Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Veziriazam Silahdar Ali Paşa, Osmanlı ordusunun başında olduğu halde Selanik’e doğru ilerliyordu. Uzun zamandır şirretlik eden Venediklilere haddini bildirecekti. Lakin meydan muharebesine cesaret edemeyen Venedikliler ortalarda görünmüyordu. Hepsi son derece müstahkem kalelere çekilmişlerdi. Ali Paşa, Kara Murat Paşayı stratejik bir kale olan Tinos ve Moron’un zaptı için gönderdi ve sonra Selanik’e ulaştı. Burada Osmanlı donanması ile buluştu. Sonra da Korint’e yürüdü. Burası son derece yalçın, yekpare bir kaya üzerinde heybetli bir kaleydi. Buna rağmen 12 saatte Osmanlıların eline geçti. Burada bir miktar asker bırakan Ali Paşa Annapolis’e yürüdü. 12 Temmuz 1715 günü muhasara başladı. Ordu kale önlerine geldiğinde gece olmuştu. Kalenin silüetiyle beraber daha geri de onu muhafaza eden tabyalar kabarık, siyah, müphem yığınlar halinde görünüyordu. Ali Paşa ordusunu yaymış, bir anda kuşatacak şekilde kale ve tabyalara yaklaştırmıştı. Öyle ki, “konma” işi yapıldığı zaman, muhasara da kendiliğinden gerçekleşecekti. Doğru su çok yorucu bir yolculuktan sonra bu usûl pek yerinde olmuştu.

Bütün bu işler son derece disiplin içi içinde yapılmıştı. Annapolis müdafileri, telaşlı görünmemek için ışık yakmadan hareket ediyorlar, fakat gölgeleri belli oluyordu. Acaba umulmadık bir zamanda huruç hareketi mi yapacaklardı? Ali Paşa, buna göre tertibatı olduğu için endişe etmiyodu. Bir yamacın sahanlığında kumandanlarıyla birlikte meşveret ettiği sırada karanlık içinden nal sesleri duydu. Ortaya çıkan bir süvari, atından yere atlayıp ve hürmetkar, fakat yüksek bir sesle:-Destur verirsen haberim var Paşa Baba, dedi.-Hayırdır inşaallah!-Hayırdır Paşa Baba. Donanmamız dahi deniz cihetinden Annapolis önüne gelip karaya asker dökmeye başlamıştır. Kumandan Paşanın emrini beklerler.Ali Paşa:-Çok şükür Yâ Rabbi! Dedikten sonra haberciye:-Tez yarış! Sağ cenah kanatlarını bizim sol cenahımıza vererek emniyetli tertiplen sinler. Sabah namazından sonra hücum hazırlıklarına başlandı. İlk çatışma deniz tarafın dan başladı. Zira bütün ağırlıklar gemilerle sahile çıkarılmıştı. Buradan yapılan top atışları ile kale, ateş ve duman içinde kaldı. Ardından da kaleden Osmanlı askeri üzerine top atışları başladı. Fakat bu ateş bir nevi gösterişten başka bir işe yaramamıştı. Çünkü Osmanlı birlikleri Venediklilerin atış menzili dışındaydı. Ali Paşa çok zeki idi. Düşmanın müdafaa sistemini iyice incelemiş ve muhasara dan iki gün evvel, bir arazi üzerinde birkaç defa kaleye hücum provaları yaptırmıştı. Bu, gerçekten de dahiyane bir buluştu. Osmanlı ordusunda ilk defa uygulanacak olan bu plan şöyle uygulanmaya başladı:Ali Paşa, menzil dışından düşman tabyalarını dövemeyeceğini bildiği halde, toplarını on dakika kadar, mermileri kısa düşecek şekilde ateş ettirdi. Gülleler, tıpkı Venedik toplarının gülleleri gibi düşman mevzilerine yetişemedi. Bunu müteakip, her düşman tabyası karşısında mevzilenen Osmanlı kuvvetleri, sözde toplarının işe yaramadığını görmüşler de sanki başka çare kalmamış gibi birer kanatlardan, gösterişli bir şekilde hücuma kalkar gibi yaptılar. Bazen süvariler, bazen de yayalar şevkle ileri atılıyor, fakat düşmanın top menziline girer gibi yapa rak, sanki zayiat vermişcesine geri çekiliyor, tekrar hücum tazeliyordu. Bir çoğu kendilerini yere atıyor, ötekiler de onları, sanki yaralanmış gibi kaldırıp geriye taşıyordu. Toz, duman ve top ateşleri arasında bu oyunu oynamak zor olmuyordu. Düşmana gelince, Osmanlı hücum larını topçularının baraj ateşi ile durdurduklarını