Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Seydi Ahmed, eşsiz bir cengaver, içi dışı bir, sözünü sakınmaz biriydi. Sultan İbrahim Han’ın huzurunda cirit oyununda işi sertiğe döküp, Padişahın sevdiği kişilerden birini öldürüp birini de hastanelik edince gazab-ı şâhâneye uğradı. Birkaç gün saklanıp, padişahın hayatını bağışlaması üzerine ortaya çıktı. İbrahim Han, bu lafını sakınmaz, ele avuca sığmaz kahramanı Budin’e, Siyavuş Paşa nın yanına “Çaşnigirbaşı” payesiyle gönderdi. O da onu Şamatorna sancağına tayin etti. Dağ istan’dan olan Seydi, burada Avrupa’yı titreten akıncılara kumanda edecekti. Bu ise tam ona göre bir işti. Kısa zamanda akıl almaz bir hırs ve şiddetle çok geniş bir ülkeyi baştan başa harap etti.

Bu arada ya bilerek veya kazara Avusturya İmparatorluğunun bazı bçlgelerini de tarumar etti. Arada anlaşmalar vardı ama sanırız Nemçeliler Seydi’yi kızdırmışlardı. Avustur ya İmparatoru İstanbul’a elçiler göndererek Seydi’yi Bâbıâlî’ye şikayet ettiler. Sultan İbra him bu şikayetleri pek dikkate almamış olacak ki, İmparator, İstanbul’daki Büyükelçisine bir haberci göndermeye karar verdi. Yeni bir şikayet mektubu hazırlandı. Haberci, üç kişilik maiyeti ile yola çıktı. Haberciler, emniyette olduklarına dikkat etmek mecburiyetinde değillerdi. Zira Os manlı hudutlarından girdikleri anda tam manasıyla görülmemiş bir mal ve can emniyeti baş lıyordu. Eğer aberciler bir mücevher sandığı taşısalar ve bunun kapağını açık bırakıp dağ ba şında uyusalar bile dokunan olmazdı. Bunu bütün Avrupa biliyordu. Hristiyan tebaa ise, Os manlı idaresinde dürüst olmak mecburiyetinde kalıyorlardı.Osmanlılar, bazı kırlık yerlerde küçük açık hava mescidi diyebileceğimiz namazgah lar ve bunun yakınına, gelen geçen dinlensin diye, sâyeban denilen çardaklar kurmuşlardı. Avusturya İmparatorunun habercileri de böyle bir sayebana girdiler. Uzakta bir kasaba ve onun girişinde bir han bulunuyorsa da adamlar burasını tercih etmişlerdi. Zira Osmanlı han ve kervansaraylarında adama içki içirtmezlerdi. Haberciler, orada oturan bir Türk’ü selam ladıktan sonra yerleştiler. Yük atlarından birindeki hurçtan çıkardıkları şaraptan içmeye baş ladılar. Türk’ün canı sıkılmıştı. Kalkıp gidecekti ama yabancılara ayıp olur diye azıcık oyalan dıktan sonra oradan uzaklaşmaya karar verdi. Adamlar kısa zamanda sarhoş olup ileri geri söylenmeye başladılar. Birisi:-O Seydi denilen adam bu sefer cezasını bulacak. Avusturya topraklarını harap et mek ne imiş öğrenecek. Onun cezasını biz de veriridik ama anlaşmaya aykırı davranmak istemiyoruz. Onun hakkından Osmanlı Hakanı gelsin...Orada konuşulanlara kulak kabartan Osmanlı, gayri ihtiyari kızmıştı. Lakin yabancı lar Osmanlı ülkesinde emin olmalıydılar. Bu sebeple kendisini tutuyordu. Biraz daha yaklaşa rak konuşmaları dikkatlice dinlemeye başladı. Evet, bu Osmanlı, Seydi Amed’den başkası de ğildi. İçinden:-Gidi kefereler sizi! Bakalım daha neler yumurtlayacaklar, diyordu.Diğer haberci, Seydi’nin ta kendisi olduğunu aklının köşesinden biel geçirmediği ada ma laf attı:-Padişaha mektup götürüyoruz. Mektubu okuduğu anda Seydi’nin işi bitiktir. Öyle şeyler yazılı ki... O kadar olur...Seydi bu mektubu şiddetle merak etmişti. Onu sille tokat alıp okuyabilirdi. Ama Osmanlı ülkesinin emniyetteki şöhretine hainlik etmiş olurdu. Seydi cin gibi de zeki idi:-Yok canım...diye sarhoşları kışkırttı. Öyle iki satır yazı ile Padişahımız kelle almaz. Seydi'yi de pek sever. Bu kadar tesirli mektuba pek inanmam.