Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


İhtiyar Sultan Abdülhamid Han, mushaf-ı şerifi üç kere öptü başına koydu ve kendi elleri ile yaptığı zarif dolaba bıraktı. Sonra edeple eğilip seccadesini topladı. Cebinden kehribar tesbihini çıkardı, sedire ilişip cama yaklaştı. Beylerbeyi Sarayı’nın arka tarafına bakan bu kuytu odanın seyre değer bir manzarası olduğu söylenemezdi. Hem gecenin bu vakti ne görülebilirdi ki? Ama o beş yıldır bakmakta olduğu avluya aşinaydı. Çiçekler bakımsız, çınarların dalları çıplak ve ıslak olmalıydı. Oynaşan gölgeler onu hatıralara çağırdı. Evet, şaşırtacak kadar hareketli geçen saltanat yıllarından sonra, bitmek bilmeyen sürgün hayatı başlamıştı. Tahttan indirildiğinden bu yana tam sekiz sene geçmişti. Üç koca yıl Selanik’te Alatini Köşkü’nde kalmış sonra Beylerbeyi Sarayı’na yollanmıştı. Şimdi iyi yürekli annesi Tir-i Müjgân Sultan’ın yaşadığı ve öldüğü mütevazı odadaydı.

İdarenin elinde olduğu 30 yıl boyunca, 7 300 000 kilometrekareyi aşan imparatorluk topraklarını aynen muhafaza etmişti. Millet barış, bolluk ve huzur içinde yaşamıştı. Yorgun sultanın gözünde, tahta çıktığı ilk günler canlandı. Batıya hayran, batılıya maşa olan muhterislerin devlet kademelerine sızmaları babası Sultan Abdülmecit Han zamanında başlamıştı. Amcası Sultan Abdülaziz Han zamanında bu türediler iyice gemi azıya almış, sonunda işi, padişahı tahtından indirmeye ve bileklerini keserek öldürmeye kadar vardırmışlardı. Bir an vücudu ürperdi. Yüce Allah’ım!... Bu ne garabetti? Devletin imkânlarıyla yetişenler, devleti yıkmaya çalışanlara nasıl alet olabilirlerdi? Mal, mülk ve makam hırsı cehaletle birleşince, düşmanların gerçek amacını görememişlerdi. Devrin ruhu Padişah derin bir nefes aldı, camdan bakmaktan vazgeçip arkasına yaslandı. Her devrin kendine has şartları ve “ruhu” vardır. Şartlar sizi mecbur kılar. O günün “ruhu” icabı amcasının katledilmesinde rol oynayan Mithat Paşayı sadrazam yapmıştı. İçine sinmemişti ama halkın beklentisi bu yönde idi.

93 Harbi yürek sızlatıcı bir felâketti. Alt yapısı Mithat Paşa ve arkadaşları tarafından hazırlanan harbe girmemek için çok direnmiş, ancak gücü yetmemişti. Sadece Nikşik kazasının Karadağ’a bırakılmasıyla önlenebilecek bir savaşa, üç beş gafilin ihtirası yüzünden girilmiş, Romanya, Sırbistan ve Karadağ’ın da dâhil olduğu 240 bin kilometrekare vatan toprağı kaybedilmişti. Padişahın gözleri buğulandı... Halbuki o milletini savaştan uzak tutmak için var gücüyle çalışmıştı. Zira zaferle biten savaşlar da, yenilgiyle bitenler kadar bitirir ve yorardı. Bu otuz yıl içinde sadece “Yunan Harbi” olmuştu. 32 gün süren savaşın sonunda Rum ordusu yok edilip Atina kapılarına dayanılmış, Rusya’nın ricası üzerine barışa yanaşılmıştı.