sanıyorlar ve sevinç naraları atıyorlardı. Görünüşte müthiş bir muharebe oluyor, müthiş Osmanlı hücumları sözde kırılıyordu.Nihayet bir müddet sonra Ali Paşa, yılmış gibi borular çaldırırarak bütün hücumları durdurdu. Harekat âdea bıçak gibi kesildi. Böyle kat’î ve perişan bir çekilişten sonra hemen, ele üç beş dakika içinde Osmanlıların hareket edeceği asla düşünülemezdi. Düşman böyle düşünürken, Ali Paşa tam yerinde işaretini verdi. Koşu işaretini bekleyen koşucular gibi tetikte, gözleri paşalarından işaret bekleyen Osmanlı topçuları yıldırım gibi ileri fırladılar. Toplarıyla beraber kısa bir mesafeyi aşmalarıyla menzile girip şimşek hızı ile mevzilenmeleri bir oldu. Topları zaten doluydu. Yarıma dakika henüz geçmemişti ki, bütün namlulardan alev fışkırdı. Bu sırada ikinci dalga topçular da mevziye girip ateş yağdırmaya başladılar. Palamotya tabyalarının yedisi de yangın yerine dönmüştü. Artık vakit geçirmeye gelmezdi. Osmanlı askeri, sağ ve sol kanatlarında süvariler olmak üzere son hızla hücuma kalktılar. Bir anda şaşkın tabyalara girdiler. Bu kadar sessiz ve bu kadar çabuk bir zafer, hele zaptı aylar sürecek tabyalara karşı böylesine bir galibiyet görülmüş şey değildi. Osmanlılar öyle âni, öyle şiddetli saldırmışlardı ki, tabyalardaki düşmandan kurtu labilenler derhal kaleye doğru kaçmaya başlamışlardı. Bu kaçış başlayınca bizim topçular da tıpkı provalarda yaptıkları gibi toplarını bırakıp tabyalara doğru koşmuşlar ve oradaki topları hızla çevirip kaleye ateş etmeye başlamışlardı. Bu kadar yakından yapılan bombardıman, kale içindekileri de karmakarışık etme ye yetmişti. Kaleye kaçan düşman bir şeye dikkat etmemişti; kendi kılıklarına bürünmüş Türklerin, aralarına karışıp onlarla birlikte kaleye girebilecekleri hatırlarına bile gelme mişti. İşte bunlar sayesinde diğer takipçi Osmanlı askeri kaleye girmeye muvaffak oldu. İlk girenler az olmasına rağmen kapı burcuna bayrak dikmeyi başardılar. Fakat kendine gelen düşman da kapıları kapattı. İşler sarpa saracağa benziyordu ki, burçlarda Osmanlı sancağını gören gaziler:-Medet! Kapı alındı! Diye hücuma geçtiler. Fakat bu ücum bölgesinde kapı çok sağ lamdı. Derinliğine çamur dolu iki hendek ve iki yaman tabya vardı. Bunu düşünen subaylar her ne kadar:-Durun!..Etmeyin!.. Sabredin!.. diye yırtındılarsa da yiğitler dinlemedi. Müthiş bir kahramanlık ve fedakarlıkla saldırdılar. Ölenler öldü. Ama kaleye de girdiler. Daha önce Aktabya’ya bayrak dikenlerle buluştular. Tekbir ve gülbank sadalarıyla birlikte dışarıda kalanlar da hücuma kalktılar. Az sonra da burçlardan fetih ezanları okunmaya başlandı; 19 Temmuz 1715.Bu cenk sonunda sayısız top, cephane ve malzeme ele geçirildi. Bütün dünya bu yıldırım gibi zapta şaşırıp kaldı. Venedikliler, Avrupa’nın kendilerine dudak bükmesinden kurtulup vaziyeti idare etmek için donanmalarıyla Prevze’ye hücum ettiler. 80 parça gemiden müteşekkil donanmaları 18 Temmuz 1715’de karaya asker döktü. Yanya Sancakbeyi Ali Paşanın kuvvetleri sayıca çok azdı. Yine de yardım beklemeden Venediklilere yüklendi. Düşman pek çok esir ve yaralı bırakarak gemilerine binip kaçtı. Bu sırada Osmanlı askerinin, denize girip yüzerek bir Venedik gemisine çıkmaları ve zaptetmeleri, o güne kadar görülmüş şey değildi. Bu, Avrupa’da büyük yankılar yaptı ve Venediklilerin maneviyatını tamamen kırdı. Osmanlı askeri bundan sonra Modon, Koron ve Navarin kalelerini de zaptetti. Sonunda Venedikliler pes ettiler ve barış istediler. Bu savaşlar sonunda Pasarofça anlaş ması yapılarak, Karlofça anlaşması ile kaybettiğimiz bazı toprakları geri aldık.




