Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


İkinci Selim kaşlarını çattı:-Şu Kıbrısçık adasının fethi gayri elzem oluptur. Divan-ı Hümayun toplantı halindeydi. Fatih’ten sonra Padişahlar, ancak çok önem verdikleri toplantılara katılırlardı. Veziriazam Sokollu, bu meselede nedense tereddüt gösteriyordu:-Böyle küçük bir adanın zaptı, em uzun sürebilir Sultanım!.. Hem de Saltanatınıza ne ilave edebilir ki? Üstelik 40.000 duka altını vergilerini her yıl muntazaman öderler!..Padişah bu sözlere sinirlendi:-Sen ne söylersin Paşa!.. Billur kasede de olsa, bal şerbeti içindeki küçük bir sinek, sizlerin midesini bulandırmaz mı yoksa?

Divanda bulunan büyük Türk denizcisi Piyale Paşa, Hünkarı sakinleştirmek istedi:-Yeter ki siz ferman buyurun Sultanım!...dedi.Sonra Sokollu’ya dönerek ilave etti:-Koca Vezirimiz de bilir ki, o adada üslenen Venedik korsanları ticaret tekneleri mize musallattırlar.Sokollu taraftarı olan 2. Vezir Pertev Paşa söz istedi:-Alaman kafiri ve Acem Şiileriyle sulh yaptığımız şu günler, Kıbrıs seferi için bulunmaz ganimettir.Padişah başını öne doğru, Sokollu ise yana doğru salladılar.-Sen ne düşünürsün Lalam?İkinci Selim’in hocası Lala Mustafa Paşa, Divan’da 6. Vezir idi. Padişah onun da fikrini öğrenmek istiyordu:-Muhakkak hatırlarsınız ya Devletlûm. Kıbrıs eşkıyaları gençliğinizde de sizi meşgul ederlerdi. Bir kere, içinde atlarınız da bulunan bir tekneyi vurmuşlardı!Padişah tebessüm etti:-Öyle olmuştu Lalam, öyle olmuştu.Şeyhülislam Ebussuud Efendi susuyordu. İkinci Selim ona hitabetti:-Muhterem Hocamız...Kerem ediniz...bizleri irşad buyurunuz...Bütün insanların ve cinnilerin hocası kabul edilen büyük Âlim, beyaz sakalını sıvazlı yordu. Tane tane konuştu:-Devr-i Saadet’ten hemen sonra İslam Mücahidleri, Kıbrısçığı dahi küfürden kurtar mışlar idi. Sonraları Venedik keferesi ol beldeyi işgal ile fitne ve fücura dalmışlar. Şol kadar ki, mübarek yolculuğa çıkan Hacı teknelerimize dahi tecavüz cür’etinde bulunmakta imişlerBu inandırıcı sözler üzerine Padişah, “Ne dersin?” gibisinden Sokollu’ya baktı.Veziriazam kat’i olarak azınlıkta kalmıştı.İkinci Selim son sözünü bildirdi:-Fermanımızdır: Kıbrısçık Biiznillah fetholuna!15 Mayıs 1570...Kurban Bayramı arefesi...Lala Mustafa Paşa 56 parça harp gemisiyle, denizcilerin piri Barbaros’un Beşiktaş’ taki türbesini ziyaret etti. Kurbanlar kesildi. Sonra da denize açıldı. Bizzat Padişah bu mücahidleri Yedikule’ye kadar yolcu etti, duada bulundu.Piyale Paşa daha kıdemli olmasına rağmen, bu seferin serdarlığına Lala Mustafa Paşa tayin edilmişti. Çünkü Kıbrıs’ta kara savaşı yapılacaktı ve o da iyi bir karacıydı. Cerbe kahramanı Piyale Paşa ise, bu mukaddes cihada seve seve katılmıştı. Tıpkı Eshab-ı Kiram efendilerimizin yaşadığı günlerdeki gibi... Çünkü o zamanlarda da, gazaya çıkan en kıymetli Resulullah dostları, kendilerinden küçük, fakat işlerinin ehli kumandanların emrinde canla başla savaşmışlardı.Aslında Kıbrıs seferi için 400 parça gemi tahsis edilmişti. O zamana kadar bu kadar büyük bir armada görülmemişti. Padişahın niyetini açıkça belli eden bu kuvvet karşısında Venedik, her zamanki gibi bütün Avrupa’dan imdat istedi. Osmanlı ile daima harp halinde bulunan Papalık ve İspanya ile bazı küçük devletçikler, yardım kakarı aldılar. Fransa ve Almanya yan çizmişlerdi. İspanya 60, Papalık 2, Malta 4, Cenevizliler 5, Savoie Dükalığı 7 kadırga gönderecekti. Toplam 206 parçadan ibaret haçlı donanması Girit adasında toplanmaya başladı. Bu tekneler içinde 36.000 deniz askeri, 16.000 kara askeri, 1.300 de top vardı.Donanma-yı Hümayun, İstanbul’dan daha önce ayrılan Piyale Paşa kuvvetleriyle Rodos adasında buluştu. 