Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


21 Temmuz 1905 Cuma...Yıldız Camii, her hafta olduğu gibi yine hıncahınç dolu. Salâ verilirken Sultan Abdülhamid Han abdest tazeledi. Namaz vaktine doğru Baş Mabeyinci yaklaştı:-Arabanız hazır Efendimiz...dedi.Sultan teşekkür etti. En yeni elbiselerini giydi. Güzel kokular süründü. Yavaş yavaş yürümeye başladı. Her zaman olduğu gibi sade ve açık bir faytona bindiler. Yıldız sarayından, Yıldız Camiine kadar yol kenarları lebaleb doluydu. Müslim-Gayri Müslim tebaadan Türkler, Arap, Boşnak, Arnavut, Kürt ve Çerkesler kadar, Rum, Musevi ve Ermeniler de dikkat çekiyordu. Memleketimizi gezmeye veya iş icabı gelen yabancılar, Büyük Hakanı ancak Cuma günleri görebilirlerdi. Bu yüzden yol boyunca onlar da sıralanmışlardı.-Padişahım çok yaşa...-Allah seni başımızdan eksik etmesin...sesleri ve alkışlar arasında ilerleyen Padişah, selamlara karşılık veriyordu.

Her şeye rağmen kalabalık arasında, Padişaha kin ile bakan gözler farkediliyordu. Müslüman tebaa Sultanlarını ne kadar çok seviyorlarsa, bazı gayri Müslimler de o kadar kızıyor lardı. Mesela Rumları birkaç yıl önceki savaşta mağlup etmişlerdi. Böylece istiklal rüyaları suya düşmüştü. Ermeniler de, Rusya’nın kışkırtmasıyla Doğu Anadolu’yu istiyor lardı. Sultan Abdülhamid hayatta iken bu imkansızdı. Yahudiler ise, hâlâ bir yurt sahibi olamamışlardı. Onlar da Filistin’e yerleşmek arzusundaydılar. Bütün dünya Yahudileri birleştiler. Yaşadıkları devletlerin başkanları vasıtasıyla, Kudüs civarına göç müsaadesi istediler. Fakat Sultan Abdülhamid Han bunu reddetti. O zaman para babaları, Yahudi teşkilatları gayrete geldiler:-Size istediğiniz kadar para, milyarlarca altın verelim. Sadece Filistin’de biraz arazi sahibi olmamıza izin verin. Birkaç yüz aile oraya yerleşsin!...dediler ve ilave ettiler:-Bu paralarla, çok sevdiğiniz okullar açar, silah alır veya demiryolları yaptırırsınız... Veya şahsi servetinize katarsınız!...Böylelikle Abdülhamid Han’a utanmadan rüşvet teklif ettiler. Koca Hakan sükûnetini bozmadı ve:-Biz o mukaddes toprakları parayla almadık!... cevabını verdi. İşte bu sebeple Yahudiler de kendisini hiç sevmezlerdi. Fakat O, 29 yıldan beri Osmanlı gemisinin başında idi. Tek başına bütün dünya devletleriyle mücadele ediyordu.Cuma ezanları okunurken Hünkar Mahfilindeydi. Abdülhamid Han’ın bir özelliği de, her şeyi tam zamanında yapmasıydı. Öyle ki, onun hareketleriyle saatleri ayarlamak mümkündü. Hutbe okundu... Namaz kılındı. Sonra Sultan, “Cuma Tebrikleri” arasında çıkış kapısına doğru ilerledi. Merdivenlerin başında, Şeyhülislam Mehmed Cemaleddin Efendi yaklaştı:-Cumanız ve 63.cü yaşınız mübarek olsun Sultanım...diye çifte tebrikte bulundu.-Allah Razı olsun Efendi hazretleri...dedi ve:-Sevgili Peygamberimiz “Sallallahü Aleyhi ve Sellem” bu yaşta vefat etmişti değil mi diye sordu...-Evet Hünkarım...Türkistan’da 63 aşına basan Meşayıh, şükran kurbanı keserlermiş Efendim...