Yıldırım Bayezid Han'ın 25 Eylül 1396'da Niğbolu'da kazandığı büyük meydan savaşı, Avrupa'da derin yankılar yandırmıştı. Savaş alanında on binlerce Macar askerinin öldüğünü ağlayarak seyrettikten sonra, Haçlı ordusunu yüz üstü bırakıp kaçan Macar Kralı ve Haçlı ordusu başkumandanı Sigismund, Budin'e vardığı zaman:
-Hristiyan dünyasının böyle büyük bir felaket gördüğünü tarih yazmamıştır, diyerek sarayına kapanmıştı. Halbuki Sigismund, bu sefere çıkmadan önce, Budin'de yüze yakın Prens ve kumandanın katıldığı büyük bir toplantıda, sağ elini kıymetli taşlarla süslü kılıcına atarak:
-Hristiyanlığın gerçek zaferi demek bugünmüş! Kosova mağlubiyeti, bu ittifakın kurulmasına vesile olduğu için şükredelim. Bu orduların kurulmasına ön ayak olan Fransa kralı Şarl hazretlerine minnet hislerimizi sunalım. Bugün bütün Avrupa, Türkler üzerinde kazanılacak büyük zaferin bayramını yapıyor demişti.

Yüzlerce Fransız asilzadesinin en genci, fakat en şöhretlisi olan, Fransa kralı 4.Şarl'ın amcasının oğlu, Navar kontu ve Burgondiya Veliahdı Jan (sonradan Korkusuz Jan adını almıştı) toplantıda bulunanlar adına Macar kralına şu cevabı vermişti:
-Haşmetmeab, Türk ordularını tarihin en kesin hezimetine uğratacağımıza Fransa ve müttefik arkadaşlarım adına söz veriyorum. Bu seferimiz Sultan Bayezid'i yalnız Avrupa'dan atmakla kalmayacak, Anadolu da beklediği saadet dolu günlere kavuşacaktır. Belki Malazgirt savaşında talihsiz İmparator Romanos Diogenes'in kaybettiği topraklar, tekrar Bizans sınırları içine girmiş olacaktır. Ancak endişem şudur; Osmanoğullarının haris hükümdarı Bayezid, acaba karşımıza çıkmağa cesaret edebilecek midir?
Sigismund: -Umarım ki, Bursa'ya kadar ellerimizi kollarımızı sallayarak gitmemiz mümkün olacaktır.
İşte, savaştan önce bunları konuşan Macar kralı, şimdi sarayına kapanmış, buhranlar geçiriyor, Niğbolu'nun korkunç manzarası gözünün önüne geldikçe, dehşetle ürperiyordu. Bu seferin tahrikçisi olan Papa, ne yapacağını şaşırmıştı. Roma'ya kadar gelen felaket haberlerine inanmak istemiyor:
-Hayır hayır, böyle şey olamaz. Haçlı orduları Niğbolu'dan daha ileri gitmişler, hatta Anadolu topraklarına ayak basmışlardır, diyordu.
Evet, Haçlı ordusunun bazı ünlü kumandanları ve asilzadeleri, Niğbolu'dan daha ileri gittiler, hatta Anadolu topraklarına ayak bastılar. Fakat bir fatih olarak değil, bir esir olarak. Bizans İmparatoru II. Manuel Paleologos ise, haçlı ordusuna asker vermemekle beraber ittifaka girmişti. Niğbolu savaşının sonucunu haber aldığı gün:
-Eyvah! diye bağırdı. Türkler bunun intikamını Bizans'tan alacaklardır.
Bizans imparatoru haklıydı. Niğbolu'da muazzam haçlılar ordusunu yere vuran Bayezid, sefer dönüşünde İstanbul kapılarına dayanmış, şehri kuşatmıştı. Kendisine, Bursa'da bir süre istirahat etmesini tavsiye eden vezirine:
-Hayır, dedi, ben zafer için doğmuş bir padişahım.

Niğbolu zaferinin en büyük tepkisi Fransa'da oldu. 1 Ocak 1397 Cuma günü, Paris'teki Saint Paul sarayının büyük salonunda, Fransız hanedanının en seçkin üyeleri toplanmışlardı. Başta kral Şarl olmak üzere hepsinin yüzünde derin bir teessürün izleri vardı. Kadınların ise gözleri yaşlıydı.
Kral Şarl:
-Hâlâ inanamıyorum, dedi, inanmak istemiyorum. Fransızlar mağlup olmazlar!..
Orléans Dükü, ağabeyini tasdik etti:
-Hakkınız var, gelen haberlerin hiçbirine bende inanmak istemiyorum. Bütün bu rivayetler, bazı kendini bilmezlerin çıkardıkları şayialardan ibarettir, sanıyorum.
Sonra yanında oturan Burgondiya Dükü'ne dönerek onu teselli etmek istedi:
-Hayır, hayır üzülmeyiniz! Göreceksiniz ki, hakikat pek yakın da anlaşılacaktır. Ortada belki bir mağlubiyet vardır. Milletlerin kaderinde bu da yazılagelmiştir. Fakat yenilenler Fransız değil, belki müttefiklerdir. Yarına kadar sabredelim, Jak Helli bize iyi haberler getirecektir.

"Cesur" lakabıyla anılan Burgondiya Dukası Filip, başını ellerinin arasına almış:
-Ben de inanmak istemiyorum. Ancak oğlumun akıbetini düşündükçe teessüre kapılıyorum. Cesaretimi kaybettim. Durumu muhakeme demez oldum.
Filip, heyecan ve teessüründe haksız değildi. Paris'e birbiri arkasına gelen haberler müthişti. Başta Fransız ve Macarlar olmak üzere, Almanlar, Belçikalılar, Felemenkler, İsviçreliler, İngilizler, İskoçlar, Ulahlar, Lehler, Bosnalılar ve diğer milletlere mensup asker ve kumandanlardan kurulu, sayıları 120.000'den fazla olan Haçlı ordusu, 25 Eylül 1396'da Niğbolu'da yapılan meydan savaşında tarihin en büyük hezimetlerinden birine uğradı. Bu haberi ilk defa, savaştan, ateş hattına girmeden kaçmaya muvaffak olan ve aynı yılın Aralık ayı başlarında Paris'e gelen diğer milletlere mensup 15-20 savaşçı getirmişti. Paris birdenbire karışmış, büyük teessür ve heyecan kapılan halk, kiliselerde toplanmaya başlamıştı. Yılbaşı şenlikleri için yapılan hazırlıkların yerini matem alayları almıştı. Haçlı ordusundan zafer haberleri bekleyen Fransa Kralı 4.Şarl, bunların hiçbirine inanmamış, bu söylentileri yayanları yakalatarak Chatel zindanlarına attırmıştı.
-Bu söylentileri çıkaranlar, Fransa'nın düşmanlarıdır! diyordu.
Fakat birkaç gün sonra Paris'e gelen başka bir grup de hemen hemen aynı şeyleri tekrarlamışlar, tamamlayıcı bilgi vermişlerdi. Bu bilgilere göre Macar Kralı Sigismond, orduyu yüz üstü bırakıp kaçmıştı. Fransız Prens ve asilzadelerinden hiçbir haber yoktu. Bununla birlikte, Korkusuz Jean, Mareşal Busiko, Amiral Prens Jan de Vienne, Mareşal de France, Kont de Marche, Henri du Baure gibi bazı yüksek şahsiyetlerin Türklere esir düşmüş olmaları ihtimali vardı. Bunların en ünlüsü henüz 22 yaşında olmasına rağmen korkusuz adıyla anılan Jean de Burgond idi. Bu bilgileri getirenler de aynı akıbete uğradı ve Chatel şatosuna atıldı. Kral Şarl, bunlardan hiçbirine inanmak istemiyor:
-Hainler, katiller! diye bağırıyordu. Gerçek bütün çıplaklığıyla anlaşılacaktı. Çünkü esirler arasında bulunup serbest bırakılan Jak Helli adındaki asilzade, Paris'e gelmek üzereydi. Daha önce adamlarından birini yollayarak sarayın başmabeyincisine durumu bildirmiş ve gelir gelmez huzura kabulü ricasında bulunmuştu. Sait Paul sarayında, 1 Ocak 1397 günü öğleden önce yapılan toplantı, işte bunun içindi. Jak Helli'nin geleceğini öğrenen hanedan üyeleri, Kralı ziyarete gelmişlerdi. Kral 4. Şarl, dayısı olan Burgondiya Dukası Filip'e:
-Dayıcığım üzülmeyiniz, eğer oğlunuz Jan gerçekten esirler arasında ise, onu kurtarmak için her fedakarlığı yapacağım, diyordu. Ertesi gün asilzade Jak Helli Paris'e gelmiş ve doğruca Saint Paul sarayına giderek huzura kabul edilmişti. Salon yine kalabalıktı. Helli, kralın önünde diz çökerek, müthiş hezimeti anlattı. Chatel zindanlarına atılanların verdikleri haberler doğruydu.