-Sen öyle san. Bu mektubun yazılmasını İmparatorumuzdan isteyen, Verjurim kalesi kumandanıdır. Konuşması, yazması, bütün hristiyan dünyasında eşsizdir.Seydi, gaddarlığı, hainliği ve Müslüman düşmanlığı ile, Osmanlı esirlerine yaptığı akıl almaz işkencelerle şöhret salan Verjurim hakimini tanıyordu. İçinden:-Demek öyle ha...O herif yalacıdır da. Kimbilir neler yazmıştır.Sonra yüksek sesle:-Bir insanın bu derece güçlü mektup yazabilmesi için sihir yapması gerek. Çünkü Padişahımızın Seydi’yi çok sevdiğini söylerler, dedi.Habercilerin başı olduğu anlaşılan sarhoş herif-Heyt be!...diyerek bir nâra attı ve heybesinden mektubu çıkardı. Mühürlü ama, usta lığı bana ait. Al işte oku da gör, diyerek mektubu ona uzattı. Seydi’nin istediği olmuştu. Mektuba göz atar atmaz kan beynine fırladı. İçinden:-Olamaz...Bu kadar çirkin iftiralar olamaz! Kundaktaki çocukları diri diri kebap ediyor diye yazmış. Vay bre! Vay bre! Daha neler neler. Aptal herif! Bu kadar da aşırı uydurulur mu? Padişah hemen anlar. Ama dur sen! Verjurim hakimine gösteririm ben!...Sonra büyük bir soğukkanlılıkla mektubu geri uzatırken:-Seydi’nin bu marifetlerini bilmimyordum. İmdi dediğinize inandım. Bu mektup padi şaha tesir eder, dedi. Sonra hızla oradan uzaklaştı.Sultan İbrahim, Avusturya Büyükelçisinin kendisine takdim ettiği mektubu okuyunca şaşkınlığını gizlemedi. Önce kızacak gibi oldu. Sonra kendini tutamadı, güldü:-Bre adam! Hangi akılsız hanginizin aklına uydu da bu nameyi yazdı? Seydi bu iddia ettiğiniz nâmertlikleri yapmış olsaydı, benim fermanıma lüzum kalmaz, yoldaşları onu pa ramparça ederlerdi. Yıkıl, gözüm görmesin seni! Bu nameyi Seydi’ye ver de görelim neyler.Diğer taraftan Seydi Ahmed, adamların yanından ayrılır ayrılmaz o gece akıncılarıyla beraber yola çıktı. Verjurim kalesi yakınlarında 65 akıncısını pusuya yatırdı. Kendisi de 5 kişi ile apaçık, doğruca kaleye saldırdı. Atıyla hendeği aşıp kapıya dayandı. Hendeğin üstün deki köprü tam kaldırılmamıştı. Bir çırpıda ortalığı tertemiz ettikten sonra gırtlağından sü rüklediği birinin göstermesiyle kale hakiminin odasına daldı.Her zaman yanında bir sürü muhafızları olan kale hakimi uyuyordu. Seydi, topuzu ile bunlara, niçin buraya geldiğini izah ederken, kale hakimi de dolu tabanca ile arkadan sokul du. Kapıda bekleyen diğer bir akıncı bunu gördü ve:-Bre Seydi!.. diye gürledi. Seydi, tabanca patladığı sırada eğilip, savurduğu gürzü ile kale hakiminin göğsünü olduğu gibi çökertti. Adam ancak:-Seydi ha!... diyebilmişti. Sonra gık bile diyemeden kanlar içinde yere yığıldı.Bundan sonra Seydi dışarı fırladı. Muhafızlar sağa sola kaçışmaya balşayınca, Seydi de kovalamaya başladı. Bu arada kaçanları çevirmeye çalışan onbeş kadar senyoru da kelle paça kanlar içinde yere uzatıverdi. Ortalık karışıvermişti. Nihayet kaleden, şaşkınlık içinde toplar atılmaya başlandı. Derken 350 kişilik süvari grubu, Seydi ve 4 arkadaşına saldırdı. O da zaten bunu bekliyordu. Hemen geri dönüp kaçmaya başladı. Fakat düşman süvarileri biraz sonra pusuya düştükleri ni anladılar. Geride gizlenen 65 akıncı, hemen yalınkılıç yerlerinden fırladılar.-Allah Allah...sadalarıyla gürzlerini de işleterek 350 düşmandan 200’den fazlasını öldürdüler. 50 tanesi kaleye kaçabildi. Geri kalanlar da esir edildi. Bunlar silahları ve atları ile beraber Siyavuş Paşa’ya götürüldü. Siyavuş Paşa, Seydi Ahmed’e hil’at giydirip murassa bir at ihsan etti.