1 Temmuz günü, Kıbrıs’ın Limasol limanına demir atıldı. Ertesi gün de Türk ordusu karaya çıkıyordu. Serdar ilk olarak adanın merkezi Lefkoşe’yi ele geçirmek istiyordu. Halbuki asıl silah deposu Magosa idi. Bu yüzden Piyale Paşa ilk olarak oranın fethini tavsiye etmişti. Ama Serdar, merkezin düşürülmesine karar verdi. Çünkü Kıbrıs Genel Valisi Dandolo Lefkoşe’de bulunuyordu. Topçu kumandanı General Martinengo da çok meşhur bir Venedikliydi. 10.000 kişilik Lefkoşe garnizonunda ve adadaki diğer Latin askerlerine, General Marco Bragadino kumanda ediyordu. Türk Ordusunda ise 60.000 kara askeri, 40.000 deniz askeri mevcuttu. Donanma-yı Hümayun’a Piyale Paşa kumanda ediyordu. Kaptanıderya Müezzinzade Ali Paşa, Uluç Ali Reis, Murat Reis, ve Dal Mahmut Beyler, O’nun emrindeydiler. Osmanlı askeri karaya çıkar çıkmaz yerli halk, onları kurtarıcı olarak karşıladı. Çünkü kendilerini pek yüksek gören Venedik, adalılara köpek muamelesi yapıyorlardı. Kiliselerine bile atla giriyorlar, her türlü yağma ve ahlaksızlığa göz yumuyorlardı.Derhal başlatılan Lefkoşe kuşatması, Osmanlı askerlerinin bütün gayretlerine uzayacağa benziyordu. Genel Vali ve Generaller dayanıyorlardı. Bütün ümitleri, Girit’te toplanmakta olan Haçlı gemilerindeydi. Her an yetişmesini ümit ediyorlardı. Çok sıkışırlar sa, Magosa’dan da imdat isteyebilirlerdi. Buna mani olmak için Uluç Reis denizden, Dulkadir Beylerbeyi de karadan Magosa önlerine geldiler.Kuşatmanın başlamasından 49 gün sonra Osmanlılar, 9 Eylül’de Lefkoşe’ye girdiler. Genel vali, ölüler arasındaydı. Fakat Generaller, Bragadino ve Martinengo, Magosa’ya kaçmışlardı. Lefkoşe’nin Ayasofya kilisesi cami haline getirildi. Fetihten sonraki ilk Cuma, 15 Eylül’e rastlıyordu. O gün hutbe Cihan Padişahı ve bütün Müslümanların halifesi Sultan II. Selim Han adına okundu. Müslümanlar kadar yerli Rumlar da sevinç içindeydiler. Çünkü o devre göre inanıl maz ve erişilmez İslam adaletine kavuşmuşlardı. Fakat Magosa hâlâ dayanıyordu. Serdar, Diyarbekir eski Beylerbeyi Muzaffer Paşa’yı Kıbrıs Beylerbeyliğine tayin etti. çünkü sefer halinde iken Serdarlar, aynen Padişah yetkilerini kullanabilirlerdi. Lala Mustafa Paşa, onu 2000 kişilik bir kuvvetle Lefkoşe’de bıraktı. Kendisi Magosa taraflarına gitti. Lefkoşe düştükten sonra Baf, Limasol ve Larnaka kaleleri kolayca ele geçirildiler. Birleşik haçlı donanması, bu sıralarda Girit adasından ancak hareket edebilmişlerdi. 22 Eylül’de Meis adası açıklarına geldiklerinde Lefkoşe’nin 10 gün önce düştüğünü öğrendiler. Bunun üzerine, artık Kıbrıs’ı kaybettiğini anlayan haçlı donanması, Sicilya’ya geri çekildi. Magosa kuşatması başladığı sırada Kıbrıs’ın geri kalan tamamı Osmanlıların elinde idi. Donanma-yı Hümayun İstanbul’a hareket etti. bu sularda 40 tekne bırakılması uygun görülmüştü. Lala Mustafa Paşa, Magosa önünde fazal kan dökülmesini istemediği için acele etmiyordu. Direnen Venediklileri teslime zorlayacaktı. Birkaç sulh teklifinde bulundu. İsterlerse sağ salim gidebileceklerini...canlarını ve taşınabilir mallarını kurtarabileceklerini bildirdi. Fakat kibirli generaller, tekliflerin hepsini reddettiler. Kale kapısına “ibret” için asılan Genel Valinin kesik kellesini gösterdiler ve:-Bunun yerine seninki sallanmadıkça Magosa’dan çıkmayacağız...diye haber yolladılar.Lala Paşa, kalenin içini görebilecek yükseklikte 10 tahta kule inşa ettirdi. İçlerine, 4’ü ağır olmak üzere 74 top yerleştirildi. Sonra bu kuleler, kalenin etrafına dizildi. Bahara doğru, kalenin yiyeceği sonuna yaklaştı. Venedikli kumandan Bragadino, mümkün olduğu kadar fazla dayanmak arzusundaydı. Bu yüzden bir gece, kalede bulunan 8.000 yerli ahaliyi surların dışına atmaktan çekinmedi. Mustafa Paşa, ayaklarına kapanan bu zavallılara korkmalarını, fetihten sonra evlerine kavuşacaklarını müjdeledi.Osmanlı ordusu buralarda epeyce oyalanmıştı. Bu kafirlerin teslim olmaya pek niyetleri yoktu. 