Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


İkinci Selim kaşlarını çattı:-Şu Kıbrısçık adasının fethi gayri elzem oluptur. Divan-ı Hümayun toplantı halindeydi. Fatih’ten sonra Padişahlar, ancak çok önem verdikleri toplantılara katılırlardı. Veziriazam Sokollu, bu meselede nedense tereddüt gösteriyordu:-Böyle küçük bir adanın zaptı, em uzun sürebilir Sultanım!.. Hem de Saltanatınıza ne ilave edebilir ki? Üstelik 40.000 duka altını vergilerini her yıl muntazaman öderler!..Padişah bu sözlere sinirlendi:-Sen ne söylersin Paşa!.. Billur kasede de olsa, bal şerbeti içindeki küçük bir sinek, sizlerin midesini bulandırmaz mı yoksa?

Divanda bulunan büyük Türk denizcisi Piyale Paşa, Hünkarı sakinleştirmek istedi:-Yeter ki siz ferman buyurun Sultanım!...dedi.Sonra Sokollu’ya dönerek ilave etti:-Koca Vezirimiz de bilir ki, o adada üslenen Venedik korsanları ticaret tekneleri mize musallattırlar.Sokollu taraftarı olan 2. Vezir Pertev Paşa söz istedi:-Alaman kafiri ve Acem Şiileriyle sulh yaptığımız şu günler, Kıbrıs seferi için bulunmaz ganimettir.Padişah başını öne doğru, Sokollu ise yana doğru salladılar.-Sen ne düşünürsün Lalam?İkinci Selim’in hocası Lala Mustafa Paşa, Divan’da 6. Vezir idi. Padişah onun da fikrini öğrenmek istiyordu:-Muhakkak hatırlarsınız ya Devletlûm. Kıbrıs eşkıyaları gençliğinizde de sizi meşgul ederlerdi. Bir kere, içinde atlarınız da bulunan bir tekneyi vurmuşlardı!Padişah tebessüm etti:-Öyle olmuştu Lalam, öyle olmuştu.Şeyhülislam Ebussuud Efendi susuyordu. İkinci Selim ona hitabetti:-Muhterem Hocamız...Kerem ediniz...bizleri irşad buyurunuz...Bütün insanların ve cinnilerin hocası kabul edilen büyük Âlim, beyaz sakalını sıvazlı yordu. Tane tane konuştu:-Devr-i Saadet’ten hemen sonra İslam Mücahidleri, Kıbrısçığı dahi küfürden kurtar mışlar idi. Sonraları Venedik keferesi ol beldeyi işgal ile fitne ve fücura dalmışlar. Şol kadar ki, mübarek yolculuğa çıkan Hacı teknelerimize dahi tecavüz cür’etinde bulunmakta imişlerBu inandırıcı sözler üzerine Padişah, “Ne dersin?” gibisinden Sokollu’ya baktı.Veziriazam kat’i olarak azınlıkta kalmıştı.İkinci Selim son sözünü bildirdi:-Fermanımızdır: Kıbrısçık Biiznillah fetholuna!15 Mayıs 1570...Kurban Bayramı arefesi...Lala Mustafa Paşa 56 parça harp gemisiyle, denizcilerin piri Barbaros’un Beşiktaş’ taki türbesini ziyaret etti. Kurbanlar kesildi. Sonra da denize açıldı. Bizzat Padişah bu mücahidleri Yedikule’ye kadar yolcu etti, duada bulundu.Piyale Paşa daha kıdemli olmasına rağmen, bu seferin serdarlığına Lala Mustafa Paşa tayin edilmişti. Çünkü Kıbrıs’ta kara savaşı yapılacaktı ve o da iyi bir karacıydı. Cerbe kahramanı Piyale Paşa ise, bu mukaddes cihada seve seve katılmıştı. Tıpkı Eshab-ı Kiram efendilerimizin yaşadığı günlerdeki gibi... Çünkü o zamanlarda da, gazaya çıkan en kıymetli Resulullah dostları, kendilerinden küçük, fakat