Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Şehzâde Murâd tahta çıkmak üzere Manisa'dan İstanbul'a gelirken, Sâdeddîn Efendi de berâberinde idi. O zaman Sultan Murâd'ın özengi ağası olan Tiryâkî Gâzi Hasan Paşa'nın naklettiğine göre, şehzâde yolculuk sırasında yanında göremediği Hoca Efendi'yi sordu. Yanındakiler onun bindiği atın ham olması dolayısıyla biraz geride kaldığını söylediler. Bunun üzerine Sultan Murâd derhal kendi yedek atlarından birini altın işlemeli eğer ve süslü takımlarla donatarak ona gönderdi ve yetişinceye kadar bekledi. Sâdeddîn Efendi'ye bundan sonra Hâce-i sultânî (sultan hocası) ve Reîs-ül-ulemâ ünvânları verildi. Devletin iç ve dış siyâsetine yardımcı oldu.

III. Mehmed Han tahta çıktığı zaman (1595) kendi hocası olan Nevâlî Efendi, vefât etmiş bulunuyordu. Böylece pâdişâh hocalığı makâmı yine Sâdeddîn Efendi'de kaldı. İki sultâna hocalık yaptığı için kendisine Câmiü'r-riyâseteyn denildi. Aynı ünvânı şeyhülislâmlar arasında birde, Erzurumlu Seyyid Hacı Feyzullah Efendi almıştır. Bu sırada Osmanlı Devleti Avusturya ile harp hâlinde bulunuyordu. 1595 senesinde başlayan savaşlarda iki taraf da ağır kayıplar vermişti. Estergon, İbrail ve Kili kaleleri düşman eline düşmüştü. Bu sebeple Sultan III. Mehmed Han, hocası Sâdeddîn Efendinin tavsiyesi ile bizzât Avusturya seferine çıktı. Kânûnî Sultan Süleymân Hân'ın vefâtından 30 yıl geçtiği hâlde, hiçbir pâdişâh ordusuna bizzât başkomutanlık etmemişti. 21 Haziran 1596 târihinde yanında Hoca Sâdeddîn Efendi de olduğu hâlde, 100.000 kişilik bir ordu ile İstanbul'dan hareket eden Sultan III. Mehmed, Ösek kalesine ulaştı. Rumeli Beylerbeyi Sokulluzâde Hasan Paşa ile, Kırım kuvvetleri de Ösek kalesi önünde, Sultan ile birleştiler. Ösek'de bir dîvân toplandı. Dîvânda bâzı vezirler, Tuna vâdisinden ilerleyip Viyana'yı muhâsara etme teklifinde bulundular. Hoca Sâdeddîn Efendi; "Bu doğru bir düşünce değildir. Viyana merhum Kânûnî zamânında da kuşatıldı. Fakat düşman Almanya içlerine çekilip gitti. Bizimle karşılaşmadı. Viyana'yı almak da mümkün olmadı. Şimdi Viyana'ya gittiğinizde düşman yine memleketin içine çekilerek, bizimle karşılaşmayacaktır. Biz Viyana'yı kuşatırken, onun müttefikleri bizi arkamızdan çevirerek çekilme yolumuzu kapatacaklardır. Müşkül durumlara düşmemiz mümkündür. Bu yüzden ben, Viyana'yı değil, Tisa Nehrinden Eğri kalesine gidilmesini ve buranın zaptını teklif ederim. Eğri kalesi alınırsa Avusturya ile Romanya'nın yardım yolları elimize geçecek, birbirinden ayrılan ve yardım alamayan düşmanları, birer birer dize getirmek mümkün olacaktır" dedi. Hoca Sâdeddîn Efendi'nin fikirlerine çok güvenen Sultan, bu fikri derhal kabûl etti. Eğri kalesi, 20 gün süren muhâsaradan sonra zabt edildi. Kale muhâfazasına Anadolu Beylerbeyi Lala Mehmed Paşa'yı bırakan Sultan, ordusuyla Haçova denilen yere geldi. Osmanlı Ordusu Haçova'ya geldiği zaman, burada İmparatorun kardeşi Arşidük Maksimilyan'ın kuvvetleriyle karşılaştı. Alman, Macar ve diğer devlet ve milletlerden toplanmış büyük bir ordu vardı. Ordu, Haçova'ya vardığı zaman, düşmana karşı nasıl hareket edileceğini görüşmek maksadı ile bir dîvân toplandı. Hocasının isteğiyle savaşa çıkan Sultan, araba sarsıntısından ve yolun meşakkatlerinden çok rahatsız oldu. Sultan toplanan dîvânda resmen, sadrâzamı bırakıp, İstanbul'a dönmek istediğini açıkladı. Bâzı vezirler de Sultânı desteklediler. Bu duruma şiddetle karşı çıkan Hoca Sâdeddîn Efendi;
"Şevketlü sultânımızın savaş zorlukların dan rahatsız olduğunu biliriz. Unutmamalı ki, savaşın zorluklarından biz ve bütün ordu rahatsızdır. Savaşın meşakkatlerine katlanmadan zafer kazanmak nerede görülmüştür. Bu iş vezirlerin işi değildir. Bir kale fethetmekle dâvâya halledilmiş nazarı ile bakmak, kalenin imdâdına gelen küffârın başını ezmeden geri dönmek, yılanın kuyruğuna basıp önünden kaçmak demektir. Kur'ân-ı kerîmde meâlen; "Düşmanlarınız aman dileyip silahlarını terkedinceye kadar onlarla savaşınız. Düşmana sırtınızı çevirmeyiniz" buyrulur. Düşman aman dilememiş, silâhını terk etmemiştir. Düşmanla karşılaşmadan ona sırtımızı çevirirsek yarın hesâp gününde Allahü Teâlâ'nın huzûruna