1909 yılı, Nisan ayının 27’nci günü, çift atlı saray arabaları Yıldız Sarayı’nın önünde sıra sıra dizilmiş, yolcularını bekliyorlardı. Akşam karanlığında koşuşturan subaylar, askerler ve içinde mum yanan fanuslu lâmbaların ışığında güçlükle fark edilen sürücülerdeki telâş ve tedirginlik, atlara da sirayet etmişti. Huysuzlanıyor, başlarını aşağı yukarı sallıyor, ayakları ile toprağı eşeliyorlardı. Sanki, felâketlerle geçecek yılların işaretlerini şimdiden veriyorlardı.
600 yılı geride bırakarak yedinci asrını süren Osmanlı İmparatorluğu tarihinde, kırılma noktası denilebilecek çok önemli bir gün yaşanıyordu. 32 yıl, 7 ay ve 27 gün süren bir saltanattan sonra 34’üncü padişah Sultan İkinci Abdülhamid Han, o gün tahttan indirilmiş, yerine kardeşi geçirilmişti.

Eski telgraf memuru, yeni dâhiliye nazırı 35 yaşındaki Talat Bey, İttihat ve Terakkî Partisi’nin başı olarak Meclis’e tamamen hakimdi. Pek çok milletvekili ve senatörün tereddüt içinde bulunmasına rağmen Meclis’i tehdit ederek hal’ kararını aldırmıştı. Ülke yönetimini ele geçirme hırsıyla akılları örtülmüş bulunan İttihatçılar, 33 sene tahtta kalmış bir padişaha hal’ kararının bildirilmesinde de büyük bir gaf yapmışlar, devletin şerefine ağır bir darbe indirmişlerdi. Aynı zamanda yeryüzündeki bütün Müslümanların halifesi unvanını da taşıyan padişaha hal’ kararını tebliğ için 275 kişilik meclisten seçtikleri dört kişilik heyete, biri Yahudi diğeri Ermeni iki gayrimüslim sokmuşlardı.İş, sandıklarından da kolay olmuştu. Eski padişahın, ağabeyi gibi ailesiyle Çırağan Sarayı’nda oturma isteğini reddetmişler, kendisini Selanik’e götürecekleri konusunda ısrarcı olmuşlardı. Onu öldürmeye cesaret edememişler, ancak İstanbul’da bulunmasını da tehlikeli görmüşlerdi. Osmanlı tarihinde ilk defa olarak, tahtından indirilen bir padişah İstanbul dışına çıkarılıyordu.Dışarıda bekleyen İkinci Ordu Kumandanı Hüseyin Hüsnü Paşa, İstanbul Merkez Kumandanı Albay Galip Bey ve eski padişahı Selanik’e götürmek üzere muhafız tayin edilen Kurmay Binbaşı Ali Fethi Bey duydukları ses üzerine başlarını çevirdiler. Elinde sadece küçük bir çanta olan Sultan İkinci Abdülhamid Han kapıda görünmüştü. Binbaşı Fethi Bey hemen ilerledi. Selâm verdikten sonra en öndeki arabanın kapısını açtı. Padişahın karşısına iki sultan hanım oturdu. Yanına Şehzade Abdürrahim Efendiyi almıştı. Küçük oğlu Şehzade Abid Efendi herşeyden habersiz annesinin kucağında uyuyordu. Diğer arabalara da diğer haremleri, kızları, hazinedarlar, musahip, bendegân ve hademeler bindiler. Bütün arabalar dolunca, eski padişaha Selanik’te geçirilen günlerde de tahtta imiş gibi hürmetkâr davranan muhafız Fethi Bey, atını padişahın arabasına doğru yaklaştırdı:-Hareket ediyoruz efendimiz, ferman-ı şahaneleri olacak mı? diye sordu. Hakan-ı sabık, içeriyi aydınlatan fanuslu mumun solgun ışığında binbaşının yüzüne baktı. Sakin ve vakur bir şekilde, Osmanlı Devleti tarihindeki bu önemli devreyi, kalın ve tesirli sesiyle, şu sözlerle başlattı:-Cenab-ı Hak yolumuzda muînimiz olsun..Kırbaçlar şakladı. Arabalar karanlığa doğru hamle yaptılar. Serencebey Yokuşu’ndan rıhtıma inen yolun iki tarafında silâhlı askerler, aralıklı olarak sıralanmışlardı. Rıhtıma varıp Karaköy’e yönelen arabalar, insandan eser görülmeyen İstanbul caddelerinde âdeta uçuyorlardı. Sanki herkes, Osmanlı Devleti için baş aşağı düşüşün başlangıcı olacak bu uğursuz anın, bir an önce bitmesini istiyordu... Sirkeci’ye varıldığında 6 vagonlu katar hazır bekliyordu. İstasyonun