Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Osmanlı Padişahı I. Mahmud Han üzgündü:-Belgrad’ın anahtarı ceddimiz Kanuni hazretlerine bir Cuma ve Kadir gecesi teslim edilmiş...Şeyhülislam doğruladı:-Beli Sultanım!.. 26 Ramazan 1521 gecesi, hem Kadir, hem de Cumaya rastlamış. İki asır boyunca Müslümanca yaşayan Belgrad, ne yazık ki 20 yıldır Avusturya’ nın işgalindeydi. Buna en çok Osmanlı Padişahı üzülüyordu. Şeyhülislam Mehmed Efendi ilave etti:-Yüzlerce Camiyi kilise yapmışlar Devletlim. -Bizi kahreden de bu ya!-Vezirleriniz, Paşalarınız, Akıncı beyleriniz ellerinden geleni esirgemezler.-Biliriz Hocam biliriz!.. Velâkin elde geleni her kişi yapar.. Elden gelenden fazlasını ise ancak er kişi yapar. İşte o erler bize lazım.

Cümle Paşalarım, Beylerim, Vezirlerim, Mücahid Gazilerdir. Lâkin şu Belgrad kalesinde niçin hâlâ ezan okunmaz? Çan sesleri niye susmaz?-Sabır dinin yarısıdır Sultanım.-Öbür yarısı da gayrettir, çalışmaktır. Daha doğrusu ihlasla çalışmak, sonra neticeye sabretmektir. -Beli Devletlim...Padişah biraz sakinleşti:-Şu Nemçe (Avusturya) kafiri yalnız olsa, gene de kolay...Moskof’la ittifak etmiş... Sonra Şeyhülislama döndü:-Hoca Efendi...Önümüzdeki mübarek Ramazan günlerinde, hep birlikte dua edelim. Bütün Cami, Mescid ve Bîmarhanelerde dua edilsin. Umulur ki, o dualar hürmetine Cenâbı Hak bu yıl zafer nasip ede...-Başım üstüne Sultanım!..-Çifte kafirle yaptığımız cidalde Müslüman kullarını İnşaallah mahzun ve mahcup eylemez...-İnşaallah Hünkarım ................................................Avusturya ve Rusya 1726 yılında anlaşmışlardı. Önce Leh (Polonya), sonra Osmanlı topraklarını paylaşacaklardı. Ruslar derhal 3 koldan Osmanlı hudutlarını aştılar. Harp ilanına bile lüzum görmediler. Kendilerine ve dostlarına çok güveniyorlardı. Orkapı boğazını geçerek Kırım’a girdiler. Büyük vahşet ve zulüm yaptılar. Kundaktaki bebeklere bile kezzap dökerek yaktılar. 100.000 kişilik bu Rus ordusunun kumandanı, Avusturyalı dostları Feldmareşal Münih idi. Bilhassa Bahçesaray ve Azak’ta hainlik ettiler...Osmanlı Hükûmeti, Rusları durduramayan acz içindeki Kırım Hanını değiştirdi ve Fetih Giray’ı Han yaptı. O da, o yıl içinde azgın Rusları taa Ukrayna’ya kadar sürdü, attı. Üstelik binlerce esirle döndü.Bu hale düşen Rusya, müttefiki Avusturya’dan yardım diledi. Fakat Avusturya harbe hazır değildi. Zaman kazanması gerekliydi. Kont Talmann’ı “Fevkalade Elçi” olarak İstanbul’a yolladı. Bu olağanüstü elçinin görevi, Osmanlıları oyalamaktı. Avusturya harp hazırlıklarını bitirene kadar çalışmalıydı.Talmann, Sadrazam’a şunları teklif etti:-Devletlû Vezir Hazretleri!.. Şayet Moskof harplerine son vermek dilerseniz, devletim ve bendeleri emrinizdeyiz..-Ne istersiniz?-Devlet-i Aliyye ile Ruslar arasında aracılık yapabiliriz!...