ne yüzle çıkarız. Bir Osmanlı Sultânı'nın bir sebeb olmadan ve düşmanı imhâ etmeden, gazâ meydanını terk etmesi, şimdiye kadar görülmemiştir. Ecdâdımızın ruhları bizi ayıplar. Din düşmanları ile savaşmak muhakkak lâzımdır. Dîni ve devleti müdâfaa etmek, onun şânını ve şerefini göklerden ayaklar altına düşürmemek için savaşmak üzerimize farzdır. Bu uğurda can verinceye kadar hepimizin savaşması, sultânın değil, Allahü Teâlâ'nın emridir. Zâten biz onları yok etmezsek, onlar bizim üzerimize gelip bizi yok edecekler" diyerek Sultânın dönmesine mâni oldu. Ertesi sabah iki tarafın kuvvetleri harp vaziyeti alıp birbirine yanaştı. Osmanlı ordusunun merkezinde sultan vardı. Başının üzerinde sancak dalgalanıyordu. Sultânın sağında vezirler, solunda kadıaskerler ile Hoca Sâdeddîn Efendi bulunmakta idi. Sol kolda Anadolu, Karaman, Halep, Maraş Eyâletleri beylerbeyleri, sağ kolda Rumeli ve Temeşvâr beylerbeylerinin kuvvetleri vardı. Muhârebenin başlamasıyla birlikte düşman birlikleri Pâdişâhın bulunduğu merkez kısma saldırdılar. Pâdişâh, otağına çekilerek, sırtına Peygamber efendimizin hırka-i şerîfini giyip, eline mızrağını aldı. Sağ koldaki Rumeli Beylerbeyi Hasan Paşa'nın kuvvetleri dağıldı. Böylece düşman kuvveti ordunun içine daldı. Yağmaya başladı. Düşman, Türk cephâne sandıklarının üzerine çıkmıştı. Vaziyet tehlikeli bir hâl almıştı. Bu durumu bizzat seyreden Sultan Mehmed Hân, yanında bulunan Hoca Sâdeddîn Efendiye; "Efendi şimdiden sonra ne yapmamız gerek?" diye sorunca, metânetini kaybetmeyen Hoca Efendi; "Sultânım lâzım olan, yerinizde sebat ve karar etmektir. Cengin hâli budur. Ecdâdınız zamânında olan muhârebeler çoğunlukla böyle vâki olmuştur. Resûlullah efendimizin mûcizeleri ile inşâallahü teâlâ fırsat ve nusret ehl-i İslâmındır. Hatırınızı hoş tutun" dedi. Artık panik başlamış ve düşman kuvvetleri çadırlar arasına kadar girmiş, ordugâhı zaptetmişti. Düşmanın böyle çadırlar arasına girdiğini gören seyis, aşçı, deveci, katırcı, kara kollukçu denilen hizmetçi grubu, bu çadırları zapteden düşman üzerine kazma, kürek, balta ve odun gibi şeylerle hücuma geçerken, aynı zamanda, "Düşman kaçıyor" diye bağırarak, askerleri geri döndürmeyi başardılar. Bu sırada ön kol kumandanı Çağalazâde de, gizlendiği pusudan çıkarak süvârileriyle hücuma geçti. Osmanlı ordusunun sağ kolunu bozmuş olan yirmibin düşmanı, bataklıklara sokarak imhâ etti. Bu hengâmede, Sultan III. Mehmed Hân dimdik atının üzerinde, Hoca Efendiyi de onun yanı başında atının gemlerini tutmuş gören akıncılar ve Kırım atlıları, zaferi kazandığını sanan düşmana korkunç bir darbe indirdiler. Düşmanın elli bin kadarı öldürüldü. Böylece kaybedilmiş sayılan Haçova savaşı büyük bir zaferle netîcelendi. On bin duka altın ile berâber, Alman toplarının büyük bir çoğunluğu ele geçti. Târihçi Hammer bu savaş için; "Hoca Sâdeddîn'in cesâret ve tesiriyle kazanılan Haçova savaşı, Mohaç ve Çaldıran savaşı ile mukâyese edilen parlak zaferdir" demektedir. Hoca Sâdeddîn Efendi, Eğri seferinden dönüşünden sonra kendisini daha çok ilme ve eğitim işlerine verdi. Devrinde bütün ulemânın âdetâ "Kutbu" hâline geldi. Onun talebeleri de meşhûr oldular. Bütün talebeleri onun irfân halkasından olmakla övünüyorlardı. Mevlânâ Ali Nakîb, Molla Ali, Seyyid Kâsım Gubârî ve Azmizâde, Hoca Sâdeddîn Efendinin yetiştirdiği talebelerin meşhûrlarındandır. Sultan III. Mehmed Hân, Şeyhülislâm Bostanzâde Mehmed Efendi'nin vefâtı üzerine 1598 senesinde, Sâdeddîn Efendi'yi şeyhülislâmlık makâmına getirdi. Hoca Sâdeddîn Efendi bir yıl sekiz ay şeyhülislâmlık yaptı. Bu sırada müslüman halkın işlerini hiç ihmâl etmedi ve hakkıyla yerine getirdi. Gerekli fetvâları hazırlamakta büyük mahâret gösterdi. Her Cumâ müslümanların dertlerini dinlerdi. Herkesin lisânına göre, Türkçe, Farsça ve Arabça verdiği cevaplarla halkı memnûn ederdi. Bu çalışma ve hareketleriyle halk arasında, hocası Ebüssü'ûd Efendi'yi hatırlattığı söylenirdi. Devrin şâirlerinden Lâmi Çelebi onu şöyle medheder:
Bu yakınlarda cihâna, iki müftî geldi,
Tuttu âlemi, her birisinin fazlü edebi.
"Kimdir?" diye suâl eylersen onları sen,
Birisi "Hoca Çelebi", biri "Hoca Efendi".