1571 Haziranı sona ererken, bir Cuma sabahı toplu hücuma geçildi. Öğleye kadar çok kanlı bir çarpışma oldu.Ertesi Cuma tekrar...Ertesi Cuma tekrar...Bu kanlı hücumlar, 6 hafta muntazaman tekrarlandı. 7. Cuma sabahı Mücahid Gazi ler gördüler ki, Magosa Burçlarında beyaz bayraklar sallanıyor...Çünkü akıllı (!) Bragadino bile anlamıştı ki, bu Cuma akınları kıyamete kadar devam edecek!.. Çaresiz teslim şartnamesi imzalandı. Anlaşmaya göre Şövalyeler ve Generaller atlarıyla, diğerleri de silahlarıyla Magosa’yı terkedeceklerdi. Bir Türk kadırgası, kendilerini Girit’e götürecek, buna karşılık kale ve zindanlardaki 50 Türk esir Osmanlılara teslim edilecekti.1 Ağustos 1571 günü Osmanlılar, kanlı Magosa’ya girdiler. Adayı terke hazırlanan Şövalyeler de, âdet olduğu için muzaffer kumandan Lala Mustafa Paşa’ya veda etmek istediler. Serdar, bu inatçı mağlupları askeri merasimle karşıladı ve kendilerini teselli etti:-Üzülmeyin asil şövalyeler...Nasıl olsa Girit adası sizin elinizde!..Bu sebeple Akdeniz hâlâ bir Türk gölü sayılmaz... gibi şeyler söyledi. Veda merasimi bitmek üzere iken, sanki yeni hatırlamış gibi soruverdi:-Misafirimiz olacak Şövalyeyi tanıyabilir miyim? Sizleri Girit’e götürecek kadırga mız dönünceye kadar, acaba hanginizle arkadaşlık edeceğiz?Nedense Bragadino, bu alaylı suale pek sinirlendi:-Paşa!...Paşa!...dedi. sizlere değil bir şövalyemizi, uyuz bir köpek bile bırakamayız.O sırada Konya Beylerbeyi Hasan Paşa söze karıştı:-Ne kızıyorsun General Efendi!...Henüz 50 Osmanlı esirini bile teslim etediniz!...Bragadino daha da dikleşti:-Onların hepsi benim kölelerim değildi ya!..İşte bu cevap üzerine o sakin Lala Paşa, balyoz gibi yumruğunu havaya kaldırdı:-Karındaşlarım kandedür?... diye gürledi.Venedikli nihayet baklayı ağzından çıkardı:-Anlaşma gecesi maalesef bazı şövalyeler onları katletmişler...efendimiz!..-Ya senin yanındakiler ne oldu?...-Ben dahi onlara uydum...Lala Paşa hırsından deliye dönmüştü. Fakat sinirlerine hakim olması gerekti...-Bre kafir oğlu!...Kendi imzaladığın anlaşmayı gene kendin bozdun...Var gayrı gör akıbetini.Venedikliler hep birlikte bağırışmaya başladılar:-Adalet isteriz!...Merhamet isteriz!...Anlaşmamız var!...Serdar onları sert bir hareketle susturdu:-Bre mel’unlar!.. Ne anlaşması! Onu siz kendiniz bozdunuz. Fakat üzülmeyin!.. Adalet yerine getirilecektir. Merhamet etmeyene merhamet edilmez, adaletin hükmü kısastır. Biraz sonra alınan fetva üzerine hüküm infaz edildi. Şehid edilen 50 Türk’e karşılık 49 Venedikli asıldı. Bragadino ise, Mücahidlere reva gördüğü işkencenin aynıyla burnu ve kulakları kesilmiş ve derisi yüzülerek , cezasını çekti.Böylece 13 ay kızıl kanlara bulanan Kıbrıs adası, o günden beri Müslüman Türk olmuş ve Yeşil Ada haline getirilmişti.İkinci Selim Han’a zafer müjdesi geldiğinde pek sevinmiş, herkese hediyeler dağıtmıştı. Serdar’ın yaptıklarını da bütün teferruatıyla dinleyen hükümdar, şöyle konuştu:-Lalamız berhüdar ola!...Her yaptığı makbulümüzdür. Çünkü Sevgili Peygamberimiz buyurmuşlardır ki: “Kısas’ta hayat vardır.”




Cihan sultanı Kanuni Süleyman Han, ikinci defa çıktığı İran seferinden de galibiyetle dönüyordu. Fakat savaş meydanlarında Osmanlı askerinin karşısından kaçan İran Şahı Tahmasb, padişah İstanbul’a avdet edince, her zaman yaptığı gibi Osmanlı sınırını geçti ve topraklarımıza saldırmaya başladı. 1551 yılında oğlu İsmail Mirza’yı kalabalık bir ordu ile Erzurum üzerine gönderdi. -Kalenin anahtarlarını Kanuni Sultan Süleyman oraya yetişmeden istiyorum, diye talimat verdi.Erzurum beylerbeyi İskender Paşa kahraman bir askerdi. Kanuni, kendisine bu vazifeyi verirken :-Baka İskender, seni böyle mühim bir sancağın muhafazasına memur eyledik. Görelim seni, yüzümüzü kara çıkarma, demişti.

