Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Seydi Ahmed, eşsiz bir cengaver, içi dışı bir, sözünü sakınmaz biriydi. Sultan İbrahim Han’ın huzurunda cirit oyununda işi sertiğe döküp, Padişahın sevdiği kişilerden birini öldürüp birini de hastanelik edince gazab-ı şâhâneye uğradı. Birkaç gün saklanıp, padişahın hayatını bağışlaması üzerine ortaya çıktı. İbrahim Han, bu lafını sakınmaz, ele avuca sığmaz kahramanı Budin’e, Siyavuş Paşa nın yanına “Çaşnigirbaşı” payesiyle gönderdi. O da onu Şamatorna sancağına tayin etti. Dağ istan’dan olan Seydi, burada Avrupa’yı titreten akıncılara kumanda edecekti. Bu ise tam ona göre bir işti. Kısa zamanda akıl almaz bir hırs ve şiddetle çok geniş bir ülkeyi baştan başa harap etti.

Bu arada ya bilerek veya kazara Avusturya İmparatorluğunun bazı bçlgelerini de tarumar etti. Arada anlaşmalar vardı ama sanırız Nemçeliler Seydi’yi kızdırmışlardı. Avustur ya İmparatoru İstanbul’a elçiler göndererek Seydi’yi Bâbıâlî’ye şikayet ettiler. Sultan İbra him bu şikayetleri pek dikkate almamış olacak ki, İmparator, İstanbul’daki Büyükelçisine bir haberci göndermeye karar verdi. Yeni bir şikayet mektubu hazırlandı. Haberci, üç kişilik maiyeti ile yola çıktı. Haberciler, emniyette olduklarına dikkat etmek mecburiyetinde değillerdi. Zira Os manlı hudutlarından girdikleri anda tam manasıyla görülmemiş bir mal ve can emniyeti baş lıyordu. Eğer aberciler bir mücevher sandığı taşısalar ve bunun kapağını açık bırakıp dağ ba şında uyusalar bile dokunan olmazdı. Bunu bütün Avrupa biliyordu. Hristiyan tebaa ise, Os manlı idaresinde dürüst olmak mecburiyetinde kalıyorlardı.Osmanlılar, bazı kırlık yerlerde küçük açık hava mescidi diyebileceğimiz namazgah lar ve bunun yakınına, gelen geçen dinlensin diye, sâyeban denilen çardaklar kurmuşlardı. Avusturya İmparatorunun habercileri de böyle bir sayebana girdiler. Uzakta bir kasaba ve onun girişinde bir han bulunuyorsa da adamlar burasını tercih etmişlerdi. Zira Osmanlı han ve kervansaraylarında adama içki içirtmezlerdi. Haberciler, orada oturan bir Türk’ü selam ladıktan sonra yerleştiler. Yük atlarından birindeki hurçtan çıkardıkları şaraptan içmeye baş ladılar. Türk’ün canı sıkılmıştı. Kalkıp gidecekti ama yabancılara ayıp olur diye azıcık oyalan dıktan sonra oradan uzaklaşmaya karar verdi. Adamlar kısa zamanda sarhoş olup ileri geri söylenmeye başladılar. Birisi:-O Seydi denilen adam bu sefer cezasını bulacak. Avusturya topraklarını harap et mek ne imiş öğrenecek. Onun cezasını biz de veriridik ama anlaşmaya aykırı davranmak istemiyoruz. Onun hakkından Osmanlı Hakanı gelsin...Orada konuşulanlara kulak kabartan Osmanlı, gayri ihtiyari kızmıştı. Lakin yabancı lar Osmanlı ülkesinde emin olmalıydılar. Bu sebeple kendisini tutuyordu. Biraz daha yaklaşa rak konuşmaları dikkatlice dinlemeye başladı. Evet, bu Osmanlı, Seydi Amed’den başkası de ğildi. İçinden:-Gidi kefereler sizi! Bakalım daha neler yumurtlayacaklar, diyordu.Diğer haberci, Seydi’nin ta kendisi olduğunu aklının köşesinden biel geçirmediği ada ma laf attı:-Padişaha mektup götürüyoruz. Mektubu okuduğu anda Seydi’nin işi bitiktir. Öyle şeyler yazılı ki... O kadar olur...Seydi bu mektubu şiddetle merak etmişti. Onu sille tokat alıp okuyabilirdi. Ama Osmanlı ülkesinin emniyetteki şöhretine hainlik etmiş olurdu. Seydi cin gibi de zeki idi:-Yok canım...diye sarhoşları kışkırttı. Öyle iki satır yazı ile Padişahımız kelle almaz. Seydi'yi de pek sever. Bu kadar tesirli mektuba pek inanmam.