Bu sürede her vilâyete okullar, hastaneler, yollar, çeşmeler yaptırmıştı. Din, fen ve edebiyat üzerine çok kitap bastırmış, bunları ücra köylere kadar ulaştırmıştı. Şu 30 küsur senelik barış devresi batılı ülkelerin seviyesine yetişmek için bulunmaz fırsattı. Ama gençler fırsatı kaçırmıştı. Söyleyin şimdi, ciğerleri nasıl yanmasındı... Onlar kızıl görmemiş Yaşlı sultan huzursuzca kıpırdandı. Uyuşan dizlerini ovaladı. Açtığı okullarda okuyup adam olan nankörler, ona “akla ve bilgiye düşman” iftirasını atmışlardı. “Hayır! Hayır!” diye mırıldandı, “Ben okumuş adamdan korkmam!” Fakat kendini alim sanan cahillerden hep çekinmiş, çok çekmişti. Elin mektebine, lâboratuvarına imreneceğine, kılığına, kıyafetine, dansına, içkisine özenen şaşkınlara itibar etmemişti. Her köyde bir mektep görebilmek için bu kadar yıldır çabalayan bir sultan, hiç bilgi düşmanı olabilir miydi? Ülkesinin başına gelenleri düşündükçe çene kasları geriliyor, çehresi kararıyordu. “Beni ‘evhamlı’ sanıyorlardı. Hayır! Ben, sadece ‘gafil’ değildim o kadar.

Yarısı gayrimüslim diye o kasabaya Hıristiyan kaymakam ve memurların seçilmesini adaletin icabı görenler, koskoca Hindistan’ın İngiltere parlamentosunda neden temsil edilmediğini düşünemeyecek kadar ahmaktılar. Bu zararlı fikirleri gazetelerde yazmak, memleketi karıştırmak istiyorlardı; bırakmıyordum. O zaman ‘zalim’ diye saldırıyorlardı. Sebeplerini ve sonuçlarını bilmeden Fransız İhtilâli’ne özeniyor ve halkı ayaklandırmayı vatanseverlik sanıyorlardı. Ülkemin düşmanları gibi davranıyor, bana ‘Kızıl Sultan’ diyorlardı.”Şehadet parmağı imameye değince tesbihine baktı. Sonra tekrar gözünü yumdu, dudakları kıpırdadı. İttihat ve Terakkî Cemiyeti tekrar ortaya çıkmış, Selanik’teki genç subayları para ve makam vaadi ile aldatmıştı. İttihatçıların kumandan paşayı telgrafhaneden çıkarken öldürmeleri ve yerine gönderilen paşayı kaçırarak dağa kaldırmaları nasıl da canını sıkmıştı. Ama o fitnenin azmaması için meşrutiyeti ikinci defa ilân etmekten kaçmamıştı. Meclis yeniden açılmış ve yönetim otuz bu kadar yıl sonra elinden alınmıştı. Lâkin çok hata yapıyorlardı, nitekim Bulgaristan, Osmanlı’dan ayrılmış, Avusturya-Macaristan, Bosna-Hersek’i ilhak etmişti. Bir anda 148 bin kilometrekare elden çıkmış ve nihayet 31 Mart hadisesi patlamıştı İstese kırıp geçirebilirdi. Selanik’ten toplanan Bulgar, Sırp, Yunan ve Arnavut yağmacılar İttihat ve Terakki tarafından İstanbul’a yollamıştı. Kumandanları, kendisinden müsaade istemiş, Hareket Ordusu denilen bu derme çatma kuvveti Birinci Ordu ile beş on dakikada dağıtacaklarını söylemişlerdi. Ama o, yalnız padişah değil, halife idi. 30 küsur senedir kan dökmemişti, bu yaştan sonra da dökemezdi. Müslümanı Müslümana kırdıramayacağını söylemiş, tevekkül etmişti. Dahası paşalara, çetecilere karşı koymamaları hususunda yemin ettirmişti. Gelgelelim çapulcular, 11 gün boyunca İstanbul’da terör estirmiş, bir sürü masumu öldürmüşlerdi. Telgraf memurluğundan, dâhiliye nazırlığına yükselen Talat Bey, İttihat ve Terakkî Partisinin başı olarak Meclise tamamen hakimdi. Pek çok milletvekili ve senatörün tereddüt içinde bulunmasına rağmen Meclisi tehdit ederek “hal” kararı aldırmıştı. Ona da katlanırdı ama İttihatçılar, kararı kendisine bildirmek üzere seçtikleri dört kişilik heyete Yahudi ve Ermeni sokmasalardı.