-İnşaallah biz de kestiririz... Ne güzel âdetmiş!..Duanızı esirgemeyin. Şimdilik müsaadenizle..-Devletle Sultanım, devletle..Abdülhamid Han ağır ağır merdivenleri inmeye başladı. Araba harekete geçerken, birkaç metre ileride yeri göğü inleten gümbürtülerle büyük bir bomba patladı. Padişah:-Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah...diye kelime-i şahadet getirdi.Ortalık ana baba gününe döndü. Hassa bölüğü atları ürktüler. Sağa sola kaçışanlar ezildiler, çiğnendiler. Yol kenarlarında bulunanlar, birbirlerinin üstlerine basarak caddeyi doldurdular. Görevlilerin çoğu, şaşkın ve ne olduğunu anlayamadan, kendilerini yere attı lar. Bağıran!...Kaçışan!..İnleyen insanlar arasında bir tek kişi yerinden kımıldamadı; Sultan Abdülhamid Han...Bulunduğu yerden, ayakta olayların gelişmesini takip etti. Bütün kargaşalıklara rağmen, Muhafız Alayının 9 görevlisi Sultanın yanına koştular ve etrafını çevirdiler. Sağ elleri hançerlerinde, sol elleri tabancalarındaydı. Bunlar, Karakeçili Aşiretinden, Türkmen fedaileriydi. Abdülhamid Han onlara tebessüm etti. hepsini ismen tanıyordu. Ellerini kaldırıp:-Sakin olun yiğitlerim.. diye onları taşkınlıktan alıkoydu. Patlama 1-2 dakika devam etti. bomba, yol kenarına konulan bir araba içinde patlamıştı. Sultan Türkmenlere seslendi:-Ali Hoca!..Şu araba tekerleğinin yanına seğirt bakalım!-Yavuz Hasan!..Kalabalığı yarmak isteyen kadın kılıklıları bırakma!..-Oruç Oğul!...Sen de silahlı olanları çevir!..Türkmenler birkaç dakika içinde görevlerini kusursuz başardılar. Başka patlama olmadığını gören kalabalık da toparlanmağa başladı. Yatanlar doğruldu, kaçanlar birbirlerine bakmaya başladılar.Soğukkanlılığını zaten hiç kaybetmeyen Padişah, çok sayıda yabancı diplomata ve her sınıftan devlet ricaline ve binlerce meraklıya karşı gayet vakurane ve soğukkanlılıkla bir konuşma yaptı:“Kendimce en büyük emel, ahalinin rahat ve mesud olmasıdır. Bu uğurda gece ve gündüz nasıl çalışıldığı ve gayret gösterildiği malumdur. Gayret ve hüsn-i niyyetimin min tarafillah mükafatı, şu hadiseden hıfz-ı Hüda ile emin olmaklığımdır. Onun için Cenab-ı Hakk’a Şükr ve Hamd ederim. Müteessir olduğum bir şey varsa, asker evladlarımdan ve ahaliden bazılarının telef ve mecruh olmalarıdır. Buna ilelebed teessüf ederim. Tebaamın, hakkımda göstermiş oldukları hissiyata an samimil kalb memnuniyetimi beyan eder, âfât-ı semaviyye ve arziyyeden masuniyeleri için dua ederim.”Adülhamid Han her hafta yabancı elçilerle saray avlusunda 20 dakika konuşmayı âdet edinmişti. Bu gün de konuşacak mıydı? Bütün kordiplomatik merak ediyordu. Hepsi de heyecanlıydı. Hadiseyi duymuşlardı. Fakat Sultan gayet sakindi. Onlara tebessüm etti. İlk yaklaşan Hindistan elçisi oldu:-Geçmiş olsun Devletlû...dedi.Sonra İngiliz, Fransız, İran, Avusturya elçileri “Geçmiş olsun”dediler. Rus elçisi de yarım Türkçesiyle sırıttı:-Şeyhülislam sayesinde ölümden kurtulmuşsunuz!...dedi. Büyük Sultan:-Allah sayesinde Ekselans!..Allah sayesinde.. cevabını verdi.Tam 20 dakika dolarken Harem-i Hümayuna çekildiler.Göreviler daha o gece suçluyu yakalayıp, Sultanın huzuruna çıkardılar. Sadrazam Avlonyalı Ferid Paşa:-Katil Fransızca konuşuyor Hünkarım!..dedi. Sultan sordu:-Milliyeti neymiş?