Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Osmanlıca Mektup

Ey benim sevgili oğlum!

İnsan oğlunun her birinde, başkalarıyla çeşitli münasebetler kurmaya yarayan normal bir akıl bulunmalıdır. İşte bu akıl, bütün saadet ve mutluluğun tükenmez kaynağıdır. Bir de, kendilerine Allah tarafından bu normal aklın verildiği kimseler vardır. Bunların hiçbir vakit ne çocukluk, ne gençlik, ne olgunluk, ne de ihtiyarlık çağlarında her hangi bir şeyden ne olumlu ne de olumsuz yönde etkilenmedikleri görülür. Hayatlarında sadece keder ve acının bir gevşeme ve bir tembellik bıraktığı sanılır. Ve bunlar kendi hayatlarının gençlik, yaşlılık gibi hemen her devresinde, keder ve ıstıraptan kurtulamadıkları için huzura kavuşamazlar. Hayata doyum olmaz, az veya çok olması, onun kıymetini azaltmaz. Bir meyve ancak olgunlaştığı zaman güzelce yenir. Bunun gibi insanların da gün görmüş, tecrübeler geçirmiş olanları her zaman tercihe şayandır.

Gençlik çağında duyulan zevk ve sefayı, ben uyuz hastalığına yakalanmaya benzetirim. Bu hastalığa tutulan, ancak kaşındığı zaman rahata kavuşur. Tabii ki böyle bir kaşınma sonunda, daha da kötü bir duruma düşer. Kişioğlu gençlik yıllarında işlediği kabahatları da, genellikle düşünüp taşınmadan işler. Fakat sonraları bunları hatırlayınca, bu suçlar kişinin kalbine hançer gibi saplanır ve kişinin canını sıkarlar. Gençliklerinde, doğru ve iyi yolda gidenler bunun karşılığı olarak, yaşlılıklarında hürmet ve ikram görürler. Güçlü ve kuvvetli olmak iyidir. Fakat kuvvet aklın emrine verilmelidir. Âlemlerin yaratıcısı olan Yüce Allah, insanoğlunu bu dünyaya daimî yaşamak için göndermemiş, hayatın bitiminde ölümü tatmasını da istemiştir. Yüce Allah, insanoğluna bu dünyada, belli bir nefes ve rızık takdir etmiştir. Kimse ondan fazlasını alamaz. Beni böyle sapasağlam olarak ihtiyarlığa ulaştıran iki şeyi iyice tecrübe etmiş ve bir âdet haline getirmişimdir. Bunlardan biri az yemek; diğeriyse yediklerimi sindirmek için gezip dolaşmaktır.

Sultan İkinci Murad Han

Şunu da iyi bilmeni isterim:
Bu dünyada üç türlü insan vardır, biri; akıl ve fikirleriyle yerinde, geleceği az çok gören ve düşünen, hiç bir anormallikleri olmayan kişilerdir. İkincisi; yolların doğru veya eğri olduğunu bilmekten uzak olan kimselerdir. Ama bu duruma kendi istekleriyle değil, çevre etkisiyle düşmüşlerdir. Nasihat edildiğinde kabul eder ve söz dinlerler. Üçüncüleri ise; ne kendileri bir şeyden haberdardır ve ne de yapılan ikazlara, nasihatlere kulak asarlar. Sadece kendi arzularına uyar ve her şeyi bildiklerini sanırlar. Bunlar diğerlerinden daha zavallıdır.

Ey oğul! Yüce Allah, eğer seni ilk sırada saydığım kişiler arasında yaratmışsa sevinirim. İkinciler gibiysen, sana yapılan nasihatlere kulak vermeni tavsiye ederim. Sakın üçüncü gruba dahil olmayasın. Onlar ne Allah'a, ne de insanlara karşı iyi bir durumda değildirler.

Padişahlar, elinde terazi tutmuş bir kimseye benzerler. Sen padişah olunca teraziyi doğru tutmanı isterim. O zaman Yüce Allah da senin iyiliğini arzular. Her şey Allah'ın malumudur. Her şey sadece O'nun (Allah Teâlâ) tarafından bilinebilir.




Orhan Gazi 33 yaşında Osmanlı devletinin başına geçti. Tahta çıkar çıkmaz baba dostlarını davet etti. onlarla dertleşecek, nasihat ve dualarını alacaktı. Hepsi bir araya geldiler. Padişah en yaşlısına sordu:-Akça Kocam, seni epeydir göremeyiz, nerelerdesin?-Ferman buyur, Orhan’ım...-Baba dostlarına ferman işler mi Koca Ağam?.. İrşad ve nasihat isteriz. Bilirsin, biz de atalarımız gibi derviş gazileriz.

