Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


“Osmanlı Sultanı Abdülaziz Han Hazretlerini Paris’te görmek ve ağırlamakla büyük şeref duyacağımızı...Temmuz 1867 başlarında açılacak “Exposition” Büyük Paris Fuarını teşriflerinizi... Bu hususta vaki emir ve arzularının İstanbul sefarethanesi ne ulaştırılmasını... Yüksek takdirlerinize, daimi saygılarımızla arz ederiz... Fransa İmparatoru Napoleon III”Fransız elçisi, kraliyet davet mektubunu sunarken çok heyecanlıydı. Kont Bourrée:-Sultan hazretlerini bütün Paris ve bütün Fransa, samimi bir heyecanla beklemekte dir...diyebildi. Başmabeyinci:-Efendimize arzederiz...cevabını verdi.Üç gün sonra İngiltere Büyükelçisi de, bir Resmî Davet Mektubu” takdim etti. Kraliçe Victoria da, “Yeryüzü Müslümanlarının Halifesi”ni Londra’da ağırlamak istiyordu.Abdülaziz Han kararsızdı. Yakınlarıyla istişare etmek lüzumunu hissetti:-Bu güne kadar hiçbir Osmanlı Sultanı, Payitahtı terk eylememiştir.

Şeyhülislam açıkladı:-Cihâd-ı fi Sebilillah (Allah rızası için Muharebe)ve Sefer-i Hümâyûn’lar (Padişâhın katıldığı Harpler)dışındaSadrâzam söz istedi:-Bu seyahat dahi Cihâd niyyetiyle yapılırsa; İnd’Alah(Allah katında)ve İnşâ’Allah, Cihad sayılır... Zira günümüzde diplomasi (siyâset) yoluyla; birçok zaferler kazanılmakta dır... dedi. Hariciye Nâzırı (Bakanı) da fikrini arzetti:-Rus Çarı,Fransızları iğfâle (kandırmaya) çalışır. Tâ ki birlikte, bize karşı cenk edeler... Efendimizden Paris’i teşrifleri Devletimizi büyük bir beliyyeden (Rus-Fransız ittifakından) kurtarabilir...Hükümdar, istişareyi kâfi buldu.-Seyahat tafsilatıyla, Sadâret Makamı meşgûl olalar...buyurdu..................21 Haziran 1867, Çarşamba...İstanbul, tarihi günlerden birini yaşamakta...Dolmabahçe Sarayı önünde, Sultâniye Yatı’na binen Osmanlı Padişâhı ve maiyyeti (yanındakiler) hareket ettiler.Anadolu ve Rumeli Hisarlarından atılan, 41 pâre Top’la selamlandılar. İkindiden çıkan bütün İstanbul halkı, kıyıları doldurmuştu. Güneş batıncaya ve ‘Sultâniye’ ufukta kayboluncaya kadar; yerlerinden ayrılmadılar...Padişâha, yakınları ve önemli Devlet Adamları, refâkat ediyorlardı: Veliahd Murad Efendi (V. Murad), Veliahd’ın kardeşi Şehzade Yusuf İzzeddin Efendi (Padişahın 10 yaşındaki oğlu), Hâce-i Sultânî Akşehir’li Hasan Fehmi Efendi, Hariciye Nazırı, Divan-ı Hümayun Baştercümanı, Başmabeyinci ve yardımcıları, Hariciye Teşrifatçısı, Koruma Görevlileri... Fransız Sefirinin de birlikte seyahatine izin verilmişti.Sultaniye Yatını 3 zırhlı takibediyordu. Ertesi sabah Çanakkale boğazı geçildi. Her iki kıyıdan 4 pare top atışıyla selamladılar. Boğaz dışında Fransız Donanması “Muhteşem Misafirlerini” bekliyorlardı. Sırayla Midilli, Sakız, Girit adaları geçildi. Bütün kıyıdakiler ve denizdekiler onları alkışlıyordu. Çünkü bu, Avrupa ziyaretine çıkan ilk ve son Osmanlı Hükümdarı Sultan Abdülaziz Han idi.25 Haziran’da Sicilya göründü. 29 Haziran’da Fransa’nın Toulon limanına gelindi. Sultan Abdülaziz Han ve maiyeti, burada gemiden indiler. “En büyük askeri tören” yapıldı. O tarihe kadar, ancak Barbaros Hayrettin Paşa bu kadar heyecanla karşılanmıştı. Öğle yemeklerini burada yedikten sonra trenle Marsilya’ya hareket ettiler. Oradan da Paris’e doğru yola çıktılar. 