-Sen öyle san. Bu mektubun yazılmasını İmparatorumuzdan isteyen, Verjurim kalesi kumandanıdır. Konuşması, yazması, bütün hristiyan dünyasında eşsizdir.Seydi, gaddarlığı, hainliği ve Müslüman düşmanlığı ile, Osmanlı esirlerine yaptığı akıl almaz işkencelerle şöhret salan Verjurim hakimini tanıyordu. İçinden:-Demek öyle ha...O herif yalacıdır da. Kimbilir neler yazmıştır.Sonra yüksek sesle:-Bir insanın bu derece güçlü mektup yazabilmesi için sihir yapması gerek. Çünkü Padişahımızın Seydi’yi çok sevdiğini söylerler, dedi.Habercilerin başı olduğu anlaşılan sarhoş herif-Heyt be!...diyerek bir nâra attı ve heybesinden mektubu çıkardı. Mühürlü ama, usta lığı bana ait. Al işte oku da gör, diyerek mektubu ona uzattı. Seydi’nin istediği olmuştu. Mektuba göz atar atmaz kan beynine fırladı. İçinden:-Olamaz...Bu kadar çirkin iftiralar olamaz! Kundaktaki çocukları diri diri kebap ediyor diye yazmış. Vay bre! Vay bre! Daha neler neler. Aptal herif! Bu kadar da aşırı uydurulur mu? Padişah hemen anlar. Ama dur sen! Verjurim hakimine gösteririm ben!...Sonra büyük bir soğukkanlılıkla mektubu geri uzatırken:-Seydi’nin bu marifetlerini bilmimyordum. İmdi dediğinize inandım. Bu mektup padi şaha tesir eder, dedi. Sonra hızla oradan uzaklaştı.Sultan İbrahim, Avusturya Büyükelçisinin kendisine takdim ettiği mektubu okuyunca şaşkınlığını gizlemedi. Önce kızacak gibi oldu. Sonra kendini tutamadı, güldü:-Bre adam! Hangi akılsız hanginizin aklına uydu da bu nameyi yazdı? Seydi bu iddia ettiğiniz nâmertlikleri yapmış olsaydı, benim fermanıma lüzum kalmaz, yoldaşları onu pa ramparça ederlerdi. Yıkıl, gözüm görmesin seni! Bu nameyi Seydi’ye ver de görelim neyler.Diğer taraftan Seydi Ahmed, adamların yanından ayrılır ayrılmaz o gece akıncılarıyla beraber yola çıktı. Verjurim kalesi yakınlarında 65 akıncısını pusuya yatırdı. Kendisi de 5 kişi ile apaçık, doğruca kaleye saldırdı. Atıyla hendeği aşıp kapıya dayandı. Hendeğin üstün deki köprü tam kaldırılmamıştı. Bir çırpıda ortalığı tertemiz ettikten sonra gırtlağından sü rüklediği birinin göstermesiyle kale hakiminin odasına daldı.Her zaman yanında bir sürü muhafızları olan kale hakimi uyuyordu. Seydi, topuzu ile bunlara, niçin buraya geldiğini izah ederken, kale hakimi de dolu tabanca ile arkadan sokul du. Kapıda bekleyen diğer bir akıncı bunu gördü ve:-Bre Seydi!.. diye gürledi. Seydi, tabanca patladığı sırada eğilip, savurduğu gürzü ile kale hakiminin göğsünü olduğu gibi çökertti. Adam ancak:-Seydi ha!... diyebilmişti. Sonra gık bile diyemeden kanlar içinde yere yığıldı.Bundan sonra Seydi dışarı fırladı. Muhafızlar sağa sola kaçışmaya balşayınca, Seydi de kovalamaya başladı. Bu arada kaçanları çevirmeye çalışan onbeş kadar senyoru da kelle paça kanlar içinde yere uzatıverdi. Ortalık karışıvermişti. Nihayet kaleden, şaşkınlık içinde toplar atılmaya başlandı. Derken 350 kişilik süvari grubu, Seydi ve 4 arkadaşına saldırdı. O da zaten bunu bekliyordu. Hemen geri dönüp kaçmaya başladı. Fakat düşman süvarileri biraz sonra pusuya düştükleri ni anladılar. Geride gizlenen 65 akıncı, hemen yalınkılıç yerlerinden fırladılar.-Allah Allah...sadalarıyla gürzlerini de işleterek 350 düşmandan 200’den fazlasını öldürdüler. 50 tanesi kaleye kaçabildi. Geri kalanlar da esir edildi. Bunlar silahları ve atları ile beraber Siyavuş Paşa’ya götürüldü. Siyavuş Paşa, Seydi Ahmed’e hil’at giydirip murassa bir at ihsan etti.




