde Avusturya seraskeri olan Satırcı Mehmed Paşayı başarısızlığı sebebiyle katlettirdi. Daha sonra Belgrad’a, oradan Macaristan’a giren İbrâhim Paşa, Estergon üzerine yürüdü. Ancak bu hareketi, muhârebe yapmak veya kale fethetmekten ziyâde uzun süren muhârebeler netîcesinde dağılan veya Osmanlılar aleyhine cephe alan yerli halkın yeniden kazanılması, serhad kalelerinin tâmiri gâyesine yönelikti. Kışı Belgrad’da geçiren Vezîriâzam İbrâhim Paşa, 1600 senesi baharında Estergon üzerine yürüyüşe geçti.

Tiryaki Hasan Paşanın da bulunduğu toplantıda, her zaman için tehlike teşkil eden Kanije’nin fethi kararlaştırıldı. Kırk günden fazla muhâsara edilen kale, bir taraftan gelecek yardımdan ümit kesilmesi, diğer taraftan kalenin barut mahzenine ateş düşmesi üzerine İbrâhim Paşaya teslim edildi. Burası beylerbeyilikle Tiryâkî Hasan Paşaya verildi. Avusturyalıların mühim hudud kalelerinden olan Kanije’nin düşmesi, düşmana büyük bir darbe idi. Bu muvaffakiyetinden çok memnun olan Pâdişah, vezîriâzam İbrâhim Paşaya gönderdiği hatt-ı hümâyûnda onu tebrik etti ve hayatta olduğu müddetçe makâmında kalacağını vâdetti. Bu fetihle İbrâhim Paşa, Kanije Fâtihi ünvânını aldı.Dâmâd İbrâhim Paşa, serhadde almış olduğu tedbirler ile askerin, serhad gâzilerinin ve yerli halkın derin sevgisini kazanmış, bu mıntıkada Avusturya harplerinin zuhûrundan beri devâm eden âsâyişsizliği bertaraf etmişti. Vezîriâzam ve serdâr-ı ekrem İbrâhim Paşa Belgrad’da bir taraftan sefere hazırlanır ken, diğer taraftan da kendi kethüdâsı Mehmed Ağa ile Murad Paşayı, îcâbında sulh için görüşmek üzere, tâlimât verip Budin’e gönderdi. Ancak bir müddet sonra rahatsızlanan İbrâhim Paşa, 10 Temmuz 1601’de vefât etti. Cenâze namazı ordugâhta kılındıktan sonra naaşı Belgrad’a nakl ve daha sonra İstanbul’a getirilerek Şehzâde Câmiinin caddeye bakan cephesinde inşâ ettirdiği türbesine defnedildi.



“Büyük Maârif Meclisi a‘zâsından Ziya Bey’in teşebbüsiyle hazırlanmış olan ‘Okmeydanı’ nda iftar’ merâsimi dün gece pek parlak bir sûrette yapılmıştır. Sekiz-on mektebin talebesi o akşam, ellerinde Osmanlı sancakları olduğu halde Kasımpaşa’ya gitmişler ve mekteplilere katılan binlerce halkla beraber akşam namazını Kasımpaşa Câmii’nde kılmışlardır. Ondan sonra meş‘aleler yakılarak Kasımpaşa yoluyla Okmeydanı’na varılmış ve tahminen sekiz bin kişinin iştirâkiyle, orada karavanlar içinde götürülen et, helva, sebze ve maruldan ibâret yemekle sahra iftarı yapılmıştır. İftardan sonra talebe, aralarında neşîdeler okumuş, marşlar söylemiştir. Okmeydanı’ nda bu esnada bir polis kıt‘ası ve jandarma müfrezesi hazır bulunmaktaydı.Sonra oradan hareketle yollara maytap ve havâi fişekler yakılarak avdet edilmiştir. Talebelerin geçtikleri yerler, bayraklar ve çiçeklerle süslenmiştir. Baruthâneönü’nde bahriye mızıkası tarafından istikbâl olunmuşlardır. Daha sonra Galata’da merâsime nihâyet verilmiştir.”