işlerinin ehli kumandanların emrinde canla başla savaşmışlardı.Aslında Kıbrıs seferi için 400 parça gemi tahsis edilmişti. O zamana kadar bu kadar büyük bir armada görülmemişti. Padişahın niyetini açıkça belli eden bu kuvvet karşısında Venedik, her zamanki gibi bütün Avrupa’dan imdat istedi. Osmanlı ile daima harp halinde bulunan Papalık ve İspanya ile bazı küçük devletçikler, yardım kakarı aldılar. Fransa ve Almanya yan çizmişlerdi. İspanya 60, Papalık 2, Malta 4, Cenevizliler 5, Savoie Dükalığı 7 kadırga gönderecekti. Toplam 206 parçadan ibaret haçlı donanması Girit adasında toplanmaya başladı. Bu tekneler içinde 36.000 deniz askeri, 16.000 kara askeri, 1.300 de top vardı.Donanma-yı Hümayun, İstanbul’dan daha önce ayrılan Piyale Paşa kuvvetleriyle Rodos adasında buluştu. 1 Temmuz günü, Kıbrıs’ın Limasol limanına demir atıldı. Ertesi gün de Türk ordusu karaya çıkıyordu. Serdar ilk olarak adanın merkezi Lefkoşe’yi ele geçirmek istiyordu. Halbuki asıl silah deposu Magosa idi. Bu yüzden Piyale Paşa ilk olarak oranın fethini tavsiye etmişti. Ama Serdar, merkezin düşürülmesine karar verdi. Çünkü Kıbrıs Genel Valisi Dandolo Lefkoşe’de bulunuyordu. Topçu kumandanı General Martinengo da çok meşhur bir Venedikliydi. 10.000 kişilik Lefkoşe garnizonunda ve adadaki diğer Latin askerlerine, General Marco Bragadino kumanda ediyordu. Türk Ordusunda ise 60.000 kara askeri, 40.000 deniz askeri mevcuttu. Donanma-yı Hümayun’a Piyale Paşa kumanda ediyordu. Kaptanıderya Müezzinzade Ali Paşa, Uluç Ali Reis, Murat Reis, ve Dal Mahmut Beyler, O’nun emrindeydiler. Osmanlı askeri karaya çıkar çıkmaz yerli halk, onları kurtarıcı olarak karşıladı. Çünkü kendilerini pek yüksek gören Venedik, adalılara köpek muamelesi yapıyorlardı. Kiliselerine bile atla giriyorlar, her türlü yağma ve ahlaksızlığa göz yumuyorlardı.Derhal başlatılan Lefkoşe kuşatması, Osmanlı askerlerinin bütün gayretlerine uzayacağa benziyordu. Genel Vali ve Generaller dayanıyorlardı. Bütün ümitleri, Girit’te toplanmakta olan Haçlı gemilerindeydi. Her an yetişmesini ümit ediyorlardı. Çok sıkışırlar sa, Magosa’dan da imdat isteyebilirlerdi. Buna mani olmak için Uluç Reis denizden, Dulkadir Beylerbeyi de karadan Magosa önlerine geldiler.Kuşatmanın başlamasından 49 gün sonra Osmanlılar, 9 Eylül’de Lefkoşe’ye girdiler. Genel vali, ölüler arasındaydı. Fakat Generaller, Bragadino ve Martinengo, Magosa’ya kaçmışlardı. Lefkoşe’nin Ayasofya kilisesi cami haline getirildi. Fetihten sonraki ilk Cuma, 15 Eylül’e rastlıyordu. O gün hutbe Cihan Padişahı ve bütün Müslümanların halifesi Sultan II. Selim Han adına okundu. Müslümanlar kadar yerli Rumlar da sevinç içindeydiler. Çünkü o devre göre inanıl maz ve erişilmez İslam adaletine kavuşmuşlardı. Fakat Magosa hâlâ dayanıyordu. Serdar, Diyarbekir eski Beylerbeyi Muzaffer Paşa’yı Kıbrıs Beylerbeyliğine tayin etti. çünkü sefer halinde iken Serdarlar, aynen Padişah yetkilerini kullanabilirlerdi. Lala Mustafa Paşa, onu 2000 kişilik bir kuvvetle Lefkoşe’de bıraktı. Kendisi Magosa taraflarına gitti. Lefkoşe düştükten sonra Baf, Limasol ve Larnaka kaleleri kolayca ele geçirildiler. Birleşik haçlı donanması, bu sıralarda Girit adasından ancak hareket edebilmişlerdi. 