30 Haziran 1867 sabahı... Bütün Paris ayaktaydı. Sanki rüyaları gerçek oluyordu. Kırmızı Beyaz çiçekler ve Yeşil Defne dallarıyla süslü Kraliyet Treni, saat 11’de Lyon Garı’ na girdi. Başta Fransa İmparatoru III. Napoléon olmak üzere bütün kordiplomatik temsilci ler oradaydı. İmparatorun heyecanı açıkça belli oluyordu. Abdülaziz Han vakarla, yavaş yavaş trenden indi. Napoléon koşarak yaklaştı. Bir zamanlar, kendisi gibi bir Fransa kralını esaretten kurtaran Osmanlıların bugünkü Sultanı nı kucaklamak istedi. Fakat Padişah sadece el sıkışmalarına müsaade etti.Kraliyet bandosu iki ülke marşlarını çalıyordu...Gara girebilen talihliler, Doğu’nun büyük temsilcisini çılgınca alkışlıyorlardı. Biraz sonra süslü ve açık “Saltanat Arabası” ve öteki arabalarla, uzun bir konvoy halinde “Tuilleries Sarayı”na hareket ettiler.Yol boyunca Parisliler, inanılmaz sevgi gösterilerinde bulunuyordu. Cezayir, Fas, Tunus, Libya ve bütün Afrika’dan da on binlerce Müslüman gelmişti. Halifeyi, bir kerecik olsun dünya gözüyle görebilmek için onca yol aşmışlardı. Abdülaziz Han, bilhassa bu din kardeşlerini gönülden selamlıyordu...Tuileries’de, “Sarayın ve Fransa’nın Ev Sahibesi” İmparatoriçe Egenie onları karşıladı. Abdülaziz Han ile tanıştılar...Bir masal kahramanı zannettiği, asil ve yiğit Padişahı hayranlıkla süzüyordu...Yemekten önce Osmanlılar, öğle namazını kılmak istediler. Müezzin-i Sultânî, Ezân-ı Muhammedî okudu. Herhalde bu sarayda ilk defa ezan okundu ve namaz kılındı. Avrupa sosyetesinin en seçkin Kontes ve Kontları, Amiral ve Generalleri, hayret dolu gözlerle, kılı nan bu seferi namazı seyretiler.Misafirler akşama doğru ikametlerine tahsis edilen Elysée Sarayına geçtiler.Ertesi gün Osmanlı Sultanı, dünyada yaşayan en büyük düşmanı ile tanıştırıldı. Rus Çarı II. Alexandr, çok merak ettiği Osmanlı Sultanını görebilmek için binlerce kilometre yoldan gelmişti. Sözde Paris Fuarını bahane etmişti. Abdülaziz Han asaleti, davranış ve konuşmasıyla Çarı da tesiri altına aldı. Alexandr bir ara:-“Devlet-i Aliyye” tarihteki en büyük devlettir...deyince, Padişah gayet sakin:-Büyüklük ancak Allahü Teâlâya mahsustur...diye onu susturdu.10 Temmuz’da “Cihan Hükümdarı” Paris’ten uğurlandı. Görülmemiş gösteriler arasında yola çıktılar. İmparatoriçe, Lyon Garına kadar uğurlamaya geldi. Abdülaziz Han onu İstanbul’a davet etti. Eugenie, memnuniyetle kabul ettiğini arzetti.Trenle Boulogne limanına ulaştırıldı. Sultaniye Yatı, daha önceden buraya gelmişti. Yata binerek, İngiltere’ye geçmek üzere Manş denizine açıldılar. İngiliz donanmasına ait gemiler de refakat ettiler. Dover’de karaya ayak bastıklarında, bura da kendilerini Veliahd Galler Prensi ve müstakbel Kral VII. Edward karşıladı. Buradan trenle Londra’ya geldiler ve ikametlerine tahsis edilen Buckingham sarayına geçtiler.Kraliçe Victoria da Fransızlardan geri kalmamak için elinden geleni yapıyordu. Aslında İngilizler de, Fransızlar da kendi menfaatlerinin peşindeydiler. Çünkü zengin Müslüman memleketleri işgal etmişlerdi. Müstemlekelerinde yaşayan Müslümanlara hoş görünmek için bu ziyaret işlerine yarayacaktı. Halifenin kendi ülkelerini ziyareti, Cezayir ve Hind Müslümanlarını pek mesud edecekti.Sultan Abdülaziz Han, Londra’da 11 gün kaldılar. Büyük ilgi ve yakınlık gördüler. Kendisi gemiciliğe meraklıydı. İleri seviyedeki İngiliz tersanelerini gezdi. Donanma tatbikatı nı takip etti. Avam Kamarası müzakerelerinde bulundu.24 Temmuz 1867’de Kraliçe Victoria, şanlı misafirlerini, şanlı bir merasimle bizzat uğurladı. Gözleri, büyük bir zafer kazanmış gibi ışıklıydı!..Yine İngiliz Donanmasının refakatinde kıta Avrupa’sına çıktılar; 24 Temmuz’da Belçika’nın başkenti Brüksel’e vardılar. Kral, şereflerine büyük bir ziyafet tertiplemişti. Sultanın hürmetine, ziyafette hiç kimse içki içmedi. Biraz daha kalınması için yapılan bütün ısrarlara rağmen, Osmanlı hükümdarı ertesi gün Alman topraklarına, Prusya’nın Koblenz şehrine geçti. Kral Wilhelm ve Kraliçe, Osmanlı heyetini hararetle karşıladılar. 