İskender Paşa da, ilk olarak, 1549 da İran’ın Hoy şehri valisi Dümbüllü Hacı Han üzerine ani bir baskın yapmış, Van üzerine saldırıya hazırlanan İran kuvvetlerini perişan etmiş ve Dümbüllü’nün kesik başını padişaha göndermişti. Daha sonra İran ile ittifak kuran ve onlar hesabına çalışan Ahıskalıları bertaraf etti. İşte bu günlerde İran ordusunun Erzurum üzerine doğru gelmekte olduğu haberi ulaştı. Hemen beyleri topladı ve:-Padişah efendimizin dönüşlerini fırsat bilen Şah Tahmasb, oğlunu üzerimize gönderir. Tedbir nedir, ne yapmak gerektir, açıkça söyleyin.Bütün paşalar ve beyler, Erzurum’da kalıp şehrin savunulması fikrindeydiler. Beylerin düşüncelerini öğrenen İskender Paşa:-Tedbir bunlar değildir. Padişah efendimizin bize emanet ettiği bu kalenin harap olmasına rızam yoktur, taşra çıkıp harp ederiz, diyerek kararını açıkladı. Erzurum kalesinde toplam beş bin asker vardı. 1551 yılı Eylül ayının ilk günlerinde Erzurum önlerine gelen İsmail Mirza kumandasındaki elli bin kişilik İran ordusu, karşısında İskender Paşa’yı buldu. Kuvvetler arasında denge yoktu. Osmanlı askeri, İran kuvvetlerinin onda biri kadardı. Buna rağmen, Erzurum kalesi önlerinde derhal savaşa girdiler. İskender Paşa en ön safta bir nefer gibi savaşıyordu. Akşama kadar devam eden muharebeden bir netice alınamadı. Üstelik Osmanlı askerinin yarısı şehid düşmüştü. İskender Paşa akşamüzeri kaleye çekildi. İsmail Mirza ertesi gün elçiler göndererek, teslim olmalarını, aksi takdirde şehirde taş üstünde taş bırakmayacaklarını bildirdi. Paşa:-Canımızı veririz de bir karış yer vermeyiz! Cevabını gönderdi.Bundan sonra İran askerinin kaleyi muhasarası başladı. Fakat İskender Paşa kaleyi büyük bir azimle müdafaa ediyor, arasıra küçük bir müfreze ile huruç hareketleri yapıyor ve düşmana ağır zayiatlar verdiriyordu. Bu şiddetli muhasara bir aydan fazla devam etti. Sonunda İran askerinin disiplinsiz davranışlarda bulunmaya başlamaları üzerine İsmail Mirza kuşatmayı kaldırıp geri çekilmek zorunda kaldı. Erzurum büyük bir tehlike atlatmıştı. Fakat İskender Paşa’yı çekemeyenler, kalede savunma yapılması gerekirken, dışarı çıkıp, sayıları kendilerinden on kat fazla olan düşmana karşı pervasızca hücuma geçildiği ve bu muharebe sırasında askerin yarısının şehid edildiği, bu hatalı hareketin sorumluluğu tamamen paşaya aittir diyerek hemen padişaha şikayette bulundular. Zaten Paşa da bu hadiseden dolayı çok üzgündü ve her gün ağlıyor:-Ben padişahımızın huzuruna nasıl çıkarım? Onun bize emanet ettiği asker evlatlarımızın imha edilmesine sebep oldum. Ne fena talihimiz varmış! Diyordu.Kumandanlar kendisini teselli etmeye çalışıyorlar ve:-Elem çekme paşa baba, sen vazifeni yaptın, kul inkar etse bile Allah şahittir! Diyorlardı.Fakat o, kendisini çekemeyenlerin fitnelerinden değil, halife-i müslimin olan padişahın, kendisine kızmasından korkuyordu. Her an İstanbul’dan gelecek kötü bir haberi beklemeye başladı. Belki de idam edilmesi için ruhsat bile almışlardı. O ölümden korkmuyor fakat bir hain gibi idam edilmek istemiyordu. Sağ kalırsa, bu devlete daha çok büyük hizmetler etmek azmindeydi.-Ben İran’dan öcümü almasını bilirim! Diyordu.Günlerden bir gün, galiba Perşembe idi, saray kapıcıbaşılarından biri Erzurum’a geldi. Padişah-ı cihan’dan bir ferman getirmişti. Bütün devlet ve askeri erkanı topladı. İskender Paşa, artık işin sonuna geldiğini, idam fermanının gönderildiğini, hiç değilse azledileceğini tahmin ediyordu. Herkes yerini aldıktan sonra kapıcıbaşı içeri girdi ve İskender Paşa’nın önünde durdu. Heyecan son haddine gelmişti.-Gazan mübarek olsun İskender Paşa, Sultanımız efendimizin ekmeği sana helal olsun! Erzurum’u kurtardın. Padişah efendimiz seni tebrik ediyorlar ve sana altın bir kılıç ile murassa bir topuz gönderdiler. İskender Paşa heyecandan titriyordu. Demek gayretleri boşa çıkmamıştı. Sultan Süleyman tarafından takdir ediliyordu. Bu ne büyük saadetti. Kapıcıbaşı bir de padişahın nâmesini getirmişti. Hemen açıp okumaya başladı:-“İskender, berhüdar olasın, iki cihanda yüzün ak ola. Sen, Şah askeri ile denk değildin. Onun askeri çok fazla iken sen bu derece mukabelede himmet ve gayret gösterdin. Hiç kusurun olmadı. Hatırını hoş tut.”Ayrıca Sadrazam Rüstem Paşa da bir name göndererek onu tebrik ediyordu. İskender Paşa, bu paha biçilmez iltifatlar karşısında bir çocuk gibi utanmış ve başını önüne eğmişti. Gözlerinden sevinç gözyaşları dökülürken:-Biz bu kadar çok mu gayret gösterdik? Diye mırıldanıyordu.



