Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


21 Temmuz 1905 Cuma...Yıldız Camii, her hafta olduğu gibi yine hıncahınç dolu. Salâ verilirken Sultan Abdülhamid Han abdest tazeledi. Namaz vaktine doğru Baş Mabeyinci yaklaştı:-Arabanız hazır Efendimiz...dedi.Sultan teşekkür etti. En yeni elbiselerini giydi. Güzel kokular süründü. Yavaş yavaş yürümeye başladı. Her zaman olduğu gibi sade ve açık bir faytona bindiler. Yıldız sarayından, Yıldız Camiine kadar yol kenarları lebaleb doluydu. Müslim-Gayri Müslim tebaadan Türkler, Arap, Boşnak, Arnavut, Kürt ve Çerkesler kadar, Rum, Musevi ve Ermeniler de dikkat çekiyordu. Memleketimizi gezmeye veya iş icabı gelen yabancılar, Büyük Hakanı ancak Cuma günleri görebilirlerdi. Bu yüzden yol boyunca onlar da sıralanmışlardı.-Padişahım çok yaşa...-Allah seni başımızdan eksik etmesin...sesleri ve alkışlar arasında ilerleyen Padişah, selamlara karşılık veriyordu.

Her şeye rağmen kalabalık arasında, Padişaha kin ile bakan gözler farkediliyordu. Müslüman tebaa Sultanlarını ne kadar çok seviyorlarsa, bazı gayri Müslimler de o kadar kızıyor lardı. Mesela Rumları birkaç yıl önceki savaşta mağlup etmişlerdi. Böylece istiklal rüyaları suya düşmüştü. Ermeniler de, Rusya’nın kışkırtmasıyla Doğu Anadolu’yu istiyor lardı. Sultan Abdülhamid hayatta iken bu imkansızdı. Yahudiler ise, hâlâ bir yurt sahibi olamamışlardı. Onlar da Filistin’e yerleşmek arzusundaydılar. Bütün dünya Yahudileri birleştiler. Yaşadıkları devletlerin başkanları vasıtasıyla, Kudüs civarına göç müsaadesi istediler. Fakat Sultan Abdülhamid Han bunu reddetti. O zaman para babaları, Yahudi teşkilatları gayrete geldiler:-Size istediğiniz kadar para, milyarlarca altın verelim. Sadece Filistin’de biraz arazi sahibi olmamıza izin verin. Birkaç yüz aile oraya yerleşsin!...dediler ve ilave ettiler:-Bu paralarla, çok sevdiğiniz okullar açar, silah alır veya demiryolları yaptırırsınız... Veya şahsi servetinize katarsınız!...Böylelikle Abdülhamid Han’a utanmadan rüşvet teklif ettiler. Koca Hakan sükûnetini bozmadı ve:-Biz o mukaddes toprakları parayla almadık!... cevabını verdi. İşte bu sebeple Yahudiler de kendisini hiç sevmezlerdi. Fakat O, 29 yıldan beri Osmanlı gemisinin başında idi. Tek başına bütün dünya devletleriyle mücadele ediyordu.Cuma ezanları okunurken Hünkar Mahfilindeydi. Abdülhamid Han’ın bir özelliği de, her şeyi tam zamanında yapmasıydı. Öyle ki, onun hareketleriyle saatleri ayarlamak mümkündü. Hutbe okundu... Namaz kılındı. Sonra Sultan, “Cuma Tebrikleri” arasında çıkış kapısına doğru ilerledi. Merdivenlerin başında, Şeyhülislam Mehmed Cemaleddin Efendi yaklaştı:-Cumanız ve 63.cü yaşınız mübarek olsun Sultanım...diye çifte tebrikte bulundu.-Allah Razı olsun Efendi hazretleri...dedi ve:-Sevgili Peygamberimiz “Sallallahü Aleyhi ve Sellem” bu yaşta vefat etmişti değil mi diye sordu...-Evet Hünkarım...Türkistan’da 63 aşına basan Meşayıh, şükran kurbanı keserlermiş Efendim...-İnşaallah biz de kestiririz... Ne güzel âdetmiş!..Duanızı esirgemeyin. Şimdilik müsaadenizle..-Devletle Sultanım, devletle..Abdülhamid Han ağır ağır merdivenleri inmeye başladı. Araba harekete geçerken, birkaç metre ileride yeri göğü inleten gümbürtülerle büyük bir bomba patladı. Padişah:-Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah...diye kelime-i şahadet getirdi.Ortalık ana baba gününe döndü. Hassa bölüğü atları ürktüler. Sağa sola kaçışanlar ezildiler, çiğnendiler. Yol kenarlarında bulunanlar, birbirlerinin üstlerine basarak caddeyi doldurdular. Görevlilerin çoğu, şaşkın ve ne olduğunu anlayamadan, kendilerini yere attı lar. Bağıran!...Kaçışan!..İnleyen insanlar arasında bir tek kişi yerinden kımıldamadı; Sultan Abdülhamid Han...Bulunduğu yerden, ayakta olayların gelişmesini takip etti. Bütün kargaşalıklara rağmen, Muhafız Alayının 9 görevlisi Sultanın yanına koştular ve etrafını çevirdiler. Sağ elleri hançerlerinde, sol elleri tabancalarındaydı. Bunlar, Karakeçili Aşiretinden, Türkmen fedaileriydi. Abdülhamid Han onlara tebessüm etti. hepsini ismen tanıyordu. Ellerini kaldırıp:-Sakin olun yiğitlerim.. diye onları taşkınlıktan alıkoydu. Patlama 1-2 dakika devam etti. bomba, yol kenarına konulan bir araba içinde patlamıştı. Sultan Türkmenlere seslendi:-Ali Hoca!..Şu araba tekerleğinin yanına seğirt bakalım!-Yavuz Hasan!..Kalabalığı yarmak isteyen kadın kılıklıları bırakma!..