22 Eylül’de Meis adası açıklarına geldiklerinde Lefkoşe’nin 10 gün önce düştüğünü öğrendiler. Bunun üzerine, artık Kıbrıs’ı kaybettiğini anlayan haçlı donanması, Sicilya’ya geri çekildi. Magosa kuşatması başladığı sırada Kıbrıs’ın geri kalan tamamı Osmanlıların elinde idi. Donanma-yı Hümayun İstanbul’a hareket etti. bu sularda 40 tekne bırakılması uygun görülmüştü. Lala Mustafa Paşa, Magosa önünde fazal kan dökülmesini istemediği için acele etmiyordu. Direnen Venediklileri teslime zorlayacaktı. Birkaç sulh teklifinde bulundu. İsterlerse sağ salim gidebileceklerini...canlarını ve taşınabilir mallarını kurtarabileceklerini bildirdi. Fakat kibirli generaller, tekliflerin hepsini reddettiler. Kale kapısına “ibret” için asılan Genel Valinin kesik kellesini gösterdiler ve:-Bunun yerine seninki sallanmadıkça Magosa’dan çıkmayacağız...diye haber yolladılar.Lala Paşa, kalenin içini görebilecek yükseklikte 10 tahta kule inşa ettirdi. İçlerine, 4’ü ağır olmak üzere 74 top yerleştirildi. Sonra bu kuleler, kalenin etrafına dizildi. Bahara doğru, kalenin yiyeceği sonuna yaklaştı. Venedikli kumandan Bragadino, mümkün olduğu kadar fazla dayanmak arzusundaydı. Bu yüzden bir gece, kalede bulunan 8.000 yerli ahaliyi surların dışına atmaktan çekinmedi. Mustafa Paşa, ayaklarına kapanan bu zavallılara korkmalarını, fetihten sonra evlerine kavuşacaklarını müjdeledi.Osmanlı ordusu buralarda epeyce oyalanmıştı. Bu kafirlerin teslim olmaya pek niyetleri yoktu. 1571 Haziranı sona ererken, bir Cuma sabahı toplu hücuma geçildi. Öğleye kadar çok kanlı bir çarpışma oldu.Ertesi Cuma tekrar...Ertesi Cuma tekrar...Bu kanlı hücumlar, 6 hafta muntazaman tekrarlandı. 7. Cuma sabahı Mücahid Gazi ler gördüler ki, Magosa Burçlarında beyaz bayraklar sallanıyor...Çünkü akıllı (!) Bragadino bile anlamıştı ki, bu Cuma akınları kıyamete kadar devam edecek!.. Çaresiz teslim şartnamesi imzalandı. Anlaşmaya göre Şövalyeler ve Generaller atlarıyla, diğerleri de silahlarıyla Magosa’yı terkedeceklerdi. Bir Türk kadırgası, kendilerini Girit’e götürecek, buna karşılık kale ve zindanlardaki 50 Türk esir Osmanlılara teslim edilecekti.1 Ağustos 1571 günü Osmanlılar, kanlı Magosa’ya girdiler. Adayı terke hazırlanan Şövalyeler de, âdet olduğu için muzaffer kumandan Lala Mustafa Paşa’ya veda etmek istediler. Serdar, bu inatçı mağlupları askeri merasimle karşıladı ve kendilerini teselli etti:-Üzülmeyin asil şövalyeler...Nasıl olsa Girit adası sizin elinizde!..Bu sebeple Akdeniz hâlâ bir Türk gölü sayılmaz... gibi şeyler söyledi. Veda