Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Tesbit edilen günden iki gün önce sarayda İncili Köşk’ün önün de bulunan alana sadrazam için bir otak, şeyhülislam için bir oba, nakibü’l-eşraf ve sadreyn efendiler (Anadolu ve Rumeli kadıaskerleri) için de obalar. Yeniçeri ağası, defterdar efendi, reisü’l- küttab efendi ve çavuşbaşı ağa için çerkeler, müteferrikalar ve diğer görevliler için de on beş kadar çadır kurulup döşenmek üzere mehterhaneden gönderilir. Matbah emini ağa tarafına da yemek hazırlaması için iki–üç gün önceden tenbih edilir. Tayin edilen günden bir gün önce adı geçen zevat belirtilen vakitte sarayda kurulu çadırlarında davetiyeleri ile hazır bulunmaları için çavuşbaşı ağa tarafından davet olunurlar. İstanbul’da bulunan vezirlerin de bu törene davet edilmeleri mu‘tad dır. Davetlilerin hepsi mevsim gereği erkan samur kürk, âdi destar (sarık) ve divan bisatlı (tören eğerli) atlarıyla, ulemâ büyük merasim elbiseleri ile, selimî erbabı selimîleri ile, mücevveze erbabı da alay için mücevvezelerini beraberlerinde getirmek üzere yazılır. Gedikli müteferrikalar ve çavuşların mücevveze ve erkanlarıyle mevcut olmaları tenbih olunur. Dua için ancak Ayasofya şeyhi davet edilir.

