Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Girit savaşları yirmi yıldan beri sürüp gidiyordu. Osmanlı devletinin duraklama devrin de, Venedik hakimiyetindeki bu adaya, anlamsız bir sefer düzenlenmiş ve çok pahalıya mal olmuştu. On binlerce Türk evladının hayatına mal olan bu savaşlar, Kandiye kalesinde düğüm lenip kalmıştı. Bu, gayet müstahkem ve denizde de yardım alabilen kaleyi düşürebilirsek, savaşlar fiilen sona erecek, bu suretle adanın fethi tamamlanmış olacaktı. Fakat Osmanlı orduları Avusturya savaşları ile meşgul oldukları için Girit’e yardım yapılamıyor, asker ve cephane gönderilemiyordu.

Nihayet Avusturya savaşları sonuçlanmış, Veziriazam Köprülüzade Fazıl Ahmet Paşa seferden dönerken Edirne’de devrin padişahı IV. Mehmet tarafından bizzat törenle karşılandı ve:-Gel benim şanlı vezirim,Diye iltifatta bulundu. Artık can sıkıcı bir hal alan Girit işine nihayet vermek zamanı gelmiş, hatta geçiyordu. Bir gün padişah, veziriazam başta olmak üzere devletin bütün ileri gelen yüksek rütbeli memurlarını, şeyhülislamı ve kazaskeri toplantıya çağırdı. Girit adasının tamamen fethedilmiş olmasına rağmen Kandiye’nin hâlâ direndiğini, bu kalenin limanında üslenen düşman gemilerinin, tüccar ve özellikle de hacılara zarar verdiklerini, esir aldıklarını hatırlattı ve:-Kandiye kalesinin bir an önce fethi, murad-ı şahanemdir, dedi. Sonra Fazıl Ahmet Paşa’ya gerekli emri hemen orada verdi:-Sen ki veziriazamsın, seni Girit’e serdar tayin ettim. Göreyim seni şu Girit gailesini neticelendir!1666 yılı Mayıs ayının 15. gün Fazıl Ahmet Paşa Edirne’den yola çıktı ve Tesalya üzerinden Mora’ya geldi. İskefe kasabasında karargah kurarak hazırlıkları yaptı. Nihayet Mora’nın doğusundaki Benefşe limanından hareket eden donanma ile 3 Kasım günü Girit’in Hanya limanına vardı. Diğer taraftan Venedikliler de diplomatik teşebbüslere geçtiler. Elçileri aracılığı ile gerek padişaha, gerekse veziriazama başvurarak, Kandiye kalesi kendilerine bırakılacak olursa her türlü fedakarlığa katlanacaklarını, her yıl on binlerce altın vergi vereceklerini bildirdiler. Fakat bu teklifleri reddedildi. Bu arada Fazıl Ahmet Paşa, Kandiye kalesi etrafında bir inceleme yaptı. Esaslı tedbirler almadan bu kalenin alınmasının çok güç olacağını anladı. Kış yaklaşıyordu. Bu yüzden, bahar gelince kuşatmaya devam etmek üzere Hanya şehrine döndü. Kandiye kuşatmasının yarıda kaldığını sananlara da:-Merak etmeyin, baharda kıyamet kopacaktır! Diyordu.1667 yılı Mayıs ayı geldi. Fazıl Ahmet Paşa, Kandiye önlerine geldi. Kalenin etrafını ikinci defa dolaştı. Açılan lağımları gözden geçirdi. Hemen ertesi gün savaş meclisini topladı ve hücumun nereden ve nasıl yapılması konusundaki görüşlerini açıkladı. Neticede şehrin doğusunda birkaç topun desteğinde bir miktar süvari ve piyade birliklerinin bırakılması kararlaştırıldı. Esas taarruz batı cephesinde olacaktı. 25 Mayısta kuşatma şiddetlendirildi. Veziriazam:-Hemen bir netice alınması beklenemez. Fakat şehrin düşeceği muhakkaktır. Bundan şüpheniz olmasın, diyordu. 1667 yılı, önceki yıllara göre hayli başarılı geçti. Çok gedik açıldı. Düşmanın huruç hareketleri kanlı bir şekilde püskürtüldü. Kaleyi savunanlar, deniz yolu ile yardım almalarına rağmen büyük kayıplara uğradılar. Kış yaklaşıyordu. Bu sebeple, 18 Kasım 1667’de savaşa ara verildi ve bahara ertelendi. Veziriazam Fazıl Ahmet Paşa kumandanlara:-Yüreğinize bezginlik düşmesin, fetih mukarrerdir, diyordu.1668 yılında harekat bırakıldığı yerden tekrar başladı. Lağımların sayısı çoğaltıldı. Top ateşi bir kat daha şiddetlendirildi. Yeni gedikler açıldı. Düşmanın çıkış hareketleri önlendi. Buna cesaret eden birlikler yok edildi. Herkes:-Bu yıl Girit savaşlarının son yılı olacağa benziyor, diyordu.Bütün Hristiyan Avrupası, gözlerini Kandiye’ye çevirmişti. Kaleyi kurtarmak için daha ciddi teşebbüslere geçildi. Venedikliler, o sırada Tesalya’daki Yenişehir’e (Larissa) gelmiş bulunan padişahı kandırmayı düşündüler ve Mollini adındaki elçilerini oraya yolladılar. Sultan