460 kilometre uzaktaki başkent Berlin’den, sırf bu karşılama töreni için gelmişlerdi.Bütün Avrupa krallarının tanışma şerefine eriştiği Sultan ile, Prusya’nın itibarı için buluşmaları şarttı. Daha Paris’te iken, Abdülaziz Han’ı Berlin’e davet etmişlerdi. Fakat program değiştirilmemişti. 28 Temmuz 1867...Padişah hazretleri Viyana’ya ayak bastılar. Müslümanları buraya sokmamak için çarpışan haçlılar, şimdi Padişahı karşılamak için yarış halindey diler. En başlarında Avusturya-Macaristan İmparatoru Franz Josef!.. Silahla fethedile meyen Viyana, Osmanlı efendiliği ile fethediliyordu. Ayrılırlarken, yer yerinden oynuyordu. 31 Temmuz sabahı, Macaristan’ın başkenti Budapeşte’ye vardılar. Bu eski Osmanlı topraklarında 1 gün kaldılar. Macaristan ileri gelenlerinin hepsi, eski Sultanları gibi el etek öptüler. Güzel günlerin tekrar gelmesi için dua ettiklerini ağlayarak arz ettiler.3 Ağustos 1867 günü hudutta, Sadrazam ve Serasker kendilerini karşıladılar:-Hoş geldiniz Efendimiz...dediler. Padişah da:-Vatanımızı özlemişiz...diye karşılık verdi. Viyana’dan sonra Tuna nehri küçük gemilerle aşılmıştı. Önce Vidin, sonra Rusçuk! Oradan da trenle Varna limanına ulaştılar ve burada kendilerini bekleyen Sultaniye yatına bindiler. Sultaniye, Fransa’dan sonra buraya dönmüştü.7 Ağustos 1867...Avrupa devletlerine ve milletlerine, Osmanlı’nın şeref ve itibarını, efendilik ve civan mertliğini, ahlak ve haysiyetini gösteren Osmanlı Hükümdarı ve müstakbel Padişahları, İstanbul’a avdet ettiler. Dolmabahçe’ye yaklaşırken 47 pare top atışıyla selamlandılar. Çünkü seyahatleri 47 gün sürmüştü. Sultan Abdülaziz Han gemiden inerken şunları söyledi:-Ecdad at sırtında ve fütuhat gayesiyle giderdi...Bizler ise şimdi, trenle, vapurla ve ancak Siyaset için gidebiliyoruz!...




Sultan II. Osman 22 Kasım 1617’de padişah olduğunda henüz 14 yaşındaydı. Fakat yaşı nın çok üzerinde bir olgunluğa sahip olan bu genç padişah, ecdadı gibi celadetli ve cesurdu. Tahta çıktığı senelerde, Avrupa’da söz sahibi bir devlet olan Polonya, Osmanlı sınırlarına saldırıyor, hatta bazı kaleleri ele geçiriyordu. Bunlardan en önemlisi de Hotin Kalesi idi. Bunun üzerine hemen sefere çıkılmasını emretti ve hazırlıklara başlandı.

Nihayet 21 Mayıs 1621 günü Osmanlı ordusu, 18 yaşındaki genç padişah Sultan II. Osman’ın kumandasında sefere çıktı ve 1 Eylül günü Hotin kalesi önlerine gelindi. Uzun yıllar dan beri ilk defa bir padişah sefere çıkıyordu. Bu, orduya büyük bir moral kaynağı olmuştu. Fakat genç padişahın hiç savaş tecrübesi yoktu. Kendisine, Budin Beylerbeyi Karakaş Mehmet Paşa’nın çok cesur ve tecrübeli bir kumandan olduğu, bu savaşta onun tecrübelerinden istifade edilmesi gerektiği padişaha arzedildi. Bunun üzerine hemen Hotin’e çağrıldı. Zaten o da böyle bir davet bekliyordu. Hemen emrindeki kuvvetlerle birlikte yola çıktı. Bu arada kuşatma başlatıldı. Siperler kazıldı ve şiddetli çarpışmalar, günlerce sürüp gitti. 8 Eylül günü yapılan bir taarruz, padişaha ümit verdi. Fakat sonraki günlerde aynı neticeler alınamadı. Genç padişah üzülüyor ve vezirlerine:-Paşalarım, beylerim, diyordu, siz böyle mi gayret gösterirsiz? Yazıklar olsun. Hani uğrumda baş koyduklarını söyleyenler nerede?Sultan Osman’ın bütün ümidi Karakaş Mehmet Paşa’da idi. Saray ağalarından biri:-Üzülme padişahım, dedi, hele Mehmet Paşa kulunuz gelsin de gör. O, kaleye çekilen bayrak gibidir.Padişahın gözleri parladı:-Kaleye çekilen bayrak gibi mi dedin?