Göz göre göre İhtiyar sultan hafifçe doğruldu. Nefesini azad ederken “Lâ havle...” okudu. Alatini Köşkü’nde mahpus iken İtalyanlarla savaşılmış, 1.200.000 kilometrekarelik Trablusgarb vilâyeti ve Bingazi sancağı İtalya’ya bırakılmıştı. Hükümetin gafleti yüzünden dört Balkan devletçiği, Bulgaristan, Yunanistan, Sırbistan ve Karadağ anlaşmış ve koca imparatorluğa savaş açmışlardı. Selanik, Manastır, Kosova, İşkodra, Yanya, Girit ile Edirne vilâyetinden 2 sancak ve Sisam adası elden çıkmıştı. Selanik’in düşmesinden az önce onu Alatini Köşkü’nden almışlardı. Alman imparatorunun gönderdiği sefaret gemisinin kamarasında olup bitenleri anlamaya çalışırken gemi süvarisi yanına gelmiş ve “İmparatorumuzun size hususî selâmları var. Gemi emrinizdedir. Majesteleri nereye gitmek isterler?” demişti. İyi de bir Âl-i Osman mensubu, bayrağının dalgalandığı yerden başka nereye gidebilirdi? Beylerbeyi Sarayı’nda geçen son 5 yılda felâket haberleri birbirini kovalamıştı. İttihatçıların çoğu, hatta şeyhülislâm bile mason idi. Memleket, idamlar, suikastlar ülkesi olmuştu. Her vilâyette zalimler türemiş, can, mal ve namus emniyeti kalmamıştı. Halk onun zamanındaki huzur ve refaha hasretti... Hasretti ama iş işten geçmişti...Bitmeyen muhasebeler Hapis tutulduğu her gün ve her gece 76 yıllık ömrünün ve 33 yıllık saltanatının muhasebesini yapmıştı... En belirgin kusuru, -eğer kusur ise- düşmanlarına bile merhamet etmesi ve kan dökmeme konusunda, tutku derecesindeki duyarlılığı idi.

Önce cep saatine baktı, sonra seccadesini serdi. 465 yıldır payitahtın semalarında yankılanan ezanlar bir kez daha gecenin sessizliğini deldi. Yorgun sultanın elâ gözleri geçmişten, geleceğe yöneldi. Zaman dediğiniz nedir ki, 84 yıl hızla geçti, 2000’lere gelindi...
-Siz neredensiniz güzel evlâdım?
-Dedem sizin zamanınızda, Selanik vilâyeti, Serez sancağına bağlı Razlık kazasının Babek köyünde doğmuş efendim.
-Tahsilliye benziyorsun?
-Efendim liseyi, sizin sancak merkezlerine yaptırdığınız Sultanîlerden Bursa Erkek Lisesi’nde, üniversiteyi de yine sizin Mekteb-i Şahane-i Hendese-i Mülkiye olarak açtığınız İstanbul Teknik Üniversitesi’nde okudum. Biliyor musunuz kullandığımız mikroskoplarda tuğranız kazılıydı.
-Seni hatırladım. Sık sık ruhuma Fatiha okuyorsun.
-Sizi çok üzmüşler efendim, çok acı vermişler. Bizi lütfen affedin.
-Biz, bize ihanet edenleri bile bağışladık evlâdım. Sakın düşmanların parlak sözlerine Kapılıp benliğinizden olmayın. Onlara aldanmayın.
-Olur efendim, peki efendim, baş üstüne efendim! Duanızı bu nankör evlâtlarınızdan esirgemeyiniz efendim! Elinizi öpmeme müsaade eder misiniz efendim?...



Osmanlılar Orhan Gazi devrinde Marmara denizine ulaşır ulaşmaz, bölgedeki şartlar gereği donanma kurdular. Hiç denizcilik tecrübeleri olmadığı halde, küçük gemilerle Marmara’ ya açıldılar. Bu donanma, Marmara denizinde faaliyet gösterdi ve Bizanslılar’la muhatap oldu. Akça Koca’nın komutanlarından Karamürsel Bey, İzmit Körfezi’nin güney kıyılarını zaptetti ve bu bölgede bir tersane kurarak inşa ettiği hafif ve süratli gemiler ile Bizans donanmasının bu kıyılara yaptığı taarruzları durdurdu. Karamürsel ismi verilen bu teknelerin daha sonra yeni şekilleri yapıldı fakat isim aynı kaldı ve yakın zamana kadar sahil güvenlik teknelerine verilmeye devam etti. Yine bu sıralarda Orhan Gazi’nin bu küçük donanma ile Bizans üzerine başarısız bir seferini görüyoruz.