IV. Mehmet, elçi ile görüşme hakkında, Fazıl Ahmet Paşa’ya bir hatt-ı hümayun gönderdi:“Bismillahi teâlâ Yenişehir’e vasıl olmuşumdur. Venedik sefiri dahi Yenişehir’e yakın geldi, lakin daha gelip rikab-ı hümayunumuza yüz sürmemiştir. Benim lalam ne dersin? Sefir geldikte ne cevap verelim? Eğer kalenin fethine aklınız keserse, sefirden kaleyi isteriz. Eğer bir sene daha kale ile cenk olunacaksa, asker ve cephane, mühimmat ve alet yetiştirmeğe cümle memleketlerim aciz olmuştur. Şimdi bu hususta bir iki kimse ile söyleşip acele haberini gönderesin”Padişahın mektubu Kandiye ordugahına geldiği zaman kahraman vezir Fazıl Ahmet Paşa çok müteessir oldu:-Kandiye’den nasıl vazgeçeriz? Kaleyi çeviren her karış toprakta şehitlerin kanı var. Gaziler şehitlerin hakkını yiyemezler, diye hüngür hüngür ağlamaya başladı. Sonra bir ariza yazarak padişaha yolladı:“Benim şevketlû padişahımHenüz Venedik sefiri gelip rikab-ı hümayununuza yüz sürmemiş. Eğer gelen sefirde kaleye müteallik söz varsa ne güzel, yüz sürsün, ve illâ yine yerinde dursun, otursun. Eğer kalenin ahvali sual buyurulursa, iki tarafta üçer yüz zirâ’ mikdarı yıkılıp içeri girmeğe aramızda on kulaç kalmıştır. Bu kadar yüz kulaç yerden parmaklıkları, domuz damları, lağımları ve püskürmeleri zahmetini çektik. Şimdiki halde on kulaç gidilirse kale bizimdir. (Bir zira, 75,5 cm. ve bir kulaç 175cm.dir.) Benim şevketlû padişahımAskerin yorgunluğu sebebiyle biraz eğleniyoruz. Yoksa pek az zamanlık işimiz kaldı. Lakin buna zaman tayin etmek olmaz. Hak teâlâ cümlemizin canını alsın, tek bu kale kafirin elinde kalmasın diye Cenâb-ı Hakka niyazda olduğumuzdan iştibah buyurulmasın. Kale öyle bir hale varmıştır ki, saat besaat Hak teâlâdan fetih ümid ederiz. Benim efendim, sefirin akçesine veya münafıkların sözlerine imad buyurmayınız. En yakın kullarınızdan birsini buraya gönderiniz ki, Kandiye kalesi ne haldedir görsün ve size anlatsın. Sefire de merdane cevap verilsin.”Veziriazam, ayrıca padişahın yakınlarına, sadaret kaymakamına ve şeyhülislama da mektuplar yazarak, böyle müşkil bir zamanda kendisini yalnız bırakmamalarını ve padişah efendimizin barışa ola meylini önlemeye çalışmalarını rica etti. Mektuplardan biri şöyle bitiyordu:“Eğer padişah efendimizi Kandiye kalesinin muhakkak fethi için ikna etmez, bu hususta gayret göstermez iseniz, yarın huzuru Rabbül Aleminde şehitlerin elleri boğazınızda dır. Allah aşkına ve şehitler hörmetine efendimize hakikati arzediniz.”Kandiye savaşları bütün şiddeti ile devam ederken Venedik elçisi de bir kolayını bulmuş, padişah tarafından kabulünü sağlamıştı. Sultana cazip teklifler getirdi. Kandiye kalesinden el çekmek şartıyla her yıl büyü vergiler vermeğe hazır olduklarını, bundan başka Bosna’daki Kilis sancağını da verebileceklerini söylemişti. Henüz veziriazamdan cevap alamamış olan padişah, Kandiye ordugahına ikinci bir mektup göndererek, özetle:“Venedik elçisi rikab-ı hümayunuma yüz sürmekle, bu kadar akçe arzedip Kandiye kalesinden feragat edin diyor, rikabında vesair işte olanlara pişkeş veriyor, ne dersin? Kalenin fethini aklın keser mi? Eğer aklın kesiyorsa ne âlâ, ne güzel, ve illâ bize ona göre îlâm eyleyesin!”Fazıl Ahmet Paşa, bütün kumandanları, bu savaşta saç sakal ağartmış ihtiyar muharipleri otağında topladı. Hattı hümayunu onlara da okudu ve sonra sordu:-Padişahımızın barışa meyli olduğu anlaşılır. Bu kadar zahmet çektik, binlerce şehit verdik. Siz ne dersiniz?Vezirler, beylerbeyleri, ihtiyar kumandanlar birbirlerinin yüzlerine baktılar. İçlerinden biri:-Billah rızamız yoktur! Diye bağırdı.