Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Osmanlılarda Padişah duası almak pek mühimdi. Çünkü bu duaya erişenin dünya ve ahırette sonsuz saadete kavuşacağına inanılırdı...70’lik Gazi Tiryaki Hasan Paşa, işte bu sebeple ağlıyordu...Çünkü Müslümanlar ın 78. Halifesi ve Cihan Padişahı III. Mehmed, kendisine dua ediyordu. Kanije kalesinin cesur kumandan ve askerlerine yolladığı Hatt-ı Hümayun’da şunlar yazılıydı:-“Yerin ve göğün sahibi olan Allahü teâlâ’ya hamdolsun ki, Osmanlı devletine senin gibi paşalar ve askerlerin sayesinde nice zaferler nasib eyledi...Sevgili Peygamberimize Salât ve Selam olsun ki, seni ve Devlet-i Aliyye askerlerini kendi yolunda Cihad eylerken görürüz...Şanlı Kanije serencamınızı bertafsil öğrendim......”

Hatt-ı Hümayun okunurken Tiryaki Hasan Paşa, Kanije cenginin ilk günlerini hatırladı:Alman imparatorunun 23 yaşındaki kardeşi Arşidük Ferdinand, nasıl da saldırıyor du!..BU toy haçlı Başkumandanı, herhalde 100.000 kişilik muazzam ordusuna güveniyordu. Almanlardan başka İspanyol, Fransız, İtalyan, Macar, Papalık orduları ve Malta şövalyeleri de onlarla birlikteydiler. Ayrıca 47 adet ağır muhasara topları mevcuttu. Kanije’de ise, sadece 9.000 Mücahid bulunuyordu. Yani düşman kuvvetleri Osmanlı askerinin 11 mislinden fazlaydı. 9 Eylül 1601’de ağır Alman ateşi Kanije’yi dövmeye başladı. O gün Osmanlı-Alman savaşı başlayalı 9 yılı geçmiş bulunuyordu. B müddet içinde Sultan III. Mehmed, Eğri kalesi ni fethetmiş ve Haçova Meydan Muharebesinde, Almanları kasin bir yenilgiye uğratmıştı. Buna rağmen düşmanlar, mağlubiyeti kabul etmek istemiyorlardı. Onca kayıplara rağmen sulh teklifinde bulunmadılar. Osmanlılar ise, hep savaştan sonra sulh isteğinin karşıdan gelmesini beklemişlerdir.Bu kayıp ve yenilgilerin acısını çıkarmak isteyen Haçlılar birleşmiş ve iki kalemize birden saldırmışlardı.Kanije ve İstolni-Belgrad’ın saldırıya uğradığını öğrenen Sultan III. Mehmed büyük bir kuvvetle Sadrazamı imdada yolladı. Düşmanlar Kanijeye varmadan önce 5.000 kişilik bir keşif kolu çıkarmışlardı. Kurnaz Tiryaki Hasan Paşa, bu keşif kuvvetini yalnız tüfek ateşiyle oyalandı. Ancak iyice sokuldukları an, kale toplarının hepsi birden ateşlendi. Böylece kafir sürülerinin büyükçe bir kısmı imha edilmiş oldu.Kara Pençe Osman adlı fedai bir ulak Belgrad yakınlarına yetişen Sadrazam hazret lerine bir mektup ulaştırdı. Vaziyeti bütün açıklığıyla öğrenen Sadrazam, Kanije’ye geleceği ni bildirdi. Fakat yarıyolda İstolni-Belgrad’ın düştüğünü öğrendi. Kaledeki herkesin kılıçtan geçirildiğini ve çocuklara dahi işkence edildiğini duydu. Bu sebeple oraya gitmeyi tercih ettiğini bildiren ikinci bir mektubu Kanije’ye, Tiryaki Hasan Paşa’ya yolladı.Tiryaki Hasan Paşa, bu ikinci mektubu gizli tuttu. Tam aksine Ordu-yu Hümayun’ un yetişmek üzere olduğu bildirilen başka bir mektubu askerine