Sultan Ahmed, Şeyhi Aziz Mahmud'a bir hediye sunmak istiyordu. Mürşidinin kendisin den bu hediyeyi kabul etmesi onu çok memnun edecekti. Sultan Ahmed bir gün kendine uygun gördüğü bir hediyeyi Aziz Mahmud Hüdayi Hazretlerine gönderdi. Ama Şeyh Hazretleri kabul etmedi. Şüphesiz bu kabul etmeyiş, sultana karşı bir tavır anlamına gelmiyordu. Evliyanın büyüklerinden çoğu prensip olarak hediye kabul etmezdi. Bu, büyük insanların dünya malına hangi gözle baktıklarını, başkaları için ulaşılmaz sayılan şeylerin nazarlarında hiçbir değer taşımadığını ifade etmenin bir yoluydu.

Sultan Ahmed şeyhi Hüdayi'nin kabul etmediği hediyeyi yine bu devrin evliyasından Abdülmecid Sivasî'ye gönderdi ve o da kabul etti. Kendisine, padişahın aynı hediyeyi Aziz Mahmud Hüdayi'e sunduğu ama kabul etmediği de hatırlatıldı. Sivasi Hazretleri gerçek büyüklere yakışır bir tutum ortaya koydu: "Hüdayi Hazretleri bir karga değildir ki leşi kabul etsin" dedi. Aziz Mahmud Hüdayi'ye de "Sizin kabul etmediğiniz hediyeyi Şeyh Sivasî kabul etti" dediler. Şu cevabı verdi: "Onun için hiç bir mahzuru yoktur. Çünkü o öyle büyük bir ummandır ki bir parçacık çamurun kendini bulandırmayacağını bilir."


1787'de neredeyse boş bir hazine ile savaşa başlayan Osmanlı devlet adamları büyük meblağlar tutan savaş masrafları nedeniyle artan hazine ihtiyaçlarını karşılamanın bir yolunu bulmak için birçok toplantı yapmış fakat bunlardan bir sonuç alınamamıştı. Yine bu mesele için kethüda bey'in dairesinde bazı devlet adamları ile bir görüşme yapılmış ve burada dışarıdan borçlanma gündeme gelmişti. Ancak mesele gizli tutulmak zorundaydı. Çünkü mâlî sıkıntıyı düşmanların öğrenmesi Osmanlı devletini daha zor durumda bırakabilirdi. Sonuçta mesele kaymakam tarafından Padişah'a arz olundu. Padişah sâdır olan hattı hümâyûnda konunun öncelikle Şeyhülislam'la görüşülmesini emrediyordu. Çünkü Osmanlı Devletinde dışardan borç alınması daha önce benzeri görülmemiş bir olaydı. Bunun üzerine Kaymakam Mustafa Paşa kıyafet değiştirip Şeyhülislam bulunan Mehmet Kamil Efendi'nin konağına giderek yabancı devletlerden borç alma konusunda fikrini sordu. Şeyhülislam yabancı bir ülkeden borçlanma nın mekruh olduğunu ancak kerahatine rağmen bunun mevcut şartlar altında yapılması gerek tiğini bildirmesi üzerine Hollanda'dan borç alınması tasarlandı ve Hollanda elçisiyle konu ile ilgili görüşmelere girişildi.