-Evet padişahım, bir bayrak gibi, bir sancak gibi.Nihayet 14 Eylül günü Karakaş Mehmet Paşa askerleriyle birlikte geldi. Padişaha onun geldiği haber verilince hemen huzura çağırttı ve büyük bir iltifat eseri olarak elini öptürdü, sonra sordu:-Neden gözlerimizi yollarda bıraktın Mehmet?Karakaş Mehmet Paşa, noksanlarını tamamlamak ve serhat ahvalini düzene koymak için geç kaldığını anlattı. Sultan Osman bunları makul karşıladı, gönlünü aldı ve güzel şeyler söyledi. -Baka Mehmet, dedi, lehinde çok şeyler duyduk, yüzünden de temiz insan olduğun anlaşılır. Nasıl kulluk olurmuş göster de diğer vezirler ibret alsınlar. Yarın hücum vardır. Dilerim Allah’tan, yüzün ak olsun.Mehmet Paşa tatlı bir heyecanla ürperiyordu. Bu ne paha biçilmez bir iltifattı. Gözleri dolu dolu oldu.-Padişahım, Mehmet kulun, senin uğruna canını fedadan çekinmez. Eğer gayrette en ufak bir kusurum olursa, yediğim ekmek gözüme dizime dursun! Dedi. Sonra sesini biraz daha yükselterek:-Yarın düşman ordugahına bir hançer gibi saplanacak, kaleye de bir bayrak gibi çıkacağım!-Bayrak gibi mi dedin?-Evet padişahım, bir bayrak gibi, bir sancak gibi!Sultan Osman ayağa kalktı, belindeki murassa kılıcını çıkardı-Yaklaş Mehmet, yaklaş kahraman vezir!Diyerek kılıcını onun beline taktı. Mehmet Paşa, sevincinden ağlıyordu.Ertesi gün büyük bir hücuma başlandı. Karakaş Mehmet Paşa merkezde ve askerin en önündeydi. Padişahın hediye ettiği kılıcı ileriye doğru savurarak atılıyor, attığı naralar Hotin kalesi surlarına çarparak yankılanıyordu. Böyle kahraman bir veziri başlarında gören asker de coşmuştu. Savaş çok kanlı oluyordu. Mehmet Paşa’nın göğsü bağrı açılmış, saldırıyor, vuruyor, vuruyordu. Nihayet düşmanın müstahkem mevkiine kadar girmeyi başardı. Hemen kethüdasının elindeki bayrağı kaptı ve hızla kale burçlarından birine dikmeyi başardı. Fakat o kadar ileri mevzilere gitmişti ki, bir anda yanında birkaç kişiden başka kimsenin kalmadığını farketti. Bu bir avuç kahraman erimeye mahkumdu. Kethüdası,-Paşa hazretleri, fırsat varken geriye dönelim, dedi. Fakat Mehmet Paşa:-Hayır, cevabını verdi. Hayır, biz şehid olmadan bu bayrak indirilemez. O bayrak bizim canımızdan ileridir.Karakaş Mehmet Paşa sözünde durdu. Geri dönmedi, sonuna kadar, her türlü takdirin üstünde bir celadetle dövüştü ve alnına isabet eden bir kurşunla şehid düştü.



Sultan İkinci Bâyezîd'in hanımı Şehzâde Korkut'un annesi bir gün dergâha gelip Abdurrahîm Tırsî'nin hanımından; "Beyin Abdürrahîm Tırsî'den ricâ edip, yardım taleb ederiz. Sultan Bâyezîd'den sonra oğlum Korkut pâdişâh olsun." diye ricâda bulundu. O da bu dileği beyine sık sık hatırlatırdı.

Bir gece rüyâsında Peygamber efendimizin huzûrunda bir meclisin kurulduğunu gördü. Abdürrahîm Tırsî de orada idi ve Peygamber efendimize şehzâdelerin hangisinin tahta geçmesinin daha uygun olacağını soruyordu. Sultan-ül-Enbiyâ buyurdu ki: "Rûmun Kara oğlanının murâdı Sultan Selîm'dir. Kara oğlan Abdürrahîm Tırsî'dir." Uyanınca hanımı hemen Abdürrahîm Tırsî'nin yanına gidip rüyâsını anlattı ve; "Siz Şehzâde Selîm'in pâdişâh olmasını istediniz. Biz sizden Korkut'un pâdişâh olmasını ricâ ederdik." dedi. Bunun üzerine Abdürrahîm Tırsî; "Ey hocamın kızı! Şehzâde Korkut'tan evlat gelmez. Âl-i Osmân'ın nesli yok mu olsun? Bu, Hak teâlânın rızâsına muhâliftir." buyurdu



Osmanlı İmparatorluğunda Lale Devri adıyla meşhur olan sulh ve sükun devri, 1730 yılında Patrona Halil isyanıyla sona ermiş, tekrar karışıklıklar başlamıştı. Bunu fırsat bilen Rusya, 1733 yılında Avusturya ile ittifak anlaşması yaptı. Anlaşma hükümlerine göre Rus ordusu aniden Osmanlı topraklarına girecek, Avusturya araya girerek, Osmanlı hükûmetini oyalayacak, bu arada onlar da hücuma geçerek iki ateş arasında bırakacaklardı.