müdüriyet bölümünde bekleyen Talat Paşa, Fethi Beye son talimatları da verdi. Selanik’e kadar hiç durulmadan yol alınacaktı. Ortadaki 3 vagon eski padişah ve yanındakilere ayrılmıştı. Vagonlardan birine Fethi Bey ve yardımcısı 9 subay yerleşmişti. En ön ve en arkadaki 2 vagonda da 40 kişilik jandarma müfrezesi vardı. Nihayet tren hareket etti. Saatler, gece yarısından sonra biri gösteriyordu. Sultan İkinci Abdülhamid Han bütün memleketi demiryolları ile donatmıştı. Öyle ki, İstanbul-Eskişehir-Ankara, Eskişehir-Adana-Bağdat ve Adana-Şam-Medine demiryollarını yaptırdığı zaman, başka memleketlerde bu kadar demiryolu yoktu. İşte şimdi 1893-1896 yılları arasında, bir Fransız şirketine yaptırdığı İstanbul-Selanik hattında kendisi sürgüne gidiyordu. Bütün gece ve ertesi gün yola devam edildi. Edirne’den sonra Dedeağaç, Gümülcine, İskeçe, Drama ve Serez istasyonları geçildi. Verilen talimat gereği Selanik’ten bir önceki Kılkış istasyonunda duruldu. Fethi Bey eski padişahın vagonuna giderek, Alâtini Köşkü’ne arabalarla gidileceğini arz etti. Vagondan inen eski padişah, bütün aile fertleri arabalara bininceye kadar ayakta bekledi, en son olarak baştaki arabaya bindi. Atlı askerlerin refakatinde, gece karanlığında yola düşüldü.Padişah ve ailesini taşıyan arabalar, Alâtini Köşkü’nün havagazı lâmbalarıyla aydınlatıl mış bahçesine girdiler. 3. Ordu Kumandan Vekili Hadi Paşa ve diğer eşraf orada idi. Eski hakan arabadan inmeden herkesin köşke girmesini bekledi. Küçük şehzade Abid Efendi kucağında idi. Fethi Bey arabadan inmeye hazırlandığını görünce yaklaştı ve “Müsaade buyurunuz şevketmeab...” diyerek şehzadeyi kucağına aldı. Köşkün merdivenlerini çıkarlarken Selanik’te yatsı ezanları okunmaya başladı. Sultan “Aziz Allah celle şanüh...” dedi, dönerek eliyle dışarıdakileri selâmladı ve içeri girdi. Pencereleri tahta kepenklerle sıkı sıkıya kapalı köşkün kapıları da üstlerine kapanarak kilitlendi...Odalarda eşya yoktu. Alâtini Köşkü, Selanik’te Yalılar semtinde, İtalyan uyruklu un tüccarı Yahudi Giorgio Allatini’ye ait dört katlı bir bina idi. En son kiracısı İtalyan generali Robilan Paşa, Osmanlı jandarma teşkilâtını düzenlemek için getirtilmişti. Sultan ve ailesi, salonun ortasında ne yapacaklarına karar vermeye çalışıyorlardı. Hepsi yorgun ve bitkindiler. Odalarda eşya yoktu. Salonun ortasında büyük bir masa ile iki koltuk vardı. Bu iki koltuğu el birliğiyle soldaki odaya sokup yan yana getirerek yaşlı padişaha dinlenmesi için hazırladılar. Uzun yolculuktan sonra ellerini yıkayacak su ve sabun yoktu. Yukarı katlara çıkacak mum yoktu. Musahip ağaların talebi üzerine Fethi Bey kovalarla su, sabun ve mum gönderdi. Yemek olarak gönderilen soğuk et, ekmek ve yoğurdun yanında çatal, kaşık ve bardak yoktu. Elleriyle yediler. Havlu bulunmadığı için yırttıkları bir gömleği bu iş için kullandılar.O sırada Fethi Bey bir otelden yorgan, yastık gibi şeyler bulup musahiplerle göndermişti. Çoğu kirli olan bu eşyadan en temizlerini seçip sultanın yatağını yaptılar. Koca köşkte bir tane bile halı, kilim bulunmadığından herkes yorganlara sarınıp kuru tahtaların üzerinde birer köşeye kıvrıldı. Yaşlı sultan yatsı namazını kılıp koltuktan bozma yatağına uzanırken, 3,5 yıl kalacağı bu yerde geçecek hayatının nasıl olacağını anlamış bulunuyordu. Tek bir mumun aydınlattığı odada için için ağlıyordu. Ama kendine değil, ülkesinin içine düştüğü karanlığa... Alâtini’de, gazete bile okumasına izin verilmeden geçecek uzun hapis günleri başlamıştı...