-Bilmez misin ki, Kırım Hanı Rusları sürüp atmıştır...-Yeniden saldırmaya hazırlık ederler Devletlû...Sadrazam da aslında sulh istiyordu. Bu sebeple sordu:-Moskofların sizi dinleyecekleri ne malum?-Aramızda anlaşma mevcuttur. Dostlarımızdır.Sadrazam güldü:-Öyleyse söyleyin dostlarınıza, sulh talep etsinler!...Talmann ellerini oğuşturdu:-Takdir edersiniz ki, bu hususta anlaşmak icap eder. Anlaşmak için ise, müzakere şarttır.-Yani pazarlık edeceksiniz!..-Devletlû Vezir!... İki tarafında bir şeyler istemesi tabii değil midir?Sadrazam alay etti:-İki değil üç..-Üçüncü tarafı anlayamadım!-Siz kendinizi taraf saymıyor musunuz? Nemçe bir şeyler istemez mi? Bu mümkün müdür?Elçi sırıttı...Fakat devletinin istediği zamanı kazanmayı başarmıştı bile. Uzun süren pazarlılar sonunda Avusturya muradına erdi. Harp hazırlıkları tamamlandı. Ve tıpkı dostları gibi onlar da üç koldan topraklarımıza saldırdı. 12 Temmuz 1737...Konuşmalarla oyalanan, tedbir almayan Sadrazam değiştirildi. Talmann’a aldanan Sadaret kaymakamı idam edildi.Yeni Sadrazam, Yeğen Mehmed Paşa çok gayretliydi. Vakit geçirmeden Avusturya içlerine daldı. İlk hamlede Osmanlı ordusu, Orsova kalesini aldı. 15 Ağustos 1738... Bu kale düşman için önemliydi. Çünkü ellerinde bulunan Temeşvar da tehlikeye giriyordu. İkinci koldan Vezir Abdipaşazade Belgrad’a yaklaştı. Nemçeliler telaşlandı. O telaşla büyük bir yenilgiye uğradılar.Üçüncü kolda Hekimoğlu Ali Paşa çarpışıyordu. Bu gün görmüş Gazi, dünyanın kaç bucak olduğunu cümle kafirlere gösterdi.Belgrad, “Beyaz Şehir” manasına gelir. Osmanlı Mücahidleri de atalarına yakışır şekilde üç koldan bu “Akşehir”e yaklaşıyorlardı.Avusturyalı Mareşaller, telaş içindeydiler. Rus dostlarından yardım gelemezdi. Çünkü onlar, kendilerinden bin beterdi. Ama unutulan bir yardımcı imdada yetişti. “General Kış” Nemçelileri kurtardı. Fırtına, yağmur ve kar yüzünden harp etmek imkansız hale gelmişti. Mücahidler bahara kadar sabretmek zorundaydılar.O kış İstanbul’a da lapa lapa kar yağdı. Bu karlı günlerin birinde Sultan Mahmud Han, Şeyhülislam Dürrîzade Mehmed Efendinin tavsiyelerine uyarak, harplerde gösterdiği kahramanlığı ile asker arasında sevilen Vidin Seraskeri Hacı Mehmed İvaz Paşa’yı Sadrazamlığa getirdi ve Avusturya ile yapılmakta olan harbe Serdar tayin etti. Yeni Sadrazam, bahar ayları başlayınca harekete geçti ve Belgrad yakınlarına geldi. Belgrad yakınlarına geldi. 22 Temmuz 1739’da buraya yakın Hisarcık mevkiinde Avusturya ordusu ile karşılaştılar. 100.000 kişilik düşman ordusunun başında Mareşal Wallis bulunuyordu. Akşama kadar devam eden muharebe sonunda, kafir sürüsünün yarısından fazlası yerlerde yatıyordu. Çoğu ölmüş, bir kısmı da yaralıydı. Geri kalanlar da kaçmak için geceyi dört gözle beklediler. Osmanlı ordusu Belgrad’ı çepeçevre kuşattı. Mareşal Wallis’in bile kaçmakta olduğunu öğrenen kale kumandanı şaşırmıştı. Kralına özel ulak yolladı. Çabucak geri dönen ulak şunları söylüyordu:-Kral kendi tacını düşünüyor Generalim!