-Haşmetmeap, dedi,
Tanrı bir daha Hristiyan alemine böyle bir felaket göstermesin. Tarihte pek az ordular böyle bir hezimete uğramıştır. Muzaffer olduğumuzu sandığımız bir sırada mağlubiyete sürüklendik. Gururumuzun kurbanı olduk. Herkes kendi bayrağı için dövüştü. Bizler, sadık kullarınız, Fransa'yı ateş hattında temsil ettik. Fakat ne yazık ki, şu anda o ordudan, hazin bir hatıradan başka bir şey kalmadı. İtiraf etmek lazımdır ki, düşmanımız Sultan Bayezid, savaş sanatının en usta bir temsilcisidir. On binlerce askeri bir emirle ateş hattına sokan bu adam, aynı zamanda bir Fransız şövalyesi kadar cesurdur. Tam mağlup olacağı bir anda harp talihini kendi tarafına çevirmesini bilmiştir. Bununla birlikte Fransız asilzadeleri ve şövalyeleri, Fransa'nın şerefine leke sürmeyecek tarzda dövüşmüşlerdir. Bunu bendenize bizzat Osmanlı Padişahı söyledi. Kralınıza, Fransızlar vazifesini yaptıktan sonra öldüler dersiniz, demişti.

Huzurdakiler, bu sözleri hayret, takdir, fakat derin bir teessürle dinlemişlerdi. Türkleri tanımıyorlardı. Bayezid'in adını son zamanda işitmişlerdi. Jak Helli'ye, yeni bir haçlı ordusunun ne derece bir şansa sahip olduğunu sordular:
-Siz Türk ordusunu gördünüz, sayıca bizden az olmasına rağmen muzaffer oldu. Biz, bunun sebebini, Türklerin savaş kudretine değil, İsa'ya inanların birbirlerine inanmadıklarında buluyoruz. Hayale kapılmayınız. Türk Sultanının tesiri altında kaldığınız anlaşılıyor.
Helli'de hâlâ Niğbolu'nun korkusu hüküm sürüyordu. Kralın bu sorusuna cevap verirken dudakları titriyordu:
-Haşmetmeap, biz Türkleri çok az tanıyoruz. Onların en büyük silahı, savaş ve zafer için doğmuş büyük bir adama malik olmalarıdır.
Helli'nin, bundan sonra savaş meydanında ölenler ve esir olanlar hakkında verdiği bilgi ise, salonda garip bir rüzgar estirdi. Akrabaları ölenler teessürlerini, selamette olanlar ise sevinçlerini saklamıyorlardı.
Burgondiya Dükası Filip: -Bana Jean'dan bahsediniz, dedi. Oğlum kimbilir şimdi, ne korkunç zindanlarda ne kadar ıstırap çekmektedir.
Helli teminat verdi:
Merak buyurmayınız efendimiz, asil oğlunuz Bursa'da misafir muamelesi ve itibar görüyor, çünkü Sultanın takdirini savaş boylarında kazandı. Esasen onun gözüne girmek için tek çare karamanlıktır.
Helli'nin sözünde mübalağa yoktu. Bayezid Han'ın, bu genç ve cesur Fransız asilzadesine kanı ısınmıştı. Savaşın hemen ertesi günü huzura kabul ettiği zaman kendisine, teessüre kapılmamasını söylemiş, gönlünü almıştı. Ayrıca, hayatını bağışlayacağı vadinde bulunmuştu.
Padişahın:

-"Gök yıkılsa mızraklarımızla tutarız"