-Oruç Oğul!...Sen de silahlı olanları çevir!..Türkmenler birkaç dakika içinde görevlerini kusursuz başardılar. Başka patlama olmadığını gören kalabalık da toparlanmağa başladı. Yatanlar doğruldu, kaçanlar birbirlerine bakmaya başladılar.Soğukkanlılığını zaten hiç kaybetmeyen Padişah, çok sayıda yabancı diplomata ve her sınıftan devlet ricaline ve binlerce meraklıya karşı gayet vakurane ve soğukkanlılıkla bir konuşma yaptı:“Kendimce en büyük emel, ahalinin rahat ve mesud olmasıdır. Bu uğurda gece ve gündüz nasıl çalışıldığı ve gayret gösterildiği malumdur. Gayret ve hüsn-i niyyetimin min tarafillah mükafatı, şu hadiseden hıfz-ı Hüda ile emin olmaklığımdır. Onun için Cenab-ı Hakk’a Şükr ve Hamd ederim. Müteessir olduğum bir şey varsa, asker evladlarımdan ve ahaliden bazılarının telef ve mecruh olmalarıdır. Buna ilelebed teessüf ederim. Tebaamın, hakkımda göstermiş oldukları hissiyata an samimil kalb memnuniyetimi beyan eder, âfât-ı semaviyye ve arziyyeden masuniyeleri için dua ederim.”Adülhamid Han her hafta yabancı elçilerle saray avlusunda 20 dakika konuşmayı âdet edinmişti. Bu gün de konuşacak mıydı? Bütün kordiplomatik merak ediyordu. Hepsi de heyecanlıydı. Hadiseyi duymuşlardı. Fakat Sultan gayet sakindi. Onlara tebessüm etti. İlk yaklaşan Hindistan elçisi oldu:-Geçmiş olsun Devletlû...dedi.Sonra İngiliz, Fransız, İran, Avusturya elçileri “Geçmiş olsun”dediler. Rus elçisi de yarım Türkçesiyle sırıttı:-Şeyhülislam sayesinde ölümden kurtulmuşsunuz!...dedi. Büyük Sultan:-Allah sayesinde Ekselans!..Allah sayesinde.. cevabını verdi.Tam 20 dakika dolarken Harem-i Hümayuna çekildiler.Göreviler daha o gece suçluyu yakalayıp, Sultanın huzuruna çıkardılar. Sadrazam Avlonyalı Ferid Paşa:-Katil Fransızca konuşuyor Hünkarım!..dedi. Sultan sordu:-Milliyeti neymiş?-Belçikalı, Efendimiz.Bunun üzerine Abdülhamid Han, Belçikalı ile yalnız konuşmak istedi. Katilin muhafızları dahil, huzurda bulunanların hepsi salonu terketti. Yalnız, üyük kadife perdelerin ardındaki 9 Karakeçili muhafız hariç...Padişah gayet güzel bir Fransızca ile:-Adınız nedir?.. diye sorduAdam pek şaşırdı:-Jorris. Sultan hazretleri!-Siz sakın, Belçikalı meşhur anarşist Jorris olmayasınız?Adam daha da şaşırdı:-Beni tanıyor musunuz?..diye kekeledi.Nereden bilsin ki, dünyanın en güçlü istihbarat teşkilatı Osmanlı Hükümdarının emrindedir!Abdülhamid Han kalın ve tesirli sesiyle tekrar sordu:-Peki! Bu kirli işe niçin ve nasıl bulaştınız?Jorris bir an düşündü. Osmanlıların elinden kaçması mümkün değildi. Fakat doğruyu söylerse, belki ölümden kurtulabilirdi!...-Ermeniler!..Efendimiz Ermeniler... diye itiraf etti. Sultan:-Tahmin ettiğimiz gibiymiş...dedi. Sonra tekrar sordu:-Sizi nasıl ikna ettiler, neler söylediler?-Doğu topraklarınızda onların hakkı mı varmış!..Siz vermek istemiyormuşsunuz.. falan filan...-Bütün bunlara inandınız mı?-Biliyorsunuz Sultan hazretleri...Ben anarşistim. Hiçbir şeye inanmam!..Din, iman, vatan, benim için mukaddes şeyler değildir. -Öyleyse çok para verdiler?-Çok efendim, çok fazla...-Planlamayı kim yaptı?-Ermeni komitacılarla birlikte yaptık Sultanım...-Nasıl?-Daha önce bir aç defa İstanbul’a geldim. Sizin, halk arasına karıştığınız “Cuma Selamlığı” törenlerinizi, bilhassa inceledim. Her Cuma namazından sonra 1 dakika 42 saniye içinde arabanıza bindiğinizi tespit ettim. Bu müddet hiç değişmiyordu. Tıpkı dakik bir saat gibi. Bu husus işimize yarayacaktı. Viyana’da özel bir kapalı araba yaptırdım. Parça parça sökerek buraya getirttim. Kumaş topları arasında gümrükten geçirdik. Burada tekrar monte ettik. İçine 100 kilo, Melinite cinsinden patlayıcı bulunan bir saatli bomba yerleştirdim. Nihayet dün Cuma namazından önce arabayla Yıldız Sarayına geldik. Dikkati çekmemek için arabaya iki de Ermeni Madam oturttuk. Sizi kapıda gördüğümüz an, bombayı 1 dakika 42 saniyeye kurdum! Ve arabayı terkettik. Gerisini biliyorsunuz.Dikkatle dinleyen Büyük Sultan tekrar sordu:-Şimdi size ne ceza vermemizi bekliyorsunuz?Jorris pişmanlıkla:-Ermenilere de, paralarına da lanet olsun!...Ölümü çoktan hak ettim...diyebildi.Abdülhamid Han:-Merak etmeyin...Sizi önce Âdil Osmanlı hakimleri muhakeme edecekler...dedi.Az sonra nöbetçiler, kiralık katil Jorris’i çıkarırlarken, Şeyhülislam Cemaleddin Efendi Huzura giriyordu:-Büyük geçmişler olsun Hünkarım... Allah sizi korudu... Ya o menfur suikaste kurban gitseydiniz ne yapardık!..diye üzüntülerini arzetti.Cihan Sultanı Abdülhamid Han gayet vakur, şu cevabı verdi:-Bu millet, binlerce Abdülamid çıkarır...Biz henüz ikincisiyiz Efendi Hazretleri... Yeter ki Cenab-ı Hak, devletimize ve milletimize zeval vermesin...