merasimi bitmek üzere iken, sanki yeni hatırlamış gibi soruverdi:-Misafirimiz olacak Şövalyeyi tanıyabilir miyim? Sizleri Girit’e götürecek kadırga mız dönünceye kadar, acaba hanginizle arkadaşlık edeceğiz?Nedense Bragadino, bu alaylı suale pek sinirlendi:-Paşa!...Paşa!...dedi. sizlere değil bir şövalyemizi, uyuz bir köpek bile bırakamayız.O sırada Konya Beylerbeyi Hasan Paşa söze karıştı:-Ne kızıyorsun General Efendi!...Henüz 50 Osmanlı esirini bile teslim etediniz!...Bragadino daha da dikleşti:-Onların hepsi benim kölelerim değildi ya!..İşte bu cevap üzerine o sakin Lala Paşa, balyoz gibi yumruğunu havaya kaldırdı:-Karındaşlarım kandedür?... diye gürledi.Venedikli nihayet baklayı ağzından çıkardı:-Anlaşma gecesi maalesef bazı şövalyeler onları katletmişler...efendimiz!..-Ya senin yanındakiler ne oldu?...-Ben dahi onlara uydum...Lala Paşa hırsından deliye dönmüştü. Fakat sinirlerine hakim olması gerekti...-Bre kafir oğlu!...Kendi imzaladığın anlaşmayı gene kendin bozdun...Var gayrı gör akıbetini.Venedikliler hep birlikte bağırışmaya başladılar:-Adalet isteriz!...Merhamet isteriz!...Anlaşmamız var!...Serdar onları sert bir hareketle susturdu:-Bre mel’unlar!.. Ne anlaşması! Onu siz kendiniz bozdunuz. Fakat üzülmeyin!.. Adalet yerine getirilecektir. Merhamet etmeyene merhamet edilmez, adaletin hükmü kısastır. Biraz sonra alınan fetva üzerine hüküm infaz edildi. Şehid edilen 50 Türk’e karşılık 49 Venedikli asıldı. Bragadino ise, Mücahidlere reva gördüğü işkencenin aynıyla burnu ve kulakları kesilmiş ve derisi yüzülerek , cezasını çekti.Böylece 13 ay kızıl kanlara bulanan Kıbrıs adası, o günden beri Müslüman Türk olmuş ve Yeşil Ada haline getirilmişti.İkinci Selim Han’a zafer müjdesi geldiğinde pek sevinmiş, herkese hediyeler dağıtmıştı. Serdar’ın yaptıklarını da bütün teferruatıyla dinleyen hükümdar, şöyle konuştu:-Lalamız berhüdar ola!...Her yaptığı makbulümüzdür. Çünkü Sevgili Peygamberimiz buyurmuşlardır ki: “Kısas’ta hayat vardır.”




Edebâlî hazretleri, kendi parasıyla Bilecik’te bir dergâh yaptırarak, gelen geçenlere, fakir ve muhtaçlara ikrâmda bulundu. Osman Bey de bir çok defâ burada misâfir kaldı. Hattâ bir gece dergâhta yatarken rüyâsında Şeyh Edebâlî hazretlerinin göğsünden bir ayın çıkıp kendi göğsüne girdiğini ve göğsünden bir büyük ağaç bitip dallarının âlemi kapladığını, altından birçok nehirlerin çıkıp insanların bu sulardan istifâde ettiğini görmüştü. Sabah olup rüyâyı anlatınca, Edebâlî hazretleri, bu güzel rüyâyı şöyle tâbir etti:“Sen, Ertuğrul Gâzî oğlu Osman, babandan sonra bey olacaksın.Kızım Mal Hâtunla evleneceksin. Benden çıkıp sana gelen nûr budur. Sizin asil ve temiz soyunuzdan nice pâdişâhlar gelecek, onlar nice devletleri bir çatı altında toplayacaklar,Allahü teâlâ nice insanın huzûr ve saâdete kavuşmasına, İslâm dîni ile şereflenmesine senin soyunu vesîle edecektir.’’