Sultan Selim bed’i Besmele buyurdukların da yirmi kadar kapıcıbaşı ağalar da alay için davet edilmiş. Sadrazam, mevsimlik erkan kürkü, adi destarı, divan eğerli atı ve kapı takımıyla sadaret makamından binip Bab-ı Hümayun’dan girip hastalar kapısından İncili Köşk’ün yakınında bulunan otağa teşriflerinde bütün zuama (zeamet sahibleri) ve yeniçeri ağası, defterdar efendi otağ önünde rütbelerine göre selama hazır bekledikleri halde otağa iner. Şeyhulislam, nakîbüleşraf, Anadolu ve Rumeli kadıasker leri, yeniçeri ağası ve defterdar efendi -İncili Köşk’e- davet olunur. Darussaade ağası da oraya daha önce geldiğinden bu misafirlere Eski Saray teberdarları tatlı ve kahve ikram ederler. Bu ikramlar devam ederken sofra da hazırlanırdı. Sadrazam, şeyhulislam ve darussaade ağası bir sofrada, yemek yerken, nakîbüleşraf, Anadolu ve Rumeli kadıaskerleri ile Ayasofya şeyhi kendi obalarında, yeniçeri ağası, defterdar, reisül küttab, çavuşbaşı ve tezkireci kendi çerkelerinde yemeklerini yerlerdi. Aynı şekilde zuema ile müteferrikalara kendi çadırlarında pilav ve zerde ikram olunurdu. Yemekten sonra padişahın İncili Köşk’e geleceği haber verilince sadrazam kallavî kavuk ve erkan kürkünü giymiş olarak, şeyhulislam başında örfü (ulemaya has büyük kavuk) ve makam kürkü (ferve-i beyza) ile ulema da aynı şekilde örfleri ve erkan kürkleriyle, yeniçeri ağası, defterdar efendi, reisü’lküttab efendi ve çavuşbaşı ağa selimî kavuk ve erkan kürkleri ile diğerleri mücevvezeleriyle sadrazamın otağı önünde padişahı selamlamak üzere dizilirler. Padişah görülünce maiyyetinde bulunan ağalar hızlıca hareket ederler. Buna mukabil yeniçeri ağası, defterdar efendi, reisü’lküttab efendi ve çavuşbaşı ağa yürüyerek padişahı karşılamağa giderler. Sadrazam ise on beş yirmi adım kala padişahı karşılayıp huzurda eğilince çavuşlarda alkış ederler. Şeyhulislam ise hünkarı binek taşında selamlar. Binek taşın da sadrazam padişahın atını tutarak inmesine yardım eder. Çavuşlar bu sırada tekrar alkış ederler. Silahtar ağa hünkarın solundan yürüyerek padişah kasra girip oturur. Ondan sonra hünkarın izni ile bütün süvariler ve hazırlanmış olan alay hareketle hastalar kapısından orta kapıya varılınca atlardan inilip yaya olarak babüssaadeye ulaşılır. Burada sadrazam ve şeyhülislam efendi ve sairleri rütbelerine göre kapıcıbaşıların oturdukları uzun sofada oturarak şehzadeyi beklemeğe başlarlar. Çeyrek saat sonra şehzade hazretleri destarında (sarık) sorguç ve beyaz–siyah kaplı kapaniçe (elmaslı samur kürk) ve mücevher rahtlı (eğerli) atıyla göründü. Yanı başında darussaade ağası selimî, hazinedar ağa ise kallavi kavuğu ile ona refakat ediyordu. Sağında, solunda, ve önündeki musahib ağaların da başında selimî kavuk vardı. Önde giden lalaların başı üstünde al telli, çekme örtülü rahle ile Mushaf-ı Şerif taşınıyor du. Bu şekilde babüssaadeden çıkan şehzade için nakıbüleşraf önce dua eder. Duayı müteakip sadrazam, ulema ve saire şehzadenin elini öper. Hepsi birden rütbe sırasına göre yürüyerek orta kapıya gelinir. Atlı müretteb alay, maiyyetindeki peykan (atın yanında koşarak giden asker) ve üzengi solakları ile aynı şekilde hastalar kapısından geçerek İncili Köşk’ün binek taşına gelir. Buraya varılınca alayda yer alan görevliler çabuk davranıp selam vaziyeti alırlar. Babüssaade’den binek taşına kadar olan mesafede arkadan gelen musahib ağalar etrafa çil para saçarlar. Binek taşında sadrazam, şehzade Selim’i kucağına alıp padişahın huzuruna götürerek el öptürür ve hünkara yakın bir yere oturtur. Bu sırada hakanın emriyle nakibüleşraf tekrar bir dua daha eder. Padişah oturulmasını işaret edittiği zaman sadrazam, şeyhülislam, nakibüleşraf, Anadolu ve Rumeli kadıaskerleri, Ayasofya şeyhi ile padişahın birinci ve ikinci imamları oturur. Yeniçeri ağası, defterdar, reisülküttap, çavuşbaşı, birinci ve ikinci tezkireciler ile mektubçu ve teşrifatçı ise ayakta dururlar. Padişahın minderine yakın bir yere iki ihram serilip üzerine de rahle konur. Ondan sonra sadrazam şehzade Selim Efendi’yi kucağına alıp serilen ihram üzerine getirirken padişah hariç herkes ayağa kalkar. Şeyhülislam tarafından- şehzadeye ilk pratik ders gösterildikten sonra şeyhülislam ve Ayasofya şeyhi tarafından ayrı ayrı dualar edilir. Hünkar müezzinleri ise yüksek sesle âmin! derler. Merasim sonunda alimlerden başkası dışarı çıkarlar. Padişahın huzurunda giydirilmesi gereken aşağıda yazılı kürkler giydirilir. Eskiden beri gelenekleşmiş olduğu üzere Ayasofya şeyhine, teşrifatçı efendi ye, halifeye ve kesedara atıyyeler verildikten sonra hünkar dışarı çıkar. Sadrazam otağında ise yeniçeri ağasına, defterdar efendiye ve saireye ruznamçe defterinde yazılı olduğu şekilde hil’atler giydirilir. Arz ve takdim olunması âdet olan hediyeler darussaade ağası aracılığı ile arz ve takdim olunur. Giydirilmesi gereken bir kısım hil’atler ise darussaade ağasının huzurunda giydirilir. Yine sadrazam tarafından verilmesi âdet olan atıyyeler teşrifatçı aracılığıyla hak sahiblerine verilir. Şehzade, padişahın izniyle tekrar ata bindirilip alay ile getirildiği şekilde orta kapıya kadar götürülür. Orta kapıda, kubbeye yakın harem kapısında attan indirilen şehzade Selim Efendi selamlanır. Herkes de işine- gücüne döner.