-Cümlemizin sultanısın beyim...sen hemen emreyle.-Bazı küffar beldelerini ıslah dileriz. Fikriniz nedir?-Karar senindir ve pek yerindedir Sulatanım.-İzmit tekfuresi Prenses Bakalonya ile aranız iyi imiş derler!-Öyledir beyim.Orhan Gazi gülümsedi;-Samandıra tekfurunu esir eyledikten sonra hakikaten bu prensese sattınız mı?-Bir şeyler oldu sultanım.-Bari yüklüce bir bedel alabildiniz mi?-Ne gezer beyim! Bu kefereler bizi dünya pazarında hep aldatırlar.-Aldatan olacağımıza aldanan olalım.-Doğru dersin Orhan’ım. Zaten bizim hesabımız gayri öbür dünya iledir. Hemen Cenab-ı Hak size kuvvet, bizlere de ahiret için hayırlı yolculuk nasib ede...-Acele etme Akça Ağam. Da görülecek işlerimiz durupdur. Sen bu Osmanlı milletinin direği, babamız ve dedemiz cennetmekanların has dostusun. Bizden isteğin her ne olursa, can baş üstüne.-Hak canını esirgesin.. Destur verirsen şu tekfuresi belli İzmit taraflarına sefer dileriz!..-Destur senindir Koca Ağam.Sultan Konur Alp’e döndü:-Sen ne dersin atam yoldaşı?-Pek münasiptir beyim. Bizi dahi koca karındaşlarımızdan ayırmazsınız İnşaallah. Gerede taraflarını da bize bağışla.-Sizler gibi çalışana helal olsun.-Hizmetlerimiz ve dualarımız Osmanlı içindir.Akbaş Mahmud daha arzuluydu:-Bize de Yalova’yı vermez misin Sultanım?-Verdim gitti...Akça Koca izin istedi, söz aldı:-Bilirsin beyim... bizler at sırtından inmedik. Güzel Allah’ımız ruhsat verdikçe de inmeyiz. Ak kelamını yüceltmek için kâfire kılıç sallarız. Mü’minlere yeni yurtlar açarız. -Doğru dersin ihtiyar.-Lâkin fetih diyarları kılıçla ayakta tutulmaz.-Belli... Belli...-Bizler kılıç kanunun iyi biliriz de, adaletin inceliklerine vukufumuz azdır.-Evet. Adalet mülkün temelidir.-Alâaddin Paşa’dan bahsederim Sultanım. İlmi hepimizden ziyadedir. -Haklısın Akça Ağam. Sen hemen şu İzmit derdini halle çalış. Alâaadin Paşa’yı da, ötesini de düşünürüz. Divanda bulunanlar, Orhan Gazi’yi diz vurarak selamladılar. Helallaştılar ve görev yerlerine rüzgar gibi uçarak yollandılar............................-Akça Kocamız sizlere ömür Sultanım!-Sen ne dersin ulak?Orhan Gazi beyninden vurulmuşa döndü. Haberci ağlıyordu:-Ayaklarım kırılsaydı da size bu haberi getirmeseydim... Velâkin üzerimde bir emanet vardır...-Ne emaneti?-Akça Kocamın bir vasiyeti efendim...-Tiz söyle...-“İzmit’i biz fethedemedik...Cenab-ı Hak Orhan Gazi beyimize nasib etsin. Şayet bu kaleyi alırsa, cümle haklarımız kendisine helal olur”...deyip ruhunu teslim etti sultanım.Orhan Gazi derhal sefer hazırlıklarına başladı. Ordusu ile bütün beyleri, paşaları, süvarileri, piyadeleri, İzmit’in fethine gidiyordu.Yarı yolda Konur Alp’in de vefat haberi gelmez mi? Koca Osmanlı padişahı ikinci defa sarsıldı. Artık o da yaralı bir kartal gibi acele ediyordu. Sevdiklerine kavuşmak için, Cennete gider gibi savaşa gidiyordu.