Kanuni Sultan Süleyman, Macar Kralı İkinci Lajos'a, gönderdiği elçiye yapılan kötü muameleden dolayı sefer açılmasına karar verdi. Rumeli Beylerbeyi Ahmed Paşayı Sabach zaptına, Semendre beyi Hüsrev Beyi Belgrad'ın ablukasına gönderdi. Kendisi de o tarafa doğru 18 Mayıs 1521 günü İstanbul'dan hareket etti. Ayrıca Karadeniz Tuna yoluyla bir donanma sevkedilmişti. Kanuni Sultan Süleyman ordusu ile Belgrad yakınlarına ulaşıp Zemun yakınlarında yüksek bir yere otağını kurdurup, muhasara emrini verdi. Günlerce süren şiddetli ateşten ve çarpışmadan sonra Osmanlı kuvvetleri 8 Ağustos, Ramazanın beşinci günü dış kaleye girdi. İç kalenin fethi ise biraz daha uzadıysa da Ramazan'ın 26. Kadir gecesi orası da alındı (29 Ağustos 1521). Fethin ertesi günü Belgrad'a giren Kanuni Sultan Süleyman kiliseden çevrilen camide Cuma namazını kıldı. Kale halkından Macaristan'a gitmek isteyen lere müsade edildi. Cizye vermeyi kabul edenler ise yerlerinde bırakıldı.

Tuna ile Sava'nın birleşme noktası olan Belgrad'ın Osmanlılar eline geçmesi ile, Macar Ovası Türklere açılmış oluyordu. Belgrad'ın düşmesi ile etrafındaki bütün kale, palan ka ve kasabalar teslim olup, Osmanlı Devletine katıldılar. Belgrad'ın fethi, Avrupa'da büyük yankılar yaptı. Çünkü burası Hıristiyanlık aleminin ele geçirilemez kalelerinden biri kabul ediliyordu. Avusturya elçisi bu fetihten otuz sene sonra şunları yazmıştır: "Belgrad'ın alınışı, Macaristan'ın daha sonra içine düştüğü acı durumun başlangıcı olmuştur."Gerçekten de birkaç sene sonra Kanuni yeniden Macaristan üzerine yürüdü, Hıristiyanlar bir defa daha yenildiler ve Macaristan ortadan kalktı.



Kenan Paşa, Şeyh Muhammed Aynî hazretlerini ziyâret maksadıyla Siirt'e oradan da Aynî köyüne gitmişti. Askerleriyle birlikte Aynî köyüne varınca, câminin avlusunda bir hasır üzerine oturdu. Paşa için yemek hazırlamak istediler. Şeyh hazretleri; "Bu hususta tekellüfe girmeyi niz, kendinizi zorlamayınız." dedi. Evinde arpa unundan yapılmış iki yufka ve iki gün önce pişirilmiş et yemeği vardı. Bunları yedirmek bizim için ar olur dedilerse de, Şeyh hazretleri; "Bunlar yemek olarak kâfidir. Mevcud olan bunlardır. Bunları ikrâm etmekte bir mahzur yoktur." dedi. Sonra kendisi Kenan Paşanın yanına gitti. Paşa onu görünce ayağa kalkıp hürmetle elini öptü ve duâ istedi. Sofrayı getirmelerini söyleyince, Paşanın önüne iki yufkayı ve et yemeğini koydular. Bunları yedi. Sonra kalkıp Şeyh Muhammed Aynî hazretlerinin elini tekrar öptü. Teşekkür ederek müsâde isteyip ayrıldı. Dönerken yolda adamlarından biri, Şeyh'in huzûrunda ne yemeği yediğini sorunca; "Arpa ekmeği ve bayat et yemeği yedim. Yemin ederim ki ömrümde böyle lezzetli yemek yemedim." dedi.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
29 Zi'l-ka'de 1438
Miladi:
22 Ağustos 2017

Söz Ola
Matlabımız din-i Hüdâ' dır bizim
Mesleğimiz rah-ı Hüdâ' dır bizim
Yoksa, kuru mihnet ve kavga değil
Şah-ı Cihan olmağı dava değil
Osman Gâzi "rahmetullahi aleyh"
Osmanlılar Twitter