-Yoksa Türkler Üçüncü Viyana kuşatmasına mı başlamışlar?-Hayır General. yalnız başkentte halk, gösteriler yapmaya başlamış. Krala bile sövüp sayıyorlarmış.-Ne diyorlarmış?-Akılsızca Osmanlı ile harp ediyorsunuz. Rusların yalan ve hilelerine kandınız. Belgrad’ı bırakın, Viyana’yı koruyun...diyorlarmış.Avusturya kralı gerçekten bunalmıştı. Avrupa’dan yardım istedi. Osmanlı ile sulh yapabilmek için her şeye razıydı. Durumu öğrenen Fransız elçisi Vilneuve, Padişahtan randevu aldı. Ancak kurnaz elçi şunları arzetti:-Cihan Sultanı müsaade buyururlarsa sulh gerçekleşebilir. Hem Avusturya hem de Rusya ile Antlaşma imza edebiliriz.Sultan I. Mahmud bunu kabul etti. Çünkü sulhe ihtiyaç vardı. Dört tarafı Osmanlı askeri tarafından kuşatılmış Belgrad’da sulh müzakereleri başladı. Osmanlı heyetinde; Ordu Kadısı Esad Efendi, Reisülküttab (Dışişleri Bakanı) Amirzade Hacı Mehmed Efendi ve Sadaret Mektupçusu Mehmed Ragıp Paşa vardı. Avusturya heyetinin başında, General Nieppeg, Rus heyetinin başında ise Kont Cagnonov vardı. Fransız Büyükelçisi Villneuve de, müzakerelerde bulunuyordu.Önce çarpışmalar durduruldu. Sonra da, Veziriazam ve Serdar-ı Ekrem Hacı İvaz Paşa, emirlerini dikte ettirdi:-İki kafir devletle savaşan Osmanlılar dünyanın Birinci devleti olarak zikredile.-Belgrad, Semendire, Böğürdelen, Orsova ve çevreleri, Osmanlı Devletine verile..-Osmanlı-Avusturya hududu, eskisi gibi Tuna ve Sava nehirleri ola...-Moskof krallarına takılan Çar sıfatı kabul edilmeye...Sadece elçileri emsalleri gibi kabul edile...-Azak kalesi yıktırıla...Karadenize Rus tekneleri çıkmaya...Vesselam...18 Eylül 1739...Abdipaşazade Ali Paşa, “Sipahsalar” ünvanıyla Belgrad iç kalesine girdi. Önce Besmele, sonra da Osmanlı sancaklarını çekti.Sultan I. Mahmud Hanın duaları kabul edilmişti. Çünkü Belgrad’da da artık Ezan-ı Muhammedî okunuyordu.




Bir Osmanlı Yeniçeri’si 1683’deki Viyana Kuşatması’nın hemen ardından bir yeniçeri İtalya’ya geçip yerleşir. İl Turco olarak çağrılan Yeniçeri’mizin yerleştiği köyün adı Moena. Şimdi, kendilerini bu Türk’ün torunları olarak bilen köy halkı, o zamanlar Ausburg Dükalığı’na bağlıymış. Târih boyunca birçok kültürün izlerini taşıyor.Avusturya’nın sınır kapısına 165, Roma’ya da 700 kilometre uzaklıktaki Alp’ler üzerindeki Teronda bölgesinde bulunan bu köy, bu şirin dağ kasabası şimdi Moena sporları için modern bir turizm yeri. Bütün geliri turizmden. Yerli turstlerin dışında Avusturya ve Almany’dan gelenler çoğunlukta. Gerçek nüfusu 2600, ancak nüfus kışın 55 bin yazın da 30 bin’e ulaşıyor.