İki kardeşi ile bir oğlunu Kandiye kalesi dibinde şehit veren bir sancak beyi, veziriazamın huzurunda olduğunu unuttu, sesini çok yükselterek:-Allah’tan korkunuz, şehitlerin hakkına hürmet ediniz! Diye bağırdı.Veziriazam heyecan içinde titriyor, bu ulvi manzara karşısında ne söyleyeceğini bilemiyordu. Evet, şehitlerin hakkı ne olacaktı? Onlar bu kaleyi fetih için canlarını seve seve vermişlerdi. Resul ağanın sözleri heyecanı büsbütün arttırdı:-İsterse başımı alsınlar, Allah aşkı için, şehitler aşkı için, Kandiye’yi kafirler eline bırakamam.Fazıl Ahmet Paşa ertesi gün, arkadaşlarının da hislerine tercüman olarak padişaha bir mektup yazdı. Bütün kumandanlar ve ihtiyar muhariplerle görüşüp Kandiye’nin düşman elinde kalmasına razı olmadıklarını, yıllardır çekilen zahmetlerin, devletin ve milletin şerefinin boşuna gideceğini bildirdi. Ertesi gün kaleyi daha şiddetle zorlamaya başladılar. Kandiye’nin düşeceğini anlayan Venedikliler, bu sefer Fazıl Ahmet Paşa’ya göz kamaştırıcı teklifler getirdiler. Fakat paşa bütün bunları reddederek:-Biz buraya bezirganlığa gelmedik. Devletin paraya ihtiyacı yoktur. Kandiye’yi verirseniz ne hoş, ve illâ başka türlü olmaz, diyerek elçiyi gönderdi.Deniz yolu ile yardım alan ve bu sayede yıllarca dayanabilen Kandiye kalesi, acaba daha ne kadar direnebilecekti? Hristiyan Avrupa’nın bütün gözleri bu tarafa çevrilmişti. Akdeniz limanlarında yeni takviye kuvvetleri hazırlanıyordu. Buna karşılık ordumuzun da gayreti çok artmış, veziriazamın ısrarı üzerine Sultan IV. Mehmet de siyasetini değiştirmiş, her ne pahasına olursa olsun kalenin fethi için hatt-ı hümayunlar göndermeğe başlamıştı. Askeri ve kumandanları teşvik ediyor, “İnşaallah ümmet-i Muhammed zafer ve feth ile şad olur. Cenâb- Hak müyesser ederse, yakında ben dahi guzât-ı müslimin kullarımla beraber olacağım” diyordu. En son gelen hatt-ı hümayun ise şu satırlarla bitiyordu:“Göreyim seni, bu mübarek senede merdâne ve dilîrâne hareket eyleyesiz. Seni ve seninle olan müslüman gazileri Cenâb-ı Rabbül-Âlemîne emanet etmişimdir. İki seneden beri ettiğimiz cengin hepsi malum olmuştur. Dünya ve ahirette yüzümüz ak olsun. Bundan sonra da bu mübarek senede Allah’ın lûtfu ile Kandiye kalesini fethedesiz. Sizden, ziyade gayret beklerim.”Fazıl Ahmet Paşa bu mektubu otağında topladığı paşalara okudu. Bundan sonra kaleye yapılan hücumlar daha da şiddetlendi. Bu arada Fransız donanmasına ait gemilerle, 15.000 kadar Fransız takviye kuvveti geldi. Fakat geldikleri gün 2.250 kayıp verdiler. Birkaç gün sonra 15 Fransız, 9 Ceneviz, 7 Malta, 4 Venedik olmak üzere 29 gemiden oluşan bir takviye kuvvet daha geldi. Fakat bunlar da bir şey yapamadılar. Aksine Türklerin gayreti daha da arttı. 20 Eylül 1669 günü, sabah erkenden bütün kumandanlar, başta Fazıl Ahmet Paşa olmak üzere kaleye karşı nihai hücuma geçtiler. Artık direnmenin bir fayda vermeyeceğini anlayan haçlı kuvvetleri kumandanı, öğleye doğru ateşkes istedi ve teslim şartlarının görüşüleceğini bildirdi. Türk askeri nezaretinde, silahlarını bırakan kalabalık haçlı kuvvetleri kaleyi terkettiler. 26 Eylül sabahı Kandiye burçlarında Osmanlı barağı dalgalanıyordu. Fazıl Ahmet Paşa kumandanlara heyecanlı bir hitabede bulunarak:-Kandiye kalesi cenginde her biriniz malınızla canınızla cihad ettiniz. İki cihanda yüzünüz ak olsun. Padişahımızın ekmeği siz helal olsun. Yaptığınız hizmetleri şevketlû padişahımıza arz ve telhis ederim. Herbiriniz mertebelerinize göre mükafat görürsünüz.İşte, Girit adasının her karış toprağında şehitlerin hakları vardır.




31 Temmuz 1872’de sadrâzam oldu. Üç ay kadar sadrâzamlık yaptı. Bu esnâda rüşvet karşılığında Mısır Hidivi İsmâli Paşaya Avrupa’dan borç alabilme yetkisi tanıdı. Gerçeklerin aksine devlet bütçesinde gelir fazlalığı olduğunu iddiâ etti. Uygunsuz davranışları ve yalanlarının ortaya çıkması üzerine sadrâzamlıktan azledildi (19 Şubat 1873). Aynı yıl Dîvân-ı Ahkâm-ı Adliye Nâzırlığına getirildiyse de kendisini sadrâzamlıktan azleden pâdişâha karşı kin beslemeye başladı. Yeni Osmanlıların (Bkz. Jön Türkler) sadrâzam adayı oldu.Midhat Paşa; Mütercim Rüşdî Paşa, Hüseyin Avni Paşa ve Müfsid İmâm (Hasan Hayrullah) işbirliği yaparak Sultan Abdülazîz Hanı tahttan indirip Beşinci Murâd’ı tahta geçirdiler. Ancak Abdülazîz Hanın hunharca katledildiğini duyan Sultan Beşinci Murâd’ın aklî dengesi bozuldu. Doktorların verdiği rapor üzerine tahttan indirilip yerine Abdülhamîd Han geçti.