Fatih Sultan Mehmed Han 3 Temmuz 1462’de Midilli adasını fethedince, adanın savun ma ve muhafazası için gazilerden ikiyüz yeniçeri ile yeteri kadar sipahiyi orada bırakmıştı. Midilli’den ayrılırken hepsini bir araya topladı ve:-Kullarım, dedi, bu cezireyi önce Allah’a, sonra size emanet ediyorum. Bakalım muhafazası uğrunda nasıl hizmet edersiniz?Sipahilerden biri hünkarın ayaklarına kapandı ve:-Âsûde hâtır ol padişahım, bu can bu tende durdukça düşmana adayı bırakmak ne mümkün, dedi.Padişah elini bu sipahinin omzuna koyarak:-Bilirim Yakub, uğruma baş koyanlardansın, gayreti elden bırakmaz, sadakatten ayrılmazsın.Demek suretiyle bu adanın fethinde ziyade gayret ve fedakarlık gösteren bu sipahiden iltifatını esirgememişti.

Kendisine adada timar verilen ve bu yeni dirlikten memnun olan Yakub, Vardar Yenice’li bir sipahinin oğluydu. Yakışıklı bir yiğitti. Aradan aylar, yıllar geçti. Herkes tarafından sevilen Yakub, yerli bir kadınla evlendi. İshak, Oruç, Hızır ve İlyas adında dört oğlu oldu. Çocuklar hem İslam terbiyesi ile büyüyorlar, hem de adadaki Rumlardan denizciliğin yanısıra Rumca ve İtalyanca da öğreniyorlardı. İstanbul ile Mısır arasında uğrak yeri olan Midilli limanı, her zaman ticaret gemileri ile dolu olurdu. Yakub bazan çocuklarını alır, gemilere bindirip gezdirirdi. Hepsinin tek hedefi denizci olmaktı. Bir gün akşam yemeğinden sonra bütün aile bir arada oturuyorlardı. Oruç babasına uzun uzun dert yandı:-Bizim de bir teknemiz olsa, buradan aldığımız malları başka limanlara götürür satardık. Biz kazanır, evimizi geçindirirdik. Artık senin çalışman doğru değil, çok ihtiyarladın!Yakub, oğlunun gözlerine sevgi ve minnet ile baktı:-Hey oğul, sen bizi ne sandın? Biz eski toprağız, eski. Ölünceye kadar çalışırız. Siz daha çocuksunuz, açık denizdeki dalgalar kurt denizcilere râm olur.-Ama herkes bizi limanda parmakla gösteriyor!-İnşaallah o günler de gelir.Çocuklar hep birden âmin çektiler. Aradan bir hafta-on gün geçti. Bir Perşembe akşamı balıktan dönen çocuklar, evde eşya namına bir şey kalmadığını gördüler. Ne o yerdeki pahalı canım halılar, ne de babalarının duvarda daima asılı duran Rumeli yadigarı altın kabzalı kılıcı vardı. Yakub, oğullarına durumu kısaca anlattı. Nesi var nesi yok satmış, Oruç’a ufak da olsa bir tekne donatmak için teşebbüse geçmişti. Oruç ağlayarak babasının ellerine sarıldı:-Ne yaptın baba! Benim için kurulu düzenini, evini neden darmadağın ettin? Ah keşke söylemeseydim.Yakub oğlunu kucakladı ve:-Biz ihtiyarız yavrum, bir ayağımız çukurda sayılır. İnşaallah sen ailenin büyüğü olur, onlara bakarsın. İshak da sana yardım eder. Oruç, bu ufak fakat yeni yelkenli ile Midilli adasından, kardeşi İlyas ile birlikte denize açıldığı zaman bütün aile limana geldi ve onları uğurladı. Bu olaydan sonra Yakub Ağa fazla yaşamadı. Onun vefatından sonra Hızır, küçük bir tekne kiralayıp, ağabeyi Oruç gibi denizlere açıldı. 1501 yılı ortalarında Papa, Venedik ve Fransız gemilerinden oluşan bir Haçlı donanması topladı ve başına da Amiral Filip de Klers’i getirerek, Midilli adasını zaptetmek vazifesini verdi. Ada önlerine gelen bu donanma, karaya asker çıkararak kaleyi kuşattı. Fakat bir buçuk ay uğraşmalarına rağmen, bütün Midilli halkının topyekün yaptıkları kahramanca savunma karşısında muvaffak olamadı ve kuşatmayı kaldırıp çekilmek zorunda kaldı. İşte Oruç ve kardeşlerinin haçlılara karşı kinleri o zaman başladı. -Bir gün gelecek bunun intikamı alınacaktır, padişahımız sağ olsun, diyorlardı.Aradan iki yıl geçti. 1503 yılında Oruç ve kardeşi İlyas, Girit açıklarında, Rodos şövalyelerinin büyük bir gemisi ile karşılaştılar. Böylesine büyük bir savaş gemisi ile küçük bir ticaret gemisinin harp etmesine imkan yoktu. Fakat buna rağmen kahraman Oruç, düşmana boyun eğmektense derhal savaşmayı kabul etti. Tekneler birbirine rampa ettikten sonra kanlı bir boğuşma başladı. İlyas şehid oldu, Oruç da esir düştü. Şövalyeler onu Rodos adasına götürüp haraç mezat sattılar. Bunu haber alan Hızır,-Ben ağamı esaretten kurtarırım, İlyas’ın da öcünü komam, diyordu.Bunlar o andaki heyecan ve teessürle söylenmiş sözlerdi. Yoksa, ufacık bir