Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Veziriazam Silahdar Ali Paşa, Osmanlı ordusunun başında olduğu halde Selanik’e doğru ilerliyordu. Uzun zamandır şirretlik eden Venediklilere haddini bildirecekti. Lakin meydan muharebesine cesaret edemeyen Venedikliler ortalarda görünmüyordu. Hepsi son derece müstahkem kalelere çekilmişlerdi. Ali Paşa, Kara Murat Paşayı stratejik bir kale olan Tinos ve Moron’un zaptı için gönderdi ve sonra Selanik’e ulaştı. Burada Osmanlı donanması ile buluştu. Sonra da Korint’e yürüdü. Burası son derece yalçın, yekpare bir kaya üzerinde heybetli bir kaleydi. Buna rağmen 12 saatte Osmanlıların eline geçti. Burada bir miktar asker bırakan Ali Paşa Annapolis’e yürüdü. 12 Temmuz 1715 günü muhasara başladı. Ordu kale önlerine geldiğinde gece olmuştu. Kalenin silüetiyle beraber daha geri de onu muhafaza eden tabyalar kabarık, siyah, müphem yığınlar halinde görünüyordu. Ali Paşa ordusunu yaymış, bir anda kuşatacak şekilde kale ve tabyalara yaklaştırmıştı. Öyle ki, “konma” işi yapıldığı zaman, muhasara da kendiliğinden gerçekleşecekti. Doğru su çok yorucu bir yolculuktan sonra bu usûl pek yerinde olmuştu.

Bütün bu işler son derece disiplin içi içinde yapılmıştı. Annapolis müdafileri, telaşlı görünmemek için ışık yakmadan hareket ediyorlar, fakat gölgeleri belli oluyordu. Acaba umulmadık bir zamanda huruç hareketi mi yapacaklardı? Ali Paşa, buna göre tertibatı olduğu için endişe etmiyodu. Bir yamacın sahanlığında kumandanlarıyla birlikte meşveret ettiği sırada karanlık içinden nal sesleri duydu. Ortaya çıkan bir süvari, atından yere atlayıp ve hürmetkar, fakat yüksek bir sesle:-Destur verirsen haberim var Paşa Baba, dedi.-Hayırdır inşaallah!-Hayırdır Paşa Baba. Donanmamız dahi deniz cihetinden Annapolis önüne gelip karaya asker dökmeye başlamıştır. Kumandan Paşanın emrini beklerler.Ali Paşa:-Çok şükür Yâ Rabbi! Dedikten sonra haberciye:-Tez yarış! Sağ cenah kanatlarını bizim sol cenahımıza vererek emniyetli tertiplen sinler. Sabah namazından sonra hücum hazırlıklarına başlandı. İlk çatışma deniz tarafın dan başladı. Zira bütün ağırlıklar gemilerle sahile çıkarılmıştı. Buradan yapılan top atışları ile kale, ateş ve duman içinde kaldı. Ardından da kaleden Osmanlı askeri üzerine top atışları başladı. Fakat bu ateş bir nevi gösterişten başka bir işe yaramamıştı. Çünkü Osmanlı birlikleri Venediklilerin atış menzili dışındaydı. Ali Paşa çok zeki idi. Düşmanın müdafaa sistemini iyice incelemiş ve muhasara dan iki gün evvel, bir arazi üzerinde birkaç defa kaleye hücum provaları yaptırmıştı. Bu, gerçekten de dahiyane bir buluştu. Osmanlı ordusunda ilk defa uygulanacak olan bu plan şöyle uygulanmaya başladı:Ali Paşa, menzil dışından düşman tabyalarını dövemeyeceğini bildiği halde, toplarını on dakika kadar, mermileri kısa düşecek şekilde ateş ettirdi. Gülleler, tıpkı Venedik toplarının gülleleri gibi düşman mevzilerine yetişemedi. Bunu müteakip, her düşman tabyası karşısında mevzilenen Osmanlı kuvvetleri, sözde toplarının işe yaramadığını görmüşler de sanki başka çare kalmamış gibi birer kanatlardan, gösterişli bir şekilde hücuma kalkar gibi yaptılar. Bazen süvariler, bazen de yayalar şevkle ileri atılıyor, fakat düşmanın top menziline girer gibi yapa rak, sanki zayiat vermişcesine geri çekiliyor, tekrar hücum tazeliyordu. Bir çoğu kendilerini yere atıyor, ötekiler de onları, sanki yaralanmış gibi kaldırıp geriye taşıyordu. Toz, duman ve top ateşleri arasında bu oyunu oynamak zor olmuyordu. Düşmana gelince, Osmanlı hücum larını topçularının baraj ateşi ile durdurduklarını sanıyorlar ve sevinç naraları atıyorlardı. Görünüşte müthiş bir muharebe oluyor, müthiş Osmanlı hücumları sözde kırılıyordu.Nihayet bir müddet sonra Ali Paşa, yılmış gibi borular çaldırırarak bütün hücumları