19 Aralık 1876’da ikinci defâ Sadrâzam olan Midhat Paşa başkanlığında toplanan Vükelâ Heyetince incelenen Kânûn-i Esâsî metni üzerinde bâzı değişiklikler yapıldı. Pâdişâhın karşı çıkmasına rağmen Midhat Paşa 113. maddeyi (pâdişah, devletin emniyetini bozan ve tehlikeye düşüren kişilerin hudut hâricine sürülmesi maddesini) eklettirdi. Pâdişâhın tasdikinden sonra Kânûn-i Esâsî ve Meşrûtiyet îlân edildi (23 Aralık 1876).İngiliz hayrânı olan ve Meşrûtiyet hakkında köklü bir bilgisi bulunmayan Midhat Paşa, kendi husûsî danışmanı ve Nâfiâ (Bayındırlık) Müsteşârı Odyan Efendiyi İngiltere’ye göndererek, Meşrûtiyet rejiminin Avrupa devletlerince garanti altına alınması talebinde bulundu. Osmanlı Devletinin dâhilî idâresini yabancı devletlerin kefâleti altına sokmak için gayret etti. O sırada İstanbul’da toplanan Tersâne, Konferansına da aynı teklifi yaptı. Fakat kabûl ettiremedi.Pâdişâh, Meşrûtiyetin îlânından sonra, bir sene beş ay kadar devlet idâresine karıştırılmadı. Abdülhamîd Hanın muhâlefetine rağmen Midhat Paşa ve arkadaşlarının basîretsizlikleri yüzünden 24 Nisan 1877’de Doksanüç Harbi diye bilinen Osmanlı-Rus Harbine girildi. Midhat Paşa, medrese talebelerini kışkırtıp “Harp istiyoruz!” nümâyişleri yaptırdı. Sultan’ın penceresi dibinde bile “Harp!” diye bağırıldı.“Âl-i Osmân” yerine “Âl-i Midhat”ın kurulabileceğini söyleyerek saltanata göz dikti. Hıristiyan ve Müslümanlardan “millet askeri” adıyla kendi emrinde yeni bir ordu teşkil etmeye kalkıştı. Bosna’da Türk bayrağında hilâlin yanına haç koydurarak, bu bayrakla bir tabur askere, İstanbul’da geçit resmi yaptırdı.Kendisini nâdir gelen bir kahraman zanneden Midhat Paşa, Pâdişâha karşı kaba hareketlerde bulunarak herkesin nefretini kazandı. Ziyâ Paşa ve Nâmık Kemâl gibi en yakın arkadaşlarını sürgüne göndererek Meşrûtiyet anlayışını açık bir şekilde ortaya koydu. 5 Şubat 1877’de sadâretten azledilerek Midhat Paşanın Kânûn-i Esâsî’ye koymakta ısrar ettiği 113. maddeye istinâden yurtdışına çıkarıldı.Midhat Paşa, önce Brendizi, sonra Napoli, İspanya, Paris ve Londra’ya gitti. İngilizlerden çok iltifât gördü. Girit’te ikâmetine izin verildi. Sonra Suriye Vâliliğine tâyin edildi. Vâliliği zamânında kanlı Marûnî-Dürzî çatışmaları oldu. Devlet aleyhindeki faaliyetleri sebebiyle merkeze daha yakın olan Aydın Vâliliğine getirildi (1880).Bu sırada, Abdülazîz Hanın katliyle ilgili olarak teşkil edilen mahkeme, soruşturmalarına devam ediyordu. Kendisini götürmek için heyet gönderildiğini haber alan Midhat Paşa, İzmir’deki Fransız konsolosluğuna sığındı. Vâlilikten azledildi. Abdülhamîd Hanın tehdîdi üzerine himâyesiz kalan Midhat Paşa, İstanbul’a getirilerek Yıldız Sarayı Çadır Köşkünde tutuklu olarak ifâdesi alındıktan sonra, Haziran 1881’de diğer zanlılarla birlikte muhâkeme edildi. Sultan Abdülazîz Hanın şehit edilmesinde rol oynadığı tesbit olunarak îdâma mahkum oldu. Buna, kabîne üyeleri, eski sadrâzamlar, müşir ve feriklerden teşekkül eden fevkalâde bir Temyîz Heyeti karar verdiyse de Pâdişâh azınlıkta kalanların reylerini tercih ederek îdâm hükmünü sürgüne çevirtti. İzzeddîn Vapuru ile Cidde üzerinden Tâif’e gönderildi. Midhat Paşa, üç yıl kadar burada yaşadı. İngilizler tarafından kaçırılacağını haber alanHicaz Vâlisi Osman Nuri Paşanın emriyle 8 Mayıs 1884 gecesi kaldığı odayı basan Berber İsmâil adındaki bir asker tarafından boğularak öldürüldü.Cenâzesi Tâif Kalesi surları dışındaki kabristana defnedildi. 26 Haziran 1951’de kemikleri Tâif’ten İstanbul’a getirilerek Hürriyet-i Ebediye Tepesinde gömüldü.Garp kültüründen ve İslâmî bilgilerden mahrum olan Midhat Paşa, zekî bir kimseydi. Ancak kendisinin de bâzı vesîlelerle îtirâf ettiği gibi iyi bir devlet adamı değildi.Sorumluluktan çekinmeyen ve kibirli bir kişi olan Midhat Paşa, devlet sırlarını en ol madık kimselere söylemekten çekinmezdi. Siyâsî tecrübeden mahrûm olduğu gibi, memleke tin kurtuluşu için tek çârenin Meşrûtiyet rejimi olduğuna inanmıştı. İbn-ül-Emin Mahmûd Kemâl İnal’ın tâbiriyle; “Önünü ardını gözetmez, yaptığı işi düşünmez!” bir adamdı.