Devrin ârifleri, hocası Ebüssü'ûd Efendi ile Hoca Sâdeddîn Efendi'yi bir ayar tutarlardı. Ebüssü'ûd hazretleri de gençliğinde "Hoca Çelebi" namıyla meşhûrdu. Hoca Sâdeddîn Efendi'nin diğer kardeşleri de kendisi gibi âlim idi. Hoca Efendinin vâlidesine; "Senin çocukların bu şerefe ne ile kavuştu?" diye sorulduğunda vâlidesi: "Ben hiç birisini abdestsiz emzirmedim. Hepsinin akîkasını kestim. Ayrıca her Cumâ günü, her biri adına bir koç kesip fakirlere sadaka dağıtırdım" demiştir.

1599 senesinde merhum III. Murâd Han'ın vefâtının dördüncü yılı dolayısıyla Ayasofya Câmii Şerîfi'nde hatim ve mevlid duâsı okunacaktı. Hoca Sâdeddîn Efendi câmiye gitmek üzere evinde abdest tazelerken fenâlaştı. Öyle olduğu halde câmiye gitti. Duâ biterken rûhunu teslim etti. Tâbutu sonradan şeyhülislâm ve kazaskerliğe yükselecek olan dört âlim oğlu taşıdı. Fâtih Câmii'nde kılınan cenâze namazından sonra Eyyûb Sultan'da yaptırmış olduğu Dârü'l-kurrâ bahçesine defnedildi.
12 Rebiülevvel 1599 senesinde vefât ettiğinde 63 yaşında idi. Sevgili Peygamberimizin vefât gün ve yaşlarında, o da Hakk'ın rahmetine kavuştu.




1299 yılı Nisan ayının son günleri. Kayı aşiretinin Söğüt ve civarında günden güne güçlenmesi karşısında, şimdiye kadar birbirleri ile devamlı kavga halinde olan Rum tekfurları, Türklere karşı artık ittifak yapma yolarını aramağa başladılar. İlk olarak, Bilecik tekfuru, Yarhisar tekfurunun, güzelliği dillere destan olan kızı Holofira ile evlenerek akraba olacak ve bu suretle sağlam bir ittifak yapacaklardı. Bilecik tekfuru bu düğüne Osman Gazi ve arkadaşlarını da davet etmek istiyordu. Eğer gelirlerse, düğünün en hareketli bir anında üstlerine çullanıp esir edebilirlerdi. Böylece bir taşla iki kuş vurmuş olacaklardı.