durdurdu. Harekat âdea bıçak gibi kesildi. Böyle kat’î ve perişan bir çekilişten sonra hemen, ele üç beş dakika içinde Osmanlıların hareket edeceği asla düşünülemezdi. Düşman böyle düşünürken, Ali Paşa tam yerinde işaretini verdi. Koşu işaretini bekleyen koşucular gibi tetikte, gözleri paşalarından işaret bekleyen Osmanlı topçuları yıldırım gibi ileri fırladılar. Toplarıyla beraber kısa bir mesafeyi aşmalarıyla menzile girip şimşek hızı ile mevzilenmeleri bir oldu. Topları zaten doluydu. Yarıma dakika henüz geçmemişti ki, bütün namlulardan alev fışkırdı. Bu sırada ikinci dalga topçular da mevziye girip ateş yağdırmaya başladılar. Palamotya tabyalarının yedisi de yangın yerine dönmüştü. Artık vakit geçirmeye gelmezdi. Osmanlı askeri, sağ ve sol kanatlarında süvariler olmak üzere son hızla hücuma kalktılar. Bir anda şaşkın tabyalara girdiler. Bu kadar sessiz ve bu kadar çabuk bir zafer, hele zaptı aylar sürecek tabyalara karşı böylesine bir galibiyet görülmüş şey değildi. Osmanlılar öyle âni, öyle şiddetli saldırmışlardı ki, tabyalardaki düşmandan kurtu labilenler derhal kaleye doğru kaçmaya başlamışlardı. Bu kaçış başlayınca bizim topçular da tıpkı provalarda yaptıkları gibi toplarını bırakıp tabyalara doğru koşmuşlar ve oradaki topları hızla çevirip kaleye ateş etmeye başlamışlardı. Bu kadar yakından yapılan bombardıman, kale içindekileri de karmakarışık etme ye yetmişti. Kaleye kaçan düşman bir şeye dikkat etmemişti; kendi kılıklarına bürünmüş Türklerin, aralarına karışıp onlarla birlikte kaleye girebilecekleri hatırlarına bile gelme mişti. İşte bunlar sayesinde diğer takipçi Osmanlı askeri kaleye girmeye muvaffak oldu. İlk girenler az olmasına rağmen kapı burcuna bayrak dikmeyi başardılar. Fakat kendine gelen düşman da kapıları kapattı. İşler sarpa saracağa benziyordu ki, burçlarda Osmanlı sancağını gören gaziler:-Medet! Kapı alındı! Diye hücuma geçtiler. Fakat bu ücum bölgesinde kapı çok sağ lamdı. Derinliğine çamur dolu iki hendek ve iki yaman tabya vardı. Bunu düşünen subaylar her ne kadar:-Durun!..Etmeyin!.. Sabredin!.. diye yırtındılarsa da yiğitler dinlemedi. Müthiş bir kahramanlık ve fedakarlıkla saldırdılar. Ölenler öldü. Ama kaleye de girdiler. Daha önce Aktabya’ya bayrak dikenlerle buluştular. Tekbir ve gülbank sadalarıyla birlikte dışarıda kalanlar da hücuma kalktılar. Az sonra da burçlardan fetih ezanları okunmaya başlandı; 19 Temmuz 1715.Bu cenk sonunda sayısız top, cephane ve malzeme ele geçirildi. Bütün dünya bu yıldırım gibi zapta şaşırıp kaldı. Venedikliler, Avrupa’nın kendilerine dudak bükmesinden kurtulup vaziyeti idare etmek için donanmalarıyla Prevze’ye hücum ettiler. 80 parça gemiden müteşekkil donanmaları 18 Temmuz 1715’de karaya asker döktü. Yanya Sancakbeyi Ali Paşanın kuvvetleri sayıca çok azdı. Yine de yardım beklemeden Venediklilere yüklendi. Düşman pek çok esir ve yaralı bırakarak gemilerine binip kaçtı. Bu sırada Osmanlı askerinin, denize girip yüzerek bir Venedik gemisine çıkmaları ve zaptetmeleri, o güne kadar görülmüş şey değildi. Bu, Avrupa’da büyük yankılar yaptı ve Venediklilerin maneviyatını tamamen kırdı. Osmanlı askeri bundan sonra Modon, Koron ve Navarin kalelerini de zaptetti. Sonunda Venedikliler pes ettiler ve barış istediler. Bu savaşlar sonunda Pasarofça anlaş ması yapılarak, Karlofça anlaşması ile kaybettiğimiz bazı toprakları geri aldık.




Osmanlı İmparatorluğunda Lale Devri adıyla meşhur olan sulh ve sükun devri, 1730 yılında Patrona Halil isyanıyla sona ermiş, tekrar karışıklıklar başlamıştı. Bunu fırsat bilen Rusya, 1733 yılında Avusturya ile ittifak anlaşması yaptı. Anlaşma hükümlerine göre Rus ordusu aniden Osmanlı topraklarına girecek, Avusturya araya girerek, Osmanlı hükûmetini oyalayacak, bu arada onlar da hücuma geçerek iki ateş arasında bırakacaklardı.