Kanuni kumandasındaki Osmanlı ordusu Viyana önlerinde bir an geri püskürtülünce, o zamana kadar sessiz duran kiliselerin çanları sevinçle çangırdamaya başladı. Kanuni Sultan Süleyman, esir olan Avusturya ordusu bayraktarı Von Sedlitz’den bunun sebebini sordu. Von Sedlitz:“Sizi geri püskürtmenin verdiği sevinçtir” cevabını verdi. Bozgu nun verdiği acıya rağmen Kanuni, Von Sedlitz’in bu cesaretinden hoşlandı. Bu sebepten ona ve arkadaşlarına iftihar elbisesi giydirerek:“Artık serbestsiniz” dedi ve gitmelerine izin verdi.



Sen gittin ey Osmanlı, âlemden elem kaldı
Altın kubbelerinden geride alem kaldı

Söğüd'ün yaylasını uzattın Viyana'ya
Çizdiğin haritadan elimde kalem kaldı

Atların nal sesini işiten o yıldızlar
Döküldü birer birer, göklerde dîdem kaldı

Tuna'nın sularına zehr attı nice küffar
Yeşerttiğin diyarda kupkuru bir nem kaldı

Baş eğdi minareler puthane karşısında
Camilerin yerinde, secdeden büsem kaldı

Resulun türabından uzaklaştı dudağım
Orda senin aşkından ağlayan Ka'bem kaldı

Revaklarla süsledin Ka'benin etrafını
Kubbelerin altında bir mahzun harem kaldı

Arzı dilhûn eyledin hasretinle dembedem
Ziyasını kaybeden gözlerimde nem kaldı

Adl ile muamelen mes'ûd kıldı beşeri
Bize o saadetten sadece matem kaldı

Kalbindeki zikirle aştın nice surları
Surların alnında tek harab kitabem kaldı

Kılıcın gölgesinde dinlenirdi bu cihan
Kılıçlar girdi kına ateşten gölgem kaldı

Asırlar hasretinden kıyamete koşuyor
Hatıran gönlümüzde mağrur, muhteşem kaldı

***

Sen gittin ey Osmanlı, kağıtta ferman kaldı
Leventlerinden yetim binlerce umman kaldı

Barbaros gemilerle selamlar Akdeniz'den
Topkapı Sarayı'nda bitmeyen hazan kaldı

Alemdeki her gülün özlediği bahçendi
Şimdi gül ve bülbülde, bir sonsuz hicran kaldı

Kuş görmeyen saraylar duvarda mahbus hâlâ
Rüzgarlar saraylarda kaç asır mihman kaldı

Cem edip nice aklı, emrine ram eyledin
Ukala'dan her akla bir başka derman kaldı