Bu günlerde, Rum olduğu halde Osman Gazi’nin dostu olan ve Rum tekfurları arasında olan bitenleri Türklere haber veren, Harmankaya tekfuru Mihal Bey Bilecik’te bulunuyordu ve tekfurların bu hain planlarını hemen Osman Gazi’ ye haber verdi. O da, aşiretin ileri gelen yaşlılarıyla istişare ettikten sonra bir plan yaptı ve bu düğün davetini kabul ettiklerini Bilecik tekfuruna bir mektupla bildirdi:“Yaylağa teveccüh olunmuştur. Ancak ailelerimizi ve çoluk çocuğumuz ile kıymetli eşyalarımızı koyacak bir yer bulmak iktiza eder. Düğünün devamı müddetince ailelerimiz Bilecik hisarında istirahat eylerler ve eşyalarımız da muhafaza edilirse ziyade mahzuz oluruz. Amma havalar sıcaktır, bu makule düğün kalede olmak münasip değildir. Gönül açıcı bir mesirede tertip edilmiş olsa idi daha iyi olurdu.”Osman Gazi’nin mektubu ile hediyelerini alan Bilecik tekfuru sevincinden ne yapacağını şaşırdı. Bu Türkler ne kadar akılsız şeylerdi! Kuzuları kurda emanet ediyorlardı. Bir taşla üç kuş birden vuruyordu: Kendisi 60 yaşında olmasına rağmen, 15 yaşında bebek gibi güzel bir kızla evleniyordu. Başta Osman Gazi olmak üzere en tanınmış Türk bahadırlarını ortadan kaldırıyordu. Kendisine emanet bırakılan servetlere sahip oluyordu. Osman Gazi’nin mektubuna derhal cevap yazdı ve bütün isteklerini kabul ettiğini, düğünün de Bilecik’e iki saat mesafedeki Çakırpınar’da yapıla cağını bildirdi. Osman Gazi de planlarını yaptı. En dilaver silah arkadaşları, kadın kılığına giyerek Kayı aşiretinin aileleri imiş gibi, eşyalarla birlikte kaleye gireceklerdi. Ayrıca hazine sandıklarına da birer bahadır gizlenecek, işaret verilir verilmez buradan fırlayıp savaşa gireceklerdi. 1299 yılı Mayıs’ının ilk günleri. Çakırpınar binlerce davetli doldurmuştu. Büyük meydanlarda kurulan çadırlara kurulan sofralar pek gösterişli idi. Meydanın baş tarafında gelin çadırı kurulmuş, güzel Holofira gayet süslü elbiseler içinde düğünü seyrediyordu. Fakat son derece üzgündü. Ağlamamak için kendisini zor tutuyordu. Öyle ya, dedesi yaşında birisi ile evlendiriliyordu. Onun da aklı, düğüne davet edilen Osman Gazi ve arkadaşlarında idi. Onları çok merak ediyordu. Kahramanlıkları dillere destan olmuştu. Hele onun genç oğlu Orhan Bey, hayallerini süslüyordu. Osman Gazi ve oğluna duyduğu hayranlık, büyük bir sevgiye dönüşmüştü. Ah, ne olurdu müslüman olsaydı da, ihtiyar bir Rum tekfuru ile değil de, genç bir Türk bahadırı ile evlenseydi! Bir anda aklından bunları geçirdi.Öğleye doğru yemek başladı. Fakat Osman Gazi ve arkadaşları hâlâ ortada yoktu. Bilecik tekfuru, arkadaşı Mihal beye sordu:-Ne dersin, asilzadem, Osman bey bize bir oyun etmeğe kalkmasın?Osman Gazi’nin vefakar dostu Mihal Bey, vaziyeti idare ediyordu:-Merak etmeyin, mutlaka gelecektir.Nihayet Osman Gazi, yanında birkaç kişiyle çıkageldi. Bilecik tekfuru o kadar memnun oldu ki, az kalsın kayınpederinin boynuna sarılacaktı. İşte bütün plan işlemeye başlamıştı. Akşama doğru Osman Gazi ve arkadaşları, ani bir hücumla esir edilecek, böylece bu büyük tehlike ortada kalkacaktı. Sabah erken saatlerde de Rum süvarileri Kayı aşireti topraklarına saldıracak ve Türkleri bu topraklardan atacaklardı. Osman Gazi’ye sahte bir itibar ve hürmet gösteriyorlardı. -Siz olmasa idiniz, erkesin neşesi kaçacaktı. Huzurunuz ile şeref verdiniz.Sözleri tekrarlanıyordu. Bilecik tekfuru şarabı fazla kaçırmıştı. Mütemadiyen konuşuyordu:-Bilecik’in en mutena evleri ailelerinize tahsis edildi. Rahat bir gece geçireceklerine hiç şüpheniz olmasın.Osman Gazi de nezaketi elden bırakmıyordu:-Aşiretimizin komşu beylere itimadı berkemaldir. Yalnız ailelerimizi, çoluk çocuğumuzu değil, bütün servetimizi de Bilecik hisarına emanet ettik. Bu sırada Türk bahadırlarından biri gelerek Osman Gazi’ye şu haberi getirdi:-Beyim, atlardan ikisi birden hastalandı, bir baksanız!Osman Gazi ile arkadaşları,-Eyvah!... diyerek yerlerinden fırladılar ve göz açıp kapayıncaya kadar atlarına binerek hızla oradan uzaklaştılar. Hayvanlarının bulunduğu karşıki yamaca doğru at koşturuyorlardı. Bütün davetliler şaşırdılar. Fakat biraz sonra geri geleceklerini tahmin ediyorlardı. Aradan uzun bir zaman geçmesine rağmen gelen giden yoktu. Neden sonra durum anlaşıldı. Osman Gaziye gelen haber, bir şifre idi. Bilecik kalesine gire kadın kıyafetindeki Türk bahadırları, hemen üzerlerindeki elbiseleri atarak kılıçlarını çektiler ve, sarhoş vaziyetteki kale muhafızlarını kısa zamanda bertaraf ettiler. Hazine sandıkları içinde saklanan diğer askerler de hemen buralardan çıkarak kale kapısını tuttular. Böylece düğün dolayısıyla zaten boşalmış olan kaleyi rahatça teslim aldılar. Bu arada Osman Gazi ve arkadaşları da Bilecik’e yetişmişlerdi. Kaleye muhafızları yerleştiren Osman Gazi, derhal geriye döndü ve düğün alanına, yanındaki askerleri ile birlikte geldi. Tekfurlar durumu anlamaya başlamışlardı ki, 50 kadar Türk bahadırı, sayıları 1000 den fazla olan Rum askerlerine aniden saldırdı. Böyle bir şeyi akıllarının ucundan bile geçirmeyen Rumlar, fazlaca içtikleri için yerlerinden kıpırdayacak durumda değildiler. Bir saat içinde yarıdan fazlası kılıçtan geçirildi, geri kalanlar esir edildi. Esirler arasında Bilecik ve Yarhisar tekfurları da vardı. Konur Alp, Yarhisar tekfurunu sakalından yakalamış:-Beyim müsaade et, şu keferenin kellesini koparayımDiyordu. Fakat Osman Gazi:-Biz buraya düğüne geldik beyim, henüz düğün bitmedi. DediŞaşkın bakışlar arasında olan biteni anlamağa çalışan güzel Holofira, Türk bahadırlarının Rum askerlerini tepeleyip, babası olan Yarhisar tekfuru ile evlendirilmek istendiği Bilecik tekfurunun esir edilmesine çok sevindi. Çok şükür, istemediği bu evlilikten kurtulmuştu. Holofira’ya Nilüfer adı verildi ve Orhan Bey ile nikahlandı. Bilecik’in fethi, Osmanlı devletinin kuruluşu kabul edilir. Bu tarihten sonra bir müddet burası başkent olarak kullanıldı. Daha sonra İznik, sonra da Bursa fethedilince orası başkent oldu. Nilüfer Hatun’a gelince, son derece dindar bir müslüman olan bu hanım, İznik ve Bursa’da bir çok cami ve hayır eserleri yaptırdı. Orhan Gazi’den sonra padişah olan I. Murad Hüdavendigar’ın da annesidir.



Sultan II. Murad, Balkanlarda uzun yıllar devam eden muharebelerden sonra Macaristan ile Segedin anlaşmasını imzaladı. Şimdi Devlet-i Âl-i Osmaniyye rahattı. Çok yorulmuştu. Köşesine çekilip kalan ömrünü ibadetle geçirmek istiyordu ve saltanatı, 14 yaşındaki oğlu Mehmed’e bırakmayı düşünüyordu. Vezirlerini toplayıp:-Oğlumuz Mehemmed Han-ı Sânî devlete büyük hizmetler ifa edecektir. Allah padişahlığını mübarek eylesin.Diyerek saltanatı ona devrettiğini ilan etti. Osmanlı tahtındaki bu değişikliği haber alan Macarlar, Papa’nın Macaristan vekili Julyen Sezarini’nin “Hristiyan olmayanlara verilen sözü tutmak mecburiyeti yoktur” fetvasıyla, İncil’e el basarak yaptıkları Segedin anlaşması tanımadıklarını söylediler ve Osmanlı Devletine karşı savaş hazırlılarına başladılar.