alenen okuttu. Fedakarca savaşan Gazilerin morallerini düşünüyordu. Bu ikinci mektubu, tabii kendisi yazmıştı.Aslında hergün 2.000 gülle yiyen Kanije’nin hali pek haraptı. Surlar delik deşik olmuştu. Osmanlılar, ancak geceleyin tamire çalışıyorlardı. Fakat işin en kötüsü, barutları bitmek üzereydi. Bunu öğrenen 5. bölük çavuşlarından Uzun Ahmet, tecrübeli kumandana müracaat etti:-İzin verirsen Paşam, biz burada kendimiz de barut imal edebiliriz.-Ne dersin evlat!-Doğru derim Baba..-Bu iş nice olur?-Şu söğüt ağacını görüyor musun Paşam, işte onlar bizi daha epeyce barutsuz komaz Yeter ki Mevlam seni başımızdan eksik etmesin.-Ne deyim oğul... Cenab-ı Hak yardımcın olsun... Gayrı göster kendini.Uzun Ahmet 3 gün içinde, hakikaten bol barut elde etti. Söğüt ağacının kavı ile ince kum kullanıyordu. Çalışırken arkadaşları ile birlikte bu sırrı kendilerine öğreten ustasına Fatihalar okudular. Osmanlı’nın Söğüt ağacına sevgisinin sebebi de, Gaziler tarafından öğrenilmiş oldu. Artık daha hızlı patlayan kale topları, gün doğana dek susmak bilmiyordu.Tam bu sırada bir öğle vakti, düşman mızraklarına takılmış iki kesik baş teihir edildi. Bunlar, Budin Beylerbeyi ile Kethüdasının başlarıydı. Şımarık haçlı şövalyeleri hora tepiyor, bağırıp çağrışıyorlardı! Bunları gören Osmanlı askerinin maneviyatı bozuluyordu. Kumandanları, yine kendilerine hitab etti:-Gazilerim...Yiğitlerim...Bu şehid kardeşlerimiz asla ve kat’a Budin Beylerbeyi ve kethüdası olamaz. Bilirsiniz ki her ikisi de kırk yıllık şahsi dostlarımızdır. Onları bizden iyi kim tanıyabilir? Üstelik koca Osmanlı ordusu buralarda iken bir beylerbeyinin başı nasıl uçurulabilir? Daha bizim kaleyi bile düşüremezken bu kefereler!... gibi sözlerle Mücahidlerin endişelerini giderdi. Çünkü Peygamber Efendimiz buyurmuşlardı ki: “Harp hud’adır...” Yani harpte icabederse, yalan dahi söylenebilirdi. Hemen o gece yarısı Akıncı beylerinden Kara Ömer Ağa, kelden dışarı sızdı. Yanında 20 Serdengeçti vardı. 100’den fazla düşmanı Cehenneme yolladılar. Dönüşte yanlarında bir de kocaman haçlı kellesi getirdiler. Meğer o da Papa VIII. Clement’in yeğeni Aldo değil miymiş? Sabah namazından sonra Kanije Kartalı:-“İşte görüyorsunuz!”...diye konuştu, “dünkü iki şehid kardeşimize karşılık bugün, koskoca Rim Papa’nın yeğeni... Hem biliyorsunuz bu muhasara 12 Rebiülevvel gecesi başladı. O gece, Peygamberlerin Sultanı Resulullah Efendimiz doğdular. Cenab-ı Hak öyle mübarek bir gece hürmetine, Müslüman kullarını, küffar karşısında mağlup ve mükedder eylemez inşallah...-İnşaallah...İnşaallah...