Moena’yı yani Türk Köyü’nü ilk önce Türkoloji dalında öğretim üyeliği yapan Prof. Dr. Anna Masala keşfetmiş. Prof. Masala köyle ilgili ilk tanışmasını şöyle anlatıyor: “Âilemle Moena da dolaşırken birden (Turchia) yazan bir ok işâreti görmüştüm. Bu işâret bir ara sokağı gösteriyordu. Sokak, Avusturya usulü balkonlu, bol çiçekli ahşap evlerle doluydu. Meydanın ortasında bir çeşme vardı. Çeşmenin sulağının bittiği yerde, bir Yeniçeri büstü bütün heybeti ile sanki bana bakıyordu. Donakaldım...Gördüklerimin ne olduğunu sordum. Cevâbı karşısında şoke oldum. Burası bir Türk’e inanç duyan ve asırlarca bunu koruyabilen bir Türk köyüydü. Anlatılan hikâyesi şöyle: 1683 Viyana Kuşatması sonrası yara alan bir yeniçeri donmak üzereyken bir Ausburglu kendisini bulur ve köye yerleştirir. Yeniçeri bir kızla evlenir. Osmanlı erkeği görünümü ile köyün ağası hâline gelir. O zaman köy en çok 30 hânedir. Sık sık dükalığın askerleri vergi toplamak için köye gelmektedir. Bizim Türk, köyünün erkeklerini bu haksız vergiye karşı ayaklandırır. Türk yaşadığı sürece bir daha ne askerler gelirler ve ne de vergi toplanabilir. Kahramanımız kısa sürede, Ladino dilini de öğrenir. Ama hiç bir zaman frenk elbisesine alışamaz. Başında sarık, belinde kılıç, günlerini geçirir.Türk damat kendini çok sevdirmiş. Türk âdet ve örflerinden hiçbir zaman vazgeçmemiş tir. Öğrettikleri de bugün bile, köylüler tarafından hâlâ bir tabu gibi tatbik edilmeye çalışılıyor. O kasabanın belediye başkanı şöyle anlatıyor:“Ben kendimi bildim bileli her yıl, karnaval sırasında Türk gelenekleri ve Elbiseleri ile tören düzenleriz. Topluluğun en yaşlısı sultan olarak İl Turco’yu temsil eder. Şiirler okuruz, deyişler kullanırız, tekerlemeler söyleriz. İl Turco bir anlamda hâlâ bizim liderimizdir. Onu her zaman hatırlarız. Bu bizim için artık bir gelenek, bir kuvvettir. Çoğumuz bırakın İstanbul’u, Türkiye’yi, Roma’yı bile bilmeyiz. Kitaplardan, televizyonlardan gördüğümüz kadarı ile Türk elbiselerini taklit ederiz. Düğünlerde Türk elbiseleri giyeriz. Türk bayrağını da İtalyan bayrağı kadar benimseriz. Türk topluluğundan olmakla gurur duyarız. Şimdi 120 kadarız. Her geçen gün sayımız azalıyor. Her ay bir kere dernekte toplanırız. 3 yılda bir başkan seçeriz.Aramızdan Türkiye’ye ziyârete gidenler olur. Dönüşte halkımıza arka arkaya konferans lar verilir. Türkiye ile ilgili izlenim ve hâtıralar anlatılır, sorular cevaplandırılır. Türk’ün torunları olan bizlerin başlıca kaynağı ne var ki yine turizm. Erkekler kayak öğretmenliği yaparken bâzılarımız evlerinin iki odasını pansiyon olarak verir...”



Karamanoğlu İbrahim'in 1464'te ölmesi üzerine oğulları birbirlerine düşmüşlerdi. Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan'ın yardımıyla İshak Bey Karamanoğlu beyliğine sahip oldu. Bunun üzerine diğer oğlu Pir Ahmed Bey Fatih Sultan Mehmed'den yardım istedi ve gelen yardım sayesinde Beyliği ele geçirdi. Fakat Pir Ahmed Bey bir süre sonra gidip Venediklilerle anlaşınca, bu duruma sinirlenen Fatih Sultan Mehmed, Karaman Seferi'ne çıkmaya karar verdi. Konya ve Karaman alınarak Osmanlı'ya bağlandı. Karaman halkı İstanbul'a ve çeşitli yerlere göç ettirildiler. Pir Ahmed Bey kaçarak Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan'a sığındı. Bu olay Osmanlılarla Akkoyunluların arasının açılmasına neden oldu. Osmanlılar Avrupa ve Anadolu'daki topraklarını genişletirken, Akkoyunlular Devleti'de Doğu Anadolu, Kafkasya, İran ve Irak üzerinde hakimiyet kurmuşlardı. Sınırlarını genişleten iki Türk Devleti arasında büyük bir savaş kaçınılmaz olmuştu. Otlukbeli mevkiinde 11 Ağustos 1473'de yapılan savaşta, devrin en kuvvetli savaş tekniğine ve araçlarına sahip olan Osmanlı ordusu, Uzun Hasan'ın kuvvetli süvarilerden kurulmuş olan ordusunu birkaç saatte dağıttı. Bu savaştan sonra Akkoyunlular bir daha kendilerini toparlayamadılar. Fatih Sultan Mehmed, Akkoyunlu tehlikesini bu şekilde engellemiş oldu. Anadolu'da ve Rumeli'de birçok sefer düzenleyip pek çok zafer kazanmıştı. Buna rağmen güneyde güçlü bir devlet konumunda olan Memlüklerle problemler yaşandığı halde sıcak bir savaştan kaçınmıştı.