Nihayet 1444 yılı Ağustos ayı sonlarında büyük bir ordu sefere hazır hale geldi. Macar prensi Yanoş Hünyad’ın kumandasındaki bu orduda ayrıca Alman, İtalyan, Polonya ve Çek şövalyeleri de yer alıyorlardı. Macar kralı Ladislas da, son anda bu sefere katılmaya karar vererek, prens Yanoş’un kumandası altında sefere çıktı. Haçlı ordusu 1 Eylül günü hareket etti ve 20 Eylül’de Tuna’yı geçerek Osmanlı topraklarına girdi. Hiçbir tecrübesi olmayan, henüz tahta çıkmış bir çocuk, bu kalabalık haçlı ordusu ile nasıl baş edecekti? Hemen babası II. Murad’a haber göndererek, gerçekte babasının padişah olduğunu, derhal tahta geçmelerini ve orduyu düşman üzerine sevketmelerini bildirdi. Fakat II. Murad, -Oğlumuz Mehemmed Han’a serir-i saltanatı tefvizden maksadımız, bundan böyle istirahat eylemek için idi. Padişah iseler, kendileri din ü devleti sıyanet edeler. (Yani, ben padişah değilim, sana devrettim, sen devleti korumakla vazifelisin)Diye cevap gönderdi. Bu cevaba karşılık, II. Mehmed:-Saltanat kendilerine aid ise, def’i a’dâya mübaşeretleri farz-ı ayndır. Yok eğer bu cânibe aid ise, ülü’l-emre itaat lüzumu, zâmir-i müzmirlerinin ma’lumudur. (Yani, eğer siz padişahsanız, düşman üzerine ordu göndermeniz farzdır. Yok eğer ben padişah isem, ülül-emre itaat gereği, size emrediyorum, ordunun başına geçiniz) Bu emir üzerine II. Murad tekrar tahta çıktı ve emen ordusunu toplayıp Bursa’dan hareket etti. O tarihte İstanbul henüz fetholunmamış idi. Bu yüzden Çanakkale boğazı üzerinden Avrupa tarafına geçebiliyorlardı. Fakat burası Venedik gemileri tarafından abluka altına alınmıştı. Bu yüzden İstanbul boğazı önlerine geldiler ve daha önceden buraya ticaret için gelmiş bulunan Ceneviz gemicileri ile anlaşma yapıldı. Ceneviz gemileri, asker başına bir altın karşılığında, Osmanlı askerini karşı sahile geçirdi. Ordu, buradan hızla Edirne’ye hareket etti. Buradaki Rumeli kuvvetleri ile buluştu. Bu sırada haçlı ordusu da hızla Edirne üzerine doğru geliyordu. Sultan II. Murad Edirne’den ayrılarak, kuzeyde Varna civarına geldi. Haçlı ordusunu burada karşılayacaktı.Nihayet 10 Kasım 1444 günü Haçlı ordusu ile muharebeler başladı. Mevcudu Osmanlı ordusundan kat kat fazla olan haçlılar, ilk hücumda bir başarı kazandılar. Kral Ladislas, kalabalık bir kuvvetle Sultan Murad’ın çadırı yakınlarına kadar sokuldu. Maksadı, Sultanı öldürüp, askerin maneviyatını bozarak savaşı kazanmaktı. Tepeden tırnağa kadar zırhlara bürünmüş kralı, Koca Hızır isimli, ihtiyar bir yeniçeri farketti. Hemen arkadan takibetti ve yıldırım gibi üzerine atlayıp attan aşağı yuvarladı. Sonra da ani bir hamle ile kılıcını indirdi ve başını gövdesinden ayırdı. Hemen kralın kesik başını bir mızrağın ucuna geçirip Macar askerlerine:-İşte kralınız, cesareti olan varsa beri gelsin!Diye bağırmaya başladı. Bunu gören Macarlar paniğe kapılıp kaçmaya başladılar. Haçlıların ani hücumu karşısında bir ara dağılma tehlikesi geçiren Osmanlı kuvvetleri, düşmanın bu duraklamasını fırsat bilerek hemen hücuma geçti ve birkaç saat içinde koca haçlı ordusunu yok etti. Meşhur Yanoş Hünyad, kıyafet değiştirerek canını zor kurtardı. Böylece, bir askerin yaptığı ufak, ama çok mühim bir hareketi ile koca bir harp kazanıldı.



1513 yılı baharında Batı Akdeniz sularında pervasızca dolaşan bir korsan gemisi. Güvertede orta yaşlı, kırmızı sakallı, yüzü deniz rüzgarlarıyla sertleşmiş, tecrübeli bir kaptan. Adı, Oruç, fakat leventleri ona Baba Oruç diyorlar. Muavinleri, Kazdağlı Salih ve ihtiyar Süleyman Reisler. Bir hafta kadar İtalya sahillerinde dolaştıkları halde bir tüccar gemisine tesadüf edemediler. Üsleri olan Cerbe adasında eli boş dönmek itibarlarını sarsacak. Sonra, Tunus sultanına vergi de verecekler.