demişsiniz, bu doğru mu? Sorusuna:
-Evet haşmetmeap, doğrudur. Muazzam bir ordu ile üzerinize geliyorduk. Zaferden en ufak bir şüphemiz yoktu. Gök yıkılsa, belki mızraklarımızla tutardık. Fakat başımıza müthiş bir yıldırım düştü. Mızraklarımız bu yıldırımın altında kırıldılar, ezildiler, yandılar.
Cevabını verdi. Sultan Yıldırım Bayezid Han, Fransız asilzadesinin bu sözlerinden memnun olmuştu. Korkusuz Jean, padişaha şunları da söyledi:
-Size, şerefli bir Fransız asilzadesi olarak söz veriyorum. Bir daha size karşı silah kullanmayacağım. Jak Helli, Osmanlı hükümdarı ile Jean arasında geçen bu konuşmayı da anlatı ve bu asilzadenin kurtuluşu için Türklerin 200.000 duka altını kurtuluş parası istediklerini söyledi. Bu müthiş bir rakamdı. Fakat Bursa'daki esirler de Fransa'nın en seçkin kişileriydi. Kral 4. Şarl, ne pahasına olursa olsun, başta Jean olmak üzere bütün Fransız asilzadelerini kurtarmaya kararlıydı:
-Çare yok, fedakarlık yapacağız!
Hemen faaliyete geçildi. Bütün Fransa'ya ağır vergiler konmak ve bir taraftan da Venedik, Macaristan ve diğer memleketlerden toplanmak suretiyle istenilen bu para tedarik edildi. Kral başmabeyincisi ve müşaviri Chateau Moran'ın başkanlığında bir elçiler heyeti kuruldu. Elçilerin maiyetlerine bir çok hizmetkarlar verildi. Osmanlı padişahına ayrıca bir çok kıymetli hediyeler ile avcılığa ait şeyler de götürülüyordu. Bunlar arasında 12 adet ak doğan da vardı ki, bunlar Paris'ten, Almanya'dan çok yüksek fiyatlarla satın alınmıştı. İnci ve elmas işlemeli doğancı eldivenleri, 12 ağır koşum ve pahalı kumaşlarla süslenmiş bir eyer takımı ilk bakışta göze çarpıyordu. Tazılar, Ren kumaşları, nefis al çuhalar, Aras halıları oldukça çoktu. Halılarda İskender'in hayatına ait resimler vardı. Altın ve gümüş takımlar arasında en dikkati çeken, tarihi kıymeti büyük bir altın kupaydı. Bütün bu hediyeler, kurtuluş parası olarak verilen 200.000 dukanın dışındaydı. Elçiler Paris'ten törenle ayrıldılar ve muhtelif yollardan hareket ettiler. Her uğradıkları memlekette bu hediyelere yenileri eklendi. Jak Helli Bursa'ya ulaştığı zaman heyet üyelerinden bir kısmı da Macar başkenti Budin'de, bir kısmı da daha Milan'da idi. Helli, Fransa kralı 4. Şarl'ın saygılarını padişaha sunduktan sonra, elçilerin Türk topraklarına geçmesi için müsaade istedi, bu müsaade verildi. Helli, nabza göre şerbet vermesini bilen gözü açık ve zarif bir diplomattı. Korkusuz Jean'a karşı büyük bir sevgi ve saygısı vardı. Onu kurtarmak için herşeye başvurmuştu. Aynı zamanda Bayezid'e de hayran kalmıştı. Bir gün, padişahın Korkusuz Jean için neler düşündüğünü anlamak için sordu:
-Efendimiz, bazen dikkat ediyorum, asil esiriniz Jean'a iltifat ediyor, hatta onun fikrini sormak tenezzülünde bulunuyorsunuz. Acaba neden?
-Ben hangi milletten olursa olsun, kahramanların ellerini sıkmaktan haz duyarım.
Helli, padişahtan, Fransız elçilerinin Türk topraklarına girme müsaadesini aldıktan sonra Bursa'dan ayrılarak Fransız sefaret heyetinin beklemekte olduğu Budin'e geldi. Chateau Moran da, Milan dukasından aldığı hediyelerle Macaristan başkentine gelmişti. Bayezid'in kılıcından güçlükle kurtulabilen Macar Kralı Sigismond, Fransızların Türklere gösterdiği bu yakın ilgiden müteessir olmuştu. Yeni bir Haçlı ordusu kurulması için başvurabileceği en kudretli devlet yine Fransa idi. Şimdi bu da suya düşmüştü. Chateau Moran'a teessürlerini anlattı:
-Fransa, Osmanlı sınırlarına çok uzaktır. Fakat Sultan Bayezid'in Macar ovalarında gözükmeyeceğini bize kim temin edebilir? Osmanoğullarını hediye ve dostlukla değil, silahla yola getirme çaresini aramak daha iyiydi.
Fransız elçilik heyeti başkanı, Kral 4. Şarl'ın yeni bir Haçlı ordusunda kendi şövalyelerinin artık görev almak istemediklerini uzun uzadıya anlattı. Sigismond ısrar ediyor ve mânâsız tavsiyelerde bulunuyordu. Nihayet Helli dayanamadı ve muhatabının bir kral olmasına önem vermeyerek:
-Bükemediğimiz eli öpmesini bilelim haşmetmeap!
İhtarında bulundu ve Macar kralını aklı selime davet etti. O da Osmanlı padişahına gönderilmek üzere hediyeler hazırladı. Fransız heyeti Budin'de pek az kaldıktan sonra, Balkanları süratle geçerek Bursa'ya geldi. Bayezid, o sırada Fransız asilzadeleriyle birlikte Bursa'dan 60 fersah (360km.) mesafede bir yerde bulunuyordu. Elçilerin oraya gelmelerini emretti. Kasabada, onların şerefine ziyafetler verildi. Bilhassa Helli'nin güzel sözleri padişahın üzerinde iyi bir tesir bıraktı. Chteau Moran, emredilen 200.000 altının hazır olduğunu bildirdi. Bayezid, Korkusuz Jean'ın gönlünü alacak şeyler söyledi:
-Sizi fidye-i necata lüzum görmeden de memleketinize müreffehen iade edebilirdim, fakat talep eylediğimiz 200.000 altın gibi mühim bir meblağ sizin Fransa'daki şöhretinizi bir kat daha arttırmaya yarayacaktır. Ben bu hareketimle Fransa'ya şunu hatırlatmak istedim ki, Jean ve arkadaşlarının değeri, krallarından daha fazladır.
Bu gönül alıcı sözlerden çok duygulanan Jean, büyük hükümdar Bayezid'e bir kat daha bağlandı:
-Haşmetmeab, memleketime döndükten sonra da size olan saygım ebedi kalacaktır. Bir Fransız şövalyesi olarak temin edebilirim ki, size karşı kullanılacak bir kılıcın kabzasına elim bir daha değmeyecektir. Bana civanmertliğin ve kahramanlığın zevkini tattırdınız.
Sultan Bayezid, esirlerin Fransa'ya hareket edecekleri günün arefesinde, 24 Haziran 1397 günü muhteşem bir av eğlencesi tertip etti. Buna Fransız şövalyeleri de davet edildiler. Avda, padişahın maiyetinde 7.000 doğancı, 6.000 sekban vardı. av köpeklerinin çulları canfes denilen çok pahalı bir kumaştandı. Tasmaları mücevherlerle işlenmişti. Fransızlar, hayretler içinde kaldılar. Hayatlarında bu kadar muhteşem bir av eğlencesi ne görmüşler, ne de işitmişlerdi. Ertesi gün asilzadeler padişaha veda ettiler. Sultan Yıldırım Bayezid, Korkusuz Jean'a, tarihe geçecek şu sözleri söyledi:

-Jean, sen memleketinin tanınmış bir asilzadesinin, kudretli bir oğlusun, işte gidiyorsun. Belki birkaç yıl ileriye bakamayacaksın. Henüz gençsin, ilk silah tecrübendeki muvaffakiyetsizliğinden dolayı memleketinde takbih edilebilirsin. Bu lekeyi silmek ve şerefini yeniden kazanmak isteyebilirsin.
Şimdi beni dinle:
Aleyhimde silah kullanmayacağına dair evvelce yemin etmiştin. Ettiğin yemini sana iade ediyorum. Vatanına döndüğün zaman benimle yine harp etmek istersen, bütün Avrupa krallarıyla ittifak edebilirsin. Ne kadar fazla müttefik ve ne kadar büyük bir ordu toplayabilirsen, bana iktisab-ı şan için o kadar fazla fırsat vermiş olursun. Beni daima karşında bulacağına emin ol. Çünkü ben, zafer için doğmuş bir hükümdarım.



Bir Osmanlı Yeniçeri’si 1683’deki Viyana Kuşatması’nın hemen ardından bir yeniçeri İtalya’ya geçip yerleşir. İl Turco olarak çağrılan Yeniçeri’mizin yerleştiği köyün adı Moena. Şimdi, kendilerini bu Türk’ün torunları olarak bilen köy halkı, o zamanlar Ausburg Dükalığı’na bağlıymış. Târih boyunca birçok kültürün izlerini taşıyor.Avusturya’nın sınır kapısına 165, Roma’ya da 700 kilometre uzaklıktaki Alp’ler üzerindeki Teronda bölgesinde bulunan bu köy, bu şirin dağ kasabası şimdi Moena sporları için modern bir turizm yeri. Bütün geliri turizmden. Yerli turstlerin dışında Avusturya ve Almany’dan gelenler çoğunlukta. Gerçek nüfusu 2600, ancak nüfus kışın 55 bin yazın da 30 bin’e ulaşıyor.

Moena’yı yani Türk Köyü’nü ilk önce Türkoloji dalında öğretim üyeliği yapan Prof. Dr. Anna Masala keşfetmiş. Prof. Masala köyle ilgili ilk tanışmasını şöyle anlatıyor: “Âilemle Moena da dolaşırken birden (Turchia) yazan bir ok işâreti görmüştüm. Bu işâret bir ara sokağı gösteriyordu. Sokak, Avusturya usulü balkonlu, bol çiçekli ahşap evlerle doluydu. Meydanın ortasında bir çeşme vardı. Çeşmenin sulağının bittiği yerde, bir Yeniçeri büstü bütün heybeti ile sanki bana bakıyordu. Donakaldım...Gördüklerimin ne olduğunu sordum. Cevâbı karşısında şoke oldum. Burası bir Türk’e inanç duyan ve asırlarca bunu koruyabilen bir Türk köyüydü. Anlatılan hikâyesi şöyle: 1683 Viyana Kuşatması sonrası yara alan bir yeniçeri donmak üzereyken bir Ausburglu kendisini bulur ve köye yerleştirir. Yeniçeri bir kızla evlenir. Osmanlı erkeği görünümü ile köyün ağası hâline gelir. O zaman köy en çok 30 hânedir. Sık sık dükalığın askerleri vergi toplamak için köye gelmektedir. Bizim Türk, köyünün erkeklerini bu haksız vergiye karşı ayaklandırır. Türk yaşadığı sürece bir daha ne askerler gelirler ve ne de vergi toplanabilir. Kahramanımız kısa sürede, Ladino dilini de öğrenir. Ama hiç bir zaman frenk elbisesine alışamaz. Başında sarık, belinde kılıç, günlerini geçirir.Türk damat kendini çok sevdirmiş. Türk âdet ve örflerinden hiçbir zaman vazgeçmemiş tir. Öğrettikleri de bugün bile, köylüler tarafından hâlâ bir tabu gibi tatbik edilmeye çalışılıyor. O kasabanın belediye başkanı şöyle anlatıyor:“Ben kendimi bildim bileli her yıl, karnaval sırasında Türk gelenekleri ve Elbiseleri ile tören düzenleriz. Topluluğun en yaşlısı sultan olarak İl Turco’yu temsil eder. Şiirler okuruz, deyişler kullanırız, tekerlemeler söyleriz. İl Turco bir anlamda hâlâ bizim liderimizdir. Onu her zaman hatırlarız. Bu bizim için artık bir gelenek, bir kuvvettir. Çoğumuz bırakın İstanbul’u, Türkiye’yi, Roma’yı bile bilmeyiz. Kitaplardan, televizyonlardan gördüğümüz kadarı ile Türk elbiselerini taklit ederiz. Düğünlerde Türk elbiseleri giyeriz. Türk bayrağını da İtalyan bayrağı kadar benimseriz. Türk topluluğundan olmakla gurur duyarız. Şimdi 120 kadarız. Her geçen gün sayımız azalıyor. Her ay bir kere dernekte toplanırız. 3 yılda bir başkan seçeriz.Aramızdan Türkiye’ye ziyârete gidenler olur. Dönüşte halkımıza arka arkaya konferans lar verilir. Türkiye ile ilgili izlenim ve hâtıralar anlatılır, sorular cevaplandırılır. Türk’ün torunları olan bizlerin başlıca kaynağı ne var ki yine turizm. Erkekler kayak öğretmenliği yaparken bâzılarımız evlerinin iki odasını pansiyon olarak verir...”