İzmit’in kadın tekfuresi Bakalonya, Bizans imparatorunun akrabasıydı. Be sebeple İstanbul’dan her türlü silah ve asker yardımı alıyordu. Klayon isimli erkek kardeşi de yakınlardaki Koyun Hisar kalesinin tekfuru idi. Pek mağrur ve şımarıktı. Fırsat buldukça Osmanlı obalarına saldırır, koyun ve keçi sürülerini çalardı.Orhan Bey’in askerleri, nihayet İzmit kalesini kuşattılar. Dışarıdan içeriye ve kaleden dışarıya kuş uçurtulmuyordu. Orhan Gazi, çok üzgün ve kırgındı. Buna rağmen, Müslüman civanmertliğini gösterdi. Tekfureye haber saldı:-Boş yere kan dökülmesin. Gönül hoşluğu ile kaleyi teslim edin. İsteyenler serbestçe dilediği yere gidebilir. Kalede kalanlara ise İslam adaleti yetişir. Cenk yolunu seçerseniz, gayrı encamınızı Allahü teâlâ bilir.Bu teklife kibirli prenses, küstahça cevap verdi:-Haşmetlû Bizans Kayseri akrabamdır. Çok yakında yetişeceğini bildirdi. Aklınız varsa, sizler kaçıp canınızı kurtarmaya bakın!Orhan Bey güldü. Aykut Alp ve Kara Ali adlı gazileri, bir miktar süvari ile Koyun Hisar kalesine gönderdi. Olur da Klayon, akrabasına yardıma gelirse, Osmanlı askerini meşgul edebilirdi.Aykut Alp ve arkadaşları, Koyun Hisar önüne varınca şaşaladılar. Klayon kafiri, bütün silahlarını takınmış,bütün zırhlarını kuşanmıştı. Kalenin baş mazgalında onları gözlüyordu. Etrafında bir sürü şövalye ve subay vardı. kendilerini görünce ellerini kollarını sallamaya başladı. Bağıra çağıra bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. Kara Ali dillerini bilirdi. Fakat uzak olduğu için hiçbir şey anlaşılmıyordu. Biraz daha yaklaşınca:-Gelin gelin, ölümünüze geldiniz! Sizden sonra Oran Beyinizi de geberteceğim. Ablamı onun elinden kurtaracağım... dediğini anladı. Duyduklarını Akut Alp’e tercüme etti. ikisi de kas kas güldüler. İşte bu sırada Kara Ali, ayını sonuna kadar gerdi ve :-Ya Allah...Bismillah.. deyip okunu fırlattı. Tekfurun her tarafı zırhlarla kaplı idi. Yalnız göz delikleri açıktı. Kara Ali’nin dualı ve isabetli oku, Klayon’un sol gözünü delip beynine saplandı. Şımarık tekfur, zırhlı bir kuş gibi kaleden aşağı düştü. Osmanlı fedaileri koşup, onu Aykut Alp’in önüne getirdiler. -Kesin kellesini!Buyruk yerine getirildi.-Kara Ali’m, tiz bu kelleyi Orhan beyimize yetiştir. Ola ki, bir diyeceği vardır. Biz de hemen şu kaleyi teslim almaya bakalım.Orhan Gazi kesik kelleyi bir mızrağa saplattı. İzmit kalesinin kapısı önüne diktirdi. Mağrur Bakalonya kardeşinin kesik başının görünce, dehşete kapıldı. Telaş içinde sulh elçileri gönderdi:-Acaba sultanımız Orhan Gazi beyimiz, eski sözlerinde dururlar mı? Bize merhamet ederler mi? Acaba kaleden gitmemize izin verirler mi? Karşılığında ne emrederlerse ödemeye hazırız...diye aman diledi.Müslüman Türklerde “aman” dileyene kılıç kalkmazdı. Gene öyle oldu. Sultan Orhan ve bütün gaziler, şanla şerefle İzmit’e girdiler. Büyük kilisedeki putları kırdılar. Hep birlikte namaz kıldılar. Bu zaferi kendilerine nasib eden Allahü teâlâ’ya şükrettiler. Bu sırada bir ulak Bilecik’te Alâddin Paşa’yı buldu. Alâaddin Paşa huzura ulaştığı gün, bütün beyler divandaydı. -Gazanız mübarek olsun sultanım...-Berhüdar ol Alâaddin Paşam. Seni buralara kadar yormamızın sebebi şudur ki, din ve devlete hizmet için gün, bu gündür. -Emir buyur devletlim!-Sen ki bizim âlim bir büyüğümüzsün. Takdir edersin ki, fetih yurtlarında adalet ve güzel idare şart ola. İçimizde bu işleri senden ziyade başaracak kimse bulunamaz. Gayri bizim baş vezirimiz olmanı dileriz. -Ferman senindir sultanım. Allah yolunda cihad ettikçe, cümlemiz senin emrindeyiz. Orhan Gazi ferahladı. Gözleri çok uzaklarda:-Vasiyetin yerine geldi Akça Kocam... diye fısıldadı.