10 Nisan 1736’da Rus ordusu aniden, Kırım’ın kuzey doğusundaki Azak kalesine saldırdı. 96 gün boyunca direnen kale, sonunda Ruslara teslim oldu. Babıâlî, bu saldırı üzerine Rusya’ya harp ilan etti ve ordu, Davutpaşa kışlasından hareket etti. Bu arada Azak’ı ele geçiren Rus ordusu, Kırım’a girerek burasını harabeye çevirdiler. Bütün şehir ve kasabaları yakıp yıktılar, medeniyet eserlerini tahrip ettiler. Kırım’da bir tek cami ve büyük bina kalmadı. Bu arada Sadrazam Seyyid Mehmet Paşa kumandasındaki Osmanlı ordusu da Dobruca’daki Babadağ kasabasına gelerek burada ordugah kurdu. Fakat kış mevsimi geldiği için, burada kışı geçirdikten sonra sefere devam etme kararı aldı.Avusturya imparatoru VI. Karl, bir taraftan sözde arabuluculuk rolü yapıyor ve elçi gönderiyor, diğer taraftan da savaşa hazırlanıyordu. Nihayet 12 Temmuz 1737 günü Avusturya ordusu da Tuna nehrini geçerek Bosna’ya girdi. Şimdi Osmanlı ordusu iki ateş arasında kalmıştı. Rusların ilerlemesi o an için durduğundan, Babadağ’daki ordunun büyük bir kısmı Bosna üzerine sevkedildi. Tuna nehrinin denize döküldüğü yerde, bu gün Moldova topraklarında bulunan Özi kalesi, Rus ordugahına yakın bir mevkideydi. Her an için Rusların saldırması bekleniyordu. Kale muhafızı Yahya Paşa, bütün şehir halkını savunma yapmak için seferber etti. Kendisi de çalışıyor, bazen sırtında taş bile taşıyordu. Maiyetindekiler:-Paşa baba, sen yaşlısın, istirahat et, biz gayret ederiz,Dedilerse de:-Bu kale benim namusum ve şerefimdir. Onun için hiçbir fedakarlıktan kaçmam. Tek kişi kalsam bile düşman karşısına çıkarım. Moskof bunu böyle bilsin! Diyordu.Mareşal Muniçki kumandasındaki 150.000 kişilik Rus ordusu 1737 senesi Temmuz ayı başlarında Özi kalesi önlerine geldi. Yahya Paşa yardımcılarına sordu:-Mevcudumuz ne kadar?-5.000’den az paşa hazretleri!-Demek 15’e 1 dövüşeceğiz!Mareşal Muniçki, kaleye bir adamını yollayarak, boşuna kan dökülmemesi için teslim olunmasını istedi. Yahya Paşa bunun şiddetle reddetti ve:-Tarihe şanlı bir ad yadigar edeceğiz, cevabını verdi.Ertesi gün, yüzden fazla muhasara topunun, ortalığı yangın yerine çeviren ateşiyle Rus saldırısı başladı. Top ateşi kesildiği zaman Yahya Paşa kaleden çıkıyor, misli görülmemiş bir cesaretle düşmanın üzerine atılıyor, Ruslara binlerce kayıp verdirdikten sonra kaleye dönüyordu.Rus generaller bu hadise karşısında şaşırıp kalmışlar, Mareşal Muniçki’ye:-Bu adam bir deli, ne yaptığını bilmiyor, demişlerdi. Tecrübeli Rus generali, maiyetindeki generaller gibi düşünmüyordu. Karşısındaki düşmanı küçümsemiyor, aksine takdir ediyordu:-Yanlış düşünüyorsunuz, bu Türk generali ne yapması lazım geldiğini gayet iyi biliyor. Onu kendinize misal olarak alabilirsiniz. Bu adam, kelimenin tam manasıyla bir kahramandır.Yahya Paşa, çıkış hücumlarını birkaç defa tekrarladı. Kaleden her çıktığında, muazzam düşman ordusundan binlerce ve binlerce asker eriyip gidiyordu. Fakat talih birdenbire döndü. Düşman topçusunun aralıksız bombardımanından tutuşan evlerin ateşi ve bir top mermisi kale cephaneliğine isabet etti. On bölük Türk askeri, başlarındaki subaylarla birlikte şehit düştüler. Yahya Paşa gözlerinden yaşlar akıtarak:-Yâ Rabbi! Bana da şehadet müyesser eyle! Diye dua etti.Düşman su yollarını kestiği için şehirde içecek bir damla su kalmamıştı. Asker susuzluktan, takatsiz düştü. 13 Temmuz günü düşman, bombardımana ara verdi. Bunda faydalanan asker, kalenin su ikmali yapılan kapısına gittikleri sırada, bunu takibeden Ruslar, şiddetli bir hücumla arkalarında kaleye girmeyi başardılar. Yahya Paşa derhal geriye döndü ve onbinlerin üzerine saldırdı. Artık toplar susmuş, sokak aralarında göğüs göğüse muharebeler başlamıştı. Fakat Rus askerinin 150.000 mevcuduna karşılık, Türk askeri sadece birkaç yüz kişi kalmıştı. Artık kaleye tamamen hakim duruma gelen Ruslar, Yahya Paşanın üzerine çullanarak yakaladılar ve Mareşal Muniçki’nin yanına götürdüler. Rus Mareşali, onu gayet iyi karşıladı ve teselli edici sözler söyledi:-Müsterih olunuz, siz vazifenizi yaptınız. Cesaret ve kahramanlığınıza bütün Rus ordusu şahittir.-Hayır, ben vazifemi layıkıyla yapmış sayılmam. Ben şu anda burada değil, şehit arkadaşlarımın arasında olmalıydım. Ne fena talihim varmış!Mareşal Muniçki, durumu, o tarihlerde Rusya tahtında oturan Çariçe Anna’ya bildirdi ve Yahya Paşa ile birlikte esir düşen 24 Türk subayını başkent Petersburg’a gönderdi. Aynı gün, harabeye dönmüş şehri talan etmeye başlayan Rus askeri, kuşatmanın başlamasıyla, açlık ve susuzluktan birer birer vefat eden müslüman ahaliden geriye kalan çok az kısmını da şehid etti. Böylelikle 30.000’den fazla nüfusu olan Özi şehrinde tek canlı kalmadı. Hatta bu hadise İstanbul’a bildirilince, zamanın padişahı Sultan I. Abdülhamid, üzüntüsünden felç oldu ve kısa bir süre sonra da bu sebepten vefat etti.