Nihayet, bu küçük korsan gemisinin gözcüsü, iki büyük geminin oraya doğru yaklaştığını haber verdi. Biraz sonra, bu gemilerin, bir kadırganın iki katı büyüklükte, dev birer alamet olduğunu gördüler. Bu durumda yapılacak en akıllıca iş, dümen kırıp kaçmaktı. Kazdağlı Salih ile Süleyman reis, endişeli bir şekilde reislerine bakıyorlardı. Fakat Baba Oruç sakin, ama vakurdu. -Herkes tüfeklerini, oklarını palalarını kuşanıp güverteye çıksınlar!Bu emir üzerine bütün leventler kısa zamanda hazırlanıp, gemileri beklemeye başladılar. Her biri iki kadırga büyüklüğündeki, kali-royal denilen bu gemiler, tanınmış İtalyan kaptanlarından Paolo Vittorio’nun kumandasında idi ve Papa II. Jullianus’un maiyet bandırasını hamildi. Topuklarına kadar silahlı İtalyan denizcilerinin muhafazasında olarak, Roma’nın bir iskelesi olan Civita Vecchia’dan kalkmışlar, Cenova limanına gidiyorlardı. Sefinelerin içi tıklım tıklım mal dolu idi. Kaptan Paolo da onları görmüş, üzerlerine düşecek şekilde manevra yapmıştı. Kuvvetler arasındaki fark çok büyüktü. Leventler, kendilerinden tam 50 kat fazla düşmanla savaşacaklardı. Bu sebeple bazılarının tereddütleri yüzlerinden okunuyordu. Bir ara gözden kaybolan Oruç Reis, biraz sonra güverteye çıktı ve denizin üstünde yüzen kürekleri gösterdi. Meğer bütün kürekleri iskarmozlarından çıkarıp deniz atmıştı:-İşte şimdi de küreksiz kaldık. Ya cesaretle cenk edip galip geleceğiz, veya ömrümüzün sonuna kadar kafir gemilerinde forsa çekeceğiz. Buradan geri dönüş yok!Bütün leventler bir ağızdan reislerine destek oldular ve:-Sen nasıl istersen öyle olsun Baba, nasip ise yüzünü ak, kılıcını muzaffer ederiz! Dediler.Kaptan Paolo’nun Kali’si, pür ihtişam bu küçük geminin üzerine geliyordu. Onu Endülüs’lü hurda bir harami gemisi zannetmişlerdi. Dakikalar geçtikçe gemiler birbirlerine yaklaşıyorlardı. Oruç Reis’in gemisinden bir hareket göremeyince, kaçmaya bile mecali olmadığına hükmetmişlerdi. Hiç zahmetsiz bir gemiye sahip olacaklarından gayet emin bir şekilde, mahirane bir manevra ile Oruç Reis’in perkendesine rampa ettiler. İlk anda güvertede bir şeyler göremediler. Fakat Oruç Reis’in:-Vurun leventlerim, koman yiğitlerim! Narası ile leventler bir anda kancalı merdivenlerini düşman gemisine takıp, kedi çevikliği ile tırmandılar ve hiç beklemedik leri bir gayretle üzerlerine atıldılar. Neye uğradığını anlayamayan İtalyanlar, birden toparlanmaya muvaffak olamadılar. Osmanlı palaları süratle üzerlerine iniyordu. Baba Oruç ise beş kişiyi alarak kaptan köşküne çıkmaya muvaffak oldu ve Paolo Vittorio ile yanındaki tanınmış birkaç şövalyeyi bir anda cansız yere serdi. Bunun duyulması ile, Papa cenaplarının şöhretli denizcileri teslim oldular. Esir edilen denizciler hemen ambarlara indirilip forsaya çakıldı. Bunların elbiselerini ise leventlere giydiren Baba Oruç’un bir planı vardı. Diğer düşman gemisi, savaşı kendilerinin kazandığından gayet emin bir şekilde, ganimetten pay almak için üzerlerine doğru geliyordu. Biraz sonra Oruç Reis’in gemisine rampa etti. Güvertede İtalyan kıyafetli denizcileri görünce, onların kazandığı bu savaştan kendi paylarına düşen ganimetleri istediler. İtalyan kıyafetindeki leventler ise rahat bir şekilde onların gemisine tırmandılar. Tam bu sırada palalarını çekip bir anda üzerlerine saldırdılar. Toparlanmaya fırsat bulamayan İtalyan denizcilerin çoğu teslim oldu, bir kısmı da canını kurtarmak için denize atladı. Süleyman Reis, kaptan köşküne çıkmış ve palasını kaptanın göğsüne dayamıştı bile.Oruç Reis, genç denizcileri hemen forsaya çaktı, yaşlı ve sakat olanları bir sandala bindirerek İtalya sahillerine gönderdi. Bu hadiseden Baba Oruç’un müsaahası sayesinde kurtulanlar, Cenova’ya giderek olanı biteni anlattılar. Kızıl sakallı ve orta yaşlı bu Türk denizcisinin kahramanlıklarını yeminler ederek söylediler. Bu haber bütün Akdeniz sahillerine kısa zamanda yayıldı. Kızıl sakalından ötürü “Barbarossa” dedikleri Oruç Reis için, “Kara sularımıza geliyormuş” şayiaları yayılan sahil şehirlerin de büyük bir panik başlıyordu. Bundan sonra, Baba Oruç ile birlikte kardeşi Hızır Reis de aynı isimle anılmaya başladı ve Barbaros Hayrettin Paşa adı ile Osmanlı devleti Kaptan-ı Derya’lığına kadar yükseldi.



Yavuz Sultan Selim’in iki atı vardı: Akduman ve Karaduman. Sulh zamanlarında Akduman’la dolaşırdı. Harpte ise Karaduman’a binerdi. İkisi de çok cins Arap atlarıydı. Akduman’ın kuyruğu ve yeleleri pek gösterişliydi. Karaduman ise, uzun bacaklı ve daha kuvvetliydi. Alnı ak akıtmalı, ayakları sekiliydi. Hiçbir yarışta onu geçen görül memişti. Güzel bir sonbahar sabahı, Cihan Padişahı Yavuz Selim Han at gezintisi yapıyordu. Yanında can yoldaşı Hasan Can bulunuyordu. Yavuz’un, Allah, Peygamber ve atlarından sonra en sevdiği insandı. Gizli ve açık müşküllerini sadece onunla dertleşirdi. Fakat Hasan Can merak içindeydi. Çünkü büyük Padişah, bugün Karaduman’a binmişti.

