Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Osmanlı devletinde bütün kararlar, Divan denile meşveret meclisinde alınırdı. Bütün Vezirler, Paşalar, Beylerbeyleri fikirlerini beyan ederler, fakat son söz yine Padişahın olurdu. 1621 yılının Nisan ayı başları. Yapılan Divan-ı Hümayun’da, bütün Vezirlerin ve Sadrazamın karşı çıkmasına rağmen, henüz 16 yaşındaki Padişah Genç Osman, Lehistan üzerine sefer açılmasına karar verdi.29 Nisan 1621. Otağ-ı Hümayun, Davut Paşa kışlasına kuruldu. Harp tuğları dikildi.

20 Mayıs Perşembe’yi Cuma’ya bağlayan gece Padişah çok dualar etti. Çünkü yarın sefer emri verilecekti. Ertesi sabah sevinç içinde uyandı. Cemaatle sabah namazını kıldılar. Sonra silahlarını kuşandı. Güneş 3 mızrak boyu yükselince, ordugaha çıktı. Hareket emrini vermek üzere iken... tam o sırada garip bir şey oldu; Güneş tutuldu. Evet, biraz önce ışıl ışıl parlayan güneş karardı. Göz gözü görmez hale geldi. Bu, yıllardır görülmemiş bir olaydı. Herkes önce şaşırdı, sonra heyecanlandı. Padişahın hemen yanında bulunan Rumeli Kazaskeri Taşköprülü-zade Kemaleddin Efendi, aynı zamanda büyük bir âlim idi. Yavaşça Sultanın kulağına eğildi:-Hayırdır İnşaallah Devletlûm!..Üstelik bugün Sehl günüdür. Destur verirseniz, hareketi biraz tehir edelim...dedi.Gerçekten o gün, Kameri aylardan Cemaziyelâhir’in son günüydü. Kameri ayların son günlerine, Sehl günü denirdi ve sefere çıkılması âdet değildi. Sultan ciddileşti:-Hele namazı kılalım da, dedi. Mevcut cemaat, Küsûf, yani güneş tutulması namazı kıldı lar. Namaz bitip daha dualar edilirken, güneş tekrar parıldamaya başladı. Bütün İstanbul halkı ile birlikte, Davutpaşa kışlasındakiler de sevinç gösterileri yaptılar. Daha sonra genç Padişah, güneş tutulmasının uğursuzluk alâmeti olmadığını bildirerek, derhal hareket emri verdi. 10 gün sonra Edirne’ye varıldı. Burada 16 gün kalınarak eksiklikler tamamlandı ve 100.000 kişilik ordu, Lehistan üzerine doğru yola çıktı. Yaz mevsimi olmasına rağmen çok yağmur yağmıştı ve bu yüzden her taraf bataklık haline gelmişti. Büyük zorluklarla, 12 Temmuz’da İsakçı kasabasına gelindi. Burada Tuna nehri geçilecekti. Fakat bu muazzam ağırlıkları taşıyacak bir köprü mevcut değildi. Derhal köprü yapılması Ferman buyruldu. 10 gün sonra köprü hazırdı. Artık Ramazan ayına da ulaşılmıştı. Gaziler oruçlu idiler. Halife-yi Rûy-i Zemin, emrettiler:-Her Mücahid askerime 1.000’er akça verile!Bu eski bir Osmanlı âdetiydi. Padişahlar ilk seferlerine çıktıkları vakit, böyle bir ihsanda bulunurlardı. Genç Osman, bilhassa Mübarek Ramazan aynı beklemişti. Fakat ihtiyar Gazi, Rumeli Kazaskeri Kemaleddin Efendi, İsakçı’da vefat etti. Bütün ordu, onun cenaze namazını kıldı. 29 Temmuz’da Tuna nehri aşıldı. Birkaç gün sonra Eflak Voyvodası Radul, askerleriyle birlikte Osmanlı kuvvetlerine katıldı. Ertesi gün akıncılar, günümüzde Ukrayna sınırları içinde kalan Hotin kalesine, Polonya askerinin büyük bir yığınak yaptığı haberini getirdi. Bunun üzerine buraya gidilmesi kararlaştırıldı ve 1 Eylül günü Ordu-yu Hümayun Hotin’e ulaştı. Polonya Kralı Sigismond, muharebeyi başşehri Krakow’dan takip ediyordu. Hotin’de ise oğlu Wladislas kalmıştı. Fakat Polonya ordusuna Başbakan Chordkiewicz kumanda ediyordu. Ertesi gün Kırım askeri buraya yetişti. Kırım hanı Can Giray, Padişahın elini öptü. O da Kırım hanını alnından öptü ve çok iltifatlar etti. 3 Eylül Çarşamba günü Hotin kuşatması başladı. İlk hücumda Bosna Beylerbeyi Vezir Paşa şehit düştü. 8 Eylül’de asıl taarruz yapıldı. Düşman, 2 büyük sancak, 32 Şövalye bayrağı, 1.000’ den fazla asker, 12 top ve 2 tabyasını teslim etti. 9 ve 11 Eylül’de bu hücumlar tekrarlandı. Dalgalar halinde gelen Osmanlı hücumları düşman kuvvetlerini ve ümitlerini eritiyordu. Bu arada Konya Beylerbeyi Doğancı Ali Paşa, nehrin karşı kıyısına geçti. Kaleyi oradan da dövmeye başladı. Hotin’e giden bütün yollar tutulmuştu. Dışarıdan yiyecek ve silah gelmesi imkansızdı.15 Eylül Cuma sabahı Padişah, bizzat ordunun başında hücuma geçti. Bütün paşalar ve vezirlerin, “gitmeyin, size bir şey olur” diye yalvarmalarına rağmen o aldırmadı. Mücahidlerin en önünde savaştı. Vuruşmalar pek kanlı oldu. Bu muharebeler esnasında, cepheye dün gelen Budin Beylerbeyi Karakaş Mehmed Paşa da şehid oldu. Hotin kalesi son nefesini vermek istemiyor gibi çırpınıyordu. Bu kadar şiddete dayanamayan, kale kumandanı Başbakan Chodkiewicz kahrından öldü Kış yaklaşıyor, askerler sabırsızlanıyordu. Fakat genç Osman kati kararını vermişti. Bu kaleyi almadan dönmeyecekti. Padişahın, bütün ordusuyla birlikte kışı burada geçirme niyetinde olduğunu öğrenen Polonya kralı, ne yapacağını şaşırdı. Uzun münakaşalardan sonra “Aman” dilediler. 100 kişilik elçiler heyeti Eflak Voyvodasına gitti. Sulh için Cihan Padişahına tavassut etmesini rica ettiler. Bunun üzerine 6 Ekim’de muahede yapıldı. Buna göre Hotin Osmanlılara teslim edildi. Ayrıca tebaamız olan Kırım Hanına her yıl 40.000 düka altını vergi vermeyi taahhüt ettiler. Zaferle biten bu anlaşmadan 3 gün sonra sonra Ordu-yu Hümayun, İstanbul’a dönmek üzere yola çıktı ve 22 Ocak’ta Payitaht-ı Cihan’a ulaştı. Mücahidler görülmemiş sevgi gösterileriyle karşılandılar. Bütün şehir 3 gün 3 gece donatıldı.