Kanuni Sultan Süleyman, Macar Kralı İkinci Lajos'a, gönderdiği elçiye yapılan kötü muameleden dolayı sefer açılmasına karar verdi. Rumeli Beylerbeyi Ahmed Paşayı Sabach zaptına, Semendre beyi Hüsrev Beyi Belgrad'ın ablukasına gönderdi. Kendisi de o tarafa doğru 18 Mayıs 1521 günü İstanbul'dan hareket etti. Ayrıca Karadeniz Tuna yoluyla bir donanma sevkedilmişti. Kanuni Sultan Süleyman ordusu ile Belgrad yakınlarına ulaşıp Zemun yakınlarında yüksek bir yere otağını kurdurup, muhasara emrini verdi. Günlerce süren şiddetli ateşten ve çarpışmadan sonra Osmanlı kuvvetleri 8 Ağustos, Ramazanın beşinci günü dış kaleye girdi. İç kalenin fethi ise biraz daha uzadıysa da Ramazan'ın 26. Kadir gecesi orası da alındı (29 Ağustos 1521). Fethin ertesi günü Belgrad'a giren Kanuni Sultan Süleyman kiliseden çevrilen camide Cuma namazını kıldı. Kale halkından Macaristan'a gitmek isteyen lere müsade edildi. Cizye vermeyi kabul edenler ise yerlerinde bırakıldı.