-Yeter ki hepimiz İman ve kılıçlarımızı kavi tutalım...Her akşam Gazilerin bir kısmı sur dışına çıkıp, düşman avlamaya devam ediyorlardı Ne yazık ki, 100.000 kişilik düşman sürüsü, böyle küçük baskınlarla tüketilecek gibi değildi.Kasım ayının ilk haftasında kar düşmeye başladı. Düşman askeri karakol gezerken, bir Osmanlı şehidi buldular. Koynundan bir de mektup çıktı. Bu ulak, herhalde dün geceki baskın sırasında vurulmuş olmalıydı!..Mektubu derhal Kumandan Ferdinand’a ulaştırdılar. Tercüme edildi. Sadrazam Hazretlerine yazılıyordu:-“Devletlû Efendim!...Cenab-ı Hakk’a şükürden sonra arzedeyim ki, Serdarlığınız altındaki Ordu-yu Hümayun, henüz Kanije’ye yetişmemekle, kafirler büyük ümit ve hayale kapılmışlardır. Velakin şunu hesap etmekten gafildirler ki, başlamış olan karakış, çok sert geçeceğe benzemekle, cümlesinin canını Cehenneme zaten yollayacaktır. Ve dahi bu karda kıyamette koca Osmanlı ordusu ile buralara gelmek zahmetine katlanmayasınız...Ve dahi merak buyurulan diğer hususlarda müsterih olabilirsiniz...Çünkü kal’amız mahzenlerinde bahara kadar yetecek besatır, sucayık ve zahire ve barut ve sair lazime mevcut bulunmaktadır. Yine de Emr ü karar Devletlû Sadrazam Hazretlerimize aittir Efendim.Her birinizi Hak Teâlâ Hazretlerine ısmarlıyorum. Kanije Beylerbeyi Hasan Paşa”Genç Ferdinand, bu mektup sebebiyle çok telaşlandı. Hatta bunu da Tiryaki Hasan Paşa’nın bir oyunu sandı, şüpheyle karşıladı. “Her halde Osmanlı Ordusu yetişmek üzere idi ki, bizi gafil avlamak istiyorlar” diye düşündü. En hızlı 3 süvariyi derhal Belgrad tarafla rına yolladı. Sadrazamın nerede olduğunu kat’i olarak öğrenip dönmelerini emretti.Mektup, gerçekten İhtiyar Kurdun bir oyunuydu. Ama vaziyet, Ferdinand’ın zannettiği gibi değildi. Tam aksine, kaledekilerin durumu çok kötüydü. Yiyecek ve barutları tükenmek üzereydi. Fakat asıl kötü olan, Osmanlı Ordusunun Belgrad kışlağına çekilmesi idi. Yani Kanije’ye beklenen yardım asla gelmeyecekti. Ferdinand’ın 3 casus gönderdiğini öğrenen Tiryaki Hasan Paşa kat’i kararını verdi: “Ya şehid olacaklar, veya zafer kazanacaklardı.” Üçüncü yol yoktu. Üstelik bu kararın tatbiki, ir gün dahi geciktirilmezdi. Çünkü düşman habercileri, Osmanlı ordusunun yerini öğrendikleri anda, herşey zaten mahvolacaktı. 17/18 Rebiülevvel gecesi, lapa lapa kar yağıyordu. Kara Ömer Ağa, her zaman olduğu gibi, fedaileriyle sur dışına sızdı...Mümkün olabildiği kadar fazla çadır dolaşa rak, ortalığı velveleye verdi...Kaledeki topların da hepsi birden, son güllelerini patlatı yorlardı. Biraz sonra serdengeçtilerin yarısı daha dışarı fırladılar. Kılıç, kalkan, gürz, şeşper, hançer şakırtıları ve Akıncı naraları, ortalığa dehşet saçıyordu...Sabaha kadar Mehter Bölüğü, surlar üzerinde Gülbank çekip harp kösleri vurmaya başladı...Ondan sonra savaş alanında, gür sesli birkaç münadi şunları haykırmaya başladı:-Serdar Hazretleri yetti!..-Veziriazam yetişti!..