Kasım 1788'de Kaymakam Meşalecizâde Mustafa Paşa tarafından padişah'a sunulan arz tezkiresinde ordunun masrafları için 12.000 keseye ihtiyaç duyulduğu bunun yanında yaklaşan bahar mevsimi nedeniyle denize çıkacak donanmanın hazırlıkarı için de bir miktar para gerektiği ve böylece ihtiyaç duyulan para miktarının yaklaşık 25.000 kese olduğu belirtiliyor ve Reisül Küttâb'ın paranın temini için Hollanda elçisiyle yapmış olduğu görüşmeden bahisle Elçi'nin Reis Efendi'ye ne kadar paraya ihtiyaç duyulduğu, ne kadar faiz teklif edildiği, anamal ve faize karşılık olarak gösterilecek teminatı ve geri ödemenin ne zaman yapılacağını sorduğu bildiriliyordu. Tezkireden anlaşıldığı kadarıyla Reis Efendi 15.000 keseye ihtiyaç duyulduğunu ve faiz oranının Elçi tarafından bildirilmesinin daha uygun olacağını söyleyip, sorulan diğer soruların ise sonradan cevaplandırılacağını bildirmişti.Yapılan görüşmenin ardından Aralık 1788'de Osmanlı hükümeti Hollanda Elçisi'ne bir ödeme planı takdim etmişti. Plana göre paranın alındığı tarihten itibaren üç sene boyunca faiz ödenmesi, üç senenin sonunda, belirlenen 8 Osmanlı iskelesinin her birinden senede rayiç fiyat üzerinden altışar bin İstanbûli kîle buğday, yıllık 900 keseden fazla tutan Yenişehir cizyesi, her yıl Selanik, Siroz, Yenişehir ve İzmir iskelelerinden rayiç fiyat üzerinden bir miktar pamuk ve Selanik'ten yün verilerek ödemenin taksit taksit yapılması öngörülmekte idi.



Zenbilli Ali Efendi başta olmak üzere, bazı İslam hu­kukçuları bu çeşit vakıfların meşrûiyet dayanağı hakkında tartışmalar yapmaya başlayınca, bunlara Büyük Hanefi Hukukçusu Seyyid Ahmed Hamevî de katılmıştır. II. Selim devrinde Mısır'da yaşayan bu âlimin, Osmanlı padişahlarının önemli tasarruflarından olan bu vakıflar hakkında yazmış olduğu "El-Es’ilet'ül-Hanefiyye Bil-Ecvibet'il-Hameviyye" [1][2] adlı eserinde bakınız neler diyor:"Şafiî hukukçusu İbn-i Ebi Asrûn, tahsisat kabilin­den vakıflara fetva vermiştir. Buna zamanındaki Malikî, Hanbelî ve Hanefî hukukçuları da muvafakat etmiştir. Bunun üzerine Eyyubî devlet adamı Nureddin Eş-Şehîd, beytülmala ait araziden bir çoğunu, Şam'da hayır cihet­lerine vakıf yoluyla tahsis etmiştir. Selahaddin Eyyubî de, Kudüs, Şam ve Mısır'da bu tür çok vakıflar yapmışlardır. Bunlara daha sonra gelen Türk ve Çerkez Sultanları tabi olmuşlardır. Nihâyet saltanat ve devlet, ZAMANIN EN ÂDİL HÜKÜMDARLARI OLAN OSMANLI PADİŞAHLARINA geçmiştir. OSMANLI PADİŞAHLARI, EHL-İ KEŞİF VE İRFANIN KİTAPLARINDA SAHABEDEN SONRA EN ÂDİL HÜKÜMLARDARLAR olarak vasıflandırılmışlardır.

Daha sonra Sultanımızın dedesi Yavuz Selim, Mısır'ı fethetmiş ve Hz. Yusuf'un koltuğuna oturmuştur. Beytülmallara ve gelir durumlarına nazar eylemiş ve bey­tülmala ait gelirlerin üçte ikisinin cami, medrese ve tekye gibi hayır cihetlerine yukarda bahsedilen yolla vakfe­dildiğini görmüştür. Devlet hazinesine üçte biri kalmış durumdadır. Bazı vezirleri, hazineye ait malların üçte bi­rinin hayır cihetlerine vakıf olmasını çok görmüş ve bir kısım İslam hukukçularının görüşleri istikâmetinde bun­ların iptal edilmesi fikrini ileri sürmüşlerdir. Böyle bir teklifi reddetmekle kalmayan Yavuz Sultan Selim, onları ayıpladığı gibi görevlerinden de uzaklaştırmış ve şu tarihî cevabını yapıştırmıştır: "Bunlar, bizden öncekilerin yaptıkları hayrattır. Bizden öncekilerin hayratını azaltmak değil, çoğaltmak bize yakışır"