-Belçikalı, Efendimiz.Bunun üzerine Abdülhamid Han, Belçikalı ile yalnız konuşmak istedi. Katilin muhafızları dahil, huzurda bulunanların hepsi salonu terketti. Yalnız, üyük kadife perdelerin ardındaki 9 Karakeçili muhafız hariç...Padişah gayet güzel bir Fransızca ile:-Adınız nedir?.. diye sorduAdam pek şaşırdı:-Jorris. Sultan hazretleri!-Siz sakın, Belçikalı meşhur anarşist Jorris olmayasınız?Adam daha da şaşırdı:-Beni tanıyor musunuz?..diye kekeledi.Nereden bilsin ki, dünyanın en güçlü istihbarat teşkilatı Osmanlı Hükümdarının emrindedir!Abdülhamid Han kalın ve tesirli sesiyle tekrar sordu:-Peki! Bu kirli işe niçin ve nasıl bulaştınız?Jorris bir an düşündü. Osmanlıların elinden kaçması mümkün değildi. Fakat doğruyu söylerse, belki ölümden kurtulabilirdi!...-Ermeniler!..Efendimiz Ermeniler... diye itiraf etti. Sultan:-Tahmin ettiğimiz gibiymiş...dedi. Sonra tekrar sordu:-Sizi nasıl ikna ettiler, neler söylediler?-Doğu topraklarınızda onların hakkı mı varmış!..Siz vermek istemiyormuşsunuz.. falan filan...-Bütün bunlara inandınız mı?-Biliyorsunuz Sultan hazretleri...Ben anarşistim. Hiçbir şeye inanmam!..Din, iman, vatan, benim için mukaddes şeyler değildir. -Öyleyse çok para verdiler?-Çok efendim, çok fazla...-Planlamayı kim yaptı?-Ermeni komitacılarla birlikte yaptık Sultanım...-Nasıl?-Daha önce bir aç defa İstanbul’a geldim. Sizin, halk arasına karıştığınız “Cuma Selamlığı” törenlerinizi, bilhassa inceledim. Her Cuma namazından sonra 1 dakika 42 saniye içinde arabanıza bindiğinizi tespit ettim. Bu müddet hiç değişmiyordu. Tıpkı dakik bir saat gibi. Bu husus işimize yarayacaktı. Viyana’da özel bir kapalı araba yaptırdım. Parça parça sökerek buraya getirttim. Kumaş topları arasında gümrükten geçirdik. Burada tekrar monte ettik. İçine 100 kilo, Melinite cinsinden patlayıcı bulunan bir saatli bomba yerleştirdim. Nihayet dün Cuma namazından önce arabayla Yıldız Sarayına geldik. Dikkati çekmemek için arabaya iki de Ermeni Madam oturttuk. Sizi kapıda gördüğümüz an, bombayı 1 dakika 42 saniyeye kurdum! Ve arabayı terkettik. Gerisini biliyorsunuz.Dikkatle dinleyen Büyük Sultan tekrar sordu:-Şimdi size ne ceza vermemizi bekliyorsunuz?Jorris pişmanlıkla:-Ermenilere de, paralarına da lanet olsun!...Ölümü çoktan hak ettim...diyebildi.Abdülhamid Han:-Merak etmeyin...Sizi önce Âdil Osmanlı hakimleri muhakeme edecekler...dedi.Az sonra nöbetçiler, kiralık katil Jorris’i çıkarırlarken, Şeyhülislam Cemaleddin Efendi Huzura giriyordu:-Büyük geçmişler olsun Hünkarım... Allah sizi korudu... Ya o menfur suikaste kurban gitseydiniz ne yapardık!..diye üzüntülerini arzetti.Cihan Sultanı Abdülhamid Han gayet vakur, şu cevabı verdi:-Bu millet, binlerce Abdülamid çıkarır...Biz henüz ikincisiyiz Efendi Hazretleri... Yeter ki Cenab-ı Hak, devletimize ve milletimize zeval vermesin...