Osmanlılarda İslam ahlâkı hakimdi. Umumî kaideler dahil, herkes, İslam ahlâkına ve örfe uymak zorundaydı. Vatanseverlik, vakar, büyüğe hürmet, küçüğe şefkat, vefa ve sadakat, hayırseverlik, cömertlik, merhamet ve hoşgörü, namus, temizlik, hayvan ve bitki sevgisi, his, kıymet ve idealleri başlığı altında toplanabilen ahlâk ölçülerine titizlikle riayet edilirdi. Güzel ahlâk ve bu değer ölçüleri sayesinde, Türk toprakları emniyet ve huzur içindeydi ve kardeşlik havası hakimdi. II. Abdülhamid Han zamanında Osmanlı ülkesinde bulunan Edmondo da Amicis, Constantinopoli adlı eserinde:"Paşasından sokak satıcısına kadar istisnasız her Türkte vakar, ağırbaşlılık ve asillik ihtişamı vardır. Hepsi, derece farkları olmasına rağmen, aynı terbiyeyle yetişmişlerdir. Kıyafetleri farklı olmasa, İstanbul'da bir başka tabakanın olduğu belli değildir... İstanbul'un Türk halkı, Avrupa'nın en nazik ve kibar cemaatidir. En ıssız sokaklarda bile, bir yabancı için küçük bir hakarete uğrama tehlikesi yoktur. Namaz kılınırken bile bir Hristiyan camiye girip, Müslüman ibadetini seyredebilir. Size bakmazlar bile, küstahça bir bakış değil, sizinle ilgilenen mütecessis bir nazar dahî göremezsiniz. Kahkaha ve kadın sesi duyamazsınız. Fuhuşla ilgili en küçük bir olaya şahit olmak imkân dışıdır. Sokaklarda bir yerde birikmek, yolu tıkamak, yüksek sesle konuşmak, çarşıda bir dükkânı lüzumundan fazla işgal etmek, ayıp sayılır..." demektedir.