-Vurun Gazilerim, Yeniçeriler burada!...Sipahiler ulaştı...Arşidük Ferdinand bu vaziyet karşısında bütün cesaret ve metanetini kaybetti. Sadrazamın geldiğine kat’i olarak inandığı için, gecelik kıyafetiyle kaçmaya başladı. Tabii, koca Haçlı sürüsü de peşinden!..70 gündür Kanije’de mahsur kalan 7.000 mücahid, 70.000 kafir kellesi topladı...Cihan Padişahı III. Mehmed, işte bu sebeple kendilerine dua ediyordu:“...Berhudar olasınız, İki Cihanda yüzleriniz ağ ola...Sana Vezirlik (Mareşallik) rütbesi verdik. Helal olsun. Seninle birlikte bulunan askerciklerim dahi, manevi oğullarımdır. Cümlesinden Mevlâ-yı Teâlâ razı olsun. Ettiğiniz bilcümle tedabir Makbûl-ü Hümayunum olmuştur.Her birinizi Hak Teâlâ’ya ısmarlıyorum...”İhtiyar Kanije Kartalı, başındaki kavuğunu yere fırlatmış, gözyaşları arasında şunla rı söylüyordu:-Sadece vazifemizi eda eylememiz sebebiyle Padişahımız Efendimiz, bizim gibi bir pir-i faniye, vezaret rütbesi lûtfetmişler...Bizler cümlemiz, Allah, Millet ve Devlet yoluna fedayız... Cenab-ı Hak, Devletimize ve Milletimize zeval vermesin...




Bir Osmanlı Yeniçeri’si 1683’deki Viyana Kuşatması’nın hemen ardından bir yeniçeri İtalya’ya geçip yerleşir. İl Turco olarak çağrılan Yeniçeri’mizin yerleştiği köyün adı Moena. Şimdi, kendilerini bu Türk’ün torunları olarak bilen köy halkı, o zamanlar Ausburg Dükalığı’na bağlıymış. Târih boyunca birçok kültürün izlerini taşıyor.Avusturya’nın sınır kapısına 165, Roma’ya da 700 kilometre uzaklıktaki Alp’ler üzerindeki Teronda bölgesinde bulunan bu köy, bu şirin dağ kasabası şimdi Moena sporları için modern bir turizm yeri. Bütün geliri turizmden. Yerli turstlerin dışında Avusturya ve Almany’dan gelenler çoğunlukta. Gerçek nüfusu 2600, ancak nüfus kışın 55 bin yazın da 30 bin’e ulaşıyor.

Moena’yı yani Türk Köyü’nü ilk önce Türkoloji dalında öğretim üyeliği yapan Prof. Dr. Anna Masala keşfetmiş. Prof. Masala köyle ilgili ilk tanışmasını şöyle anlatıyor: “Âilemle Moena da dolaşırken birden (Turchia) yazan bir ok işâreti görmüştüm. Bu işâret bir ara sokağı gösteriyordu. Sokak, Avusturya usulü balkonlu, bol çiçekli ahşap evlerle doluydu. Meydanın ortasında bir çeşme vardı. Çeşmenin sulağının bittiği yerde, bir Yeniçeri büstü bütün heybeti ile sanki bana bakıyordu. Donakaldım...Gördüklerimin ne olduğunu sordum. Cevâbı karşısında şoke oldum. Burası bir Türk’e inanç duyan ve asırlarca bunu koruyabilen bir Türk köyüydü. Anlatılan hikâyesi şöyle: 1683 Viyana Kuşatması sonrası yara alan bir yeniçeri donmak üzereyken bir Ausburglu kendisini bulur ve köye yerleştirir. Yeniçeri bir kızla evlenir. Osmanlı erkeği görünümü ile köyün ağası hâline gelir. O zaman köy en çok 30 hânedir. Sık sık dükalığın askerleri vergi toplamak için köye gelmektedir. Bizim Türk, köyünün erkeklerini bu haksız vergiye karşı ayaklandırır. Türk yaşadığı sürece bir daha ne askerler gelirler ve ne de vergi toplanabilir. Kahramanımız kısa sürede, Ladino dilini de öğrenir. Ama hiç bir zaman frenk elbisesine alışamaz. Başında sarık, belinde kılıç, günlerini geçirir.Türk damat