Osmanlı Sultanı Yavuz Sultan Selim Hanın Ortadoğu’da hâkimiyetini genişletmesi; Suriye, Filistin, Arabistan Yarımadası, Mısır ve Kuzey Afrika’nın doğusuna hâkim Memlûklu Sultanı Kansu Gavri (Gûrî)yi harekete geçirip, tedbir almaya sevk etti. 23 Ağustos 1514’te Çaldıran Meydan Muhârebesinde Yavuz Sultan Selim Hana yenilip, kaçan İran Safevî hükümdârı Şah İsmâil ile ittifâk kurdu. Yavuz Sultan Selim Han, haber alma teşkilâtı vâsıtasıyla Şah İsmâil-Kansu Gavri ittifâkını öğrenince, Vezîr-i âzam Sinan Paşayı kırk bin kişilik bir kuvvetle Safevîler üzerine gönderdi. Sinan Paşanın, Diyarbekir’e giderken, Fırat’ı geçmek için Memlûklerden müsâade isteyip de iznin verilmemesi ve Kansu Gavri’nin elli bin kişilik kuvvetle Haleb’e gelmesi, harb sebebi sayıldı. Devrin âlimlerinden Zenbilli Ali Cemâli Efendinin fetvâsıyla sefere çıkıldı. Yavuz Sultan Selim Han, dâhiyâne bir siyâsetle Mısır devlet adamlarının bir kısmını ve Suriye ahâlisini kendi safına almaya muvaffak oldu.

Yavuz Sultan Selim, Kansu Gavri’ye Haleb’in kuzeyindeki Mercidâbık mevkiinde meydan muhârebesi için hazır olması haberini gönderdi. Mercidâbık’ta karşılaşan iki ordunun da kuvvetleri eşit miktarlarda olup, altmış bin civârındaydı. Osmanlılar, ateşli silahlar, teşkilât, kumanda heyeti, sevk ve idâre bakımından Memlûklardan üstündü. Memlûkların da süvârî kuvveti meşhurdu. 24 Ağustos 1516 sabahı Osmanlı ordusu hilâl şeklinde bir tertib aldı. Ordunun merkezinde Yavuz Sultan Selim Han olup, yanında Kapıkulu askeri ve önünde birbirine zincirle bağlı üç yüz top bulunuyordu. Sağ kola Anadolu Beylerbeyi Zeynel Paşa, sol kola da Rumeli Beylerbeyi Sinan Paşa kumanda ediyordu. Memlûk ordusunun merkezine, yanında Halife Üçüncü Mütevekkil olduğu halde Sultan Kansu Gavri, sağ kola Haleb Nâibi Hayırbay, sol kola da Şam Nâibi Sibay kumanda ediyordu. Memlûklerde sultanın orduya, kumandanların da Kansu Gavri’ye îtimâtsızlığı vardı. Osmanlı topçu ateşiyle başlayan muhârebeye, Memlûkler süvârî taarruzu ile karşılık verdiler. Muhârebe başladıktan iki saat sonra Memlûkler bozguna uğradı. Öğleden sonra kesin netice alınarak, Memlûk karargâhı bütün ağırlığı ile Osmanlıların eline geçti. Boğucu bir yaz sıcağında meydana gelen muhârebeden kurtulan Memlûk askerleri; Haleb, Hama, Humus ve Şam’a kaçtı. Tâkip edilen Memlûk kuvvetlerinden ele geçenler imhâ edilerek, Kuzey Suriye bütünüyle zabtedildi. Ahâlisi Ehl-i sünnet olan şehirler Yavuz Sultan Selim Hanı ve Osmanlıları dâvet ettiler. Suriye şehirleri kendi rızâlarıyla Osmanlı idâresini tercih ettiğinden, ahâliye zarar verilmedi. Memlûk Sultanı Kansu Gavri muhârebe meydanında öldü. Abbâsi halîfesi Üçüncü Mütevekkil, muhârebeden sonra Yavuz Sultan Selim Hanın yanına gelerek, sultandan çok hürmet gördü. Yavuz Sultan Selim Han 28 Ağustosta Haleb’e 27 Eylülde Şam’a gelerek Mısır’ın fethini gerçekleştirecek sefere hazırlanmaya başladı. Mercidâbık’ta kazanılan zafer Osmanlı Devletine dînî, siyâsî, askerî iktisâdî pekçok faydalar sağladı. Hilâfetin Osmanlı Hânedânına geçme yolu açıldı. Doğuda Osmanlı Devletinin son rakîbi Mısır-Memlûk Devleti ortadan kaldırılma safhasına getirildi. Suriye, Lübnan ve Filistin Osmanlı hâkimiyetine girdi. Mısır ve Arabistan Yarımadası yolu açıldı. Güneydoğu Anadolu’nun zabt edilmesiyle Anadolu Türk birliği tamamlandı.