Sultan II. Abdülhamid demiryolu inşasına ehemmiyet vermişti . Toplam 33 yıl (1876–1909) padişahlık yapan Sultan II. Abdülhamid, bir hatırasında şunları ifade eder: "Bütün kuvvetimle Anadolu Demiryollarının inşasına çalıştım. Bundaki maksadımız, Mezopotamya ve Bağdat'ı Anadolu'ya bağlamak ve Basra Körfezine kadar ulaşmaktır. Alman yardımı sayesinde, buna maksat hasıl olmuştur. "Eskiden arazide çürüyen mahsülât ve hububatımız, şimdi rahatça sevkıyat bulmakta, madenlerimiz dünya piyasasına arz edilmektedir. "Hasılı, Anadolu için hayırlı, menfaatli bir istikbal hazırlanmıştır." * * * 66 yıllık Osmanlı döneminde (1856-1922) uzunluk rakamlarıyla birlikte inşa edilen demiryollarını şöylece sıralamak mümkün: * İzmir-Aydın ve şubeleri 610 km. * İzmir-Kasaba ve uzantısı 695 km. * Rumeli Demiryolları: 2383 km. * Anadolu-Bağdat DY: 2424 km. * Şam-Hama: 498 km. * Yafa-Kudüs: 86 km. * Bursa-Mudanya arası: 42 km. * Ankara-Yahşihan arası: 80 km. Yekûn: 8.600 km. * * * Burada önemli bir başka nokta da şudur: Osmanlı döneminde inşa edilen demiryolu hattının ancak 4000 kilometrelik (yarısından bile az) bölümü, misak-ı millî sınırları içinde kalabilmiş, geri kalan kısmı ise elimizden çıkıp gitmiş.



Osmanlılarda ilk önemli matematikçi ve astronom 1440’da vefat eden Bursa'lı Kadizade Rumi’dir. Musa Paşa da denen Kadızade-i Rumi, önce Bursa' da öğrenim gördü. Matematik ve astronomiyi Molla Fenari' den öğrendi. Kadızade, öğretimini Bursa’da yaptı. Kız kardeşinden başka kimseye haber vermeden Horasan’a oradan Türkistan’a giderek bilgisini artırmaya çalıştı. Timur Han’ın torunu Ulug Bey (1394-1449) zamanında Semerkand’da bulunduğu sırada, müdür Gıyaseddin Cemşid’in ölümü üzerine Semerkand rasathanesi müdürlüğüne, aynı zamanda Semerkand Medresesi baş müderrisliğine getirildi. Dört köşe olan bu medresenin dört tarafında dört sınıf vardı. Bir gün Uluğ Bey, müderrislerden birini görevden uzaklaştırdı. Kadızade, bunu protesto etmek için derslerine girmedi. Uluğ Bey, onu hastalandı sanarak ziyarete geldi. Karşısında Uluğ Bey’i gören gören Kadızade, 20. yüzyıl profesörlerine örnek olabilecek şu açıklamayı yapmış:" Biz müderrisliği, hiçbir kimseyle ilgisi olmayan bir görev zannederdik. Halbuki şimdi bunun da hüküm sahiplerinin elinde oyuncak olduğunu gördük. Öyleyse biz de dersten vazgeçtik."Bunun üzerine Uluğ Bey, görevden aldığı müderrisi eski görevine döndürdü ve bir daha bu işlere karışmayacağını açıkladı. Tarihte gerçekten büyük olan bilim adamlarının ve yöneticilerin varlığına bir örnek.