tekne ile koca savaş gemilerine kafa tutmak mümkün değildi. Kısa bir zaman sonra Bodrum’a geldi, para buldu ve ağabeyini kurtarmak için faaliyete geçti. Fakat Oruç, kardeşinin bu fedakarlığı yapmasını doğru bulmuyordu,-Alnımıza ne yazıldı ise o olur, meraklanma azad olacağımız günler yakındır, diye haberler gönderiyordu. Oruç doğru düşünüyordu. Şehzade Korkut, o zamanlar Antalya valisi idi. Hayırsever bir Müslümandı. Her yıl Rodos’a adamlar gönderir, şövalyelerin eline esir düşmüş Türkleri para ile satın alıp azad ederdi. Bu günlerde Korkut’un adamları adaya geldiler ve 40 kadar esir düşmüş müslümanı satın alarak döndüler. Fakat bunların arasında Oruç yoktu. Çünkü onu satın alan adam, Hızır’ın büyük paralar vererek onu kurtarmak istediğini duymuştu. Böyle bir kozu kolayca elinden kaçırmak istemiyordu. Zaten Rodos adasında büyük bir şöhret bulmuştu. Son derece zeki, çalışkan ve ilim sahibi idi. Konuşmaları herkesi etkiliyordu. Onunla beraber bulunan gayrimüslim esirlerin hepsi, ona hayran kalmışlar ve müslüman olmuşlardı. Bu sebeple adadaki papazlar, onunla görüşmeyi bütün hristiyanlara yasaklamışlardı. Sahibi, onun ileride büyük bir kahraman olacağını sezmişti. Bu değerli esiri ucuza kaptırmak istemiyordu. Korkut tarafından satın alınan müslüman esirler bir gemiye bindirilip Antalya’ya götürülmek üzere yola çıkarıldı. Anlaşmaya göre esirler teslim alınınca para teslim edilecekti. Eziyet olsun diye Oruç, bu esirleri götüren gemiye forsa olarak bir küreğe çakılmıştı. Gemi Rodos’tan ayrıldıktan bir kaç saat sonra şiddetli bir fırtına patlak verdi. Koca gemi hırçın dalgalar arasında kağıttan bir kayık gibi sallanıyordu. Nihayet bu şiddetli dalgalara dayanamayan gemi parçalandı ve batmaya başladı. Herkes korkudan titrerken Oruç sevinç içindeydi:-Yâ Rabbi bana selamet yolunu göster, diye dua ediyordu.Bu arada müthiş bir gayretle ayağındaki demiri kırarak zincirlerinden kurtuldu ve batmak üzere olan gemiden denize atlayarak yüzmeye başladı. Dağ gibi dalgaların üzerinde bir balık gibi rahatça yüzüyordu. Azgın sularla boğuşarak sahile çıktı. Artık kurtulmuştu. Kaderin cilvesi olarak, kendisi kurtulurken, âzâd edilmek üzere satın alınan müslümanlar bu dalgalarda boğuldular. Oruç doğruca Antalya’ya geldi ve şehzade Korkut’un yanına gitti. Sadrazam Hadım Ali Paşa ile arası bozulan Korkut, bir ara Mısır’a gitti ve yanında Oruç’u da götürdü. Bu tarihlerde Mısır’da hüküm süren Memluk Sultanlığının kuvvetli bir donanması vardı. Orada bir Mısır savaş gemisine kaptan oldu ve bu gemiyle İskenderun’a doğru yelken açtı. Fakat yolda Rodos donanmasının baskınına uğradılar. Mukavemet imkanın kalmayınca gemisini yakıp sahile kaçtı.Bu son tecrübe ile Oruç çok şey öğrendi. Artık düşmanını tamamen tanıyordu. Kardeşinin intikamını alması yakındı. Tekrar Antalya’ya geldi ve tekrar oraya dönen şehzade Korkut’a başından geçenleri anlattı. Korkut ona kısa zamanda bir gemi donattı ve:-Senin istikbalin denizlerdedir, haydi yolun açık olsun koca reis, diyerek uğurla dı. Oruç’un yolu açık oldu. Artık onun önünde durabilecek hiçbir donanma kalmayacaktı. Kardeşi Hızır’ı da yanına aldı. İleride Barbaros Hayrettin Paşa adını alacak olan Hızır, eşsiz denizcilik tecrübesini ağabeyi Oruç Reis’ten öğrendi. Cihan Sultanı Kanuni Süleyman’ın karşısına Avrupa kıtasında hiçbir imparator çıkamıyordu. Barbaros kardeşler de aynı devirde Akdeniz’e tamamen hakim olmuşlar ve en ünlü amiralleri dize getirmişlerdi.



1578 yılı Ağustos ayının 9. Cumartesi günü idi. İran Şahı 30.000 kişilik kalabalık bir orduyu Osmanlı sınırına göndermişti. Hedef Erzurum’du. Sadrazam Lala Mustafa Paşa, Erzurum beylerbeyi Özdemiroğlu Osman Paşa’yı İran üzerine sefere memur etti. O da Derviş Paşa’yı düşman kuvvetleri hakkında istihbarat yapması için küçük bir öncü kuvvetle, İranlıların karargah kurduğu Çıldır civarına gönderdi. Yanında üç yüz kadar asker bulunuyordu. İran ordugahına yaklaştığı zaman, onların gayet dağınık vaziyette ve ani bir hücumla dağıtılabilecek bir durumda olduğunu gördü. Yapabileceği iki tercih vardı. Ya düşmana saldıracak, yada geri dönecekti. Bu takdirde askerin maneviyatı bozulacaktı.