Osmanlı Devletinde Kânûnî Sultan Süleyman Handan sonra en fazla tahtta kalan pâdişah Dördüncü Mehmed Handır. Yaratılışı icâbı mutedil, kadirşinas, vefâkâr olup, verdiği söze sâdık bir şahsiyete sâhipti. Ava, edebiyata, târihe merakı olup, sohbet dinlemeyi severdi. Dindardı, beş vakit namazını cemaatla kılardı. İçkiyi ve imâlatını yasakladı. Dîne sonradan karıştırılan bütün hususların kaldırılması için uğraştı. Kahvehâneleri kapattırıp, oyuncu ve çalgıcıları İstanbul’dan uzaklaştırdı. Sadrâzamlığı Köprülü âilesine verip, idârede serbest bıraktı. Kendisi de, savaşlardan zaman kaldıkça çok sevdiği sürek avlarına devam etti. Ava merakından dolayı “Avcı” lakabı verildi. Zamanında Osmanlı Devleti en geniş hudutlarına kavuşarak, dünyâ siyâsetinde faal rol oynadı.

Dördüncü Mehmed Han devrinde, kıymetli ilim adamları ve sanatkarlar yetişti. Her sâhada kıymetli eserler yazıldı. Mehmed Bahaî, Abdülaziz, Tulumcuzâde Abdurrahman, Memikzâde Mustafa, Hocazâde Mes’ud, Hanefî, Balizâde Mustafa, Bolevî Mustafa, Mehmed Esirî, Sunizâde Mehmed Emin, Minkarîzâde Yahya, Çatalcalı Ali, Ankaralı Mehmed Emin, Debbağzâde Mehmed Efendiler şeyhülislâmlık yaptılar. İçlerinde kıymetli eserler yazıp, talebeler yetiştiren şahsiyetler vardır. Seyyid Feyzullah, Ayşî Mehmed, Hıbrî Ali efendiler, fıkıh, edebiyat, lügat ve diğer ilimlere âit eserler yazdılar. Peçevî İbrahim, Kâtib Çelebi, Karaçelebizâde Abdülaziz, Vecihî, Hezarfen Hüseyin, Ebû Bekr bin Behram Dımışkî, Ömer Avni, Rodosizâde Abdullah efendiler: Târih, teşkilât, coğrafya ve seyahatnâme sahasında; Kavalalı Abdulhalim bin Abdullah, Cerrah Mehmed bin Murâd, Mehmed bin Ali, Talatî Çelebi, Sâlih bin Nasrullah, Ebî Bekr-i Rasî, Hayâtizâde Mustafa Feyzi, Abdullah Ahmed bin Beşir efendiler tıbba dâir; Molla Mehmed, Mustafa bin Yusuf, Kâtibzâde Mustafa bin Mehmed matematik sâhasında; Cevrî İbrahim, Nâilî-i Kadim, Neşatî Ahmed Dede, Fasih Ahmed, Mezakî Süleyman efendiler edebiyata dâir; Derviş Ali, Tenekecizâde İbrahim, Hâfız Osman, Beyazizâde Ahmed, Dukakinzâde Derviş Mehmed, Şeyh Sunullah, Nefeszâde Seyyid İbrahim ve Tokatlı Ahmed efendiler hattatlıkta kıymetli eserler meydana getirdiler. Dördüncü Mehmed devrinde inşâası tamamlanıp, ibâdete açılan Yeni Câmi, Osmanlı mîmârîsinin şaheserlerindendir. Yeni Câmi yanındaki Mısır Çarşısı, bu câmiye vakıf olarak yapılmıştı.



Azîz Mahmûd Hüdâyî hazretleri bir gün Ahmed Hanı ziyârete gitmişti. Pâdişâh; "Efendim! Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin, kıyâmet günü talebelerine ve pekçok günahkâr mümine şefâat edeceği hakkında rivâyetler var. Bu rivâyetlerin doğruluğu hakkında ne buyurursunuz? diye suâl eyledi. Azîz Mahmûd Hüdâyî hemen cevap vermedi. Bir müddet murâkabe hâlinde kaldıktan sonra; "Bu söz doğrudur." buyurdu. Sonra Padişâh; "Efendim! Acabâ zât-ı âlinizin bizlere bir vâdiniz ve müjdeniz yok mudur?" diye sorunca, Mahmûd Hüdâyî ellerini kaldırarak: "Yâ Rabbî! Kıyâmete kadar bizim yolumuza katılan, bizi sevenler ve ömründe bir kere türbemize gelip rûhumuza fâtiha okuyanlar bizimdir. Bize talebe olanlar denizde boğulmasınlar. Ömürlerinin sonlarında fakîrlik görmesinler. Îmânlarını kurtararak gitsinler ve ölecek lerini bilip haber versinler." diye duâ eyledi. (Âlimler ve evliyâ bu duânın kabûl olduğunu, bu yola mensup kimselerin hiç denizde boğulmadıklarını ve pekçok kimsenin de vefât günlerine yakın, öleceklerini haber verdiklerini bildirdiler.)