Nihayet dayanamayıp sordu:-Merakımı bağışla Sultanım, Efendim. Görürüz ki Karaduman pek sabırsızlanır!.Cihan Hükümdarı tane tane cevap verdi:­-Bizim dahi sabrımızı taşırırlar Hasan Can...-Başımız yoluna feda...Acep sıkıntınız nice ola Padişahım?-Şu Tomanbay dedikleri, tedbirsizlik eyler...-Mısır Sultanı mı Devletlûm?-Başına topladığı kıptî ve diğer taifesiyle İslam aleminde fitne çıkarır.-Yazılar olsun fitneciye...-Amma biz dahi isteriz ki, Atalarımız gibi Frenk illerine cihad idelüm.-Beli Sultanım...-Velakin arkamızda böyle fitneciler varken, kafir eline gidilir mi?-Haklısınız Devletlûm. Müslümanlar arasında anlaşmazlık oldukça düşman bayram eder. Yavuz kaşlarını çattı. Gür bıyıklarını düzeltti:-Önce şu Mısır fesadının halli gerek. Tomanbay kibirlisinin burnu kırılmalı ki, İslam alemi ferahlaya..-Seferimiz ne vakittir Sultanım?-At üstünde değil miyiz Hasan Can? Gayrı sevdiklerinle helalleşmeye çalış!-Cenab- Hak, niyetiniz gibi seferinizi de mübarek kıla Sultanım...Biz cümlemiz Allah yolunda Din ve Devlet uğruna kurbanız. Hemen Padişahımız emretsinler yeter.Koca Yavuz sakinleşti. Tebessüm etti. çok nadir gülerdi:-Gel hele Hasan!... Şu gölgelikte iki rekat namaz kılalım...dedi.İki koca Osmanlı, billur bir pınardan abdest tazelediler. İki koca çınar gibi namaza durdular. İki uzun nehir gibi eşil çimenlerde secdeye vardılar. Sonra iki beyaz minare gibi ellerini göğe uzatıp dua ettiler. 1517 senesinin ılık bir Mayıs sabahı, Osmanlı ordusu Üsküdar’da toplandı. Mağlubiyet yüzü görmeyen bu mübarek askerler sefere hazırdılar. Cihan Padişahı Sula Selin Han, biraz sonra atının üzerinde, askerlerinin karşısına geçti:-“Gazilerim...Yiğitlerim...Şahbazlarım...Erlerim...Erenlerim...Askerlerim...Ne mutlu bize ki, Allah yolunda, din ve devlet uğrunda harbe gideriz. Yeryüzünde fesat çıkaranları temizlemek, üzerimize farz oldu. Bu yolda ölürsek, müjdeler olsun bize. Cenab-ı Hak cümlemizin yardımcısı olsun. Âmin. Gelin gayri helallaşalım. Bizim sizlerde bir hakkımız varsa, yerden göğe kadar helal olsun. Sizin de kaldıysa...-Helal olsun!...-Helal olsun!...-Helal olsun!...Daha sonra Koca Sultan, sefer emrini verdi:-Ya Allah...Bismillah...Zaferle beslenen Osmanlı ordusu, geçtiği beldelere adalet ve bereket dağıtarak ilerledi, ilerledi.9 Ocak Perşembe günü Meşhur Sina Çölüne geldi, dayandılar.Bu kum deryası, bir yanardağ krateri gibi kaynıyordu. O tarihe kadar bu çölü geçen ordu görülmemişti. Büyük İskender buraya geldiği vakit, askerlerini denizden göndermeğe mecbur olmuştu. Timur Han da Hindistan!ı, İran’ı, Anadolu’yu ve Bağdad, Halep, Şam gibi birçok memleketi fethedip geçmişti. Ancak buraya geldiği zaman çaresiz kalarak geri dönmüştü. Burada güneş o kadar kızgındı ki, yumurtayı kuma koysalar 40 saniyede pişer, lop olurdu. Havadaki kuşlar yanlışlıkla çöle dalsa, 500 metre uçmadan cansız yere düşerdi. İşte büyük Osmanlı Sultanı Yavuz Selim Han, ordusunu bütün mevcuduyla çölden geçirip, Mısır’ı fethe niyetliydi. Daima olduğu gibi bir keşif kolu çıkartıp, geçit yerlerini tespit ettirmek istedi. Bu iş için Vezir Hüsam Paşa görevlendirildi. Paşa yanına aldığı 7 çöl adamıyla birlikte yarım saat sonra geri döndü. Yavuz at üzerine onu bekliyordu. Karaduman da binicisi gibi meraklıydı. Bütün asker de meraktaydılar.İlk söz Padişahındı:-De bakalım Hüsam Paşamız! Neler gördün?..Ne tedbirler uygundur?...De bakalım, ne söylersin?..Paşa önüne bakıyordu. Ne söyleyeceğini değil, nasıl söyleyeceğini düşünüyordu. Yavuz hafiften celallendi:-Ne susarsın Paşa!...Susma zamanı mıdır?-Bizi affediniz Sultanım...Velakin bu kızgın çöl deryasını geçmek...-Evet geçmek?-İnsanoğlu için geçmek mümkün değildir diye düşünürüz Devletlûm...-Hele hele!..-Hele Piyade askeriniz çöl ortasına varmadan tebahhur eder buharlaşır Hünkarım.Yavuz’un boynundaki şahdamarı kabarmaya başladı. Bunu ancak Hasan Can fark etti. Terden sırılsıklam olan alnını silmeyen Koca Cihangir:-Allahü Teâlâ, dünyadaki her şeyi, dağları, denizleri, ovaları, gölleri ve çölleri, evet çölleri de...İnsanoğluna musahhar kılmıştır...dedi ve Hasan Can’a baktı. O da bakışıyla tasdik etti. bu bakış ve baş eğiş sanki bir parola idi. Sonra da padişah emri duyuldu:-Azlettim Hüsam Paşayı!..Emir derhal yerine getirildi.Ordudaki heyecan son haddine varmıştı. Eğer Osmanlı Sultanı bir an tereddüt gösterseydi, Hüsam Paşa gibi düşünenlere engel olunamazdı.Mücahid Serdar, Karaduman’ın üzengileri üzerinde doğruldu ve son defa hitabetti:-Ey Cennet yolcuları!...Ey Can kardeşlerim!...Bilirsiniz ki Müslümanlar, muharebe meydanında ve bütün ömürlerince yalnız ve yalnız Allah’tan korkarlar... Önüne çıkan hiçbir engel O’nu Allah yolunda cihaddan alıkoyamaz. Sizler Cenab-ı Hakk’ın emirlerine uydukça O‘nun yardımıyla bu çölü geçmek de sizlere nasib olur İnşaallah...Sonra Mübarek Osmanlı ordusu, düğüne gider gibi alevli Sina Çölüne daldı.Neredeyse çölün ortasına varmışlardı. Yavuz Sultan Selim Han hazretleri, birdenbire Karaduman’dan yere atladı...Onu gören başta Veziriazam Sinan Paşa olmak üzere, Anadolu ve Rumeli Beylerbeyi de atlarından indiler. Rütbe rütbe bütün kumandanlar, sipahiler, süvariler de yaya yürümeye başladılar... Başlarında Halifeyi Rûy-i Zemin olmak üzere, Koca Osmanlı ordusu piyade bir ordu haline dönüvermişti. Üstelik Padişah, çok saygılı bir şekilde ve önüne bakarak yürüyordu...Bütün vezirler kumandanlar, askerler, merak içinde kalmışlardı. Her zamanki gibi Hasan Can’a müracaat ettiler. O da ne olduğunu anlayamamıştı. Fakat öğrenmek için gene ondan başkası cesaret edemezdi. Hünkar’a iyice yaklaştı ve:-Hayırdır İnşaallah Sultanım!...dedi. Bütün ordu merak eyler.. “Devletlû Padişahı mız acep niçin yaya yürürler?” diye telaş ederler.Koca Sultan, sanki öbür dünyayı seyrediyorcasına fısıldadı:-İki cihan Sultanı Peygamber Efendimiz, önümüzde yaya yürürlerken, biz nasıl at üstünde olabiliriz, Hasan Can!..Sevgili Peygamberimizin bu inanılmaz derecede güzel mucizelerinden sonra, ikinci bir mucize daha meydana geldi. 100 yıldır yağmur yüzü görmeyen Sina Çölüne, biraz sonra bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordu. Tıpkı 9 asır önce, Bedr gazasında olduğu gibi. Kaygan kumlar pekleşti, yürümek kolaylaştı. Gaziler ve Mücahidler serinleyip, suya kandılar...Allahü Teâlânın rahmeti ve Peygamber Efendimizin mucizeleriyle kanatlanan Mübarek Osmanlı ordusu da, şeref dolu tarihine yeni bir zafer daha ekledi.Mısır fethedildi.