Tuna ile Sava'nın birleşme noktası olan Belgrad'ın Osmanlılar eline geçmesi ile, Macar Ovası Türklere açılmış oluyordu. Belgrad'ın düşmesi ile etrafındaki bütün kale, palan ka ve kasabalar teslim olup, Osmanlı Devletine katıldılar. Belgrad'ın fethi, Avrupa'da büyük yankılar yaptı. Çünkü burası Hıristiyanlık aleminin ele geçirilemez kalelerinden biri kabul ediliyordu. Avusturya elçisi bu fetihten otuz sene sonra şunları yazmıştır: "Belgrad'ın alınışı, Macaristan'ın daha sonra içine düştüğü acı durumun başlangıcı olmuştur."Gerçekten de birkaç sene sonra Kanuni yeniden Macaristan üzerine yürüdü, Hıristiyanlar bir defa daha yenildiler ve Macaristan ortadan kalktı.



Kenan Paşa, Şeyh Muhammed Aynî hazretlerini ziyâret maksadıyla Siirt'e oradan da Aynî köyüne gitmişti. Askerleriyle birlikte Aynî köyüne varınca, câminin avlusunda bir hasır üzerine oturdu. Paşa için yemek hazırlamak istediler. Şeyh hazretleri; "Bu hususta tekellüfe girmeyi niz, kendinizi zorlamayınız." dedi. Evinde arpa unundan yapılmış iki yufka ve iki gün önce pişirilmiş et yemeği vardı. Bunları yedirmek bizim için ar olur dedilerse de, Şeyh hazretleri; "Bunlar yemek olarak kâfidir. Mevcud olan bunlardır. Bunları ikrâm etmekte bir mahzur yoktur." dedi. Sonra kendisi Kenan Paşanın yanına gitti. Paşa onu görünce ayağa kalkıp hürmetle elini öptü ve duâ istedi. Sofrayı getirmelerini söyleyince, Paşanın önüne iki yufkayı ve et yemeğini koydular. Bunları yedi. Sonra kalkıp Şeyh Muhammed Aynî hazretlerinin elini tekrar öptü. Teşekkür ederek müsâde isteyip ayrıldı. Dönerken yolda adamlarından biri, Şeyh'in huzûrunda ne yemeği yediğini sorunca; "Arpa ekmeği ve bayat et yemeği yedim. Yemin ederim ki ömrümde böyle lezzetli yemek yemedim." dedi.



Osmanlı Sultanı Yıdırım Bayezid Han, Anadolu beyliklerini hakimiyeti altına aldığı zaman bu ülkelerin beyleri, o zaman batıya doğru gelmekte olan Timur Han’a sığınmışlardı. Ayrıca Timur’dan kaçan Karakoyunlu Hükümdarı Kara Yusuf ile Tebriz hükümdarı Ahmed Celayiri de, Yıldırım’a iltica etmişti. Bu beyler her iki Türk sultanını birbiri aleyhine kışkırtı yorlardı. Neticede bu kışkırtma ve tahrikler, sünni iki Türk hükümdarını 28 Temmuz 1402 günü Ankara’ nın Çubuk Ovasında karşı karşıya getirdi.Osmanlı sultanının güç ve kuvvetini iyi bilen, Maveraünnehr’deki en kudretli ve zırhlarla mücehhez kuvvetlerini getiren Timur’un ordusu yüz altmış bin idi. Ayrıca 32 fili vardı. Buna karşılık Osmanlı ordusunun mevcudu yetmiş bin idi. Timur’un kuvvetleri adedce Osmanlılardan çok fazla olduğu için, Yıldırım Bayezid Han ordu kumandanlarına muvaffak olmak için fedakarane gayrette bulunmalarını söyledi.