Fatih’in bilime olan hizmetlerine tanıklık eden anıtların en önemlisi, kuşkusuz camisinin etrafına yaptırdığı medreselerdir... Ancak ilk medrese eğitimi, fetihten hemen sonraki günlerde cami haline getirilen Ayasofya’da başlamış ve caminin yanındaki papaz odaları boşaltılarak öğrencilerin buralarda kalmaları sağlanmıştır. Molla Hüsrev’in başmüderrisliğe getirildiği bu ilk öğretim kurumunda, İstanbul’un ilk kadısı,Ayasofya'yı Cami olarak “tescil eden” Hızır Çelebi ’nin ilk müderrisler arasında bulunduğu görülmektedir. Bu sıralarda molla Zeyrek de müderris olarak Zeyrek camisinde derslere başlamıştır. (Türkiye Tarihi 2 s: 243) İşte İstanbul’da fetihten sonra öğretime başlayan ilk iki medrese bunlarrdır. Fatih medreselerinin yapımı bitince, Zeyrek’teki öğrenciler oraya taşınmış, Ayasofya’da ise öğretim sürdürülmüştür. Vakfiyesinde de belirtildiği üzere, Medaris-i Semaniye adı ile Fatih Camii’nin etrafında yapılmış olan bu yeni kuruluş, sekiz medrese ve her medresenin arkasında Tetimme adı verilen daha küçük sekiz medreseden oluşmaktadır. Ayrıca müderris ve öğrencilerin yararlanması için bir kitaplık, bir Darüşşifa ve bir de misafirhane bulunmakta idi. medreselerin her birinde “akli” ve “natli” bilimlerde birer müderris, Daruşşifada ise hangi ulustan olursa olsun iki hekim, bir göz hekimi, bir cerrah ve bir de eczacı görevlendirilmişti. Hekimlerin hastaları günde iki kez ziyaret etmeleri şart koşulmuştur.Fatih döneminde üzerinde durulması gereken önemli bir kuruluş da hızla geliştiği görülen bir yüksek okul niteliğindeki Enderun Okulu’dur. Bu kuruluş içinde askerlik, yöneticilik,güzel sanatlar bölümleri olduğu gibi, ayrıca bir de hastane bulunmakta idi. tanzimat dönemine kadar yaşadığı görülen Enderun Okulu’nda Galata Sarayı,Eski Saray ve Edirne Sarayı gibi sarayların orta dereceli saray okullarını bitirenler kabul edilmekte idi.