10 Nisan 1736’da Rus ordusu aniden, Kırım’ın kuzey doğusundaki Azak kalesine saldırdı. 96 gün boyunca direnen kale, sonunda Ruslara teslim oldu. Babıâlî, bu saldırı üzerine Rusya’ya harp ilan etti ve ordu, Davutpaşa kışlasından hareket etti. Bu arada Azak’ı ele geçiren Rus ordusu, Kırım’a girerek burasını harabeye çevirdiler. Bütün şehir ve kasabaları yakıp yıktılar, medeniyet eserlerini tahrip ettiler. Kırım’da bir tek cami ve büyük bina kalmadı. Bu arada Sadrazam Seyyid Mehmet Paşa kumandasındaki Osmanlı ordusu da Dobruca’daki Babadağ kasabasına gelerek burada ordugah kurdu. Fakat kış mevsimi geldiği için, burada kışı geçirdikten sonra sefere devam etme kararı aldı.Avusturya imparatoru VI. Karl, bir taraftan sözde arabuluculuk rolü yapıyor ve elçi gönderiyor, diğer taraftan da savaşa hazırlanıyordu. Nihayet 12 Temmuz 1737 günü Avusturya ordusu da Tuna nehrini geçerek Bosna’ya girdi. Şimdi Osmanlı ordusu iki ateş arasında kalmıştı. Rusların ilerlemesi o an için durduğundan, Babadağ’daki ordunun büyük bir kısmı Bosna üzerine sevkedildi. Tuna nehrinin denize döküldüğü yerde, bu gün Moldova topraklarında bulunan Özi kalesi, Rus ordugahına yakın bir mevkideydi. Her an için Rusların saldırması bekleniyordu. Kale muhafızı Yahya Paşa, bütün şehir halkını savunma yapmak için seferber etti. Kendisi de çalışıyor, bazen sırtında taş bile taşıyordu. Maiyetindekiler:-Paşa baba, sen yaşlısın, istirahat et, biz gayret ederiz,Dedilerse de:-Bu kale benim namusum ve şerefimdir. Onun için hiçbir fedakarlıktan kaçmam. Tek kişi kalsam bile düşman karşısına çıkarım. Moskof bunu böyle bilsin! Diyordu.Mareşal Muniçki kumandasındaki 150.000 kişilik Rus ordusu 1737 senesi Temmuz ayı başlarında Özi kalesi önlerine geldi. Yahya Paşa yardımcılarına sordu:-Mevcudumuz ne kadar?-5.000’den az paşa hazretleri!-Demek 15’e 1 dövüşeceğiz!Mareşal Muniçki, kaleye bir adamını yollayarak, boşuna kan dökülmemesi için teslim olunmasını istedi. Yahya Paşa bunun şiddetle reddetti ve:-Tarihe şanlı bir ad yadigar edeceğiz, cevabını verdi.Ertesi gün, yüzden fazla muhasara topunun, ortalığı yangın yerine çeviren ateşiyle Rus saldırısı başladı. Top ateşi kesildiği zaman Yahya Paşa kaleden çıkıyor, misli görülmemiş bir cesaretle düşmanın üzerine atılıyor, Ruslara binlerce kayıp verdirdikten sonra kaleye dönüyordu.Rus generaller bu hadise karşısında şaşırıp kalmışlar, Mareşal Muniçki’ye:-Bu adam bir deli, ne yaptığını bilmiyor, demişlerdi. Tecrübeli Rus generali, maiyetindeki generaller gibi düşünmüyordu. Karşısındaki düşmanı küçümsemiyor, aksine takdir ediyordu:-Yanlış düşünüyorsunuz, bu Türk generali ne yapması lazım geldiğini gayet iyi biliyor. Onu kendinize misal olarak alabilirsiniz. Bu adam, kelimenin tam manasıyla bir kahramandır.Yahya Paşa, çıkış hücumlarını birkaç defa tekrarladı. Kaleden her çıktığında, muazzam düşman ordusundan binlerce ve binlerce asker eriyip gidiyordu. Fakat talih birdenbire döndü. Düşman topçusunun aralıksız bombardımanından tutuşan evlerin ateşi ve bir top mermisi kale cephaneliğine isabet etti. On bölük Türk askeri, başlarındaki subaylarla birlikte şehit düştüler. Yahya Paşa gözlerinden yaşlar akıtarak:-Yâ Rabbi! Bana da şehadet müyesser eyle! Diye dua etti.Düşman su yollarını kestiği için şehirde içecek bir damla su kalmamıştı. Asker susuzluktan, takatsiz düştü. 13 Temmuz günü düşman, bombardımana ara verdi. Bunda faydalanan asker, kalenin su ikmali yapılan kapısına gittikleri sırada, bunu takibeden Ruslar, şiddetli bir hücumla arkalarında kaleye girmeyi başardılar. Yahya Paşa derhal geriye döndü ve onbinlerin üzerine saldırdı. Artık toplar susmuş, sokak aralarında göğüs göğüse muharebeler başlamıştı. Fakat Rus askerinin 150.000 mevcuduna karşılık, Türk askeri sadece birkaç yüz kişi kalmıştı. Artık kaleye tamamen hakim duruma gelen Ruslar, Yahya Paşanın üzerine çullanarak yakaladılar ve Mareşal Muniçki’nin yanına götürdüler. Rus Mareşali, onu gayet iyi karşıladı ve teselli edici sözler söyledi:-Müsterih olunuz, siz vazifenizi yaptınız. Cesaret ve kahramanlığınıza bütün Rus ordusu şahittir.-Hayır, ben vazifemi layıkıyla yapmış sayılmam. Ben şu anda burada değil, şehit arkadaşlarımın arasında olmalıydım. Ne fena talihim varmış!Mareşal Muniçki, durumu, o tarihlerde Rusya tahtında oturan Çariçe Anna’ya bildirdi ve Yahya Paşa ile birlikte esir düşen 24 Türk subayını başkent Petersburg’a gönderdi. Aynı gün, harabeye dönmüş şehri talan etmeye başlayan Rus askeri, kuşatmanın başlamasıyla, açlık ve susuzluktan birer birer vefat eden müslüman ahaliden geriye kalan çok az kısmını da şehid etti. Böylelikle 30.000’den fazla nüfusu olan Özi şehrinde tek canlı kalmadı. Hatta bu hadise İstanbul’a bildirilince, zamanın padişahı Sultan I. Abdülhamid, üzüntüsünden felç oldu ve kısa bir süre sonra da bu sebepten vefat etti.