Sinop'ta medfûn bulunan ve Takıyyüddîn Ebû Bekr Kefevî'nin talebesi olan Mahmûd Kefevî hocasının şu kerâmetini anlattı:"Gemiye binip İstanbul'a gitmek üzere yola çıktık. Ben o zaman gençtim ve bu benim ilk yolculuğumdu. Hoş bir rüzgârla dört gün gittik. Sonra şiddetli bir rüzgârla deniz kabardı. Dalgalar her taraftan vurmaya başladı. Gemide bulunanlar korku, dehşet ve ümitsizlik içinde bâzı mal ve eşyâlarını denize attılar. Bu ızdırap ve sıkıntı bana da ümitsizlik vermeye başladı. Hocam Takıyyüddîn Ebû Bekr Kefevî, geminin alt katında sâkin ve telaşsız bir halde oturuyor du. Dalgaların şiddetli vuruşları gemide bulunanların ve benim korkumu iyice arttırdı. Hocam bana bakıp; "Korkma! Allahü teâlâ bizi kurtaracak ve biz Erikli Kasabasının doğu tarafındaki Hacı Baba Dergâhında kuşluk vakti oturup süt içeceğiz ve incir yiyeceğiz." buyurdu.

Gemici lerin hesâbına göre seksen mil yolumuz kalmıştı. Ebû Bekr Kefevî hazretleri sükûn ve vekar içinde tatlı ve güzel sesiyle Kehf sûresini okumaya başladı. Biz rahatladık ve korkumuz kalma dı. Halbuki dalgaların vuruşları hâlâ devâm ediyordu. Nihâyet Allahü teâlâ bizi, hocam Ebû Bekr Kefevî hazretlerinin duâsı bereketiyle kurtardı. Gecenin sabahında Erikli sâhiline çıkıp doğruca Hacı Baba Dergâhına ziyârete gitti. Biz de onu tâkib ettik. Hep birlikte oturduk. Hocamız Kur'ân-ı kerîm okuyor biz de dinliyorduk. O sırada dergâhın çevresinden bir kadın iki elinde birer çanak ile çıkageldi. Kapları önümüze bıraktı. Biri süt, diğeri incirle doluydu. Şeyh Ebû Bekr Kefevî tebessüm ederek bize baktı ve; "Bismillah ile yiyiniz!" buyurdu. Biz besmele ile yedik. Hocamın bu kerâmetine şâhid olduğumuz zaman, 1542 (H.949) senesiydi."

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
3 Şevval 1438
Miladi:
28 Haziran 2017

Söz Ola
Dağ ne kadar yüksek olursa olsun, yol onun üzerinden geçer. Sen dağ olmaya heveslenme, asla gururlanma; yol ol ki, herkes senin üzerinden geçerken, sen dağların bile üzerinden geçesin.
Akşemseddin Hazretleri
Osmanlılar Twitter