Derviş Paşa silah arkadaşlarını şöyle bir süzdü, kararını verdi. Geriye çekilmeyecek, dövüşecekti. Dağları taşları inleten naralarından birini attı:-Koman koca kurtlarım, koman.Atının dizginlerini bıraktı, sol eli ile yelesinden yakaladı. Sağ elinde kılıç, düşmanın içine daldı. O kadar şiddetli saldırmıştı ki, bu üç yüz kişi ile düşmanın iki alayını bozdu. Diğerlerini de yüzgeri etti. Fakat İranlılar çabuk toparlandılar. Geriden aldıkları taze kuvvetlerle karşı hücuma geçtiler. Müthiş bir boğuşma başladı. Derviş Paşa’nın askerleri hızla eriyordu. Ağalardan otuzu şehid olmuştu. Sadece Paşa’nın etrafını on düşman askeri çevirmiş, üzerine hücum ediyorlardı. Nihayet Paşa’yı atından yere düşürdüler. Fakat Derviş Paşa yenilgiyi kabul etmiyordu. Yerde de şanına ve bahadırlığına yakışır bir şekilde karşı koyuyordu. O sırada yetişen ağalardan ikisinin yardımı ile atına tekrar bindi. Bu sırada Özdemiroğlu Osman Paşa esas kuvvetlerle yardıma yetişti. O anda yağmur bastırdı. Top ve tüfek kullanma imkanı kalmamıştı. Onun yerini kılıç aldı. Osman Paşa duruma hakim olmuştu. Derviş Paşa bir kenarda duruyordu. Atının üzerine yatmış gibi eğilmişti. Osman Paşa bir an düşündü. Acaba ümitsizliğe mi düşmüştü? Genç Paşayı gayrete getirme için bağırdı:-Ne durursun Derviş’im, haykır da dağlar taşlar inlesin!Derviş Paşa uzaklardan gelen bu sesi duydu ve atının üzerinde doğruldu:-Yürüyün bahadırlarım, vurun aslanlarım! Diye bağırdı.Narası ile atını düşmana doğru sürdü. O zaman mesele anlaşıldı. Göğsü al kan içindeydi. Osman Paşa’nın gözleri doldu. Yanında bulunan ağalara:-Tiz peşinden gidin, alın getirin, emrini verdi. Savaş dakika dakika şiddetlenerek akşama kadar sürdü. Beş bine yakın asker kaybeden İranlılar mağlup olmuşlardı. Tarihimize Çıldır zaferi olarak geçen bu savaşın galibi Osman Paşa idi. Fakat hiç şüphesiz Derviş Paşa’nın payı da büyüktü. Akşam olmuş hava kararmıştı. Meşalelerin aydınlığında zafer kutlanıyordu. Özdemir oğlu Osman Paşa, Derviş Paşa’yı çadırında ziyaret etti. Güçlükle konuşarak:-Paşam, cenk bitti mi?Osman Paşa cevap verdi:-Gazan mübarek olsun, kazandık, dedi.Derviş Paşa’nın yüzünde bir gülümseme dolaştı, sonra da ağzından “Allah” sözü çıktı ve bir daha açılmamak üzere gözlerini kapadı. Kahraman Paşa şehid olmuştu.



Osmanlı devletinde bir devre adını veren ve 50 yıldan fazla hizmet eden Sokollu Mehmet Paşa, 1505 yılında Bosna’da Vişegrad kasabasında dünyaya geldi. Kanuni Sultan Süleyman Han zamanında, çok zeki olduğu farkedilerek saraya alındı ve iyi bir eğitimden geçtikten sonra devlet hizmetine girdi. Çeşitle vazifelerde bulunduktan sonra 1565’de veziriazam oldu. Kanuni Sultan Süleyman Han’ın son seferinde bulundu ve onun vefatını askerden gizleyerek muhtemel bir bozgunu önledi. Daha sonra padişah olan II. Selim Han’a sadrazam oldu ve devlet idaresini tamamiyle eline aldı. Bir çok seferlere serdar-ı ekrem olarak katıldı ve hepsinde muzaffer oldu. 1571’de İnebahtı’da donanmanın, düşman donanmasının baskını neticesinde yakılmasından sonra, kısa bir zamanda tekrar yeni ve muazzam bir donanma inşa ettirdiler ve Kılıç Ali Paşa’ya teslim ettiler. -Cihanda Osmanlı devletinden daha büyük bir devlet yoktur, derdi.

Sultan II. Selim’in vefatından sonra tahta çıkan III. Murad devrinde de sadrazam olarak hizmete devam etti. Fakat bu kadar başarılarından dolayı çekemeyenleri çoktu ve devamlı olarak aleyhinde entrikalar çeviriyorlardı. Bütün bunlara rağmen makamını bırakmadı. -Devlet-i aliyyeyi nâehiller eline bırakmayacağız, diyordu.Sokollu tarihe de meraklıydı. Osmanlı tarihinin ilk devirlerine ait menkıbeleri devamlı okurdu. Bir gece, Kosova muharebesini ve Sultan I. Murad’ın şehadetini okuyordu. Okudukça ağladı ve:-Ya Rabbi, Sultan Murad gibi beni de şehid eyle! Diye dua etmeye başladı.1579 yılı Ekim ayının 12. Pazartesi günü idi. Sokollu Mehmed Paşa, sabah erkenden Divan’a geldi. Fakat aklı hep okuduğu, Sultan Murad’ın şehadetindeydi. Başvuranların işlerini yoluna koymuş, asla kendisine dostluk göstermeyen vezirlerden iltifatını esirgememişti. Divanda meşgul iken, içeri garip tavırlı bir adam girdi. -Ne istersiniz?-Şikayetçiyim, maruzatım var devletlum.Sokollu güldü. Bu divanenin ne maruzatı olabilirdi. Her halde fazla akçe koparmak istiyordu. -Ver bakalım, maruzatın ne imiş?Adam elini cebine soktu. Fakat istida yerine, koltuğunu altına sakladığı hançeri bir anda çıkardı ve Sokollu’nun kalbine sapladı. Çavuşlar bir an şaşkınlık geçirdiler, sonra adamı tutmak için üzerine yürüdüler. Fakat iş işten geçmişti. Sokollu’nun yarasından oluk gibi kan akıyordu. Hekimlere haber salındı, divan telaş içindeydi. Vezirler ne yapacaklarını bilemiyorlardı. -Tez padişahımıza arzedin, sahib-i sadaret fenadır, diye bağırıyor, başdefterdar Lâlezar Mehmet Efendi, -Yâ Rabbi, bu kuluna şifa ver diye ağlıyordu. Bunu duyan Sokollu, -Yâ Rabbi, bana da Sultan Murad gibi şehadet nasib eyle! Diye dua ediyordu.Tabipler, akşama kadar onun yarasını tedavi etmek için uğraştılar, fakat akşam ezanı okunurken Sokollu, çok arzu ettiği şehadet mertebesine kavuştu.