1354 yılında Orhan Gazi’nin oğlu Süleyman Paşa ve komutanlarının Çanakkale Boğazı’nı geçerken ağaç kütüklerini dana derileri ile bağlayarak yaptıkları salları kullandıkları rivayet edilir. Bu rivayet Osmanlı tarihçileri arasında kabul görür. Oysa önceki vakalara bakarsak böyle bir rivayete temkinli yaklaşmak gerekir; çünkü, küçük de olsa Osmanlılar’ın elinde gemiler mevcuttu. Eğer Süleyman Paşa gerçekten salları kullanmışsa, bunun sebebi belki de dikkat çekmemek veya süratli bir biçimde karşıya geçmek idi. Süleyman Paşa Gelibolu’yu fethederek Osmanlı donanmasının üssü haline getirdi. Osmanlılar’ın Rumeli yakasına adım atması Avrupa’nın dikkatini çektiyse de, Rumeli’deki bu ilk fethi Batı Anadolu beyliklerinin yaptığı vur kaç eylemleri şeklinde değerlendirdiklerin den, ilk anda tepki göstermediler. Bir süre sonra Osmanlılar’ın fethettikleri yerlere Anadolu’ dan göçmen naklederek hızla yerleşmesi Avrupa’yı ve Bizans’ı telaşlandırdı, ancak, Bizans’ın gayretleri hiçbir netice vermedi. Orhan Gazi devrinin sonlarına doğru Haçlılar, Türklere karşı çeşitli tedbirler düşünerek uygulamaya koydular. Öncelikle Şark sularında sürekli donanma bulundurma kararı alındı. Gayet muhkem İzmir limanında üslenen bu donanma Anadolu kıyılarındaki halka yıllarca eziyet etti. Diğer bir tedbir, Osmanlı üzerine Haçlı Seferi düzenlenmesiydi. Bütün girişimlere rağmen bu davete sadece Fransa’daki Savua kontu Amadée müspet cevap verdi. Kadırgalarla gelerek Gelibolu’ya saldırdılar. Yeterli donanmaya ve mahir denizcilere sahip olmayan Osmanlılar mukavemet edemeyerek mağlup oldular. Bu suretle elden çıkan Gelibolu 1376’ya kadar Bizans’ın elinde kaldı.



Sultan Ahmed, Şeyhi Aziz Mahmud'a bir hediye sunmak istiyordu. Mürşidinin kendisin den bu hediyeyi kabul etmesi onu çok memnun edecekti. Sultan Ahmed bir gün kendine uygun gördüğü bir hediyeyi Aziz Mahmud Hüdayi Hazretlerine gönderdi. Ama Şeyh Hazretleri kabul etmedi. Şüphesiz bu kabul etmeyiş, sultana karşı bir tavır anlamına gelmiyordu. Evliyanın büyüklerinden çoğu prensip olarak hediye kabul etmezdi. Bu, büyük insanların dünya malına hangi gözle baktıklarını, başkaları için ulaşılmaz sayılan şeylerin nazarlarında hiçbir değer taşımadığını ifade etmenin bir yoluydu.

Sultan Ahmed şeyhi Hüdayi'nin kabul etmediği hediyeyi yine bu devrin evliyasından Abdülmecid Sivasî'ye gönderdi ve o da kabul etti. Kendisine, padişahın aynı hediyeyi Aziz Mahmud Hüdayi'e sunduğu ama kabul etmediği de hatırlatıldı. Sivasi Hazretleri gerçek büyüklere yakışır bir tutum ortaya koydu: "Hüdayi Hazretleri bir karga değildir ki leşi kabul etsin" dedi. Aziz Mahmud Hüdayi'ye de "Sizin kabul etmediğiniz hediyeyi Şeyh Sivasî kabul etti" dediler. Şu cevabı verdi: "Onun için hiç bir mahzuru yoktur. Çünkü o öyle büyük bir ummandır ki bir parçacık çamurun kendini bulandırmayacağını bilir."