Âlimleri çok seven Fâtih Sultan Mehmed Han, Anadolu’ya gelen Alâeddin Ali hazretlerini Bursa'daki Manastır Medresesine müderris tâyin etti. Sonra da, Sultan İkinci Murâd Medrese sinde vazîfelendirdi. Ardından Bursa kâdısı, en sonra da kâdıasker yaptı. On yıl bu yüksek mevkide kalarak, ilmin ve âlimlerin şerefini korudu. Pekçok âlim, onun yüksek himmetiyle, lâyık oldukları şerefli hizmetlerin zirvesine ulaştı. Bir süre sonra kâdıaskerlik vazîfesinden ayrıldı ve emekli oldu.

Sultan İkinci Bâyezîd Han pâdişâh olunca, Rumeli kâdıaskerliğine getirildi. Sekiz yıl bu vazîfede kaldı. Sonra bu vazîfeden ayrılıp, Bursa'ya döndü. Burada günlerini ders okutmak ve ibâdet etmekle geçirip, Cumâ ve Salı günlerinin dışında her gün ders verir, gayretle çalışırdı. Senenin üç mevsiminde, Keşîş Dağı eteğinde, halenKadı Yaylası denilen yerde bir ev yaptırıp, orada oturmağı âdet edinmişti. Derslerini de burada okuturdu. Ancak kışın şiddetli zamânında şehire inerdi. Dâimâ ilimle meşgûl olurdu. Yatakta yatmazdı. Uyku bastırınca duvara dayanır, önünde kitap dururdu. Uyanınca kitaba bakardı. Bu kadar çok ilim sâhibi olmasına rağmen, fazla kitap yazamadı. Çünkü vakitlerinin çoğunu, kâdılık ve ders okutmakla geçirdi. Sâdece nahivde Kâfiye Şerhi'ni ve bir de, matematikte Tecnîs'in bir kısmının şerhi olan bir risâleyi yazdı. Matematik ilminin her dalında mâhir idi. Kelâm, usûl, fıkıh, belâgat ilimlerinde pek derin bir âlim idi. Akıllı, edebli ve vakûr idi.Alâeddîn Ali, tasavvuf ilmiyle uğraşmaktan da büyük haz duyardı. Aklî ve naklî ilimlerde yüksek derecelere eriştikten sonra, tasavvufta mürşid-i kâmil derecesine yükselmiş olan Şeyh Hacı Halîfe'nin huzûruna gidip, ona talebe oldu. Bu zât, Zeyniyye yolunun büyüklerinden idi. Vefâtına kadar onun yanından ayrılmadı, böylece yüksek mârifetlere kavuştu.Vakitlerinin çoğunu talebelerine ders okutmakla, ilmî mütâlaalarla geçirdi. Yüksek talebelerinden birisi ile Mutavvel kitabını okumaya başlamışlardı. Her satırında birçok meseleye temas edildiğinden, mütâlaaları uzayıp gitti. Günde iki-üç satırdan fazla okuyamıyorlardı. Okunan yerleri, kuşluk vaktinden ikindi namazına kadar îzâh ederdi. Bu minvâl üzere altı ayda, kitabın yarısına kadar gelebilmişlerdi. En sonunda talebesine;"Molla! Bu kitabın okunma usûlü budur." dedi ve bundan sonra hergün ikişer yaprak okutmakla, kitabın diğer bölümlerini kısa zamanda tamamladı.O talebe şöyle anlatmaktadır: "Bedî'î, edebî sanatlarına geldiğimizde, bu sanatların her birine Farsça beyitlerden pekçok örnekler gösteriyordu. Ben o sırada;"Ne çok Fârisî beyitler ezberlemişsiniz." dedim. O da; "Acem, İran talebeleri, âdet olarak, hergün ikindi namazından sonra toplanıp, şiir üzerinde müzâkere ederlerdi. Bunlar, o günlerde ezberlediğimiz şiirlerdir. İran'dan döndüğüm günlerde, ezberlediğim şiirleri kontrol etmiştim de, on bin gazeli bulmuştu." cevâbını verdi."Birgün yanındakilere buyurdu ki: "Cenâb-ı Hakdan üç dileğim vardır: Evli-barklı olarak evimde ölmemi, hastalığımın pek uzun sürmemesini ve îmânla rûhumu teslim etmemi istiyorum." Talebelerinden bâzı âlimler dediler ki:"O evde, ondan önce kimse ölmedi. Öğle namazını kıldıktan sonra hastalanıp, ikindi ezânı okunurken ömrü tamâm oldu. Böylece iki arzusu yerine geldi. Umulur ki, üçüncü duâsı da kabûl edilmiş ola!"Şâir olup şiirlerinde Gammî mahlasını kullanmıştır.



Rus çarı I. Nikola, koyu bir Türk düşmanı olarak tarihe geçmişti. Osmanlı İmparatorluğu için “Hasta Adam” tabiri ilk kullanan odur. 1844’de İngiliz Kralını ziyareti esnasında Osmanlı İmparatorluğunun paylaşılmasını teklif etmişti. Fakat İngilizler, Rusya’nın daha fazla kuvvetlenmesinin, ileride kendilerine zararı olacağı düşüncesi ile bu teklifi reddettiler. Bunun üzerine Rus hükûmeti, Ortodoks azınlıkların haklarını korumak ve bunun takibini yapmak üzere, İstanbul’a yeni bir büyükelçi tayin etti. Esas maksatları, uygun bir zamanı kollayıp, aniden Osmanlı topraklarına saldırmaktı.