Her anın Bezm-i Aşkta şuaraya ilhamdı
Şiirlerin övdüğü yaşanan cinan kaldı

Kucak açtı İstanbul sevgilisi Fatih'e
Güller atan kızlardan bir tutam reyhan kaldı

Yedi tepe vecd ile yüklendi kubbeleri
Yedi kat arştan inen ilahi ezan kaldı

Mührünü vurdu arza aşk ile kubbe kubbe
Tarihlerin tahtinde bir Mimar Sinan kaldı

Gam dağıtan çeşmeler dest-i Muhammed idi
Bağrında bin yarayla, davet-i iz'an kaldı

Baki ile Nef'iden derin bir irfan kaldı
Söz bilmeyen Nedim'den derin bir irfan kaldı

Genç yaşında dünyaya sırt çevirdi Şeyh Galib
Ak düşmeyen bir sakal ve inci sühan kaldı

İstanbul'un ufkunda yükselen türbelerde
Peygamberin sevdiği kaç kutlu hakan kaldı

***

Sen gittin ey Osmanlı, yolunda esrar kaldı
Terk ettiğin mülklerde zehir yüklü har kaldı

Göğsünü siper edip durdurdu Selimiye
Evlad'ı Fatihan'dan kaç acı firar kaldı

Acz içinde seyrettik nice muhacereti
Istırablâ titreyen gönlümüzde ar kaldı

Orduların kurduğu otağların yerinde
Çadır kurduk mazluma içinde bizar kaldı

Düşmanların ardından, bin bayram icad etti
Sevınçle oynamayan toprakta mezar kaldı

Aşkın mürekkebiyle yazılmış nice hatlar
Silındi adavetle duvarlar bimar kaldı

Gözlerinden bilinen ma'şükalar gittiler
Uğrunda can verilen ne aşık, ne yar kaldı

Leb-i Derya yalılar kucaklardı fakiri
Yadımda o günlerden mehtabla, bahar kaldı

Boğazın sularıyla öpüşen saraylarla
Bu sevdayı arayan melül bir nazar kaldı

Ab-ı hayat akan o Sadabad'ın yerinde
Mazisine ağlayan mülevves cüy-bar kaldı

Kadrini bilmek için ne yazayım Osmanlı
Aczinin idrakinde bu küçük eş'ar kaldı



Kanuni Sultan Süleyman Han, birgün yakınları ile sohbet eder ken yanındakilere:“Milletin efendisi kimdir?” diye sordu. Onlar da:“Padişah hazretleridir” deyince,“Hayır, milletin efendisi reâyâ, yani köylüdür ki, ziraat ve hayvan cılık için huzur ve rahatı terkedip meydana getirdikleri mahsullerle bizleri doyururlar” cevabını verdi.