kendini çok sevdirmiş. Türk âdet ve örflerinden hiçbir zaman vazgeçmemiş tir. Öğrettikleri de bugün bile, köylüler tarafından hâlâ bir tabu gibi tatbik edilmeye çalışılıyor. O kasabanın belediye başkanı şöyle anlatıyor:“Ben kendimi bildim bileli her yıl, karnaval sırasında Türk gelenekleri ve Elbiseleri ile tören düzenleriz. Topluluğun en yaşlısı sultan olarak İl Turco’yu temsil eder. Şiirler okuruz, deyişler kullanırız, tekerlemeler söyleriz. İl Turco bir anlamda hâlâ bizim liderimizdir. Onu her zaman hatırlarız. Bu bizim için artık bir gelenek, bir kuvvettir. Çoğumuz bırakın İstanbul’u, Türkiye’yi, Roma’yı bile bilmeyiz. Kitaplardan, televizyonlardan gördüğümüz kadarı ile Türk elbiselerini taklit ederiz. Düğünlerde Türk elbiseleri giyeriz. Türk bayrağını da İtalyan bayrağı kadar benimseriz. Türk topluluğundan olmakla gurur duyarız. Şimdi 120 kadarız. Her geçen gün sayımız azalıyor. Her ay bir kere dernekte toplanırız. 3 yılda bir başkan seçeriz.Aramızdan Türkiye’ye ziyârete gidenler olur. Dönüşte halkımıza arka arkaya konferans lar verilir. Türkiye ile ilgili izlenim ve hâtıralar anlatılır, sorular cevaplandırılır. Türk’ün torunları olan bizlerin başlıca kaynağı ne var ki yine turizm. Erkekler kayak öğretmenliği yaparken bâzılarımız evlerinin iki odasını pansiyon olarak verir...”



Karamanoğlu İbrahim'in 1464'te ölmesi üzerine oğulları birbirlerine düşmüşlerdi. Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan'ın yardımıyla İshak Bey Karamanoğlu beyliğine sahip oldu. Bunun üzerine diğer oğlu Pir Ahmed Bey Fatih Sultan Mehmed'den yardım istedi ve gelen yardım sayesinde Beyliği ele geçirdi. Fakat Pir Ahmed Bey bir süre sonra gidip Venediklilerle anlaşınca, bu duruma sinirlenen Fatih Sultan Mehmed, Karaman Seferi'ne çıkmaya karar verdi. Konya ve Karaman alınarak Osmanlı'ya bağlandı. Karaman halkı İstanbul'a ve çeşitli yerlere göç ettirildiler. Pir Ahmed Bey kaçarak Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan'a sığındı. Bu olay Osmanlılarla Akkoyunluların arasının açılmasına neden oldu. Osmanlılar Avrupa ve Anadolu'daki topraklarını genişletirken, Akkoyunlular Devleti'de Doğu Anadolu, Kafkasya, İran ve Irak üzerinde hakimiyet kurmuşlardı. Sınırlarını genişleten iki Türk Devleti arasında büyük bir savaş kaçınılmaz olmuştu. Otlukbeli mevkiinde 11 Ağustos 1473'de yapılan savaşta, devrin en kuvvetli savaş tekniğine ve araçlarına sahip olan Osmanlı ordusu, Uzun Hasan'ın kuvvetli süvarilerden kurulmuş olan ordusunu birkaç saatte dağıttı. Bu savaştan sonra Akkoyunlular bir daha kendilerini toparlayamadılar. Fatih Sultan Mehmed, Akkoyunlu tehlikesini bu şekilde engellemiş oldu. Anadolu'da ve Rumeli'de birçok sefer düzenleyip pek çok zafer kazanmıştı. Buna rağmen güneyde güçlü bir devlet konumunda olan Memlüklerle problemler yaşandığı halde sıcak bir savaştan kaçınmıştı.