Yeni büyükelçi Prens Mençikof, kalabalık bir maiyetle 28 Şubat 1853’te İstanbul’a geldi. Bu adam, mağrur olduğu kadar, şımarıktı da. Üstelik:-Sultanın kızını bizim grandüklerden birine isteyelim, diyecek kadar da küstahtı. Diplomatik usullere de riayet etmiyordu. Hariciye nazırı Fuat Bey’i ziyaret etmemişti. İngiltere ve Fransa, Rusların bu davranışlarından endişe duyuyorlardı. İngiltere dışişleri bakanı Lord Russel:-Eğer Rusları Tuna’da durduramazsak, ileride Hindistan’da durdurmamız gerekecek, diyordu. İstanbul’daki İngiltere büyükelçisi Lord Stratford, ilk iş olarak Malta’daki İngiliz donanmasını Çanakkale boğazı önlerine çağırdı. Fransız donanması da oraya gelmek üzere yola çıktı. Prens Mençikof, Osmanlı devleti ile savaş çıkarmak için bahaneler arıyordu. Bunun için, Ortodoks ahalinin haklarını öne sürdü. İngiltere ve Fransa büyükelçileri, daha büyük bir pürüz çıkmaması için araya girdiler ve 4 Mayıs’ta çıkarılan bir fermanla Osmanlı devletindeki Ortodoks ahaliye bazı imtiyazlar tanındı. Buna rağmen Rus ordusu Osmanlı sınırına yığınak yapmaya başladı. Ayrıca Osmanlı hükûmetine de bir ültimatom vererek, Rusya’nın, bütün Ortodoks Hristiyanların koruyucusu olduğunun kabul edilmesini istedi. Bunun üzerine Osmanlı Hükûmeti istifa etti ve Fransız hayranlığı ile tanınan Mustafa Nâilî Paşa başkanlığında yeni hükûmet işbaşına geldi. Bu hükûmetin dışişleri bakanlığına da büyük bir İngiliz sempatizanı olan Mustafa Reşit Paşa getirildi. Böylece İngiliz ve Fransız hükûmetlerinin desteği sağlanmış olacaklardı. Avrupa devletlerinin desteğini alan bu yeni hükûmet, Rus ültimatomunu reddetti. Bunun üzerine Rusya büyükelçisi Prens Mençikof, ülkesine döndü ve:-Şimdi sivil elbiselerimle dönüyorum, ama yakında askeri elbiselerimle geri geleceğim, diye tehditte bulundu. Rus büyükelçisinin geri çekilmesi, iki ülke ilişkilerinin kopmasına sebep oldu. Bu hadiseden hemen sonra 22 Haziran 1853 günü Rus birlikleri Prut nehrini geçerek Osmanlı topraklarına girdiler. Kısa bir süre içinde, o devirde bir Osmanlı eyaleti olan Romanya’yı istila eden Rus birlikleri, Tuna sahillerine kadar geldiler. Burasını geçtikten sonra gerisi kolaydı. Rahatça İstanbul’a kadar gidebilirlerdi. Fakat, önlerinde Silistre kalesi vardı. Önce bu engeli aşmaları gerekiyordu. Mareşal Paskiyeviç kumandasındaki 80.000 kişilik bir Rus ordusu 20 Mayıs 1854’de Silistre önlerine geldi. Rus Mareşali, kalenin, böyle kalabalık bir orduya dayanamayacağı için hemen teslim olacağını düşünüyordu. Çünkü kuvvetler arasında denge yoktu. Kaleyi savunan Türk kuvvetlerinin sayıları 10.000’den azdı. Cephane ve yiyecek bakımından da şanslı değildiler.Kale etrafında kum gibi kaynayan Rus askerlerini gören ve endişeye kapılanlar, kale kumandanı Musa Hulusi Paşa’ya geldiler:-Ne yapmayı düşünüyorsunuz?-Ne mi yapmak istiyorum? Bunun yakında göreceksiniz. 22 Mayıs’ta başlayan topçu ateşi, şiddetini arttırarak devam ediyordu. Mareşal Paskiyeviç, Musa Hulusi Paşa’ya bir Rus subayı göndererek, teslim olduğu takdirde askerleriyle birlikte istediği yere gitmekte serbest olduğunu bildirdi. Aksi takdirde kale, top ateşi altında bir taş yığını haline getirilecek ve Türkler bu taş yığını altında mahvolup gideceklerdi. Musa Paşa:-Mareşalinizin söyledikleri doğrudur, dedi. -Madem ki bunu siz de takdir ediyorsunuz, o halde hemen teslim olunuz. Boş yere kan dökülmesine sebep olmayınız.Musa Paşa yerinden doğruldu. Elini azim ve imanla dolu göğsüne vurarak:-Silistre kalesi top gülleleriyle yıkıldıktan sonra, biz göğüslerimizle canlı bir kale kuracağız.Rus subayı, bu cevap karşısında önce şaşırdı, sonra milletinin ve ordusunun şerefi için her şeyi göze almış bulunan bir Tür kahramanının karşısında olduğunu anladı ve küçüldü. Rus karargahına döndüğü zaman, tecrübeli ve ihtiyar Mareşale durumu ve kale kumandanının verdiği cevabı anlattı. Paskiyeviç, hiç beklemediği bu cevaptan ürktü:-Hayret, hayret! Diye söylendi. Haziran günü Musa Paşa, bir fedai müfrezesi düzenledi ve bununa Rus karargahını basmayı planladı. Yüksek rütbeli subaylar, erimeye ve yok olmaya mahkum böyle bir müfrezenin başına kale kumandanının geçmesini doğru bulmuyorlardı. Musa Paşa:-Harp ediyoruz, her şeye başvuracağız! Dedi. Subaylardan biri:-Sözlerimiz yanlış anlaşıldı paşa hazretleri, dedi. Bu cüretkar harekete siz kumanda etmeyiniz. Kalede bulunmanız daha iyi. -Peki siz ne teklif ediyorsunuz?