Osmanlı ordusunun merkezinde padişah ve vezir-i azam ile şehzadeleri Mustafa, Musa ve İsa çelebiler bulunuyorlardı. Sağ kolda Anadolu kuvvetleri, Kara Tatarlar ve onların sağında okçular, sol kolda Rumeli kuvvetleri ve Sırp birlikleri ile ihtiyatta Amasya sancak beyi Şehzade Mehmed’in kuvvetleri yer alıyordu. Timur’un ordusunun sağ kanadında iki oğlu Miranşah ve Emirzade Mehmed ve emirler, merkezde hükümdarın kendisi, sol kanatta ise diğer iki oğlu Şahruh Bahadır ve Halil Sultan ile diğer emirler yer almışlardı.Savaş Timur ordusunun saldırısıyla başladı. Başlangıçta savaşta üstün görünen taraf Osmanlılardı. Bilhassa yeniçeriler ile Osmanlı sağ kolunda timarlı sipahilerin üstün gayretleri üzerine Timur Han bu mevkilere tekrar kuvvetler sevketti. Ancak bu sırada Osmanlı ordusu iki ihanet ile karşı karşıya kaldı. Sol kolda yer alan ve daha önceden Timur’la anlaşan Kara Tatarlar, Osmanlı kuvvetlerini arkadan vurmaya başladılar. Sağ koldaki bir kısım timarlı sipahiler de bu sırada Timur’un ordusunda çarpışan beylerini görerek karşı saflarda yer aldılar. Bu gelişmeler üzerine Osmanlı ordusunun sağ ve sol kanadı çöktü. Şehzade Süleyman, Çelebi Mehmed ve Sırp despotu kuvvetlerini toplayarak geri çekilmeye başladı. Yanındaki şehzadeleri ve yeniçerilerle akşama kadar muharebeye devam eden Yıldırım Bayezid ise, çekilmeye çalışırken esir düştü.Timur Han, kendisini iyi karşıladı ve tesellide bulundu. Bir Osmanlı padişahına yaraşır şekilde, izzet ve ikram eyledi. Ancak esaret zilletini çekemeyen Yıldırım Bayezid Han, kederinden ve nefes darlığından, 44 yaşında vefat etti(l403). Kabri Bursa’dadır. Timur Han, ölüm haberini alınca “Yazık oldu, büyük bir mücahidi kaybettik.” dedi.



Osmanlı Devletinde 7 yaşındaki çocuklara “elif-ba” ve ahlak bilgilerinin öğretildiği ilk mektebe başlatılırken yapılan merasimdir. Bu merasimin bir kandil günü olmasına bilhassa dikkat edilirdi. Bu mümkün olmazsa, pazartesi veya perşembe günleri yapılırdı.Merasime bir gün önceden evin temizliğiyle başlanırdı. Ayrıca ailenin mensupları Kapalıçarşı’ya giderek, okula başlayacak çocuğa ve mahalledeki fakirlerin çocuklarına gerekli eşyaları alırlardı. Bundan başka aile yadigarı rahle de cilaya verilirdi.Amin alayı yapılacağı gün, sabah namazından sonra çocuğa yeni elbiseleri giydirilir, hazırlık tamamlanınca ailece Eyüb Sultan’a gidilir ve burada dua edilirdi. Eve dönüldükten kısa bir süre sonra, okul çocukları ile ilahiciler gelirdi. Her okulun ayrı bir ilahicisi vardı. Semtte, amin alayı bir seyir vesilesiydi. O gün sokaklarda bir bayram havası ve görülmedik bir kalabalık olurdu.