Osmanlı devletinin kuruluş seneleri. Orhan Gazi devri. 1328 yılı sonbaharı. Orhan Gazi, silah arkadaşları Akçakoca Gazi, Kara Mürsel Gazi ve Abdurrahman Gazi gibi bahadırları, İzmit ve daha sonra oradan Üsküdar’a kadar olan toprakların fethine memur etti. Akçakoca Gazi bir avuç kahramanla İzmit’i aldıktan sonra Abdurrahman Gazi’yi Üsküdar’a kadar olan kalelerin fethi için ileri gönderdi. Bu kalelerden en muhkem olanı, bugünkü Kartal - Maltepe yakınlarındaki Aydos kalesi idi.

Yüksek bir tepe üzerinde kurulu olan bu kalenin zaptı gayet güç olacağa benziyordu. Abdurrahman Gazi ve silah arkadaşları, buradan önce Gebze kalesini muhasara ettiler. Önce burası ele geçirilirse, Aydos’a giden yardım yolları kesilecekti. Bu arada, Aydos tekfurunun Eleni adında güzel, güzel olduğu kadar da akıllı bir kızı vardı. O günlerde bir rüya gördü. İçi ateş dolu korkunç bir kuyuya düşmüş, çıkmaya uğraştıkça batıyordu. Tam ümidini kesmişken bir Osmanlı bahadırı elini ona uzattı ve kuyudan çıkarttı. Bu sırada kan ter içinde uyandı. Hemen rüyasını, hizmetini gören ihtiyar kadına anlattı.

O da rüyayı şöyle tabir etti: “O gördüğün bahadır seni nikahlayacak ve Cehennemlik olmaktan kurtarıp Cennet ehlinden olmana vesile olacak.” Eleni uzun zaman bu rüyanın tesirinden kurtulamadı ve her gün geç saatlere kadar kale burçlarına çıkıp rüyada gördüğü o genci gözlemeye başladı. Evet, o bahadır Abdurrahman Gazi’den başkası değildi. Gebze kalesi önlerinde bir hafta kalan Abdurrahman Gazi, buranın fethinin uzayacağını anladı ve askerlerini orada bırakarak, üç arkadaşı ile birlikte Aydos kalesi önüne geldi. Bu sarp kayalara kurulu kalenin nasıl ele geçirileceğini düşünerek burçlara bakıyordu. Tam bu sırada, rüyada gördüğü ve aşık olduğu bahadırın yolunu gözleyen Eleni birden onu gördü. Bu zeki kız, onun niçin buraya geldiğini biliyordu.

Hemen bir kağıt buldu ve şunları yazdı: “Sabah şafak sökerken, şu anda bulunduğunuz yere geliniz. Sizi ve arkadaşlarınızı kaleye alacağım.” Bu kağıdı bir taşa sararak Abdurrahman Gazinin önüne attı. Abdurrahman Gazi ayakları dibine düşen taşı görünce, kimin attığını merak edip yukarı baktı ve Eleni ile göz göze geldi. Hemen kağıdı okudu ve arkadaşlarına olanları anlattı. Sabah namazlarını erkenden kıldıktan sonra aynı yere geldiler. Eleni burçların üzerinde onları bekliyordu ve bir ucunu burçlara bağladığı uzun bir halatın diğer ucunu onlara attı. Hemen kaleye tırmanan Abdurrahman Gazi ve arkadaşları, Osmanlı tehlikesinden gayet emin bir şekilde, sabaha kadar içip sızan tekfur ve askerini esir aldılar. Ertesi gün de bu esirlerle birlikte Eleni’yi Bursa’da, Orhan Gazi’nin huzuruna çıkardılar. Abdurrahman Gazi olanları arzettikten sonra Orhan Gazi, bu Rum kızını Abdurrahman Gazi ile nikahladı. Bu hanımından oğulları oldu. Bunlar, ilk Osmanlı akıncılarından oldular ve tarihte Rahmanoğulları adıyla anıldılar.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
28 Şevval 1438
Miladi:
23 Temmuz 2017

Söz Ola
Söz ola kestire başı, Söz ola kese savaşı
Yunus Emre Hz.
Osmanlılar Twitter