Sonra Osman Bey’i tebrik etti.Gözünün nûru kızını bu mübârek insana nikâh etti.1326 (H. 726) senesinde 125 yaşlarında Bilecik’te vefât etti. Dergâhının yanında defnedildi. Eskişehir’de de adına bir türbe yapıldı.Vefâtından bir ay sonra kızı, dört ay sonra da dâmâdı Osman Gâzi vefât etti.Şeyh Edebâlî, dâmâdı Osman Bey tarafından kurulan Osmanlı Devletine mânevî güç verdi. Sultan Osman’ın hürmet ettiği, her hususta istişârede bulunup danıştığı en yakın yardımcılarından oldu. Âlimlere ve evliyâya yakın olmanın ehemmiyetini gâyet iyi bilen Osman Gâzi, kendisinden sonra gelecek Osmanlı sultanlarına bıraktığı vasiyetnâmesin de İslâm âlimlerine hürmet edilmesini, onlara her türlü kolaylığın gösterilmesini ve her işte kendilerine danışılmasını tavsiye ederek, cihânın en büyük devleti olmanın yolunu gösterdi.



Anadolu Selçuklu sultânının İlhanlı Gâzân Han tarafından İran’a götürülmesi üzerine Selçuklu Devleti parçalandı. Ortaya çıkan her bey, yer ve sancak aramaya başladı. Bu haber Osman Beye ulaşınca, o sırada mecliste bulunan Dursun Fakîh Osman Beye şu teklifi yaptı: Beyim! Cenâb-ı Hak size, sığınacak yer arayan Müslümanları bir araya toplayıp idâre etmek basîretini ve gücünü ihsân etmiştir. Allahü teâlânın inâyeti, duâ ordusunun himmet ve bereketi, gazâ ordusunun kuvvet ve kudretleriyle çevrenizdeki tekfûrları dize getirip, bir çoklarının topraklarını mülkünüze dâhil ettiniz. Şimdi sıra Anadolu topraklarını ehil olmayanların elinden kurtarıp, ahâlisini huzûra kavuşturmaya gelmiştir. Müsâade buyurun da, adınıza hutbe okuyup, sizi sultan îlân edelim.”

Osman Gâzi düşünüp, istişâre etti. Dursun Fakîh’e hak verdi. O gün Dursun Fakîh, Osman Gâzi adına hutbe okuyup beyinin sultanlığını îlân etti. Böylece büyük Osmanlı Devletinin kuruluşunda temele ilk harcı koydu. İlk bayram namazını da Eskişehir’de kıldırdı. Dursun Fakîh, hocası Edebâlî’nin vefâtından sonra, onun dergâhında ders okuttu. Sorulan suâllere cevap verdi. Mühim devlet işlerinde onunla istişâre edildi. Dursun Fakîh, Osman Beyin oğlu Orhan Beyin de en yakın müşâviri (danışmanı) olarak vazîfe yaptı. İznik, Orhan Gâzi tarafından alındıktan sonra Bilecik Kâdısı Çandarlı Kara Halil, İznik kâdılığına geçince, Dursun Fakîh de Bilecik kâdısı olarak vazîfelendirildi. Ömrünün sonuna kadar din ve devlet işlerinde büyük gayret gösteren Dursun Fakîh, 14. yüzyılın ilk yarısında Bilecik’te vefât etti. Kabri bugün Bilecik’te bulunan Şeyh Edebâlî türbesi içindedir. Sağ başta Şeyh Edebâlî’nin, onun yanında Dursun Fakîh’in kabri vardır. Ayrıca Söğüt’ün Küre köyü civârındaki bir tepe üzerinde ziyâret edilen makam türbe de mevcuttur. Dursun Fakîh, ilim ve fazîlet sâhibi, zühd ve takvâda, güzel ahlâkta, Allahü teâlânın emirlerine uyup, yasaklarından kaçınmada çok ileriydi. O, her an devlet büyüklerine rehberlik etmiş, devletin devamlı ilerlemesinde, 600 yıllık Osmanlı Devletinin temellerinin sağlam olarak atılmasında büyük katkısı olmuştur.