Yavuz Sultan Selim'in en büyük amacı doğudaki bütün Türk İslam devletlerini tek bir devlet çatısı altında birleştirmekti. Yavuz Sultan Selim, 1514 yılı baharında ordusuyla birlikte İran seferine çıktı. Osmanlı kuvvetleri, Erzincan'dan Tebriz'e doğru yürüyüşüne devam etti. Çaldıran'da 23 Ağustos 1514'te yapılan savaşta Osmanlı kuvvetleri büyük bir zafer kazanırken, Safeviler bozguna uğradılar. Şah, kaçarak hayatını zor kurtardı. Yavuz yoluna devam ederek Tebriz'e girdi. Şehirdeki birçok sanatçı ve ilim adamı İstanbul'a gönderildi. Bu zafer sonucunda Şah İsmail eski prestijini kaybetti. Bu sayede Doğu Anadolu'da Osmanlılar için bir tehlike kalmamış oldu. 15 Eylül 1514'te de Tebriz'den Karabağ'a hareket eden Yavuz'un amacı, kışı orada geçirip, baharda İran'ı tümüyle almaktı. Ancak şartlar müsait olmadığı için Amasya'ya gidildi. Çaldıran Zaferi'nden sonra, Erzincan, Bayburt kesin olarak Osmanlı hakimiyetine geçti. Kemah kalesi alındı. 12 Haziran 1515'de kazanılan Turnadağ zaferi ile Dulkadiroğlu beyliğine son verildi. Diyarbakır, Mardin ve Bitlis Osmanlı hakimiyetine girdi. Böylece Anadolu'da Türk birliği sağlanmış oldu.



Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı Devleti Doğu cephesindeki muharebeleri kaybedince,Ruslar bütün Doğu Anadolu'yu işgal ettiler ve burada yaşayan Ermeniler ile Rusya Ermenistanı'ndaki Ermenileri silahlandırarak bu vilayetlerde yaşayan vatandaşlarımız üzerine saldılar. Ermenilerin binlerce Türk'ün canına mal olan isyan ve katliamları karşısında bile, Osmanlı Hükümeti'nin ortaya koyduğu sakin ve sağduyulu tavır, belgeleriyle sabittir. Ancak, tedhiş hareketleri bir türlü durmak bilmeyince hükümet, ülkenin çeşitli bölgelerinde yaşayan Ermenileri, savaş bölgelerinden uzak yeni yerleşim merkezlerine götürmek zorunda kalmıştır. Kafkas, İran ve Sina cephelerinin güvenlik hattını oluşturan bölgelerdeki Ermenilerin yerlerinin değiştirilmesi, onları imha etmek değil, devlet güvenliğini sağlamak, onları korumak amacını gütmüştür ve dünyanın en başarılı yer değiştirme uygulamasıdır.