Yavuz Sultan Selim'in en büyük amacı doğudaki bütün Türk İslam devletlerini tek bir devlet çatısı altında birleştirmekti. Yavuz Sultan Selim, 1514 yılı baharında ordusuyla birlikte İran seferine çıktı. Osmanlı kuvvetleri, Erzincan'dan Tebriz'e doğru yürüyüşüne devam etti. Çaldıran'da 23 Ağustos 1514'te yapılan savaşta Osmanlı kuvvetleri büyük bir zafer kazanırken, Safeviler bozguna uğradılar. Şah, kaçarak hayatını zor kurtardı. Yavuz yoluna devam ederek Tebriz'e girdi. Şehirdeki birçok sanatçı ve ilim adamı İstanbul'a gönderildi. Bu zafer sonucunda Şah İsmail eski prestijini kaybetti. Bu sayede Doğu Anadolu'da Osmanlılar için bir tehlike kalmamış oldu. 15 Eylül 1514'te de Tebriz'den Karabağ'a hareket eden Yavuz'un amacı, kışı orada geçirip, baharda İran'ı tümüyle almaktı. Ancak şartlar müsait olmadığı için Amasya'ya gidildi. Çaldıran Zaferi'nden sonra, Erzincan, Bayburt kesin olarak Osmanlı hakimiyetine geçti. Kemah kalesi alındı. 12 Haziran 1515'de kazanılan Turnadağ zaferi ile Dulkadiroğlu beyliğine son verildi. Diyarbakır, Mardin ve Bitlis Osmanlı hakimiyetine girdi. Böylece Anadolu'da Türk birliği sağlanmış oldu.



Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı Devleti Doğu cephesindeki muharebeleri kaybedince,Ruslar bütün Doğu Anadolu'yu işgal ettiler ve burada yaşayan Ermeniler ile Rusya Ermenistanı'ndaki Ermenileri silahlandırarak bu vilayetlerde yaşayan vatandaşlarımız üzerine saldılar. Ermenilerin binlerce Türk'ün canına mal olan isyan ve katliamları karşısında bile, Osmanlı Hükümeti'nin ortaya koyduğu sakin ve sağduyulu tavır, belgeleriyle sabittir. Ancak, tedhiş hareketleri bir türlü durmak bilmeyince hükümet, ülkenin çeşitli bölgelerinde yaşayan Ermenileri, savaş bölgelerinden uzak yeni yerleşim merkezlerine götürmek zorunda kalmıştır. Kafkas, İran ve Sina cephelerinin güvenlik hattını oluşturan bölgelerdeki Ermenilerin yerlerinin değiştirilmesi, onları imha etmek değil, devlet güvenliğini sağlamak, onları korumak amacını gütmüştür ve dünyanın en başarılı yer değiştirme uygulamasıdır.

Her şeyden önce, yer değiştirme kararı bütün Ermenilere uygulanmamıştır. Katolik ve Protestan mezhebinde bulunan Ermenilerin yanı sıra, Osmanlı ordusunda subay ve sıhhiye sınıflarında hizmet gören Ermeniler ile Osmanlı Bankası şubelerinde ve bazı konsolosluklarda çalışan Ermeniler devlete sadık kaldıkları sürece göçe tabi tutulmamışlardır. Öte yandan, hasta, özürlü, sakat ve yaşlılar ile yetim çocuklar ve dul kadınlar da sevke tabi tutulmamış, yetimhaneler ve köylerde koruma altına alınarak ihtiyaçları devletçe, Göçmen Ödeneği'nden karşılanmıştır. Bu tablo, Osmanlı'nın yer değiştirme konusundaki iyi niyetini göstermesi açısından önemlidir. 27 Mayıs 1915 tarihli yer değiştirme kanunu ve bu kanuna dayalı olarak çıkarılan emirler çerçevesinde; Erzurum, Van ve Bitlis vil'yetlerinden çıkarılan Ermeniler, Musul'un güney kısmı, Zor ve Urfa sancağına; Adana, Halep, Maraş civarından çıkarılan Ermeniler ise Suriye'nin doğu kısmı ile Halep'in doğu ve güneydoğusuna nakledilmişlerdir. Bu arada, Ermenilerin sıkça dile getirdiği gibi yer değiştirme sırasında 1.5 milyon Ermeni ölmemiştir. Gerek Osmanlı ve Ermeni, gerekse yabancılara ait istatistikler, I. Dünya Savaşı döneminde Osmanlı topraklarında