II. Selim, Kıbrıs'ın fethini tamamladıktan sonra he­men, Venedikliler devrindeki şiddetli baskı idaresinin iz­lerini silmiş; araziye bağlı esaret demek olan feodalite sistemini kaldırmış ve yerli gayr-i müslimlere meşru da­irede tam bir din hürriyeti tanımıştır. Ada, Kıbrıs Eyaleti haline getirilip Tarsus, Alâiye ve İçel buraya bağlandıktan sonra, ilk Osmanlı valisi zamanında yapılan bir nüfus sayımına göre, 120.000 erkek nüfusu bulunan Kıbrıs halkı arasında hak ve adaletin tesisi için gönderi­len 23 Zilhicce 979/1572 tarihli şu ferman, Osmanlı Devleti ve Kıbrıs münasebetleri açısından tarih içinde parlayan altın bir sayfadır. Belgenin asıl metnini ve sonra da sadeleştirilmiş şeklini beraber okuyalım: Fermanın Asıl Metni:

"Kıbrıs çavuşlarından Ali'ye verildi. Fî 23 Zilhicce sene 979Kıbrıs beglerbegine ve Kadısına ve defterdârına hü­küm ki:Cezire-i Kıbrıs kuvvet-i kâhire-i hüsrevânem ile begile feth olunmuş memleket olup re‘âyâsına dahi nev‘an za‘f târi olup cezire-i mezbûre re‘âyâsına zulüm ve te‘addî olunmayup adâlet olunup, eger icrây-ı şer‘-i şerîfde ve eger tahsil-i emval-i beytülmalde ve eger sâir tekâlif-i ör­fiyye ve avârız-ı divaniyeden himâyet ve sıyânet olunub; takviyet verilmekle memleket ve vilayet eski hali üzere ma‘mûr ve âbâdân olmak mühimmâtdan olmağın buyur­dum ki;Bu bâbda her biriniz bizzat mukayyed olub tâife-i re‘âyâ beğe vedâyi‘-i hâlık-ı berâyâdır. Mehmâ emken himâyet ve sıyânet eyleyüb kimesneye zulm ve te‘addî et­dürmeyüb, eğer icrây-ı ahkâm-ı şer‘-i şerîfde ve eğer mîrî hidemâtda ve eğer beytülmal cem‘ ve tahsilinde tedrîc ve adâlet ile tutub eyleyesiz. Eyyâm-ı hümâyûn-ı adâlet-makrûnumda her biri ferâğ-ı bal ve huzûr-ı hâl ile kâr u kisblerinde olmağla cezire-i mezbûre eski hali üzere ma‘mûr ve âbâdan ve re‘âyâ ve berâyâsı emn ü emân ve refâhiyyet ve itmi‘nân üzere olması, nihâyet-i âmâl-i beh­çet-me‘âbımdır.Bu hususda gereği gibi her birinüz mukayyed olub her vechi ile şeneldüb ma‘mûr ve âbâdân olması bâbında mesâ‘i-i cemilenüz vücuda getürüb bâb-ı ikdâmda dakika fevt eylemeyesiz. fiöyle ki, re‘âyâya zulm ve te‘addî olunub fevkal-hadd tekâlif ile müte’ezzi olmağla mâbeynlerine tefrika ve ihtilâl verüldüği istimâ‘ oluna, beyân olunan gadrinüz kabul olmak ihtimâli yok­dur. Âna göre gaflet eylemeyesiz"[1][3]. Fermanın Sadeleştirilmiş fiekli"Kıbrıs beylerbeyi, kadısı ve defterdârına hüküm;Kıbrıs adası beyim vasıtasıyla fethedilmiş bir memle­kettir. Yeni fethedildiğinden ahali, kısmen zayıf düşmüştür. Ada ahalisine zulüm ve haklarına tecavüz olunmayıp adaletle hareket edilmek; ister şer‘î hükümle­rin yani İslâm hukukunun tatbikinde ve ister hazine gelir­lerinin tahsilinde azami titizlik göstermek ve gerekse örfî ve divanî vergilerden ada ahalisini muaf tutarak ahaliyi koruma yolunu takip etmekle, adanın güçlenmesine çalışmak ve adayı eski hâli üzere ma‘mûr kılmak en önemli hizmetlerdendir.Bu sebeple buyurdum ki, her biriniz azami dikkat gösterip zulüm etdirmeyesiz ve haklara tecavüze müsa­ade etmeyesiz.Gerek İslâm hukukunun hükümlerini icrada, gerek hazineye ait vergi gelirlerinin tahsilinde ve gerekse devlet hizmetlerinin görülmesinde, adalet ve tedrîcilikle hareket edip ahaliye tefrika ve ihtilal verebilecek hallerden kaçınasız.Adaletle dolu olması gereken benim saltanat günle­rimde ahalinin her ferdi, gönlü hoş ve huzurlu olarak iş ve kârına devam eyleye, eski halleri aynen koruna, ma‘mûr kalalar.Mezkûr adanın şen ve ma‘mûr, ahalisinin ise emni­yet, refah ve itminan içinde olması, en güzel emelimdir.Bu hususa gereği gibi dikkat edesiz. Her açıdan adanın şen ve ma‘mûr olması için güzel gayretler göste­resiz. Üzerinize düşeni yapmakda dakika fevt etmeyesiz. fiöyle ki, ahaliye zulüm ve haklarına tecavüz olunarak güçlerinin üstünde vergiler yüklenerek rahatsız edildik­leri ve aralarına tefrika ve ihtilal verecek davranışlara gi­rildiği tarafımdan duyula, gadr ve zulmünüzün kabul edilmesi ihtimali asla mevcut değildir. Âna göre gaflet eylemeyesiz."