-Bu vazifeyi bana veriniz.Musa Paşa yerinden kalkarak, bu talepte bulunan albayı alnından öptü:-Özür dilerim kardeşim, dedi. Ben yanlış anladım. Yarın sabah kaleden birlikte çıkıyoruz.-Emredersiniz paşa hazretleri!9 Haziran Cuma sabahıydı. Fedai müfrezesi sabah namazını kumandanlarıyla beraber kıldı. Sonra bir rüzgar gibi kaleden çıktı. Bu sırada Maraşal Paskiyeviç, 24 tabur askerle Mecidiye tabyasına giriyordu. Kanlı bir boğuşma oldu. Dost düşman birbirine karıştı. Mareşal Paskiyeviç kalçasından ağır şekilde yaralanarak kumandayı terke mecbur oldu. Müfreze kaleye döndüğü zaman zayiatın o kadar önemli olmadığı anlaşıldı. Paskiyeviç’in yerine tayin edilen Prens Korçakof tayin edildi. Korçakof, neticeyi bir an önce almak için işe hızlı başlamak istiyordu:-Bir avuç Türk askeri karşısında Çar’ın ordusunun şerefini tehlikeye koyamam, dedi.Akşamüzeri kale duvarlarına yerleştirdikleri lağımları patlatmaya başladılar. Fakat Musa Paşa bütün tedbirleri zamanında almıştı. Lağımlar müthiş tarrakalarla patlarken, dört muhtelif yönden askerlerini dışarıya çıkaran Musa Paşa, bütün şiddetiyle düşmanın üzerine atıldı. Çok kanlı geçen göğüs göğüse çarpışmalardan sonra koskoca Rus ordusunu önüne katarak en geri atlara kadar sürdü. Prens Korçakof da selefi gibi yaralanırken, istihkam kumandanı General Şilder’le bazı kumandanlar öldürüldü. Bunun üzerine kuşatmanın kaldırılmasına karar verildi. Fakat Çar Nikola’dan gelen bir emirde: “Rus ordusunun şerefi ne olacak?” diye soruluyor, Silistre’nin mutlaka zaptedilmesi emrediliyor, geri çekilme kararı iptal ediliyordu.2 gün sonra, 15 Haziran Perşembe günü Musa Paşa, yeni bir çıkış hareketi daha yaparak düşmana ağır kayıplar verdirdi. Bunun üzerine Rus genelkurmayı, Çar’a rağmen çekilmek için kıtalarına gerekli emirleri verdi ve ric’at başladı. Ric’atı örtmek için de kaleyi top ateşi ile dövüyor, yeni bir çıkış hareketine engel olmak istiyorlardı. 22 Haziran 1854 günü İstanbul’dan gelen bir haberci, Musa Hulûsi Paşa’ya Ferik (Mareşal) rütbesi verildiğini müjdeliyordu. Fakat, düşman bombardımanlardan birinde Musa Paşa, bir sabah vakti, namaz kılmak için abdest alırken göğsüne isabet eden bir gülle parçasıyla şehit düştü. Silistre’de şanlı bir savunma yaparak, kendi askerlerinden on kat daha kalabalık Rus kuvvetlerini mağlup ederek geri çekilmesini sağlayan kahraman Musa Paşa, şehadetinden üç gün önce kendisine mareşallik rütbesi verildiği zaman:-Ben şehadet rütbesini tercih ederim, demişti. Bu İkinci Silisre macerası Ruslara 40.000 ölü ve yaralıya mal oldu. Ayrıca 1 Mareşal ve 9 Generalleri de ölenler arasındaydı.



28 Mayıs 1453...İstanbul’un fetih gününün arefesi...Topkapı surları dışında kurulmuş Osmanlı çadırlarında meşaleler sabahlara kadar yanarken, Anadolu sipahilerinden, Azep askeri olan Ulubatlı Hasan’ın heyecanı da son raddelerine gelmişti. İstanbul’u muhasara eden Osmanlı askerinin kumandanı, Sultan I. Mehmed Han ise bütün hazırlıklarını tamamlamıştı. Toplar sabaha kadar aralıksız ateşe devam edeceklerdi. Kara tarafında, 100.000 kişilik bir kuvvet, ordugahın sağ tarafında, yaldızlı kapı karşısında, 50.000 kişilik diğer bir kuvvet ise sol cihette dizilmişlerdi. Padişah ise, 15.000 Yeniçeri ile merkezde idi. 70’den fazla harp gemisi de limanda idi.