Mektebe gidecek çocuk, evinin kapısında göründüğü anda ilahiciler ilahi okumaya başlarlar ve ilahilerin uygun yerlerinde alayda hazır bulunan Aminciler de “amin! amin!” diye nakarat yaparlardı. İlahi sona erince mahallenin hocası duaya başlar, çevrede bulunanlar büyük bir huşu içinde, çömelerek duayı sessizce dinlerdi. Hocanın duası sona erince, ilahiler okunmaya başlanır, amin nidaları göğe yükselirdi. Bu sırada mahallenin bekçisi, çocuğu hazırlanmış olan midilliye bindirir, yedeğine geçer, okulun kalfası ve müzakerecisi de atın iki tarafına geçerek alay hareket ederdi.Amin alayı belirli teşrifat kaidelerine bağlıydı. En önde giden, atlas yastık üzerindeki sırmalı kesesiyle elif-bayı taşırdı. Onun arkasından, başının üzerinde rahle ve çocuğun okulda oturacağı minderi götüren uzun boylu birisi giderdi. Bunu okula gidecek çocuk takib ederdi. Çocuğun arkasında okulun hocasıyla ilahiciler, aminciler bulunurdu. Amincilerin arkasında da ikişer ikişer el ele tutuşan mekteb talebeleri gelirdi. Alayı çocuğun babası, davetliler, akrabalar ve yakın dostlar tamamlardı.Yolda ilahiciler okumaya devam eder, aminciler de münasip yerlerde “amin” derlerdi. Bu topluluk sonunda okul kapısına varır; çocuk hemen içeri girmez burada zamanın padişahına dua edilir ve gülbank okunurdu. Gülbank’ı müteakip hoca tekrar dua eder, nihayet çocuğun bir elinden okul kalfası, diğer elinden de kapıcı tutar ve doğruca hocanın yanına çıkarlardı.Çocuk hocanın önüne geldiğinde elini öper, karşısında diz çökerdi. Bu arada, kalfa da elif-ba cüzünü rahleye açardı. Daha sonra hoca Besmele-i şerif’i takiben Elif harfini gösterir ve ilk dersini verirdi.Amin alayları eski devirlerde kısaca böyle olur ve çocuk ilk dersi bu şekilde alırdı.



Rus Çarı II. Petro’yu öldürterek, onun yerine tahta çıkan eşi Çariçe II. Katerina da amansız bir Osmanlı düşmanıydı. Bilhassa Ortodoksların Hamisi olduğunu ileri sürerek Rum ve diğer Ordtodoks azınlıkları ayaklandırmak için faaliyete başladı. Kocasını öldürmesinde kendisi ne yardım eden sevgilisi Prens Orlof kumandasında bir donanmayı İngiltere’ye gönderdi ve İngilizlerin himayesine sığındığını, eğer onlar da yardım ederlerse Osmanlıları birlikte yok edebileceklerini söyledi. Daha sonra bu donanma bir İngiliz amiralinin kumandasında Akdeniz’e açıldı ve Mora sahillerine geldi. Daha önceden Papazoğlu isimli bir Rum tüccarı para vadederek elde etmişlerdi. Bu adam, bütün Mora’yı dolaşarak bölgedeki papazlara Rusların göNderdiği hediyeleri dağıttı. Papazlar da halkı Osmanlı Devletine isyan etmeğe çağırıyorlardı. Fakat buna rağbet eden pek olmadı.

Bu arada Papazoğlu da Arnavut eşkıyalar tarafından yakalanarak öldürüldü. Nihayet İngilizlerin kumanda ettiği Rus donanması Mora’ya asker çıkardı. Bunlar, da ha önceden elde ettikleri Rumlara, getirdikleri silahları dağıttılar ve Müslüman köylerine Sal dırmaya başladılar. Binlerce silahsız Müslüman erkeği şehid ettiler, çocukları minarelerden attılar, kadın ve kızlara tecavüz ettiler. Bu sırada Mora’daki küçük bir Osmanlı müfrezesi ha dise yerine yetişince kaçıp, yarımadanın batısındaki silahsız ve korumasız durumdaki Navarin kalesini ele geçirip buraya sığındılar. Arkalarından isyana katılan yerli Rumlar da oraya geldiler, fakat Ruslar onları kaleye almadılar. Osmanlı kuvvetlerinin onları imha etmesini zevkle seyrettiler. Daha sonra kaleyi kuşatan Osmanlı kuvvetlerine kaleyi teslim edip, gemi lerime binerek kaçtılar. Ama ne kaçış... Ertesi gün önlerine çıkan küçük bir Osmanlı deniz kuvvetini görünce, İngiliz amiralin savaş emri vermesine rağmen onu dinlemeyerek selame ti kaçmakta buldular. Rus kuvvetlerinin başındaki Prens Orlof: “Nereden şu Akdeniz’e geldik, Kahrolsun Çar Petro’nun vasiyeti” diye bağırıyordu. Öylece Çariçe Katerina’nın rüyası kâbusa dönüyordu.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
26 Zi'l-ka'de 1438
Miladi:
19 Ağustos 2017

Söz Ola
Osmanlı padişahlarının hepsi dindar insanlar idi. Dini muhafaza ettiler. Dinin direği idiler. İçlerinde bir tane kötü yoktur. Ama aralarında derece farkı vardır.
Seyyid Abdülhâkim Arvasî Hz. “Kuddise Sirruh”
Osmanlılar Twitter