Nitekim Ahmed Han da öleceğini bilip haber verdi. Şânı yüce pâdişâh 1617 senesinde hastalandı. Sırtında bir yara çıkmıştı. Mâbeynci Mustafa, Sultânın vefâtından bir gün önce huzûrunda iken, Ahmed Hanın odada sâhibini göremediği kimselere dört defâ; "Ve aleyküm selâm." dediğini işitti. Sebebini sorduğunda, Sultan Ahmed Han; "Şu anda yanıma hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk, hazret-i Ömer, hazret-i Osmân ve hazret-i Ali geldiler. Bana; "Sen dünyâ ve âhiretin sultanlığını kendinde toplamışsın. Yarın Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem efendimizin yanında olacaksın." buyurdular." cevâbını verdi. Hakîkaten ertesi gün vefât etti. Cenâzesinin yıkanması için hocası Azîz Mahmûd Hüdâyî hazretleri dâvet edildi. Ancak o; "Sultânımı çok severdim. Şimdi dayanamam. İhtiyâr lığım sebebiyle beni mâzur görün." buyurdu ve talebelerinden Şâban Dede'yi gönderdi.



7 yaşındayken (8 Ağustos 1648) sultan olan tek Osmanlı padişahıdır. Sultan Dördüncü Mehmed Hanın çocukluğundan, devlet kademelerindeki nüfuz sâhipleri istifâde etti. Bunlardan bâzılarının kötü idâreleri ve ehil olmayanların işbaşına getirilmeleri neticesi devletin mâlî, mülkî ve askerî durumu sarsıldı. Saltanatının ilk yıllarındaki iç ve dış hâdiseler, 15 Haziran 1656 târihinde Köprülü âilesinden Mehmed Paşanın sadrâzamlığa tâyinine kadar devam etti. Köprülü Mehmed Paşanın sadârete (başbakanlığa) gelmesiyle, Dördüncü Mehmed Han devrinde esaslı ıslâhâtlar yapılıp, İstanbul’da ve ülke içinde asâyiş sağlandı. Ordu ve donanma kuvvetlendirildi. Çanakkale Boğazı girişine kadar gelen Venedik ve diğer Hıristiyan devletlerin gemileri, 19 Temmuz 1657’de kaçırıldı. Bozcaada ve Limni düşman işgalinden kurtarıldı. Âsi Erdel prensi üzerine sefere çıkılarak, 1 Eylül 1658’de Yanova Kalesi ele geçirildi. Erdel, harp tazminâtı vermeyi ve on beş bin altınlık haracı, kırk bin altına çıkarmayı kabul etti. Kırım Hanı Mehmed Giray, Rusları 12 Temmuz 1659’da Konotop’ta mağlûb ederek, elli bin esir alıp, yüz yirmi bin Rusu imhâ etti.

Dördüncü Mehmed Han, Köprülü Mehmed Paşanın iç ve dış işlerindeki başarılı icraatlarını takdir ederek, onun vefâtından sonra oğlu Köprülüzâde Fâzıl Ahmed Paşayı, 30 Ekim 1661’de Sadrazamlığa tâyin etti. Osmanlı hududunu ihlal eden Avusturyalılar üzerine 12 Nisan 1663’te sefer açılarak, Serdar-ı ekremliğine Fâzıl Ahmed Paşa getirildi. 1663’te baylayan Avusturya harpleri, 10 Ağustos 1664 Vasvar Antlaşmasıyla neticelendi. Arâzi bakımında olduğu gibi askerî ve siyâsî yönden de kârlı çıkılan Avusturya Seferinden sonra, 1666 yılında Girid Seferine çıkıldı. Fâzıl Ahmed Paşa, Girid Adasının Kandiye Kalesini kuşatırken, fethin gecikmesi üzerine, Sultan Dördüncü Mehmed Han, 18 Ağustos 1668’de sefere çıktı. Sultan Mehmed Han Girid’e geçmek üzere Eğriboz’a giderken, Kandiye’nin fethi haberi verilince geriye döndü. Lehistan Kralının, Osmanlı himâyesini kabul eden Ukrayna Kazaklarına saldırması üzerine, Lehistan’a sefer açıldı. 4 Haziran 1672 târihinde Birinci Lehistan Seferine çıkan Dördüncü Mehmed Han, 27 Ağustos’da Kamaniçe’nin teslim alınması neticesinde Osmanlı ordusuyla birlikte süratle Podolya’ya girdi. Lehistan Kralı anlaşma istedi. 18 Ekim 1672 Bucaş Antlaşmasına göre; Podolya Osmanlı Devletine, Ukrayna Türk himâyesini kabul eden Kazak Beyine verilecekti. Lehistan, yıllık 220.000 altın haraç vermeyi kabul etti. Papa ile Almanya’nın yardım teklifi üzerine tesir altında kalan Lehistanlılar, Bucaş Antlaşmasını ihlâl ettiler. 7 Ağustos 1673’te İkinci Lehistan Seferine çıkan Dördüncü Mehmed Hanın Ukrayna’ya girmesiyle Lehliler, tekrar anlaşma istediler. 