Haçova Meydan Muharebesi üzerinden henüz fazla bir zaman geçmeden Avusturya İmparatoru, Osmanlı topraklarına tekrar saldırdı. Bunun üzerine, Sadrazam Damad İbrahim Paşa kumandasında bir ordu hazırlandı. Sefer hazırlıklarını tamamladıktan sonra 1599’da İstanbul’dan Belgrad’a doğru harekete geçti. Edirne’ye geldiğinde Avusturya seraskeri olan Satırcı Mehmed Paşayı başarısızlığı sebebiyle katlettirdi. Daha sonra Belgrad’a, oradan Macaristan’a giren İbrâhim Paşa, Estergon üzerine yürüdü. Ancak bu hareketi, muhârebe yapmak veya kale fethetmekten ziyâde uzun süren muhârebeler netîcesinde dağılan veya Osmanlılar aleyhine cephe alan yerli halkın yeniden kazanılması, serhad kalelerinin tâmiri gâyesine yönelikti. Kışı Belgrad’da geçiren Vezîriâzam İbrâhim Paşa, 1600 senesi baharında Estergon üzerine yürüyüşe geçti.

Tiryaki Hasan Paşanın da bulunduğu toplantıda, her zaman için tehlike teşkil eden Kanije’nin fethi kararlaştırıldı. Kırk günden fazla muhâsara edilen kale, bir taraftan gelecek yardımdan ümit kesilmesi, diğer taraftan kalenin barut mahzenine ateş düşmesi üzerine İbrâhim Paşaya teslim edildi. Burası beylerbeyilikle Tiryâkî Hasan Paşaya verildi. Avusturyalıların mühim hudud kalelerinden olan Kanije’nin düşmesi, düşmana büyük bir darbe idi. Bu muvaffakiyetinden çok memnun olan Pâdişah, vezîriâzam İbrâhim Paşaya gönderdiği hatt-ı hümâyûnda onu tebrik etti ve hayatta olduğu müddetçe makâmında kalacağını vâdetti. Bu fetihle İbrâhim Paşa, Kanije Fâtihi ünvânını aldı.Dâmâd İbrâhim Paşa, serhadde almış olduğu tedbirler ile askerin, serhad gâzilerinin ve yerli halkın derin sevgisini kazanmış, bu mıntıkada Avusturya harplerinin zuhûrundan beri devâm eden âsâyişsizliği bertaraf etmişti. Vezîriâzam ve serdâr-ı ekrem İbrâhim Paşa Belgrad’da bir taraftan sefere hazırlanır ken, diğer taraftan da kendi kethüdâsı Mehmed Ağa ile Murad Paşayı, îcâbında sulh için görüşmek üzere, tâlimât verip Budin’e gönderdi. Ancak bir müddet sonra rahatsızlanan İbrâhim Paşa, 10 Temmuz 1601’de vefât etti. Cenâze namazı ordugâhta kılındıktan sonra naaşı Belgrad’a nakl ve daha sonra İstanbul’a getirilerek Şehzâde Câmiinin caddeye bakan cephesinde inşâ ettirdiği türbesine defnedildi.