Adı Soyadı: Mehmet Baba Adı: TevfikAnne Adı: RukiyeDoğum Yeri: Van-GöllüDoğum Tarihi: 1901Göllü köyündenim. Van'daki ordunun Erzurum tarafına çekilmesi üzerine Ermeniler harekete geçtiler. Analarımız, babalarımız hep Ermeniler tarafından kesildi. Benim babam da orada şehit oldu. Jandarma çavuşu idi. Mollakasım, Amik, Şeyhayne, Göllü, Hıdır, Kurtsatan, Köprüköy köylülerinin hepsi katledildiler. Bizim köyün bir kısmı Zeve'ye sığındı, orada şehit oldular. Biz zor kaçabildik. Ermeniler, hamile kadınların karınlarını süngülerle yarıp çocuklarını süngülerin ucunda çıkardılar. Bütün Müslüman köylerini basıp ateşe verdiler. Kadın-erkek, genç-yaşlı demeden birçok insanı katlettiler. Adını saydığım köylerden kaçıp kurtulan Müslüman halk, Zeve'den Van gölüne dökülen Ablengez suyu üzerinde bulunan köprüden karşıya geçerek kurtulmaya çalışıyorlardı. Annem, ben ve iki kızkardeşim geçtikten sonra baktık ki, Ermeniler köprüyü yıktılar. Esirleri öldürüp Ablengez suyuna attılar. Cesetleri, baharda kar sularının taşırdığı Ablengez suyu göle götürdü. Ben, annem ve iki kızkardeşim, gündüzleri ekinlerin arasında derelerde sürüne sürüne ilerliyor, geceleri dağlarda kalıyorduk. Ermenilerin eline geçersek öldürüleceğimizi biliyorduk. Diyarbakır'a kadar kaçtık. O kaçış sırasında annem öldü. Sonra iki kızkardeşimi de kaybettim. Yapayalnız kaldım.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
1 Rebiü'l-Evvel 1439
Miladi:
20 Kasım 2017

Söz Ola
Nola tacım gibi başımda götürsem daim, Kadem-i resmini ol Hazreti Şahı Rusülün Gül-i Gülzarı Nübüvvet, o kadem sahibidir Ahmeda durma yüzün sür kademine ol gülün..
Sultan I. Ahmed Han
Osmanlılar Twitter