Kara Çebeş ve Menküb'ün fethinde sahte ricat taktiğinin uygulandığı görülmektedir. Kara Çebeş fethinde Orhan Gazi, kaleye bir konak mesafede askeri üç bölüğe ayırdı. Kendi komutasındaki bir bölüğü hisarın önüne yerleştirdi. Gece olunca diğer bir bölük hisarın arkasında mevzi aldı. Üçüncü bölük ise bir dere içine girdi. Kuşatma harekâtı başladıktan bir kaç gün sonra Osmanlı birlikleri geri çekilme görüntüsü veren geri harekâta başladılar. Bizanslılar, Türklerin kaçtıkları zannına kapıldıkları gibi, kale önünde yakaladıkları bir Türk askerinden de düşmanlarının kaçtığı şeklinde yanlış istihbarat aldılar. Bunun üzerine kaleden çıktılar ve pusuya düştüler. Bu suretle Kara Çebeş'in fethi mümkün oldu36. 1475-76 tarihinde Kırım'da bulunan Menkub şehri Ahmed Paşa tarafından muhasara edilmişti. Kalenin savaş yoluyla alınamayacağını gören Ahmed Paşa, burada bir miktar asker bırakarak geri çekildi. Bir kaç gün sonra buradaki askerler de çekildiler ve pusuya yattılar. Muhasara öncesinde kaleye dışarıdan bir çok insan girmişti ve uzun süren muhasarada erzak vs. sıkıntısı başlamıştı. Osmanlı askerinin geri çekildiğini görünce hemen hisardan dışarı çıkmaya başladılar. Bunun üzerine harekete geçen Osmanlı askerleri hücuma geçerek hisarın kapısını ele geçirdiler ve şehri fethettiler



Fatih’in oğlu Sultan Cem’e, Papaların yaptıkları eziyetler, onların kendi dinlerinden olmayanlara ne gözle baktıklarının açık göstergesidir. Papa VIII. İnnocent, Saint Jean şövalyelerinden Sultan Cem’i para ile satın almıştır. Yani insan tacirliği yaptığı delilli, ispatlıdır. Papa huzuruna getirilen Sultan Cem’e, Hıristiyan olduğu takdirde, kendisini Macar kralı yapacağını vadetmiştir. Yani din değiştirmesi için, rüşvet teklif etmiştir. Cem Sultan bunu şiddetle reddettiğinde, Papa “Ben senin bizim fakir Hıristiyanlar’a bol sadaka verdiğini işittim. Hıristiyanlığı seviyorsun zannettim” deyince, Cem Sultan acıyan bakışlarla Papa’ya bakarak “İşte siz burada yanılıyorsunuz. Biz insanların inançlarına bakmaksızın, ihtiyacı olanlarına yardım ederiz. Bizim dinimiz bunu emreder” dediğinde, Papa öfkelenerek ve maalesef “Öyle ise bir köşede sinip yat” diyerek; zaten olmayan terbiyesinin seviyesini ortaya döküvermiştir. Cem Sultan’ın babası Fatih idi. Papalar onu, onaltı defa zehirletme teşebbüsünde bulunmuş ve onyedincisinde; başarılı olmuşlardır. Roma Papalarının ekserisi, insan zehirlemenin üstadıdır.

Bunlardan Cem Sultan’ı son kere satın alan Alexandr Borcia, birçok muhalifini, üstadı olduğu Tofana zehri ile ortadan kaldırmıştır. Cem Sultan’ı da Napoli Kralı’na satmadan önce, Tofana ile zehirletmiştir. Bu zehir zamanla tesirini gösterirdi. Başı, boynu, yüzü, gözü şişirerek öldürür dü. Cem Sultan da böyle oldu. Bu Papa evli olmadığı halde, çok ahlaksız bir kızı, iki de oğlu vardı? Bu kızı ağabeyi ve kardeşi ile yasak ilişkilere girmeyi normal sayardı. Papa Borcia, Cem Sultan’ı hem Napoli kralına satmış, hem de cenazesini paraya çevirmek için ölüsünü geri almaya çok uğraşmıştır. Napoli kralı ile bozuşmuştur. Papalar, siyasi sahada güçlendikçe, Haçlı seferleri tertiplemişlerdir. Bu seferlerin hedefi Türk toprakları idi. En son Haçlı seferleri de, Birinci Dünya Harbi’nde, Osmanlı devletini yıkmaya çalışan İtilaf devletleri orduları idi. Almanlar Papa’ya bağlı olmadıklarından, Papa onları da gözden çıkarmıştı.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
22 Rebiü'l-Evvel 1439
Miladi:
11 Aralık 2017

Söz Ola
Padişah-ı âlem olmak bir kuru kavga imiş, bir veliye bende olmak cümleden ala imiş.
Yavuz Sultan Selim Han
Osmanlılar Twitter