27 Ekim 1676 Zorawno Antlaşmasıyla Podolya ile Ukrayna Osmanlı Devletine bırakıldı.Sultan Dördüncü Mehmed Han, Köprülüzâde Fâzıl Ahmed Paşanın 1676 Kasım ayı başında vefâtıyla Merzifonlu Kara Mustafa Paşayı sadrâzamlığa getirdi. 1677’de Ukrayna’nın Rus istilâsına uğramasıyla, Lehistan serdârı İbrahim Paşa ile Kırım Hanı Selim Giray, Kazakların merkezi olan Çehrin Kalesini kuşattılar. 1678 baharında Rusya Seferine çıkan Dördüncü Mehmed Han, yol üzerindeki Silistre’den sonra yerine sadrıâzam Mustafa Paşayı gönderdi. İki yüz bin Rus, Alman, Kazak ve diğer milletlerden meydana gelen müttefik düşman kuvvetlerinin müdâfaa ettiği Çehrin Kalesi, Osmanlı ordusunun yaptığı şiddetli taarruzlara dayanamayarak, 1677 yılı Ağustos ayının 20/21. günü gecesi düştü. Şiddetli topçu ateşi sebebiyle kalede çıkan yangında düşman ordusu, yanarak veya can havliyle atıldıkları, nehirde boğularak yok oldu. 1680 yılında Rusların harp hazırlıkları haberi alındığında Dördüncü Mehmed Han 29 Ekim 1680’de İkinci Rus Seferine çıktı. Osmanlı seferinden çok korkan Ruslar, Sultân’ın Edirne’ye gelmesiyle, Kırım Hanı Murâd Giray vâsıtasıyla anlaşma istediler. 11 Şubat 1681’de imzâlanan Osmanlı-Rus Antlaşmasına göre; iki devlet arasında Özi Nehri hudut kesildi. Avusturya Kralının Macar milliyetçilerini imhâ hareketine karşı, Macarlar, Osmanlı lardan yardım istedi. Sultan Mehmed Han, 9 Ocak 1682’de Macar milliyetçilerinin lideri Tökeli İmre’yi Orta Macaristan Kralı tanıdı. Mehmed Han Tökeli İmre’ye mücevher bir topuz, Budin Beylerbeyliğine de Hatt-ı Hümâyun göndererek yardım edilmesini ve yeni krallığın Avusturyalılardan kurtarılmasını emretti. Budin Beylerbeyi İbrahim Paşa, Tökeli İmre’nin yardım istemesiyle, 27 Temmuz 1682’de, Orta Macar Seferine çıktı. 15 Ağustos 1682’de Orta Macaristan’ın merkezi olan Kaşa Kalesi fethedilerek, Tökeli İmre, Macar milliyetçilerinden on iki bin gönüllü askeriyle krallık tahtına oturtuldu. Yabancı devletlere karşı tavizsiz bir siyâset tâkip eden Vezir-i âzam Kara Mustafa Paşa, Fransız gemilerinin Sakız Adasında küstahca davranmasını protesto ederek, Fransa Kralından tazminât aldı. Avusturya’nın tekrar tekrar antlaşma istemesine rağmen, devamlı tecavüzkâr bir siyaset takip etmesi üzerine, Dördüncü Mehmed Han, 12 Ekim 1682’de sefere çıktı. Avusturya Seferinde Sultan’ın Belgrad’da kalmasıyla, Sadrâzam Kara Mustafa Paşaya Serdar-ı ekremlik vazifesi verildi. Papalığın Avusturya’ya yardım ederek Lehistan’la ittifak kurması üzerine, 27 Haziran 1683 târihindeki Harp meclisinde Viyana’nın fethine karar verildi. 14 Temmuz 1683’te Avusturya’nın merkezi Viyana Osmanlılarca ikinci defa kuşatıldı (Bkz. Viyana Kuşatmaları). Serdar-ı ekrem Kara Mustafa Paşanın Viyana kuşatmasını kaldırıp, geri çekilmesiyle, 15 Aralık 1683’te sadrâzamlığa Kara İbrahim Paşa tâyin edildi. Dördüncü Mehmed Han, Osmanlı Devletini en geniş hudutlara kavuşturmasın dan sonra, 1683 geri çekilişiyle mevziî harpler kazanılmasına rağmen Macaristan elden çıktı. Dalmaçya kıyıları ve Yunanistan, Venediklilerin tecâvüzüne uğradı. Avrupa devletleriyle muhârebeler, 26 Ocak 1699 târihinde imzâlanan Karlofça Antlaşmasına kadar devam etti. Antlaşmadan on iki yıl önce 8 Kasım 1687 târihinde Dördüncü Mehmed Han tahttan indirilmişti. Otuz dokuz yıl Osmanlı sultanlığı yapan Dördüncü Mehmed Han, 6 Ocak 1693 târihinde, vefâtına kadar Edirne’de oturdu. Vefât edince İstanbul’a getirildi ve Yeni Câmi yanındaki annesi Turhan Vâlide Sultanın türbesine defnedildi.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
1 Muharrem 1439
Miladi:
22 Eylül 2017

Söz Ola
Matlabımız din-i Hüdâ' dır bizim
Mesleğimiz rah-ı Hüdâ' dır bizim
Yoksa, kuru mihnet ve kavga değil
Şah-ı Cihan olmağı dava değil
Osman Gâzi "rahmetullahi aleyh"
Osmanlılar Twitter