Sultan II. Abdülhamid demiryolu inşasına ehemmiyet vermişti . Toplam 33 yıl (1876–1909) padişahlık yapan Sultan II. Abdülhamid, bir hatırasında şunları ifade eder: "Bütün kuvvetimle Anadolu Demiryollarının inşasına çalıştım. Bundaki maksadımız, Mezopotamya ve Bağdat'ı Anadolu'ya bağlamak ve Basra Körfezine kadar ulaşmaktır. Alman yardımı sayesinde, buna maksat hasıl olmuştur. "Eskiden arazide çürüyen mahsülât ve hububatımız, şimdi rahatça sevkıyat bulmakta, madenlerimiz dünya piyasasına arz edilmektedir. "Hasılı, Anadolu için hayırlı, menfaatli bir istikbal hazırlanmıştır." * * * 66 yıllık Osmanlı döneminde (1856-1922) uzunluk rakamlarıyla birlikte inşa edilen demiryollarını şöylece sıralamak mümkün: * İzmir-Aydın ve şubeleri 610 km. * İzmir-Kasaba ve uzantısı 695 km. * Rumeli Demiryolları: 2383 km. * Anadolu-Bağdat DY: 2424 km. * Şam-Hama: 498 km. * Yafa-Kudüs: 86 km. * Bursa-Mudanya arası: 42 km. * Ankara-Yahşihan arası: 80 km. Yekûn: 8.600 km. * * * Burada önemli bir başka nokta da şudur: Osmanlı döneminde inşa edilen demiryolu hattının ancak 4000 kilometrelik (yarısından bile az) bölümü, misak-ı millî sınırları içinde kalabilmiş, geri kalan kısmı ise elimizden çıkıp gitmiş.



Osmanlılarda ilk önemli matematikçi ve astronom 1440’da vefat eden Bursa'lı Kadizade Rumi’dir. Musa Paşa da denen Kadızade-i Rumi, önce Bursa' da öğrenim gördü. Matematik ve astronomiyi Molla Fenari' den öğrendi. Kadızade, öğretimini Bursa’da yaptı. Kız kardeşinden başka kimseye haber vermeden Horasan’a oradan Türkistan’a giderek bilgisini artırmaya çalıştı. Timur Han’ın torunu Ulug Bey (1394-1449) zamanında Semerkand’da bulunduğu sırada, müdür Gıyaseddin Cemşid’in ölümü üzerine Semerkand rasathanesi müdürlüğüne, aynı zamanda Semerkand Medresesi baş müderrisliğine getirildi. Dört köşe olan bu medresenin dört tarafında dört sınıf vardı. Bir gün Uluğ Bey, müderrislerden birini görevden uzaklaştırdı. Kadızade, bunu protesto etmek için derslerine girmedi. Uluğ Bey, onu hastalandı sanarak ziyarete geldi. Karşısında Uluğ Bey’i gören gören Kadızade, 20. yüzyıl profesörlerine örnek olabilecek şu açıklamayı yapmış:" Biz müderrisliği, hiçbir kimseyle ilgisi olmayan bir görev zannederdik. Halbuki şimdi bunun da hüküm sahiplerinin elinde oyuncak olduğunu gördük. Öyleyse biz de dersten vazgeçtik."Bunun üzerine Uluğ Bey, görevden aldığı müderrisi eski görevine döndürdü ve bir daha bu işlere karışmayacağını açıkladı. Tarihte gerçekten büyük olan bilim adamlarının ve yöneticilerin varlığına bir örnek.