Sultan Abdülhamid Han geleceği okuyordu: "Gazetelerin saltanat ve hilafete bu kadar tecavüzlerine bakılırsa, ne padişahlık ne de hilafet kalacak. Ben hatemü'l-mülük olacağım." Osmanlı ülkesinde, "hürriyet havaları"nın estiği böyle bir ortamda, Rumlar, özellikle de Ermeniler, çoğunlukta olduğu yerlerde, ticarî yönden etkin oldukları ve "matbuat" da onların tekelinde olduğu yerlerde karmaşa ve isyanların önü-arkası kesilmiyordu.

Asker, yıllarca Saray'a tepkici yetiştirilmiş ve öyle olmuş ki, Cuma selâmlığında, askerin Sultan'a alkış tutmasına, "Mekteb-i Harbiye" öğrencilerinin iştirak etmemesine, Padişah içerlenip, Başkâtibe, serzenişte bulunmuş: "-Başkâtip bey! Mekteb-i Harbiye talebesini bu hafta selamlık merasiminde gördüm. Memnun oldum. Fakat askerin alkışına iştirak etmemiş olduklarını duydum. Böyle münasebet sizlik olur mu?" buyurdular. "-Efendimiz, bunda bir yanlışlık olsa gerek. Maamafih, tahkîk ederim!" cevabını veren Ali Cevat Bey, diyor ki: "-Araştırmam üzerine, yalnız selama durmuş ve askerin mutad olan "Padişahım çok yaşa!" duasına iştirak etmemiş olduklarını anladım. Hakikaten ben de sıkıldım." Amma aynı şeyi tekrar edip, diğer askerler gibi, Harbiye Mektebi öğrencileri'ne verilen çay ve bisküviyi kabul etmeyip, red ederler, bunu öğrenen Başkatip, "üzüntü ve kederimden ağladım" der. Yine Padişah, Sultan Hamid, der ki: "-Mekteb-i Harbiye talebesinin bugünkü muameleleri artık tahammül edilir şey değildir. Bunları beni tahkir etmek için mi selamlığa getiriyorlar? Hiç olmazsa ecnebilerden utansınlar." Bunun üzerine, Başkatip, Sultan'ın ayaklarına kapanıp, der ki: "-Padişahım, bu konuda hiç kimsenin kabahati ve medhali yoktur. Bu kabahat sırf bana aittir. Çünkü Mekteb-i Harbiye'nin eskiden beri selamlık merasiminde bulundurulmasını Mahmud Muhtar Paşa kulunuza ihtar ettim. Zira bunca senelerden beri bu çocukları Efendimiz'e fena bildirdiler. Kötü muamele gördüler. Onlar da zehirlendi. Hamd olsun, bu hallerin devamına mahal kalmadı... Bu mektep, Ordunuzun fidanlığıdır. Zabitler buradan yetişir, ordu zabitlerin elindedir. Zabitlerin size, sizin zabitlere emniyetiniz olmaması kabil midir? Talebenin bu hareketlerini tasvip etmem. Terbiyesizliktir, edebsizliktir. Fakat bu halin giderilmesine çalışmak lazımdır." Saray ile Mekteb arasında "münaferet" bir türlü giderilemedi ve bundan dolayı da üzüntüsünü Sultan Hamid şöyle dile getiriyordu: "-Ben onları Saray'dan nefret ettirecek bir şey yapmadım. Onlar okumaktan ziyade entrikalarla, politika ile meşgul oldular; ahlaklarını kendileri bozdular. Sebeb olanlara lanet olsun! Ben bunların kinlerini nasıl izale edebilirim? Zor ile güzellik olmaz ya!" Serbestî, Volkan ve Mizan gazeteleri, İttihat ve Terakkî Cemiyeti'nin baskı ve zorbalığından bahisle, şiddetli bir lisan kullanıyorlardı. Bu durum, ileriyi gören Sultan'ı bile, tedirgin etmişti ve Ali Cevat Bey'e şöyle demişti: "-Başkâtip Bey, bu gazetelerin saltanat ve hilâfet makamına bu kadar tecavüz etmelerine bakılır ise, bundan sonra ne padişahlığın ve ne de hilafetin önemi kalmayacaktır. Zan edersem, ben hatemü'l-mülük (meliklerin sonuncusu) olacağım." "Serbestî" gazetesinin başyazarı Hasan Fehmî Bey'in Galata Köprüsü üstünde öldürülmesi, bardağı taşıran son damla oldu ve Ahrar ile İttihat-Terakki Fırkası taraftarları birbirine girdi. Artık, işin önü alınmaz oldu. İlmiye mensubları, şeriat yok diyor, alaylı zabitler de, Harbiye nazarını istiyor ve Sultanahmet Meydanı'nda toplanan halk ile öğrenciler: "Şeriat isteriz!" diye nara atıyor, Ali Cevat da: "-Evladlarım, siz ne istiyorsunuz? Şeriat mı? Bu nasıl lâkırdı? Şeriat-ı Muhammediye hamd olsun, bakî ve daîmdir" yollu bir nutuk atıyor. Anadolulu olduğu lisanından anlaşılan "aslan suratlı bir babayiğit asker" bağırıyor: "Babalığa söyle, bizim ırzımıza, dinimize sövüyorlar, döğüyorlar. Vallahi günahtır, bize acısın" diyor. Müşir Edhem Paşa, Harbiye Nazırı oldu. İş sükunete avdet etmedi, bir takım paşalar, öldürülme korkusuyla, evlerine gitmiyor. Saklanıyor. Asî askerler, Yıldız'a doğru yürüyor, orada bulunan Binbaşi Ali Kabulî Bey'i öldürüyorlar. İşler çığırından çıkmış oldu. "Avcı Taburları"nın isyanı ile, Meclis-i Mebusan'ın kuşatma altına alınması üzerine, bilindiği gibi, Hareket Ordusu yola çıkarak, ordu idareye el koydu! Orduya hakim olan "genç subaylar" ile, "emekliye" sevk edilen, 1400 artı 5-6 bin subayla, "alaylılar" da safdışı edilmiş oldu.