1787'de neredeyse boş bir hazine ile savaşa başlayan Osmanlı devlet adamları büyük meblağlar tutan savaş masrafları nedeniyle artan hazine ihtiyaçlarını karşılamanın bir yolunu bulmak için birçok toplantı yapmış fakat bunlardan bir sonuç alınamamıştı. Yine bu mesele için kethüda bey'in dairesinde bazı devlet adamları ile bir görüşme yapılmış ve burada dışarıdan borçlanma gündeme gelmişti. Ancak mesele gizli tutulmak zorundaydı. Çünkü mâlî sıkıntıyı düşmanların öğrenmesi Osmanlı devletini daha zor durumda bırakabilirdi. Sonuçta mesele kaymakam tarafından Padişah'a arz olundu. Padişah sâdır olan hattı hümâyûnda konunun öncelikle Şeyhülislam'la görüşülmesini emrediyordu. Çünkü Osmanlı Devletinde dışardan borç alınması daha önce benzeri görülmemiş bir olaydı. Bunun üzerine Kaymakam Mustafa Paşa kıyafet değiştirip Şeyhülislam bulunan Mehmet Kamil Efendi'nin konağına giderek yabancı devletlerden borç alma konusunda fikrini sordu. Şeyhülislam yabancı bir ülkeden borçlanma nın mekruh olduğunu ancak kerahatine rağmen bunun mevcut şartlar altında yapılması gerek tiğini bildirmesi üzerine Hollanda'dan borç alınması tasarlandı ve Hollanda elçisiyle konu ile ilgili görüşmelere girişildi.

Kasım 1788'de Kaymakam Meşalecizâde Mustafa Paşa tarafından padişah'a sunulan arz tezkiresinde ordunun masrafları için 12.000 keseye ihtiyaç duyulduğu bunun yanında yaklaşan bahar mevsimi nedeniyle denize çıkacak donanmanın hazırlıkarı için de bir miktar para gerektiği ve böylece ihtiyaç duyulan para miktarının yaklaşık 25.000 kese olduğu belirtiliyor ve Reisül Küttâb'ın paranın temini için Hollanda elçisiyle yapmış olduğu görüşmeden bahisle Elçi'nin Reis Efendi'ye ne kadar paraya ihtiyaç duyulduğu, ne kadar faiz teklif edildiği, anamal ve faize karşılık olarak gösterilecek teminatı ve geri ödemenin ne zaman yapılacağını sorduğu bildiriliyordu. Tezkireden anlaşıldığı kadarıyla Reis Efendi 15.000 keseye ihtiyaç duyulduğunu ve faiz oranının Elçi tarafından bildirilmesinin daha uygun olacağını söyleyip, sorulan diğer soruların ise sonradan cevaplandırılacağını bildirmişti.Yapılan görüşmenin ardından Aralık 1788'de Osmanlı hükümeti Hollanda Elçisi'ne bir ödeme planı takdim etmişti. Plana göre paranın alındığı tarihten itibaren üç sene boyunca faiz ödenmesi, üç senenin sonunda, belirlenen 8 Osmanlı iskelesinin her birinden senede rayiç fiyat üzerinden altışar bin İstanbûli kîle buğday, yıllık 900 keseden fazla tutan Yenişehir cizyesi, her yıl Selanik, Siroz, Yenişehir ve İzmir iskelelerinden rayiç fiyat üzerinden bir miktar pamuk ve Selanik'ten yün verilerek ödemenin taksit taksit yapılması öngörülmekte idi.