Fatih’in bilime olan hizmetlerine tanıklık eden anıtların en önemlisi, kuşkusuz camisinin etrafına yaptırdığı medreselerdir... Ancak ilk medrese eğitimi, fetihten hemen sonraki günlerde cami haline getirilen Ayasofya’da başlamış ve caminin yanındaki papaz odaları boşaltılarak öğrencilerin buralarda kalmaları sağlanmıştır. Molla Hüsrev’in başmüderrisliğe getirildiği bu ilk öğretim kurumunda, İstanbul’un ilk kadısı,Ayasofya'yı Cami olarak “tescil eden” Hızır Çelebi ’nin ilk müderrisler arasında bulunduğu görülmektedir. Bu sıralarda molla Zeyrek de müderris olarak Zeyrek camisinde derslere başlamıştır. (Türkiye Tarihi 2 s: 243) İşte İstanbul’da fetihten sonra öğretime başlayan ilk iki medrese bunlarrdır. Fatih medreselerinin yapımı bitince, Zeyrek’teki öğrenciler oraya taşınmış, Ayasofya’da ise öğretim sürdürülmüştür. Vakfiyesinde de belirtildiği üzere, Medaris-i Semaniye adı ile Fatih Camii’nin etrafında yapılmış olan bu yeni kuruluş, sekiz medrese ve her medresenin arkasında Tetimme adı verilen daha küçük sekiz medreseden oluşmaktadır. Ayrıca müderris ve öğrencilerin yararlanması için bir kitaplık, bir Darüşşifa ve bir de misafirhane bulunmakta idi. medreselerin her birinde “akli” ve “natli” bilimlerde birer müderris, Daruşşifada ise hangi ulustan olursa olsun iki hekim, bir göz hekimi, bir cerrah ve bir de eczacı görevlendirilmişti. Hekimlerin hastaları günde iki kez ziyaret etmeleri şart koşulmuştur.Fatih döneminde üzerinde durulması gereken önemli bir kuruluş da hızla geliştiği görülen bir yüksek okul niteliğindeki Enderun Okulu’dur. Bu kuruluş içinde askerlik, yöneticilik,güzel sanatlar bölümleri olduğu gibi, ayrıca bir de hastane bulunmakta idi. tanzimat dönemine kadar yaşadığı görülen Enderun Okulu’nda Galata Sarayı,Eski Saray ve Edirne Sarayı gibi sarayların orta dereceli saray okullarını bitirenler kabul edilmekte idi.



Kara Çebeş ve Menküb'ün fethinde sahte ricat taktiğinin uygulandığı görülmektedir. Kara Çebeş fethinde Orhan Gazi, kaleye bir konak mesafede askeri üç bölüğe ayırdı. Kendi komutasındaki bir bölüğü hisarın önüne yerleştirdi. Gece olunca diğer bir bölük hisarın arkasında mevzi aldı. Üçüncü bölük ise bir dere içine girdi. Kuşatma harekâtı başladıktan bir kaç gün sonra Osmanlı birlikleri geri çekilme görüntüsü veren geri harekâta başladılar. Bizanslılar, Türklerin kaçtıkları zannına kapıldıkları gibi, kale önünde yakaladıkları bir Türk askerinden de düşmanlarının kaçtığı şeklinde yanlış istihbarat aldılar. Bunun üzerine kaleden çıktılar ve pusuya düştüler. Bu suretle Kara Çebeş'in fethi mümkün oldu36. 1475-76 tarihinde Kırım'da bulunan Menkub şehri Ahmed Paşa tarafından muhasara edilmişti. Kalenin savaş yoluyla alınamayacağını gören Ahmed Paşa, burada bir miktar asker bırakarak geri çekildi. Bir kaç gün sonra buradaki askerler de çekildiler ve pusuya yattılar. Muhasara öncesinde kaleye dışarıdan bir çok insan girmişti ve uzun süren muhasarada erzak vs. sıkıntısı başlamıştı. Osmanlı askerinin geri çekildiğini görünce hemen hisardan dışarı çıkmaya başladılar. Bunun üzerine harekete geçen Osmanlı askerleri hücuma geçerek hisarın kapısını ele geçirdiler ve şehri fethettiler

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
23 Rebiü'l-Evvel 1439
Miladi:
12 Aralık 2017

Söz Ola
Tarih milletlerin aynasıdır, her millet geçmişinde ne ekmişse, gelecekte de onu biçer
Churchill.
Osmanlılar Twitter