Sultan Murad, pençesine al boya sürerek fermandaki imza yerine elini bastı. Bu âdet, ta Oğuz hanlarından kalma idi. Osmanlı padişahlarının imzaları olan tuğralar, eski atalar âdetinin devamıdır.Sultan Murad’ın elini bastığı ferman, Venedik kıyısındaki Rakuzalılara gönderiliyordu. Senelik vergi karşılığı Osmanlıların himayesini istemişlerdi. Zaten bütün Balkan milletleri, Osmanlı adaletine kavuşmak için can atıyorlardı. Çünki Osmanlıların girdikleri yerlerde, ancak İslam adaleti ve merhameti hüküm sürüyordu.O zamana kadar Bursa kadısı olan Çandarlı Kara Halil, ilk kadıasker (kazasker) tayin edilmişti. Ordu büyüdükçe, ülkeler fethedildikçe, ordunun din işleri ve adalet işleri fazlalaştı. Kazasker, ordunun en yükse hakimi idi.

Sultan Murad, babasının azadlısı Lala Şahin Paşa’yı da Serasker yapmıştı. Onun kumandasında ordusunu Rumeli’ye gönderdi. Gazi Evranos ve Hacı İlbeyi, efsane kahramanı gibi çarpışmakta idiler. O kadar çok ganimet malı toplanıyordu ki, bu servetle Osmanlı ülkesi, baştan başa imar ediliyordu. Camiler, medreseler, şifahaneler, imaretler, hanlar, kervansaray lar, yollar, köprüler memleketin her tarafını kaplamıştı. Osmanlı İmparatorluğunun bu yükselme ve ilerleme devrinde, padişahın üç oğlu sünnet olacaktı. Bâyezid, Yakub ve Savcı beylerin sünnet düğününe, dost düşman herkes davet edildi. Bütün yabancı devletler, hediyeler gönderdiler. Dostlar sürur bulsun, düşmanlar haset kalsın diye, düğün çok ihtişamlı yapılıyordu. Şehzadelerle birlikte, ne kadar fakir Müslüman çocuğu varsa, onlar da sünnet edildiler, düğüne katıldılar. Memleket in müslim, gayrimüslim bütün fakir çocukları giydirildi, doyuruldu. Düğün ziyafetinde 40 koç, 40 deve kurban edildi. Dervişler, gaziler, beyler, ağalar, paşalar, vezirler, elçiler, zengin fakir bütün davetliler 40 gün ağırlandılar. 40 gece sonra münasip armağanlarla uğurlandılar. Elçiler memleketlerine dönünce, krallarına, şövalyelerine, prens ve prensesleri ne, bu sünnet düğününü 40 gün 40 gece anlattılar. Osmanlı İmparatorluğunun kudretini, saltanatını ve misafirperverliğini unutamadılar.O devirde yaşayan İslam büyükleri ve onların yetiştirdikleri talebeleri bütün Osmanlı ülkesini nurlandırıyordu. Sultan Murad Han da babası Orhan ve dedesi Osman Gazi gibi çok dindardı. Aynı zamanda ehl-i tarikdi. Kerametlerini görenler pek çoktu. Her namaza duracağı zaman Kâbe’yi karşısında görürdü. Çok temiz ve saf kalbliydi. Herkesi, manevi dereceler bakımından kendisinden yukarıda zannederdi. Bir gün, kendi yaptırdığı camide, cemaatle namaz kıldıktan sonra imama; “Efendi, sizler ne kadar mübarek insanlarsınız. Ben namaza dururken, ancak üçüncü tekbirde Kâbe’yi karşımda görebiliyorum. Ne mutlu sizlere ki daha ilk tekbirde görüyorsunuz” diyerek ağlamıştı. Halbuki, o cemaat içinde kendisinden başka bu dereceye erişen kimse