Her şeyden önce, yer değiştirme kararı bütün Ermenilere uygulanmamıştır. Katolik ve Protestan mezhebinde bulunan Ermenilerin yanı sıra, Osmanlı ordusunda subay ve sıhhiye sınıflarında hizmet gören Ermeniler ile Osmanlı Bankası şubelerinde ve bazı konsolosluklarda çalışan Ermeniler devlete sadık kaldıkları sürece göçe tabi tutulmamışlardır. Öte yandan, hasta, özürlü, sakat ve yaşlılar ile yetim çocuklar ve dul kadınlar da sevke tabi tutulmamış, yetimhaneler ve köylerde koruma altına alınarak ihtiyaçları devletçe, Göçmen Ödeneği'nden karşılanmıştır. Bu tablo, Osmanlı'nın yer değiştirme konusundaki iyi niyetini göstermesi açısından önemlidir. 27 Mayıs 1915 tarihli yer değiştirme kanunu ve bu kanuna dayalı olarak çıkarılan emirler çerçevesinde; Erzurum, Van ve Bitlis vil'yetlerinden çıkarılan Ermeniler, Musul'un güney kısmı, Zor ve Urfa sancağına; Adana, Halep, Maraş civarından çıkarılan Ermeniler ise Suriye'nin doğu kısmı ile Halep'in doğu ve güneydoğusuna nakledilmişlerdir. Bu arada, Ermenilerin sıkça dile getirdiği gibi yer değiştirme sırasında 1.5 milyon Ermeni ölmemiştir. Gerek Osmanlı ve Ermeni, gerekse yabancılara ait istatistikler, I. Dünya Savaşı döneminde Osmanlı topraklarında yaşayan Ermenilerin nüfusunun en fazla 1.250.000 civarında olduğunu göstermektedir. Ne kadar Ermeni'nin yer değiştirme uygulaması çerçevesinde bulundukları yerden çıkarıldığı ve ne kadarının sağ salim yeni yerleşim bölgelerine ulaştığı da belgeleriyle ortadadır. Osmanlı Devleti'nin son nüfus istatistiği 1914 yılında yapılmıştır. Buna göre Ermeni nüfusu 1.221.850'dir. Yer değiştirmeye tabi tutulmayan nüfus; 82.880'i İstanbul, 60.119'u Bursa 'da, 4.548'i Kütahya Sancağı ve 20.237'si Aydın vilayetinde olmak üzere toplam 167.778'dir. Ermenilerin yer değiştirme uygulaması büyük bir disiplin içinde yapılmıştır. 9 Haziran 1915'ten 8 Şubat 1916 tarihleri arasında Adana, Ankara, Dörtyol, Eskişehir, Halep, İzmit, Karahisarı sahib, Kayseri, Mamuretülaziz, Sivas, Trabzon, Yozgat, Kütahya ve Birecik'ten toplam 391.040 kişi yerleştirilecekleri yeni bölgelerine sevk edilmiş, bunlardan 356.084'ü yerleşim bölgelerine ulaşmıştır. Yani, Ermenilerin yer değiştirme uygulaması sırasında verdiği kayıplar 35.000 kişi civarındadır. Yer değiştirme uygulamasına tabi tutulan nüfus içerisinde yer alan Halep'teki 26.064 Ermeni nüfusu, göç ettirilenler içerisine dahil edilmemiştir. Bu rakam 35.000'den çıkarıldığında geriye 9-10 bin kişi kalmaktadır. Yani Ermenilerin yer değiştirme sırasında verdikleri toplam kayıp 9-10 bin kişiden ibarettir. Bunlar da, Türkler tarafından öldürülmemiş, 500'ü Erzurum-Erzincan arasıda eşkıya grupları tarafından, 2000 civarında kişi, Urfa'dan Halep'e giden yol üzerinde Meskene'de Urban eşkıyaları tarafından, 2000 kişi Mardin'de eşkıya tarafından öldürülmüştür. Dersim bölgesinden geçen kafilelere bölge halkının saldırıları sonucunda yaklaşık 5-6 bin kişi öldürülmüştür. Ancak bunun kesin rakamları Osmanlı arşivlerinde yer almamaktadır. Toplam 9-10 bin kişinin ölmüş olduğu diğer verilerden tespit edilmektedir. Böylece, yer değiştirme sırasında soykırım maksadıyla Osmanlı ordusu tarafından öldürülen bir tek Ermeni yoktur. Osmanlı Devleti yer değiştirme uygulamasına tabi tuttuğu Ermenilerin nakli sırasında, ağır savaş şartlarına rağmen olağanüstü gayret göstermiş, bu gayret, yabancı diplomatlarca da tesbit edilmiştir. Hükümet, göçmenlerin iaşesi ve korunmasına yönelik büyük harcamalar yapmıştır. Uygulamaya ait belgelerde hangi il ve ilçelerde hastane kurulduğu, Ermeni çocuklarından yetim kalanlar için hangi binanın ayrıldığına kadar detaylı bilgiler verilmektedir. Yer değiştirmeye tabi göçmenlerin; sevk, yerleştirme ve geçimlerinin sağlanması için 1915 yılında 25 milyon, 1916 yılı sonuna kadar ise 230 milyon kuruş harcandığı belgelerden anlaşılmaktadır. Ermenilerin yer değiştirilmeleri, onları imha etmek değil, devlet güvenliğini sağlamak, onları korumak amacını gütmüştür ve dünyanın en başarılı yer değiştirme uygulamasıdır. Şayet, Osmanlı Devleti Ermeni tebaasından kurtulmak isteseydi; bunu asimilasyon yoluyla veya savaşı gerekçe göstererek rahatlıkla halledebilirdi. Osmanlı, yer değiştirme uygulamasıyla savaş şartlarında her an ölümle burun buruna gelebilecek olan yüz binlerce Ermeni'nin hayatını kurtarmıştır. Nitekim, yeni bölgelere yerleştirilen Ermeniler sağ salim hayatlarını sürdürürken, Rus ordusu saflarında Türklere karşı savaşan Ermeniler, savaş şartları gereği ölmüşlerdir.