Kânûnî Sultan Süleymân Hânın kadıaskerlerinden Mîrim Kösesi diye meşhûr olan Muhammed Efendinin hizmet ve sohbetlerinde bulunup, ilmî yüksek derecelere kavuştu. Bu sırada dünyâdan ve dünyâ makamlarından yüz çevirip, tasavvuf ehlinden Sofyalı Bâlî Efendinin dergâhına gidip, ona talebe oldu. Hizmetinde ve sohbetinde uzun müddet kalıp, feyz aldı. Tasavvufta yükselip, insanları Allahü teâlânın yüce dînine dâvet etmek ve Resûlullah efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem güzel ahlâkını öğretmekle meşgûl oldu. Allahü teâlâya muhabbetinden dolayı, dünyâya hiç önem vermez oldu. Onun bu durumunu anlayamayan bâzıları pâdişâha şikâyet ettiler. Pâdişâh meselenin tahkîk edilmesini emretti. Tahkîkat için İstanbul'a geldi. Tahkîkat sonunda berâat etti ve hakkındaki ithamlardan kurtuldu.

Nakledilir ki: Tahkîkatla ilgili haberin Filibe'ye ulaşmasından sonra gösterişi olmayan elbiseler giyerek İstanbul'a geldi. Zeyrek Câmii civârında bulunan hücrelerden birinde kalmak istediği zaman, câminin imâmı onu misâfirliğe kabûl etti. Onun gelişinin bir nîmet olduğunu, hayır ve berekete vesîle olacağını düşünerek ikrâmlarda bulundu. Nûreddînzâde Muslihuddîn Efendi oradan ayrılmak isteyince, imâm onun ayrılmasına müsâade etmedi. Nihâyet Cumâ günü namaz kılındıktan sonra, alışıldığı üzere Şeyhülislâm Ebüssü'ûd Efendi câminin önünde bulunanlarla müsâfeha ettiği esnâda, Nûreddînzâde de yolun kenarında ve müslümanların arasındaydı. Ebüssü'ûd Efendi onunla da müsâfeha edince, yakınlık duyup tanışmak üzere fetvâ odasına dâvet etti. Fetvâ odasında başkaları da vardı. İlmî konuşmalar yapılıyordu. O sırada Ebüssü'ûd Efendinin tefsîrinden bir yer okunup müzâkere edildi. Müzâkere ve sohbet esnâsında Nûreddînzâde'ye konuşma sırası gelince, âyet-i kerîmedeki hakîkatleri ve incelikleri anlattı. Bunun üzerine Ebüssü'ûd Efendi kalkıp hürmet gösterdi. Kim olduğunu ve memleketini sordu. O da; "Nûreddînzâde dedikleri âsî ve günahkâr kimse bu fakîrdir" dedi. Ebüssü'ûd Efendi, sadrâzama haber gönderip; "Nûreddînzâde dedikleri muhterem kimse gelmiş, fetvâ makâmımızı teşrîf etti. Yüksek şânını ve irfânını gördüm. Bu kıymetli zât hakkında söylenilen ler iftirâdır. Böyle bir kimsenin devlet merkezine gelmesi büyük şereftir" dedi. Bunun üzerine sadrâzam, Şeyhülislâm Ebüssü'ûd Efendinin söylediklerine uyup, Nûreddînzâde Muslihuddîn Efendi'ye ihtimâm ve iltifât gösterdi. Âilesini ve çocuklarını getirmek üzere memleketine gönderildi. Döndükten sonra Küçük Ayasofya Dergâhına yerleştirildi. Orada Allahü teâlânın dînini ve Peygamber efendimizin güzel ahlâkını insanlara anlatmakla vazifelendirildi. Vâz ve sohbetlerinin yanında, hadîs-i şerîf ve tefsîr okutmakla da meşgûl oldu. Onun sohbet ve ilim meclislerinde âlimler hazır bulunuyor ve istifâde ediyorlardı. Bir kısım âlimler ona talebe olup feyz aldılar. Vezîr-i âzam Sokullu Mehmed Paşa onun talebeleri arasındaydı. Osmanlı pâdişâhı Kânûnî SultanSüleymân da ona muhabbet edip, sohbet meclislerinde bulundu. Bâzan da saraya dâvet edip, sohbetleriyle şereflenirdi.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
28 Ramazan 1438
Miladi:
23 Haziran 2017

Söz Ola
Söz ola kestire başı, Söz ola kese savaşı
Yunus Emre Hz.
Osmanlılar Twitter