yoktu. Diğer bir meşhur kerameti de, serhat boylarında zamanımıza kadar halk arasında anlatılmakta idi; Rumeli’de birçok şehirler fethedilmişti. Buralardan kaçanların çoğu, Bizans’ın yazlık dinlenme yeri olan Apalonya kalesine sığınmışlardı. Osmanlı ordusu bu kaleyi hemen kuşattı. Fakat surlar çok sağlamdı. Fethi için zaman lazımdı. Sultan Murad ise işin uzamasından sıkılıyordu. Kuşatmanın ikinci günü deniz kenarında yüksek bir kavak ağacı dibine oturmuştu. Gözleri dalgın, bir şeyler mırıldanıyordu:-Bu kahrolası yerde bağlanıp kalmak, bizi mübarek seferimizden alıkoyar. Niyet ettiğimiz cihadı ve gazayı tehir eder. Meğer ola ki Cenâb-ı Hak bu inatçı kal’anın duvarlarını yıka! Dua gibi mırıldanan bu sözler henüz bitmemişti. Bir yeniçeri koşarak geldi:-Müjdeler olsun Sultanım! Hikmet-i Hüda, Apalonya kal’asının duvarı yıkılıp gitti. Gaziler heman kal’ya girip dururlar, dedi.Koca Sultan bu müjdeyi alınca derhal şükür secdesine kapandı:-Yâ Rabbi! Senin yardımın olmadan hiçbir zafere erişilemez! Allah’ım, sana sonsuz şükürler olsun! Diye hamdetti.O kaleye hâlâ “Hüda Yıkığı”, Sultanın altında oturduğu ağaca da “Devletli Kavak” derler.Bunun gibi hadiseler çok olduğu için, Murad Han’a “Hüdavendigar”, yani “Allah’ın yardım ettiği kimse” lakabı verilmişti. Derviş-Gazi dediği silah arkadaşlarının hem sultanı, hem arkadaşı olmuştu. Hayatı boyunca 37 kere düşmanla harbetmiş, Allah’ın izniyle hepsini kazanmıştı. Muharebe meydanını terkettiği veya düşmana sırtını döndüğü görülmemiştir. Hiç yalan söylemez ve sözünü mutlaka yerine getirirdi. Müslüman olmayanlara o kadar iyi davranırdı ki, zalimlerden korkan kavimler, onu imdada çağırırlardı. 1389 yılındayız. 1 Haziran günü Osmanlı ordusu Kosova’ya ulaştı. Bir gün sonra Allah’ın adını yüceltmek için din ve devlet uğruna düşmanla savaşmaya hazırdır. O gece otağ-ı hümayunda harp divanı toplandı. Padişah sordu:-De bakalım Evrenos beyim!.. sen ki bu Urumelini karış karış kılıçlamışsındır. Tecrüben hepimizde ziyadedir. Tedbirin ne ola?-Siz daha iyi bilirsiniz Sultanım. Velâkin Padişah sorunca bildiğimizi söylemek vaciptir. Bu küffar ordusu bizden çokçadır. Üstelik gömgök demir zırha bürünmüştür. Bir çok kavim, bir çok kumandan emrindedir. Demek isteriz ki hep birlikte üzerlerine girmek, soğuk demiri dövmek gibidir. Muharebe anında onları birbirlerinden ayırmak gerektir. -Senin fikrin nedir Koca Timurtaş Paşam?-Evrenos bey haklıdır Sultanım.-Yahşi bey sen ne dersin?-Münasiptir Padişahım.