Âlimleri çok seven Fâtih Sultan Mehmed Han, Anadolu’ya gelen Alâeddin Ali hazretlerini Bursa'daki Manastır Medresesine müderris tâyin etti. Sonra da, Sultan İkinci Murâd Medrese sinde vazîfelendirdi. Ardından Bursa kâdısı, en sonra da kâdıasker yaptı. On yıl bu yüksek mevkide kalarak, ilmin ve âlimlerin şerefini korudu. Pekçok âlim, onun yüksek himmetiyle, lâyık oldukları şerefli hizmetlerin zirvesine ulaştı. Bir süre sonra kâdıaskerlik vazîfesinden ayrıldı ve emekli oldu.

Sultan İkinci Bâyezîd Han pâdişâh olunca, Rumeli kâdıaskerliğine getirildi. Sekiz yıl bu vazîfede kaldı. Sonra bu vazîfeden ayrılıp, Bursa'ya döndü. Burada günlerini ders okutmak ve ibâdet etmekle geçirip, Cumâ ve Salı günlerinin dışında her gün ders verir, gayretle çalışırdı. Senenin üç mevsiminde, Keşîş Dağı eteğinde, halenKadı Yaylası denilen yerde bir ev yaptırıp, orada oturmağı âdet edinmişti. Derslerini de burada okuturdu. Ancak kışın şiddetli zamânında şehire inerdi. Dâimâ ilimle meşgûl olurdu. Yatakta yatmazdı. Uyku bastırınca duvara dayanır, önünde kitap dururdu. Uyanınca kitaba bakardı. Bu kadar çok ilim sâhibi olmasına rağmen, fazla kitap yazamadı. Çünkü vakitlerinin çoğunu, kâdılık ve ders okutmakla geçirdi. Sâdece nahivde Kâfiye Şerhi'ni ve bir de, matematikte Tecnîs'in bir kısmının şerhi olan bir risâleyi yazdı. Matematik ilminin her dalında mâhir idi. Kelâm, usûl, fıkıh, belâgat ilimlerinde pek derin bir âlim idi. Akıllı, edebli ve vakûr idi.Alâeddîn Ali, tasavvuf ilmiyle uğraşmaktan da büyük haz duyardı. Aklî ve naklî ilimlerde yüksek derecelere eriştikten sonra, tasavvufta mürşid-i kâmil derecesine yükselmiş olan Şeyh Hacı Halîfe'nin huzûruna gidip, ona talebe oldu. Bu zât, Zeyniyye yolunun büyüklerinden idi. Vefâtına kadar onun yanından ayrılmadı, böylece yüksek mârifetlere kavuştu.Vakitlerinin çoğunu talebelerine ders okutmakla, ilmî mütâlaalarla geçirdi. Yüksek talebelerinden birisi ile Mutavvel kitabını okumaya başlamışlardı. Her satırında birçok meseleye temas edildiğinden, mütâlaaları uzayıp gitti. Günde iki-üç satırdan fazla okuyamıyorlardı. Okunan yerleri, kuşluk vaktinden ikindi namazına kadar îzâh ederdi. Bu minvâl üzere altı ayda, kitabın yarısına kadar gelebilmişlerdi. En sonunda talebesine;"Molla! Bu kitabın okunma usûlü budur." dedi ve bundan sonra hergün ikişer yaprak okutmakla, kitabın diğer bölümlerini kısa zamanda tamamladı.O talebe şöyle anlatmaktadır: "Bedî'î, edebî sanatlarına geldiğimizde, bu sanatların her birine Farsça beyitlerden pekçok örnekler gösteriyordu. Ben o sırada;"Ne çok Fârisî beyitler ezberlemişsiniz." dedim. O da; "Acem, İran talebeleri, âdet olarak, hergün ikindi namazından sonra toplanıp, şiir üzerinde müzâkere ederlerdi. Bunlar, o günlerde ezberlediğimiz şiirlerdir. İran'dan döndüğüm günlerde, ezberlediğim şiirleri kontrol etmiştim de, on bin gazeli bulmuştu." cevâbını verdi."Birgün yanındakilere buyurdu ki: "Cenâb-ı Hakdan üç dileğim vardır: Evli-barklı olarak evimde ölmemi, hastalığımın pek uzun sürmemesini ve îmânla rûhumu teslim etmemi istiyorum." Talebelerinden bâzı âlimler dediler ki:"O evde, ondan önce kimse ölmedi. Öğle namazını kıldıktan sonra hastalanıp, ikindi ezânı okunurken ömrü tamâm oldu. Böylece iki arzusu yerine geldi. Umulur ki, üçüncü duâsı da kabûl edilmiş ola!"Şâir olup şiirlerinde Gammî mahlasını kullanmıştır.