Sultan Mehmed, ordusunu son bir defa daha gözden geçirdi. Askere şevk ve heyecan veren âyet ve hadisler okudu. Surlara ilk çıkacak kahramanlara müjdeler verdi. Daha sonra Paşalarını ve Beylerini çağırarak:-Ey benim Paşalarım, Beylerim, cihad arkadaşlarım! Sizi, cesaretinizi bir kat daha arttırmak için buraya toplamadım. Bunu daima lüzumundan fazla gösterdiniz. Cesaret ve şiddetiniz, gayret ve himmetiniz, her zaman görülen meşhûdâtımızdandır.Şimdi parlak bir cihad için, yekdiğerinizi teşci ediniz. Zafer için üç şart-ı esâsî mevcuttur: Hulûs-i niyyet, Fena hareketlerden hayâ, Emirlere itaat. Yani, kemal-i sükûnetle ve intizam dahilinde, verilen emirleri bitemâmihâ icra ediniz, ettiriniz. Îmânî bir heyecanın verdiği galeyan ile muharebeye koşunuz. Mâlik olduğunuz liyakati gösteriniz. Zillet geride, şehadet ileridedir. Bana gelince, sizin başınızda döğüşeceğime yemin ederim. Herkesin ne suretle hareket edeceğini bizzat takibeyleyeceğim. Şimdi mevkilerinize dönünüz. Çadırlarınıza giriniz. Maiyetiniz efradı da aynı suretle hareket etsinler. Her tarafta bir sükûn-u mutlakın hükümran olmasını emrediniz. Ba’dehû, fecirle kalkar kalkmaz namaz larınızı eda edip, askerinizi bir intizam-ı tam dahilinde tertib ediniz. Hiçbir şeyle ve hiçbir kimsenin tesiriyle temkininizi bozmayınız. Sakin ve müsterih olunuz. Fakat cenk borusunun sesini duyunca, sancakların rüzgarla temevvüc ettiğini görünce derhal ileri atılınız...Padişah sözlerini bitirdiği zaman Paşalar ve Beyler ağlıyordu. Zağanos Paşa arkadaş larının hislerine tercüman oldu:-Müslümanlığımızı ispat edeceğiz. Hepimiz senin yoluna baş koyduk Padişahım!..O gece kimse uyumuyordu. Genç Padişah, günlerdir içine girmediği yatağının üzerine oturmuş, yüksek sesle Allahü Teâlâya yalvarıyordu:“-Yâ İlâhî! Bir bölük ümmeti yendirme, düşmanımızı sevindirme, bizi muzaffer kıl!”Çadırın dışında hıçkırıklarla karışık bir ses yükseldi:“-Âmîn... Âmîn...”Bu kimdi? Gecenin bu vaktinde Padişahın çadırı etrafında ne arıyordu? Yoksa muhafızlardan mıydı? Onlardan bile olsa, ne cür’etle müdahalede bulunabilirlerdi? Yerinden kalktı, dışarı çıktı. Hayret... Biraz ileride çimenlere oturmuş genç bir adam, ellerini göğe kaldırmış, biraz evvelki duayı tekrarlıyordu:“-Yâ İlâhî! Bir bölük ümmeti yendirme, düşmanımızı sevindirme, bizi muzaffer kıl!”Sultan Mehmed:-Orada ne ararsız, kimsiz?.. diye seslendi. Genç adam oturduğu yerden kalktı:-Ulubatlı Hasan kulunuzum padişahım...Sizi muzaffer kılması için Cenâb-ı Hakk’a yalvarırım... dedi.Padişah bu sesi tanıyordu. Babası Sultan II. Murad an zamanından bergüzar kalmış bir kahramandı. Ölüme gönüllü giden kimselerdendi. Kızmadı. Mülayim bir sesle:-Var istirahat eyle Hasan, yarın cihad günüdür... dedi.Ulubatlı Hasan’ın bir ricası vardı. Onun için buraya kadar gelmişti. Vezir Zağanos Paşa onu, ikinci hatta vuruşacak bir müfrezenin başına koymuştu. Halbuki o, ilk safta döğüşeceklerle beraber bulunmak istiyordu. Arzusunu birkaç cümle ile söyledi. Sultan Mehmed, bu temiz kalbli bahadıra yaklaştı:-Bunun bir hikmeti var... dedi. Ulubatlı Hasan, Padişahtan affını isteyerek uzaklaştı. Acaba bu hikmet ne idi? Arkadaşlarının yanına giderken hep bunu düşünüyordu.29 Mayıs Salı günü şafak sökmeden evvel Türk toplarının müthiş tarrakaları surları döverken, borular hücum işaretini vermişti. Biraz sonra hava aydınlanmış, Padişahın muazzam sancağı çıkarılmış, herkesin görebilmesi için semaya doğru çekilmişti. Hücum eden Türk askerleriyle, ümitsiz, fakat anûdâne mukavemet gösteren İmparator Konstantin’ in askerleri arasında amansız bir mücadele başlamıştı. Gedikler açılıyor, kapanıyor, davul ve çan sesleri arasında dost-düşman birbirine karışıyordu. İlk hatta dövüşenler tam bir muvaffakiyet gösteremiyorlardı. Ulubatlı Hasan, Padişahın “Hikmet” kelimesinden neyi kasdettiğini şimdi anlamıştı. Bunlar erimeye mahkum zayıf kuvvetlerdi. Esas hücumu ikinci safta olanlar yapacaktı. Bununla beraber Hasan, yerinde duramıyor, arkadaşlarına dert yanıyordu. Bütün korkusu, kendisi savaşa katılmadan fethin tamamlanması idi. Vaktiyle babasının şehid olduğu II. Kosova muharebesinde o da bulunmuş, temayüz etmişti. Bugün de bütün kalbi şehid olmak arzusu ile doluydu. Gözünde ne tımar, ne sancak vardı. Mansıp ta asla gözü yoktu. İlk hatta