“Büyük Maârif Meclisi a‘zâsından Ziya Bey’in teşebbüsiyle hazırlanmış olan ‘Okmeydanı’ nda iftar’ merâsimi dün gece pek parlak bir sûrette yapılmıştır. Sekiz-on mektebin talebesi o akşam, ellerinde Osmanlı sancakları olduğu halde Kasımpaşa’ya gitmişler ve mekteplilere katılan binlerce halkla beraber akşam namazını Kasımpaşa Câmii’nde kılmışlardır. Ondan sonra meş‘aleler yakılarak Kasımpaşa yoluyla Okmeydanı’na varılmış ve tahminen sekiz bin kişinin iştirâkiyle, orada karavanlar içinde götürülen et, helva, sebze ve maruldan ibâret yemekle sahra iftarı yapılmıştır. İftardan sonra talebe, aralarında neşîdeler okumuş, marşlar söylemiştir. Okmeydanı’ nda bu esnada bir polis kıt‘ası ve jandarma müfrezesi hazır bulunmaktaydı.Sonra oradan hareketle yollara maytap ve havâi fişekler yakılarak avdet edilmiştir. Talebelerin geçtikleri yerler, bayraklar ve çiçeklerle süslenmiştir. Baruthâneönü’nde bahriye mızıkası tarafından istikbâl olunmuşlardır. Daha sonra Galata’da merâsime nihâyet verilmiştir.”



Kanuni Sultan Süleyman, Macar Kralı İkinci Lajos'a, gönderdiği elçiye yapılan kötü muameleden dolayı sefer açılmasına karar verdi. Rumeli Beylerbeyi Ahmed Paşayı Sabach zaptına, Semendre beyi Hüsrev Beyi Belgrad'ın ablukasına gönderdi. Kendisi de o tarafa doğru 18 Mayıs 1521 günü İstanbul'dan hareket etti. Ayrıca Karadeniz Tuna yoluyla bir donanma sevkedilmişti. Kanuni Sultan Süleyman ordusu ile Belgrad yakınlarına ulaşıp Zemun yakınlarında yüksek bir yere otağını kurdurup, muhasara emrini verdi. Günlerce süren şiddetli ateşten ve çarpışmadan sonra Osmanlı kuvvetleri 8 Ağustos, Ramazanın beşinci günü dış kaleye girdi. İç kalenin fethi ise biraz daha uzadıysa da Ramazan'ın 26. Kadir gecesi orası da alındı (29 Ağustos 1521). Fethin ertesi günü Belgrad'a giren Kanuni Sultan Süleyman kiliseden çevrilen camide Cuma namazını kıldı. Kale halkından Macaristan'a gitmek isteyen lere müsade edildi. Cizye vermeyi kabul edenler ise yerlerinde bırakıldı.

Tuna ile Sava'nın birleşme noktası olan Belgrad'ın Osmanlılar eline geçmesi ile, Macar Ovası Türklere açılmış oluyordu. Belgrad'ın düşmesi ile etrafındaki bütün kale, palan ka ve kasabalar teslim olup, Osmanlı Devletine katıldılar. Belgrad'ın fethi, Avrupa'da büyük yankılar yaptı. Çünkü burası Hıristiyanlık aleminin ele geçirilemez kalelerinden biri kabul ediliyordu. Avusturya elçisi bu fetihten otuz sene sonra şunları yazmıştır: "Belgrad'ın alınışı, Macaristan'ın daha sonra içine düştüğü acı durumun başlangıcı olmuştur."Gerçekten de birkaç sene sonra Kanuni yeniden Macaristan üzerine yürüdü, Hıristiyanlar bir defa daha yenildiler ve Macaristan ortadan kalktı.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
30 Zi'l-ka'de 1438
Miladi:
23 Ağustos 2017

Söz Ola
Söz ola kestire başı, Söz ola kese savaşı
Yunus Emre Hz.
Osmanlılar Twitter