Rus çarı I. Nikola, koyu bir Türk düşmanı olarak tarihe geçmişti. Osmanlı İmparatorluğu için “Hasta Adam” tabiri ilk kullanan odur. 1844’de İngiliz Kralını ziyareti esnasında Osmanlı İmparatorluğunun paylaşılmasını teklif etmişti. Fakat İngilizler, Rusya’nın daha fazla kuvvetlenmesinin, ileride kendilerine zararı olacağı düşüncesi ile bu teklifi reddettiler. Bunun üzerine Rus hükûmeti, Ortodoks azınlıkların haklarını korumak ve bunun takibini yapmak üzere, İstanbul’a yeni bir büyükelçi tayin etti. Esas maksatları, uygun bir zamanı kollayıp, aniden Osmanlı topraklarına saldırmaktı.

Yeni büyükelçi Prens Mençikof, kalabalık bir maiyetle 28 Şubat 1853’te İstanbul’a geldi. Bu adam, mağrur olduğu kadar, şımarıktı da. Üstelik:-Sultanın kızını bizim grandüklerden birine isteyelim, diyecek kadar da küstahtı. Diplomatik usullere de riayet etmiyordu. Hariciye nazırı Fuat Bey’i ziyaret etmemişti. İngiltere ve Fransa, Rusların bu davranışlarından endişe duyuyorlardı. İngiltere dışişleri bakanı Lord Russel:-Eğer Rusları Tuna’da durduramazsak, ileride Hindistan’da durdurmamız gerekecek, diyordu. İstanbul’daki İngiltere büyükelçisi Lord Stratford, ilk iş olarak Malta’daki İngiliz donanmasını Çanakkale boğazı önlerine çağırdı. Fransız donanması da oraya gelmek üzere yola çıktı. Prens Mençikof, Osmanlı devleti ile savaş çıkarmak için bahaneler arıyordu. Bunun için, Ortodoks ahalinin haklarını öne sürdü. İngiltere ve Fransa büyükelçileri, daha büyük bir pürüz çıkmaması için araya girdiler ve 4 Mayıs’ta çıkarılan bir fermanla Osmanlı devletindeki Ortodoks ahaliye bazı imtiyazlar tanındı. Buna rağmen Rus ordusu Osmanlı sınırına yığınak yapmaya başladı. Ayrıca Osmanlı hükûmetine de bir ültimatom vererek, Rusya’nın, bütün Ortodoks Hristiyanların koruyucusu olduğunun kabul edilmesini istedi. Bunun üzerine Osmanlı Hükûmeti istifa etti ve Fransız hayranlığı ile tanınan Mustafa Nâilî Paşa başkanlığında yeni hükûmet işbaşına geldi. Bu hükûmetin dışişleri bakanlığına da büyük bir İngiliz sempatizanı olan Mustafa Reşit Paşa getirildi. Böylece İngiliz ve Fransız hükûmetlerinin desteği sağlanmış olacaklardı. Avrupa devletlerinin desteğini alan bu yeni hükûmet, Rus ültimatomunu reddetti. Bunun üzerine Rusya büyükelçisi Prens Mençikof, ülkesine döndü ve:-Şimdi sivil elbiselerimle dönüyorum, ama yakında askeri elbiselerimle geri geleceğim, diye tehditte bulundu. Rus büyükelçisinin geri çekilmesi, iki ülke ilişkilerinin kopmasına sebep oldu. Bu hadiseden hemen sonra 22 Haziran 1853 günü Rus birlikleri Prut nehrini geçerek Osmanlı topraklarına girdiler. Kısa bir süre içinde, o devirde bir Osmanlı eyaleti olan Romanya’yı istila eden Rus birlikleri, Tuna sahillerine kadar geldiler. Burasını geçtikten sonra gerisi kolaydı. Rahatça İstanbul’a kadar gidebilirlerdi. Fakat, önlerinde Silistre kalesi vardı. Önce bu engeli aşmaları gerekiyordu. Mareşal Paskiyeviç kumandasındaki 80.000 kişilik bir Rus ordusu 20 Mayıs 1854’de Silistre önlerine geldi. Rus Mareşali, kalenin, böyle kalabalık bir orduya dayanamayacağı için hemen teslim olacağını düşünüyordu. Çünkü kuvvetler arasında denge yoktu. Kaleyi savunan Türk kuvvetlerinin sayıları 10.000’den azdı. Cephane ve yiyecek bakımından da şanslı değildiler.Kale etrafında kum gibi kaynayan Rus askerlerini gören ve endişeye kapılanlar, kale kumandanı Musa Hulusi Paşa’ya geldiler:-Ne yapmayı düşünüyorsunuz?-Ne mi yapmak istiyorum? Bunun yakında göreceksiniz. 