Karamanoğlu İbrahim'in 1464'te ölmesi üzerine oğulları birbirlerine düşmüşlerdi. Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan'ın yardımıyla İshak Bey Karamanoğlu beyliğine sahip oldu. Bunun üzerine diğer oğlu Pir Ahmed Bey Fatih Sultan Mehmed'den yardım istedi ve gelen yardım sayesinde Beyliği ele geçirdi. Fakat Pir Ahmed Bey bir süre sonra gidip Venediklilerle anlaşınca, bu duruma sinirlenen Fatih Sultan Mehmed, Karaman Seferi'ne çıkmaya karar verdi. Konya ve Karaman alınarak Osmanlı'ya bağlandı. Karaman halkı İstanbul'a ve çeşitli yerlere göç ettirildiler. Pir Ahmed Bey kaçarak Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan'a sığındı. Bu olay Osmanlılarla Akkoyunluların arasının açılmasına neden oldu. Osmanlılar Avrupa ve Anadolu'daki topraklarını genişletirken, Akkoyunlular Devleti'de Doğu Anadolu, Kafkasya, İran ve Irak üzerinde hakimiyet kurmuşlardı. Sınırlarını genişleten iki Türk Devleti arasında büyük bir savaş kaçınılmaz olmuştu. Otlukbeli mevkiinde 11 Ağustos 1473'de yapılan savaşta, devrin en kuvvetli savaş tekniğine ve araçlarına sahip olan Osmanlı ordusu, Uzun Hasan'ın kuvvetli süvarilerden kurulmuş olan ordusunu birkaç saatte dağıttı. Bu savaştan sonra Akkoyunlular bir daha kendilerini toparlayamadılar. Fatih Sultan Mehmed, Akkoyunlu tehlikesini bu şekilde engellemiş oldu. Anadolu'da ve Rumeli'de birçok sefer düzenleyip pek çok zafer kazanmıştı. Buna rağmen güneyde güçlü bir devlet konumunda olan Memlüklerle problemler yaşandığı halde sıcak bir savaştan kaçınmıştı.



Yavuz Sultan Selim'in en büyük amacı doğudaki bütün Türk İslam devletlerini tek bir devlet çatısı altında birleştirmekti. Yavuz Sultan Selim, 1514 yılı baharında ordusuyla birlikte İran seferine çıktı. Osmanlı kuvvetleri, Erzincan'dan Tebriz'e doğru yürüyüşüne devam etti. Çaldıran'da 23 Ağustos 1514'te yapılan savaşta Osmanlı kuvvetleri büyük bir zafer kazanırken, Safeviler bozguna uğradılar. Şah, kaçarak hayatını zor kurtardı. Yavuz yoluna devam ederek Tebriz'e girdi. Şehirdeki birçok sanatçı ve ilim adamı İstanbul'a gönderildi. Bu zafer sonucunda Şah İsmail eski prestijini kaybetti. Bu sayede Doğu Anadolu'da Osmanlılar için bir tehlike kalmamış oldu. 15 Eylül 1514'te de Tebriz'den Karabağ'a hareket eden Yavuz'un amacı, kışı orada geçirip, baharda İran'ı tümüyle almaktı. Ancak şartlar müsait olmadığı için Amasya'ya gidildi. Çaldıran Zaferi'nden sonra, Erzincan, Bayburt kesin olarak Osmanlı hakimiyetine geçti. Kemah kalesi alındı. 12 Haziran 1515'de kazanılan Turnadağ zaferi ile Dulkadiroğlu beyliğine son verildi. Diyarbakır, Mardin ve Bitlis Osmanlı hakimiyetine girdi. Böylece Anadolu'da Türk birliği sağlanmış oldu.



Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı Devleti Doğu cephesindeki muharebeleri kaybedince,Ruslar bütün Doğu Anadolu'yu işgal ettiler ve burada yaşayan Ermeniler ile Rusya Ermenistanı'ndaki Ermenileri silahlandırarak bu vilayetlerde yaşayan vatandaşlarımız üzerine saldılar. Ermenilerin binlerce Türk'ün canına mal olan isyan ve katliamları karşısında bile, Osmanlı Hükümeti'nin ortaya koyduğu sakin ve sağduyulu tavır, belgeleriyle sabittir. Ancak, tedhiş hareketleri bir türlü durmak bilmeyince hükümet, ülkenin çeşitli bölgelerinde yaşayan Ermenileri, savaş bölgelerinden uzak yeni yerleşim merkezlerine götürmek zorunda kalmıştır. Kafkas, İran ve Sina cephelerinin güvenlik hattını oluşturan bölgelerdeki Ermenilerin yerlerinin değiştirilmesi, onları imha etmek değil, devlet güvenliğini sağlamak, onları korumak amacını gütmüştür ve dünyanın en başarılı yer değiştirme uygulamasıdır.