Yavuz Sultan Selîm Han Mısır seferine giderken, yolu Dede Molla isimlizâtın bulunduğu köyden geçer. Sultan, atı üzerinde ordusunun önünde yol alırken, ihtiyar birköylüyü tarlasını sürerken görür. Yaklaşıp selâm verir. Köylü gelenin kim olduğunufarketmemiş gibi bir tavırla selâmını alır ve işiyle meşgul olur. Atı üzerinde onu seyredenSultan; "Baba duydun mu? Pâdişâh sefere çıkmış. Mısır'a gidiyormuş" der. "Mevlâ yolunuaçık eylesin. İnşâallah hayırlı olur. Emeline nâil ve muzaffer olarak döner." dedikten sonraişine devam eder. Sultan onun bu olgun hâline ve teslimiyetine bakıp, dünyâya gönülbağlamayan, lâzım olduğu kadar çalışan ve tevekkül sâhibi bir zât olduğunu anlar.

Sultannasıl karşılık vereceğini merak ederek tekrar; "Dede, uzak yerden geliyorum. Karnım aç,yiyeceğin var mı? der. Bunun üzerine biraz ilerde iki taşın üzerine yerleştirilmiş tenceredepişmekte olan aşı işâret ederek; "Pilav, pişmek üzere, işte orada, karnın doyuncaya kadar ye!"der. Pâdişâh; "İyi ama, ardımdaki ordu da aş ister." deyince; "İşte tencere orada, indir sen deye askerlerin de yesin. Hepinize yeter inşâallah!" diye söyler. Sonra tarlasını sürmeye devâmeder. Biraz sonra, ordu yaklaşınca vezirlerine, mola vermelerini emreder. Mola veren askerlergrup grup aksakallı ihtiyar zâtın pilavından yemek için sofraya oturur. Başta sultan, vezirlerve bütün ordu bu pilavdan yer, fakat pilav hiç eksilmez. Bu ihtiyar zâtın erenlerden olduğunuanlayan Sultan, onun kerâmetiyle pilavın bitmediğini görerek, hürmetle elini öpüp, duâsınıalır ve ordusuna ilerle emrini verir.Osmanlı ordusu Mısır seferinde zafer kazanıp İstanbul'a dönerken Sultan yine bu zâta uğrar.Bir arzusu olup olmadığını sorar. Yavaş bir sesle; "Mendilimi isterim" der. Sultan önce birşey anlayamaz. Biraz sonra, savaş sırasında kolundan hafif yaralandığını ve o sırada yanındasavaşan ihtiyar bir askerin koynundan mendilini çıkararak yarasını sardığını hatırlar. İşte oasker, velîlerden olan bu zât imiş. Sultan bu kerâmetini de anlayınca, ona hürmet gösterip,bulunduğu bölgeye ihsânlarda bulundu.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
29 Rebiü'l-Ahir 1439
Miladi:
17 Ocak 2018

Söz Ola
Biz Allah tarafından memur olmadıkça bir sefere gitmeyiz.
Yavuz Sultan Selim Han
Osmanlılar Twitter