-Sen ne söyleyeceksin evlat?Yıldırım Bayezid başını salladı:-Söz Evrenos’un sözüdür aziz babam.Sultan Murad harp divanını dağıtmadan son sözlerini söyledi:-Cümleniz berhüdar olasınız. Ferasetinizi açıkça bildirdiniz. Gayrı hepimiz biliriz ki, zafer ancak Allah’ın yardımıyladır. Küffar ordusu bizden beş misli fazladır. Amma ki bir Müslüman mücahid, 5000 kafirden şecaatlidir. Beylerim, paşalarım... haydi göreyim sizi. Bu gece asker evlatçıklarımı hoşça tutasınız. Onlara Cenab-ı Hakk’a dua etmelerini vasiyet edesiniz. Helallaşasınız. Ola ki yarın çoğumuz Cennette buluşuruz.Kumandanlar, birliklerine dağıldılar.Hüdavendigar, otağında ibadete çekildi.Gece yarısına doğru çok şiddetli bir fırtına çıktı. Göz gözü görmez oldu. Sanki kıyametten bir örmek Kosova’yı kaplamıştı. Kur’an-ı Kerim okuyan Padişah, gene secdeye kapandı ve tarihlere geçen meşhur duasını yaptı:“Yâ Rabbi! Bu fırtına şu aciz Murad kulunun günahları yüzünden çıktıysa, masum askerciklerimi cezalandırma. Onları bağışla. Allahım! Onlar buraya kadar, sadece senin adını yüceltmek ve İslam dinini kafirlere duyurmak için geldiler. Bu fırtına afetini onların üzerinden def eyle. Senin şanına layık bir zafer kazanmalarını nasib eyle. Onlara öyle bir zafer kazandır ki, bütün Müslümanlar bayram ede. Ve dilersen o bayram gününde şu Murad kulun da sana kurban ola.”Secdeden kalkarken, Kosova sahrasına son rahmet damlaları düşüyordu. Hüdâ, Hüdavendigarın duasını kabul etmişti. O gece mukaddes Berat kandili idi. Ertesi gün, 20 Haziran 1389 sabahı, iki ordu savaş meydanında yerlerini aldılar. Sabah namazlarını at üzerinde kıldılar. Sultan Murad, ak atına binmiş, askerin en önünde ilerliyordu. Onun önünde de Yeniçeriler sıralanmıştı. Ordunun sağ kanadına Şehzade Yıldırım Bayezid, sol kanadına da Şehzade Yakup Çelebi kumanda ediyordu. Sadrazam Çandarlıoğlu Halil Paşa Padişahın yanında bulunuyordu. Malkoç Bey de ihtiyat kuvvetleri nin başındaydı.Haçlı ordusunda Sırplar, Bulgarlar, Hırvatlar, Çekler, Bosnalılar, Makedonlar ve Moldavyalılar vardı. Baş kumandan, Sırp kralı Lazar idi. Sağ tarafa Prens Brankoviç, sol tarafa Bosna kralı Tvartko kumanda ediyordu.O mukaddes günün güneşi doğarken Hüdavendigar’ın son buyruğu Kosova semalarında dalgalandı:“Yâ Allah...Bismillah...Allahüekber...”yer gök Allah Allah sadalarıyla inledi. Bu büyük meydan muharebesi 8 saat sürdü. İkindiye varmadan, Osmanlı ordusu birleşmiş kafir ordusunun çoğunu kılıçtan geçirdiler... Mağrur başkumandan Lazar da ölüler arasındaydı. İki rekat şükür namazı kılan koca Padişah, muharebe meydanını dolaşmağa çıktı. Yerde yatan bir çok şövalye, dük, prens, subay ve askere üzülerek bakıyordu. İşte bu sırada ölüler arasından bir yaralı fırladı. Elindeki hançeri mücahid Sultanın kalbine sapladı. Er meydanında güçsüz kalan bu hain, Sırp kralı Lazar’ın yeğeni Miloş idi. Yeniçeriler hemen oracıkta Miloş’u paraladılar. Murad Han, otağına götürülürken tebessüm ediyordu:-Allahü teâlâ dualarımı kabul etti. şükürler olsun, masum askerciklerime bu zaferi nasib etti ya...Gayrı Murad kulunun canı O’na kurban olsun...dedi.Gazi Padişahımız, temiz ruhunu Meleklere teslim edip, en büyük mertebeye erişti. Şehid oldu.