Her şeyden önce, yer değiştirme kararı bütün Ermenilere uygulanmamıştır. Katolik ve Protestan mezhebinde bulunan Ermenilerin yanı sıra, Osmanlı ordusunda subay ve sıhhiye sınıflarında hizmet gören Ermeniler ile Osmanlı Bankası şubelerinde ve bazı konsolosluklarda çalışan Ermeniler devlete sadık kaldıkları sürece göçe tabi tutulmamışlardır. Öte yandan, hasta, özürlü, sakat ve yaşlılar ile yetim çocuklar ve dul kadınlar da sevke tabi tutulmamış, yetimhaneler ve köylerde koruma altına alınarak ihtiyaçları devletçe, Göçmen Ödeneği'nden karşılanmıştır. Bu tablo, Osmanlı'nın yer değiştirme konusundaki iyi niyetini göstermesi açısından önemlidir. 27 Mayıs 1915 tarihli yer değiştirme kanunu ve bu kanuna dayalı olarak çıkarılan emirler çerçevesinde; Erzurum, Van ve Bitlis vil'yetlerinden çıkarılan Ermeniler, Musul'un güney kısmı, Zor ve Urfa sancağına; Adana, Halep, Maraş civarından çıkarılan Ermeniler ise Suriye'nin doğu kısmı ile Halep'in doğu ve güneydoğusuna nakledilmişlerdir. Bu arada, Ermenilerin sıkça dile getirdiği gibi yer değiştirme sırasında 1.5 milyon Ermeni ölmemiştir. Gerek Osmanlı ve Ermeni, gerekse yabancılara ait istatistikler, I. Dünya Savaşı döneminde Osmanlı topraklarında yaşayan Ermenilerin nüfusunun en fazla 1.250.000 civarında olduğunu göstermektedir. Ne kadar Ermeni'nin yer değiştirme uygulaması çerçevesinde bulundukları yerden çıkarıldığı ve ne kadarının sağ salim yeni yerleşim bölgelerine ulaştığı da belgeleriyle ortadadır. Osmanlı Devleti'nin son nüfus istatistiği 1914 yılında yapılmıştır. Buna göre Ermeni nüfusu 1.221.850'dir. Yer değiştirmeye tabi tutulmayan nüfus; 82.880'i İstanbul, 60.119'u Bursa 'da, 4.548'i Kütahya Sancağı ve 20.237'si Aydın vilayetinde olmak üzere toplam 167.778'dir. Ermenilerin yer değiştirme uygulaması büyük bir disiplin içinde yapılmıştır. 9 Haziran 1915'ten 8 Şubat 1916 tarihleri arasında Adana, Ankara, Dörtyol, Eskişehir, Halep, İzmit, Karahisarı sahib, Kayseri, Mamuretülaziz, Sivas, Trabzon, Yozgat, Kütahya ve Birecik'ten toplam 391.040 kişi yerleştirilecekleri yeni bölgelerine sevk edilmiş, bunlardan 356.084'ü yerleşim bölgelerine ulaşmıştır. Yani, Ermenilerin yer değiştirme uygulaması sırasında verdiği kayıplar 35.000 kişi civarındadır. Yer değiştirme uygulamasına tabi tutulan nüfus içerisinde yer alan Halep'teki 26.064 Ermeni nüfusu, göç ettirilenler içerisine dahil edilmemiştir. Bu rakam 35.000'den çıkarıldığında geriye 9-10 bin kişi kalmaktadır. Yani Ermenilerin yer değiştirme sırasında verdikleri toplam kayıp 9-10 bin kişiden ibarettir. Bunlar da, Türkler tarafından öldürülmemiş, 500'ü Erzurum-Erzincan arasıda eşkıya grupları tarafından, 2000 civarında kişi, Urfa'dan Halep'e giden yol üzerinde Meskene'de Urban eşkıyaları tarafından, 2000 kişi Mardin'de eşkıya tarafından öldürülmüştür. Dersim bölgesinden geçen kafilelere bölge halkının saldırıları sonucunda yaklaşık 5-6 bin kişi öldürülmüştür. Ancak bunun kesin rakamları Osmanlı arşivlerinde yer almamaktadır. Toplam 9-10 bin kişinin ölmüş olduğu diğer verilerden tespit edilmektedir. Böylece, yer değiştirme sırasında soykırım maksadıyla Osmanlı ordusu tarafından öldürülen bir tek Ermeni yoktur. Osmanlı Devleti yer değiştirme uygulamasına tabi tuttuğu Ermenilerin nakli sırasında, ağır savaş şartlarına rağmen olağanüstü gayret göstermiş, bu gayret, yabancı diplomatlarca da tesbit edilmiştir. Hükümet, göçmenlerin iaşesi ve korunmasına yönelik büyük harcamalar yapmıştır. Uygulamaya ait belgelerde hangi il ve ilçelerde hastane kurulduğu, Ermeni çocuklarından yetim kalanlar için hangi binanın ayrıldığına kadar detaylı bilgiler verilmektedir. Yer değiştirmeye tabi göçmenlerin; sevk, yerleştirme ve geçimlerinin sağlanması için 1915 yılında 25 milyon, 1916 yılı sonuna kadar ise 230 milyon kuruş harcandığı belgelerden anlaşılmaktadır. Ermenilerin yer değiştirilmeleri, onları imha etmek değil, devlet güvenliğini sağlamak, onları korumak amacını gütmüştür ve dünyanın en başarılı yer değiştirme uygulamasıdır. Şayet, Osmanlı Devleti Ermeni tebaasından kurtulmak isteseydi; bunu asimilasyon yoluyla veya savaşı gerekçe göstererek rahatlıkla halledebilirdi. Osmanlı, yer değiştirme uygulamasıyla savaş şartlarında her an ölümle burun buruna gelebilecek olan yüz binlerce Ermeni'nin hayatını kurtarmıştır. Nitekim, yeni bölgelere yerleştirilen Ermeniler sağ salim hayatlarını sürdürürken, Rus ordusu saflarında Türklere karşı savaşan Ermeniler, savaş şartları gereği ölmüşlerdir.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
10 Şevval 1439
Miladi:
24 Haziran 2018

Söz Ola
Tarih milletlerin tarlasıdır, her millet geçmişinde ne ekmişse, gelecekte de onu biçer
Churchill.
Osmanlılar Twitter