Zenbilli Ali Efendi başta olmak üzere, bazı İslam hu­kukçuları bu çeşit vakıfların meşrûiyet dayanağı hakkında tartışmalar yapmaya başlayınca, bunlara Büyük Hanefi Hukukçusu Seyyid Ahmed Hamevî de katılmıştır. II. Selim devrinde Mısır'da yaşayan bu âlimin, Osmanlı padişahlarının önemli tasarruflarından olan bu vakıflar hakkında yazmış olduğu "El-Es’ilet'ül-Hanefiyye Bil-Ecvibet'il-Hameviyye" [1][2] adlı eserinde bakınız neler diyor:"Şafiî hukukçusu İbn-i Ebi Asrûn, tahsisat kabilin­den vakıflara fetva vermiştir. Buna zamanındaki Malikî, Hanbelî ve Hanefî hukukçuları da muvafakat etmiştir. Bunun üzerine Eyyubî devlet adamı Nureddin Eş-Şehîd, beytülmala ait araziden bir çoğunu, Şam'da hayır cihet­lerine vakıf yoluyla tahsis etmiştir. Selahaddin Eyyubî de, Kudüs, Şam ve Mısır'da bu tür çok vakıflar yapmışlardır. Bunlara daha sonra gelen Türk ve Çerkez Sultanları tabi olmuşlardır. Nihâyet saltanat ve devlet, ZAMANIN EN ÂDİL HÜKÜMDARLARI OLAN OSMANLI PADİŞAHLARINA geçmiştir. OSMANLI PADİŞAHLARI, EHL-İ KEŞİF VE İRFANIN KİTAPLARINDA SAHABEDEN SONRA EN ÂDİL HÜKÜMLARDARLAR olarak vasıflandırılmışlardır.

Daha sonra Sultanımızın dedesi Yavuz Selim, Mısır'ı fethetmiş ve Hz. Yusuf'un koltuğuna oturmuştur. Beytülmallara ve gelir durumlarına nazar eylemiş ve bey­tülmala ait gelirlerin üçte ikisinin cami, medrese ve tekye gibi hayır cihetlerine yukarda bahsedilen yolla vakfe­dildiğini görmüştür. Devlet hazinesine üçte biri kalmış durumdadır. Bazı vezirleri, hazineye ait malların üçte bi­rinin hayır cihetlerine vakıf olmasını çok görmüş ve bir kısım İslam hukukçularının görüşleri istikâmetinde bun­ların iptal edilmesi fikrini ileri sürmüşlerdir. Böyle bir teklifi reddetmekle kalmayan Yavuz Sultan Selim, onları ayıpladığı gibi görevlerinden de uzaklaştırmış ve şu tarihî cevabını yapıştırmıştır: "Bunlar, bizden öncekilerin yaptıkları hayrattır. Bizden öncekilerin hayratını azaltmak değil, çoğaltmak bize yakışır"



II. Selim, Kıbrıs'ın fethini tamamladıktan sonra he­men, Venedikliler devrindeki şiddetli baskı idaresinin iz­lerini silmiş; araziye bağlı esaret demek olan feodalite sistemini kaldırmış ve yerli gayr-i müslimlere meşru da­irede tam bir din hürriyeti tanımıştır. Ada, Kıbrıs Eyaleti haline getirilip Tarsus, Alâiye ve İçel buraya bağlandıktan sonra, ilk Osmanlı valisi zamanında yapılan bir nüfus sayımına göre, 120.000 erkek nüfusu bulunan Kıbrıs halkı arasında hak ve adaletin tesisi için gönderi­len 23 Zilhicce 979/1572 tarihli şu ferman, Osmanlı Devleti ve Kıbrıs münasebetleri açısından tarih içinde parlayan altın bir sayfadır. Belgenin asıl metnini ve sonra da sadeleştirilmiş şeklini beraber okuyalım: Fermanın Asıl Metni:

"Kıbrıs çavuşlarından Ali'ye verildi. Fî 23 Zilhicce sene 979Kıbrıs beglerbegine ve Kadısına ve defterdârına hü­küm ki:Cezire-i Kıbrıs kuvvet-i kâhire-i hüsrevânem ile begile feth olunmuş memleket olup re‘âyâsına dahi nev‘an za‘f târi olup cezire-i mezbûre re‘âyâsına zulüm ve te‘addî olunmayup adâlet olunup, eger icrây-ı şer‘-i şerîfde ve eger tahsil-i emval-i beytülmalde ve eger sâir tekâlif-i ör­fiyye ve avârız-ı divaniyeden himâyet ve sıyânet olunub; takviyet verilmekle memleket ve vilayet eski hali üzere ma‘mûr ve âbâdân olmak mühimmâtdan olmağın buyur­dum ki;Bu bâbda her biriniz bizzat mukayyed olub tâife-i re‘âyâ beğe vedâyi‘-i hâlık-ı berâyâdır. Mehmâ emken himâyet ve sıyânet eyleyüb kimesneye zulm ve te‘addî et­dürmeyüb, eğer icrây-ı ahkâm-ı şer‘-i şerîfde ve eğer mîrî hidemâtda ve eğer beytülmal cem‘ ve tahsilinde tedrîc ve adâlet ile tutub eyleyesiz. Eyyâm-ı hümâyûn-ı adâlet-makrûnumda her biri ferâğ-ı bal ve huzûr-ı hâl ile kâr u kisblerinde olmağla cezire-i mezbûre eski hali üzere ma‘mûr ve âbâdan ve re‘âyâ ve berâyâsı emn ü emân ve refâhiyyet ve itmi‘nân üzere olması, nihâyet-i âmâl-i beh­çet-me‘âbımdır.Bu hususda gereği gibi her birinüz mukayyed olub her vechi ile şeneldüb ma‘mûr ve âbâdân olması bâbında mesâ‘i-i cemilenüz vücuda getürüb bâb-ı ikdâmda dakika fevt eylemeyesiz. fiöyle ki, re‘âyâya zulm ve te‘addî olunub fevkal-hadd tekâlif ile müte’ezzi olmağla mâbeynlerine tefrika ve ihtilâl verüldüği istimâ‘ oluna, beyân olunan gadrinüz kabul olmak ihtimâli yok­dur. Âna göre gaflet eylemeyesiz"[1][3]. Fermanın Sadeleştirilmiş fiekli"Kıbrıs beylerbeyi, kadısı ve defterdârına hüküm;Kıbrıs adası beyim vasıtasıyla fethedilmiş bir memle­kettir. Yeni fethedildiğinden ahali, kısmen zayıf düşmüştür. Ada ahalisine zulüm ve haklarına tecavüz olunmayıp adaletle hareket edilmek; ister şer‘î hükümle­rin yani İslâm hukukunun tatbikinde ve ister hazine gelir­lerinin tahsilinde azami titizlik göstermek ve gerekse örfî ve divanî vergilerden ada ahalisini muaf tutarak ahaliyi koruma yolunu takip etmekle, adanın güçlenmesine çalışmak ve adayı eski hâli üzere ma‘mûr kılmak en önemli hizmetlerdendir.Bu sebeple buyurdum ki, her biriniz azami dikkat gösterip zulüm etdirmeyesiz ve haklara tecavüze müsa­ade etmeyesiz.Gerek İslâm hukukunun hükümlerini icrada, gerek hazineye ait vergi gelirlerinin tahsilinde ve gerekse devlet hizmetlerinin görülmesinde, adalet ve tedrîcilikle hareket edip ahaliye tefrika ve ihtilal verebilecek hallerden kaçınasız.Adaletle dolu olması gereken benim saltanat günle­rimde ahalinin her ferdi, gönlü hoş ve huzurlu olarak iş ve kârına devam eyleye, eski halleri aynen koruna, ma‘mûr kalalar.Mezkûr adanın şen ve ma‘mûr, ahalisinin ise emni­yet, refah ve itminan içinde olması, en güzel emelimdir.Bu hususa gereği gibi dikkat edesiz. Her açıdan adanın şen ve ma‘mûr olması için güzel gayretler göste­resiz. Üzerinize düşeni yapmakda dakika fevt etmeyesiz. fiöyle ki, ahaliye zulüm ve haklarına tecavüz olunarak güçlerinin üstünde vergiler yüklenerek rahatsız edildik­leri ve aralarına tefrika ve ihtilal verecek davranışlara gi­rildiği tarafımdan duyula, gadr ve zulmünüzün kabul edilmesi ihtimali asla mevcut değildir. Âna göre gaflet eylemeyesiz."

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
2 Rebiü'l-Evvel 1439
Miladi:
21 Kasım 2017

Söz Ola
Saltanat dedikleri ancak cihan kavgasıdır Olmaya baht-ü saadet dünyada vahdet gibi Kanûni Sultan Süleyman Han
Osmanlılar Twitter