yaşayan Ermenilerin nüfusunun en fazla 1.250.000 civarında olduğunu göstermektedir. Ne kadar Ermeni'nin yer değiştirme uygulaması çerçevesinde bulundukları yerden çıkarıldığı ve ne kadarının sağ salim yeni yerleşim bölgelerine ulaştığı da belgeleriyle ortadadır. Osmanlı Devleti'nin son nüfus istatistiği 1914 yılında yapılmıştır. Buna göre Ermeni nüfusu 1.221.850'dir. Yer değiştirmeye tabi tutulmayan nüfus; 82.880'i İstanbul, 60.119'u Bursa 'da, 4.548'i Kütahya Sancağı ve 20.237'si Aydın vilayetinde olmak üzere toplam 167.778'dir. Ermenilerin yer değiştirme uygulaması büyük bir disiplin içinde yapılmıştır. 9 Haziran 1915'ten 8 Şubat 1916 tarihleri arasında Adana, Ankara, Dörtyol, Eskişehir, Halep, İzmit, Karahisarı sahib, Kayseri, Mamuretülaziz, Sivas, Trabzon, Yozgat, Kütahya ve Birecik'ten toplam 391.040 kişi yerleştirilecekleri yeni bölgelerine sevk edilmiş, bunlardan 356.084'ü yerleşim bölgelerine ulaşmıştır. Yani, Ermenilerin yer değiştirme uygulaması sırasında verdiği kayıplar 35.000 kişi civarındadır. Yer değiştirme uygulamasına tabi tutulan nüfus içerisinde yer alan Halep'teki 26.064 Ermeni nüfusu, göç ettirilenler içerisine dahil edilmemiştir. Bu rakam 35.000'den çıkarıldığında geriye 9-10 bin kişi kalmaktadır. Yani Ermenilerin yer değiştirme sırasında verdikleri toplam kayıp 9-10 bin kişiden ibarettir. Bunlar da, Türkler tarafından öldürülmemiş, 500'ü Erzurum-Erzincan arasıda eşkıya grupları tarafından, 2000 civarında kişi, Urfa'dan Halep'e giden yol üzerinde Meskene'de Urban eşkıyaları tarafından, 2000 kişi Mardin'de eşkıya tarafından öldürülmüştür. Dersim bölgesinden geçen kafilelere bölge halkının saldırıları sonucunda yaklaşık 5-6 bin kişi öldürülmüştür. Ancak bunun kesin rakamları Osmanlı arşivlerinde yer almamaktadır. Toplam 9-10 bin kişinin ölmüş olduğu diğer verilerden tespit edilmektedir. Böylece, yer değiştirme sırasında soykırım maksadıyla Osmanlı ordusu tarafından öldürülen bir tek Ermeni yoktur. Osmanlı Devleti yer değiştirme uygulamasına tabi tuttuğu Ermenilerin nakli sırasında, ağır savaş şartlarına rağmen olağanüstü gayret göstermiş, bu gayret, yabancı diplomatlarca da tesbit edilmiştir. Hükümet, göçmenlerin iaşesi ve korunmasına yönelik büyük harcamalar yapmıştır. Uygulamaya ait belgelerde hangi il ve ilçelerde hastane kurulduğu, Ermeni çocuklarından yetim kalanlar için hangi binanın ayrıldığına kadar detaylı bilgiler verilmektedir. Yer değiştirmeye tabi göçmenlerin; sevk, yerleştirme ve geçimlerinin sağlanması için 1915 yılında 25 milyon, 1916 yılı sonuna kadar ise 230 milyon kuruş harcandığı belgelerden anlaşılmaktadır. Ermenilerin yer değiştirilmeleri, onları imha etmek değil, devlet güvenliğini sağlamak, onları korumak amacını gütmüştür ve dünyanın en başarılı yer değiştirme uygulamasıdır. Şayet, Osmanlı Devleti Ermeni tebaasından kurtulmak isteseydi; bunu asimilasyon yoluyla veya savaşı gerekçe göstererek rahatlıkla halledebilirdi. Osmanlı, yer değiştirme uygulamasıyla savaş şartlarında her an ölümle burun buruna gelebilecek olan yüz binlerce Ermeni'nin hayatını kurtarmıştır. Nitekim, yeni bölgelere yerleştirilen Ermeniler sağ salim hayatlarını sürdürürken, Rus ordusu saflarında Türklere karşı savaşan Ermeniler, savaş şartları gereği ölmüşlerdir.