Osmanlılarda İslam ahlâkı hakimdi. Umumî kaideler dahil, herkes, İslam ahlâkına ve örfe uymak zorundaydı. Vatanseverlik, vakar, büyüğe hürmet, küçüğe şefkat, vefa ve sadakat, hayırseverlik, cömertlik, merhamet ve hoşgörü, namus, temizlik, hayvan ve bitki sevgisi, his, kıymet ve idealleri başlığı altında toplanabilen ahlâk ölçülerine titizlikle riayet edilirdi. Güzel ahlâk ve bu değer ölçüleri sayesinde, Türk toprakları emniyet ve huzur içindeydi ve kardeşlik havası hakimdi. II. Abdülhamid Han zamanında Osmanlı ülkesinde bulunan Edmondo da Amicis, Constantinopoli adlı eserinde:"Paşasından sokak satıcısına kadar istisnasız her Türkte vakar, ağırbaşlılık ve asillik ihtişamı vardır. Hepsi, derece farkları olmasına rağmen, aynı terbiyeyle yetişmişlerdir. Kıyafetleri farklı olmasa, İstanbul'da bir başka tabakanın olduğu belli değildir... İstanbul'un Türk halkı, Avrupa'nın en nazik ve kibar cemaatidir. En ıssız sokaklarda bile, bir yabancı için küçük bir hakarete uğrama tehlikesi yoktur. Namaz kılınırken bile bir Hristiyan camiye girip, Müslüman ibadetini seyredebilir. Size bakmazlar bile, küstahça bir bakış değil, sizinle ilgilenen mütecessis bir nazar dahî göremezsiniz. Kahkaha ve kadın sesi duyamazsınız. Fuhuşla ilgili en küçük bir olaya şahit olmak imkân dışıdır. Sokaklarda bir yerde birikmek, yolu tıkamak, yüksek sesle konuşmak, çarşıda bir dükkânı lüzumundan fazla işgal etmek, ayıp sayılır..." demektedir.



Sultan II. Abdülhamid demiryolu inşasına ehemmiyet vermişti . Toplam 33 yıl (1876–1909) padişahlık yapan Sultan II. Abdülhamid, bir hatırasında şunları ifade eder: "Bütün kuvvetimle Anadolu Demiryollarının inşasına çalıştım. Bundaki maksadımız, Mezopotamya ve Bağdat'ı Anadolu'ya bağlamak ve Basra Körfezine kadar ulaşmaktır. Alman yardımı sayesinde, buna maksat hasıl olmuştur. "Eskiden arazide çürüyen mahsülât ve hububatımız, şimdi rahatça sevkıyat bulmakta, madenlerimiz dünya piyasasına arz edilmektedir. "Hasılı, Anadolu için hayırlı, menfaatli bir istikbal hazırlanmıştır." * * * 66 yıllık Osmanlı döneminde (1856-1922) uzunluk rakamlarıyla birlikte inşa edilen demiryollarını şöylece sıralamak mümkün: * İzmir-Aydın ve şubeleri 610 km. * İzmir-Kasaba ve uzantısı 695 km. * Rumeli Demiryolları: 2383 km. * Anadolu-Bağdat DY: 2424 km. * Şam-Hama: 498 km. * Yafa-Kudüs: 86 km. * Bursa-Mudanya arası: 42 km. * Ankara-Yahşihan arası: 80 km. Yekûn: 8.600 km. * * * Burada önemli bir başka nokta da şudur: Osmanlı döneminde inşa edilen demiryolu hattının ancak 4000 kilometrelik (yarısından bile az) bölümü, misak-ı millî sınırları içinde kalabilmiş, geri kalan kısmı ise elimizden çıkıp gitmiş.



Osmanlılarda ilk önemli matematikçi ve astronom 1440’da vefat eden Bursa'lı Kadizade Rumi’dir. Musa Paşa da denen Kadızade-i Rumi, önce Bursa' da öğrenim gördü. Matematik ve astronomiyi Molla Fenari' den öğrendi. Kadızade, öğretimini Bursa’da yaptı. Kız kardeşinden başka kimseye haber vermeden Horasan’a oradan Türkistan’a giderek bilgisini artırmaya çalıştı. Timur Han’ın torunu Ulug Bey (1394-1449) zamanında Semerkand’da bulunduğu sırada, müdür Gıyaseddin Cemşid’in ölümü üzerine Semerkand rasathanesi müdürlüğüne, aynı zamanda Semerkand Medresesi baş müderrisliğine getirildi. Dört köşe olan bu medresenin dört tarafında dört sınıf vardı. Bir gün Uluğ Bey, müderrislerden birini görevden uzaklaştırdı. Kadızade, bunu protesto etmek için derslerine girmedi. Uluğ Bey, onu hastalandı sanarak ziyarete geldi. Karşısında Uluğ Bey’i gören gören Kadızade, 20. yüzyıl profesörlerine örnek olabilecek şu açıklamayı yapmış:" Biz müderrisliği, hiçbir kimseyle ilgisi olmayan bir görev zannederdik. Halbuki şimdi bunun da hüküm sahiplerinin elinde oyuncak olduğunu gördük. Öyleyse biz de dersten vazgeçtik."Bunun üzerine Uluğ Bey, görevden aldığı müderrisi eski görevine döndürdü ve bir daha bu işlere karışmayacağını açıkladı. Tarihte gerçekten büyük olan bilim adamlarının ve yöneticilerin varlığına bir örnek.