Orhan Gazinin oğlu Süleyman Paşanın Rumeli’de giriştiği fütuhat, küffar diyarında görülmedik bir tesir bıraktı. Balkanlardaki krallar, Bizans İmparatoruna gönderdikleri haberde:“Şimdiye kadar Rum ülkesi, Müslüman saldırılarından korunabilmekteyken, İslam ordularının askısı iyice artmış ve güçleri çoğalmıştır. Karşı çıkmakta gevşeklik gösterirsek, hepimizin yok olmasına ve onların güçlenmesine yol açılmış olur. Henüz ayakları iyice yere basmadan onları topraklarımızdan kovmak için birlikte hareket edelim.”

Süleyman Paşa, onların, Müslümanlara karşı ittifak kurduklarını haber alınca, askerlerine şu nasihatlerde bulundu:“Şu gördüğünüz olağanüstü işler, yaptığımız akıl almaz girişimler, şimdiye kadar zaferi rehber edinen ordumuzun yeni ülkeler fethetmesine sebep olmuştur. Bu fetihler, aslın da Allahü Teâlânın yardımı ve Cenâb-ı Peygamberin mucizesinden başka bir şey değildir. Yoksa böyle bir destek ve yardım olmazsa, bu kısa zamanda, bu kadar az askerle, bu kadar çok iş görmek kolay değildir. Meydana gelen fetihler, İ’lâ-yı Kelimetullah için gerçekleştirilmiştir. Sağlam inançlara sahip kişiler, cihad yolunda gayret edip, baş koymak zorundadır. Hele şimdi düşmanın toptan hareket etmesi ve asker toplaması, bizim böyle çalışmamızı gerektirir. İslam ehline layık olan inanış budur ki; “Ne kadar az da olsa, Mü’min bir topluluk, çok kalabalık orduları Allah’ın izniyle mağlup etmiştir” Din yolunda harp eder iken, Allah’ın yardımına güvenerek küffar ile cenge çıkmalı, düşman üzerine atılmalı, ürkmeden direnmelidir. Hayat, herkese giydirilen emanet bir elbisedir. Akıllı olanlar bunun ile öğünmekten ar ederler. Her kişinin nefesleri sayılı, sonu da bilinmemektedir. Herkesin, ölümü her an hazır ve ruhları derleyen meleğin de ensesinde beklediğini bilmesi gerekir. Eğer vaadedilen ölüm günüm gelip çatarsa, sizler din düşmanlarından yüz çevirip, kafirlerin önünden kaçmayasınız. İslam’ın sancakları, din yolunda savaşanların gayretleri ile durmuş iken, başınızda benim yokluğum mağlup olmanızı gerektirmez. Mü’min olmanın gereği, Allah’a güvenerek gayret etmektir. Rabbimizin yardımı olduğu müddetçe, karşımıza çıka her ordunun sonu felakettir. Önünüze çıkan belaları göğüslemek, benim varlığıma bağlı değildir. Doğru yolu gösteren Hazrete sığınarak, Peygamberlerin Efendisi’ne “sallallahü aleyhi ve sellem” bağlanarak hasımlarınıza karşı mücadelede sabır ve tahammül edesiniz.”



I. Balkan savaşında Bulgarlara aylarca mukavemet eden Edirne, iktidarda bulunan İttihat ve Terakki partisi yöneticilerinin ihaneti sonunda işgal edilmişti. Şehri kahramanca müdafaa eden Şükrü Paşa, hatıralarında bu hadiseyi şöyle anlatır:“Harbin başında hükûmet benden bir ay mukavemet etmemi istedi. Ben tam 5 ay şehri savundum. Buna rağmen, harbin son günlerinde iktidara gelen İttihat ve Terakki idarecileri beni emekliye sevkederek rütbelerimi geri aldı. Bunun sebebi, harbin başında iken, İttihatçıların, daha önceki hükûmetlerindeki dahiliye vekili Talat Bey, gönüllü nefer olarak askere yazılıp Edirne’ye geldi. Maksadı askerlik etmek değil, askeri bozmaktı.

İkinci derecedeki kumandan ve paşaların karargah olarak kullandıkları binaya yerleşmiş ve o paşalar gibi bu nefer beye emir eri tahsis edilmişti. Nefer (er) Talat bey, kumandanların sofralarında oturuyor ve adeta bir nefer paşa muamelesi görüyordu. Bu adamın faaliyetleri hakkında her gün rapor alıyordum. Askeri harp etmemeye teşvik ediyor ve bilhassa Anadolu’dan gelen erlere, Rumeli’nin kendi vatanları olmadığından bahsediyordu. O sırada düşman ordusu Edirne’yi muhasara etmek üzereydi. Böyle bir fesada daha fazla tahammül edilemezdi. Talat beyi çağırdım. Karşımda askeri vaziyet alan nefer elbiseli bozguncuya: “Bey oğlum!” diye hitap ederek yaptığı menfi propagandayı anlattım. Bu hale bir dakika daha tahammül edemeyeceğimi, Edirne’de kalırsa kendisini idam ettirmek zorun da kalacağımı ve böyle bir mecburiyette kalmak istemediğim için o günkü trenle derhal İstanbul’a hareket etmesini emrettim. O gitti ama, parti yöneticilerinden Dr. Bahaeddin Şakir, Kızılay müfettişi sıfatıyla Edirne’de kaldı. Talat’ın propagandalarına devam eden bu adamı da idam ettirmemek için çekmediğim kalmadı. Muhasaranın sonlarına doğru bir gün bana gelip, Selimiye Camiinin düşmana teslim edilmeyeceğinden bahsederek, dinamitle havaya uçurulmasını teklif etti. Edirne’nin düşman işgalinde fazla kalmayıp, yakında tekrar bize geçeceğini, böyle bir hareketin Türklük ve Müslümanlığa büyük bir ihanet olacağını, bir daha vazifesinden başka şeylerle ilgilenmemesini ihtar ederek def ettim. İşte benim emekliye sevk edilmeme bu Talat ve Bahaeddin Şakir sebep oldu. Onlar ordumuzun bir an evvel mağlup olmasını ve bu sebeple iktidardaki hükûmetin düşüp, kendilerinin iktidara gelmesini istiyorlardı. Nitekim iktidara da geldiler. Fakat bir şeyi unutuyorlardı: benim asker olduğumu.”

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
27 Recep 1438
Miladi:
24 Nisan 2017

Söz Ola
Tarih milletlerin tarlasıdır, her millet geçmişinde ne ekmişse, gelecekte de onu biçer
Churchill.
Osmanlılar Twitter