dövüşenler yavaş yavaş erimiş, sıra ikinci hatta gelmişti. Ulubatlı Hasan artık yerinde duramıyor:-Vezirler daha ne beklerler, bize neden müsaade etmezler?.. diye arkadaşlarına soruyordu. Nihayet hücum emri verildi. Hasan ve arkadaşları surlara doğru koşmaya başladılar. Surların üstünden ağlı paçavralar, oklar atılıyor, duvara çıkmaya imkan vermiyordu. Hendekler şehidlerle dolmuştu. Ulubatlı ve arkadaşları düşman ateşine fedakar göğüslerini siper ederek kale duvarına tırmanmaya çalışıyorlardı. Bu yüzden, mevcutlarının yarıdan fazlasını kaybetmişlerdi. Fakat düşenin yerini bir başkası alıyordu. Bir ara surlarda akisler yapan bir nara duyuldu:-Ne durursuz şahbazlarım, atılın aslanlarım!...Bu, Sultan Mehmed’in sesiydi. Hasan kendinden geçmişti. Zevkine doyulmaz bir heyecanla ileri atıldı. O da arkadaşlarını teşci ediyor, naralar atıyordu:-Vurun kardaşlarım, Allah için vurun!..İşte Sultanın da sancakları ateş hattına kadar gelmişti. Onların gölgesinde dövüşmekten, şehidlik mertebesine ulaşmaktan büyük mertebe ne olabilirdi? Hasan muradına nail oldu. Şahinler gibi tırmanarak surlardan birine çıktı. 32 arkadaşı da arkasından geliyordu. Ok yağmuru altında bayrağı dikti. Üzerine gelenlere sağ elindeki kılıcı ile mukabele ediyor, sol eliyle bayrağı tutuyordu. Vücudu delik deşik olmuştu. Artık, kendisine bunca meydanlarda zafer bahşetmiş ola baba yadigarı kılıcı sallayamıyor, faka tiki eliyle bayrağa sarılmış, onu bırakmıyordu. O civarda bulunan bütün Yeniçeriler coşmuştu:“Allah...Allah...” sadalarıyla ileri atılıyorlar Ezan-ı Muhammedî okuyarak ateşe giriyorlar dı. Bayrağı indirmemek, biraz sonra düşecek olan Ulubatlı Hasan’ın yerini boş bırakmamak lazımdı. Hasan, bayrağı öpmek istiyormuş gibi son takatini sarfederek doğrul du, sonra birden surların üzerine düştü. O, artık son arzusuna nail olmuş, şehidler kervanına katılmıştı.



Emîr Timur, birçok zaferler kazandıktan sonra Suriye üzerine yürümüştü. Mısır-Memlük orduları onun karşısında duramayıp yenildiler. Halep, Hama ve Sam, Emir’in eline geçti. (1401) Mısır’da devletin ileri gelenleri ve kadılar, daha fazla zarar görmemek, aman istemek için Timur Han’a bir heyet göndermeğe karar verdiler. Önce, kadı İbn-i Haldun’a meseleyi sundular. O da Timur’a başvurmayı münasip gördü. İbn-i Haldun’u heyete reis ve sözcü seçtiler. Sonra İbn-i Haldun murahhas oldugu halde Şam’a, Emir Timur’un katına geldiler. Huzura çıktıklarında korku ve heyecan içindeydiler. Emîr Timur onların oturmalarına izin verdi; Güler yüzle önlerinden geçti. Her birini dikkatle gözden geçirdi. İbn-i Haldun’un kılık ve kıyafetini görünce o heyet içinde mümtaz bir şahsiyet olduğunu anladı. O diğerlerinden farklıydı. Emir, onunla konuşmağa başladı. Sonra Emir, elçilere ziyafet verdi. İçlerinden bazıları kibarlık gösterip verilen etten yememişti. İbn-i Haldun yiyenlerdendi.

Timur Han onların her haline dikkat ediyordu. O da Timur’u gözden kaçırmıyordu. Fakat Emir kendisine baktığında hemen gözlerini yere çeviriyordu. Nihayet İbn-i Haldûn yüksek sesle söze başladı:—Ey sahibimiz olan Emir! Ben birçok hükümdar huzurunda bulundum. Ölenlerini, yazdığım tarihimle yaşattım: Arap ve Acem hükümdârlarından şu, şu zatları gördüm; Şarkı ve garbı dolaştım... Elhamdülillah, sizin devrinizi de idrak ettim, hepsinin arasında, ancak sizin hakîkî hükümdar olduğunuzu gördüm... Hükümdârların yemeği karın doyurmak için yenir, Emir’in yemeği ise şereflenmek ve iftihar etmek üzere yenir, dedi. Emîr Timur, bu sözlerden çok memnûn oldu. Sevincinden adeta uçacak hale gelmişti. İbn-i Haldun bunun ardından dileklerini ve ricalarını dile getirdi. Timur hoş karşılayıp ona sorular sormaya başladı. Bazı hükümdarlardan sual etti; İbn-i Haldun cevaplandırdı. Emir Timur da tarihi iyi bilirdi. Timur Han, Mısır elçilerini, hil'atler giydirdikten sonra dönmelerine müsâade etti. Onlara aman vermişti. İbn-i Haldûn’u ise bir müddet yanında alıkoydu. Ona izzet-ü ikramda bulundu. O Şam’dan ayrılırken İbn-i Haldun da Kâhire'ye döndü. (1401)

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
28 Şaban 1438
Miladi:
25 Mayıs 2017

Söz Ola
Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi, olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi.
Kanuni Sultan Süleyman Han
Osmanlılar Twitter