Fatih’in bilime olan hizmetlerine tanıklık eden anıtların en önemlisi, kuşkusuz camisinin etrafına yaptırdığı medreselerdir... Ancak ilk medrese eğitimi, fetihten hemen sonraki günlerde cami haline getirilen Ayasofya’da başlamış ve caminin yanındaki papaz odaları boşaltılarak öğrencilerin buralarda kalmaları sağlanmıştır. Molla Hüsrev’in başmüderrisliğe getirildiği bu ilk öğretim kurumunda, İstanbul’un ilk kadısı,Ayasofya'yı Cami olarak “tescil eden” Hızır Çelebi ’nin ilk müderrisler arasında bulunduğu görülmektedir. Bu sıralarda molla Zeyrek de müderris olarak Zeyrek camisinde derslere başlamıştır. (Türkiye Tarihi 2 s: 243) İşte İstanbul’da fetihten sonra öğretime başlayan ilk iki medrese bunlarrdır. Fatih medreselerinin yapımı bitince, Zeyrek’teki öğrenciler oraya taşınmış, Ayasofya’da ise öğretim sürdürülmüştür. Vakfiyesinde de belirtildiği üzere, Medaris-i Semaniye adı ile Fatih Camii’nin etrafında yapılmış olan bu yeni kuruluş, sekiz medrese ve her medresenin arkasında Tetimme adı verilen daha küçük sekiz medreseden oluşmaktadır. Ayrıca müderris ve öğrencilerin yararlanması için bir kitaplık, bir Darüşşifa ve bir de misafirhane bulunmakta idi. medreselerin her birinde “akli” ve “natli” bilimlerde birer müderris, Daruşşifada ise hangi ulustan olursa olsun iki hekim, bir göz hekimi, bir cerrah ve bir de eczacı görevlendirilmişti. Hekimlerin hastaları günde iki kez ziyaret etmeleri şart koşulmuştur.Fatih döneminde üzerinde durulması gereken önemli bir kuruluş da hızla geliştiği görülen bir yüksek okul niteliğindeki Enderun Okulu’dur. Bu kuruluş içinde askerlik, yöneticilik,güzel sanatlar bölümleri olduğu gibi, ayrıca bir de hastane bulunmakta idi. tanzimat dönemine kadar yaşadığı görülen Enderun Okulu’nda Galata Sarayı,Eski Saray ve Edirne Sarayı gibi sarayların orta dereceli saray okullarını bitirenler kabul edilmekte idi.



Kara Çebeş ve Menküb'ün fethinde sahte ricat taktiğinin uygulandığı görülmektedir. Kara Çebeş fethinde Orhan Gazi, kaleye bir konak mesafede askeri üç bölüğe ayırdı. Kendi komutasındaki bir bölüğü hisarın önüne yerleştirdi. Gece olunca diğer bir bölük hisarın arkasında mevzi aldı. Üçüncü bölük ise bir dere içine girdi. Kuşatma harekâtı başladıktan bir kaç gün sonra Osmanlı birlikleri geri çekilme görüntüsü veren geri harekâta başladılar. Bizanslılar, Türklerin kaçtıkları zannına kapıldıkları gibi, kale önünde yakaladıkları bir Türk askerinden de düşmanlarının kaçtığı şeklinde yanlış istihbarat aldılar. Bunun üzerine kaleden çıktılar ve pusuya düştüler. Bu suretle Kara Çebeş'in fethi mümkün oldu36. 1475-76 tarihinde Kırım'da bulunan Menkub şehri Ahmed Paşa tarafından muhasara edilmişti. Kalenin savaş yoluyla alınamayacağını gören Ahmed Paşa, burada bir miktar asker bırakarak geri çekildi. Bir kaç gün sonra buradaki askerler de çekildiler ve pusuya yattılar. Muhasara öncesinde kaleye dışarıdan bir çok insan girmişti ve uzun süren muhasarada erzak vs. sıkıntısı başlamıştı. Osmanlı askerinin geri çekildiğini görünce hemen hisardan dışarı çıkmaya başladılar. Bunun üzerine harekete geçen Osmanlı askerleri hücuma geçerek hisarın kapısını ele geçirdiler ve şehri fethettiler

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
23 Rebiü'l-Evvel 1439
Miladi:
12 Aralık 2017

Söz Ola
Tarih milletlerin aynasıdır, her millet geçmişinde ne ekmişse, gelecekte de onu biçer
Churchill.
Osmanlılar Twitter