22 Mayıs’ta başlayan topçu ateşi, şiddetini arttırarak devam ediyordu. Mareşal Paskiyeviç, Musa Hulusi Paşa’ya bir Rus subayı göndererek, teslim olduğu takdirde askerleriyle birlikte istediği yere gitmekte serbest olduğunu bildirdi. Aksi takdirde kale, top ateşi altında bir taş yığını haline getirilecek ve Türkler bu taş yığını altında mahvolup gideceklerdi. Musa Paşa:-Mareşalinizin söyledikleri doğrudur, dedi. -Madem ki bunu siz de takdir ediyorsunuz, o halde hemen teslim olunuz. Boş yere kan dökülmesine sebep olmayınız.Musa Paşa yerinden doğruldu. Elini azim ve imanla dolu göğsüne vurarak:-Silistre kalesi top gülleleriyle yıkıldıktan sonra, biz göğüslerimizle canlı bir kale kuracağız.Rus subayı, bu cevap karşısında önce şaşırdı, sonra milletinin ve ordusunun şerefi için her şeyi göze almış bulunan bir Tür kahramanının karşısında olduğunu anladı ve küçüldü. Rus karargahına döndüğü zaman, tecrübeli ve ihtiyar Mareşale durumu ve kale kumandanının verdiği cevabı anlattı. Paskiyeviç, hiç beklemediği bu cevaptan ürktü:-Hayret, hayret! Diye söylendi. Haziran günü Musa Paşa, bir fedai müfrezesi düzenledi ve bununa Rus karargahını basmayı planladı. Yüksek rütbeli subaylar, erimeye ve yok olmaya mahkum böyle bir müfrezenin başına kale kumandanının geçmesini doğru bulmuyorlardı. Musa Paşa:-Harp ediyoruz, her şeye başvuracağız! Dedi. Subaylardan biri:-Sözlerimiz yanlış anlaşıldı paşa hazretleri, dedi. Bu cüretkar harekete siz kumanda etmeyiniz. Kalede bulunmanız daha iyi. -Peki siz ne teklif ediyorsunuz?-Bu vazifeyi bana veriniz.Musa Paşa yerinden kalkarak, bu talepte bulunan albayı alnından öptü:-Özür dilerim kardeşim, dedi. Ben yanlış anladım. Yarın sabah kaleden birlikte çıkıyoruz.-Emredersiniz paşa hazretleri!9 Haziran Cuma sabahıydı. Fedai müfrezesi sabah namazını kumandanlarıyla beraber kıldı. Sonra bir rüzgar gibi kaleden çıktı. Bu sırada Maraşal Paskiyeviç, 24 tabur askerle Mecidiye tabyasına giriyordu. Kanlı bir boğuşma oldu. Dost düşman birbirine karıştı. Mareşal Paskiyeviç kalçasından ağır şekilde yaralanarak kumandayı terke mecbur oldu. Müfreze kaleye döndüğü zaman zayiatın o kadar önemli olmadığı anlaşıldı. Paskiyeviç’in yerine tayin edilen Prens Korçakof tayin edildi. Korçakof, neticeyi bir an önce almak için işe hızlı başlamak istiyordu:-Bir avuç Türk askeri karşısında Çar’ın ordusunun şerefini tehlikeye koyamam, dedi.Akşamüzeri kale duvarlarına yerleştirdikleri lağımları patlatmaya başladılar. Fakat Musa Paşa bütün tedbirleri zamanında almıştı. Lağımlar müthiş tarrakalarla patlarken, dört muhtelif yönden askerlerini dışarıya çıkaran Musa Paşa, bütün şiddetiyle düşmanın üzerine atıldı. Çok kanlı geçen göğüs göğüse çarpışmalardan sonra koskoca Rus ordusunu önüne katarak en geri atlara kadar sürdü. Prens Korçakof da selefi gibi yaralanırken, istihkam kumandanı General Şilder’le bazı kumandanlar öldürüldü. Bunun üzerine kuşatmanın kaldırılmasına karar verildi. Fakat Çar Nikola’dan gelen bir emirde: “Rus ordusunun şerefi ne olacak?” diye soruluyor, Silistre’nin mutlaka zaptedilmesi emrediliyor, geri çekilme kararı iptal ediliyordu.2 gün sonra, 15 Haziran Perşembe günü Musa Paşa, yeni bir çıkış hareketi daha yaparak düşmana ağır kayıplar verdirdi. Bunun üzerine Rus genelkurmayı, Çar’a rağmen çekilmek için kıtalarına gerekli emirleri verdi ve ric’at başladı. Ric’atı örtmek için de kaleyi top ateşi ile dövüyor, yeni bir çıkış hareketine engel olmak istiyorlardı. 22 Haziran 1854 günü İstanbul’dan gelen bir haberci, Musa Hulûsi Paşa’ya Ferik (Mareşal) rütbesi verildiğini müjdeliyordu. Fakat, düşman bombardımanlardan birinde Musa Paşa, bir sabah vakti, namaz kılmak için abdest alırken göğsüne isabet eden bir gülle parçasıyla şehit düştü. Silistre’de şanlı bir savunma yaparak, kendi askerlerinden on kat daha kalabalık Rus kuvvetlerini mağlup ederek geri çekilmesini sağlayan kahraman Musa Paşa, şehadetinden üç gün önce kendisine mareşallik rütbesi verildiği zaman:-Ben şehadet rütbesini tercih ederim, demişti. Bu İkinci Silisre macerası Ruslara 40.000 ölü ve yaralıya mal oldu. Ayrıca 1 Mareşal ve 9 Generalleri de ölenler arasındaydı.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
1 Ramazan 1438
Miladi:
27 Mayıs 2017

Söz Ola
Savaş yalnız sınırlarda olmaz, savaş bir milletin topyekün ateşe girmesidir. Eğer bu bütünlük sağlanmamışsa zafer tesadüfi,yenilgi kaderdir.
Sultan II. Abdülhamid Han
Osmanlılar Twitter