Yavuz Sultan Selîm Han Mısır seferine giderken, yolu Dede Molla isimlizâtın bulunduğu köyden geçer. Sultan, atı üzerinde ordusunun önünde yol alırken, ihtiyar birköylüyü tarlasını sürerken görür. Yaklaşıp selâm verir. Köylü gelenin kim olduğunufarketmemiş gibi bir tavırla selâmını alır ve işiyle meşgul olur. Atı üzerinde onu seyredenSultan; "Baba duydun mu? Pâdişâh sefere çıkmış. Mısır'a gidiyormuş" der. "Mevlâ yolunuaçık eylesin. İnşâallah hayırlı olur. Emeline nâil ve muzaffer olarak döner." dedikten sonraişine devam eder. Sultan onun bu olgun hâline ve teslimiyetine bakıp, dünyâya gönülbağlamayan, lâzım olduğu kadar çalışan ve tevekkül sâhibi bir zât olduğunu anlar.

Sultannasıl karşılık vereceğini merak ederek tekrar; "Dede, uzak yerden geliyorum. Karnım aç,yiyeceğin var mı? der. Bunun üzerine biraz ilerde iki taşın üzerine yerleştirilmiş tenceredepişmekte olan aşı işâret ederek; "Pilav, pişmek üzere, işte orada, karnın doyuncaya kadar ye!"der. Pâdişâh; "İyi ama, ardımdaki ordu da aş ister." deyince; "İşte tencere orada, indir sen deye askerlerin de yesin. Hepinize yeter inşâallah!" diye söyler. Sonra tarlasını sürmeye devâmeder. Biraz sonra, ordu yaklaşınca vezirlerine, mola vermelerini emreder. Mola veren askerlergrup grup aksakallı ihtiyar zâtın pilavından yemek için sofraya oturur. Başta sultan, vezirlerve bütün ordu bu pilavdan yer, fakat pilav hiç eksilmez. Bu ihtiyar zâtın erenlerden olduğunuanlayan Sultan, onun kerâmetiyle pilavın bitmediğini görerek, hürmetle elini öpüp, duâsınıalır ve ordusuna ilerle emrini verir.Osmanlı ordusu Mısır seferinde zafer kazanıp İstanbul'a dönerken Sultan yine bu zâta uğrar.Bir arzusu olup olmadığını sorar. Yavaş bir sesle; "Mendilimi isterim" der. Sultan önce birşey anlayamaz. Biraz sonra, savaş sırasında kolundan hafif yaralandığını ve o sırada yanındasavaşan ihtiyar bir askerin koynundan mendilini çıkararak yarasını sardığını hatırlar. İşte oasker, velîlerden olan bu zât imiş. Sultan bu kerâmetini de anlayınca, ona hürmet gösterip,bulunduğu bölgeye ihsânlarda bulundu.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
29 Rebiü'l-Ahir 1439
Miladi:
17 Ocak 2018

Söz Ola
Biz Allah tarafından memur olmadıkça bir sefere gitmeyiz.
Yavuz Sultan Selim Han
Osmanlılar Twitter