Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Tarihimiz ihtişamlı zaferler kadar facialarla da dolu. Zaferlerimizle övündüğümüz kadar, yaşadığımız hezimetlerden de dersler çıkarmak zorundayız. Bunu yapmadığımız sürece tarih bizim için ne ölçüde anlamlı olabilir?Facialardan söz ederken, Sarıkamış’ı özellikle dikkate almamız gerekir. Orada, hiç de uzak olmayan bir zamanda 100.000’e yakın yiğidimizi karlara gömdük. Üstelik tek kurşun atamadan... Üstelik sadece bir hayalperestin kişisel ihtirası uğruna...İhtiras... Bu kavramı iyi düşünmeliyiz. Kimi kendi ebediyyetini bu ateşle yakıp kül ederken, kimileri de koca memleketi harabeye döndürebiliyor.Almanlar, Türkiye’ye giden trenlerin üzerine “Enverland’a (Enver’in Ülkesi’ne) gider” yazmaktadırlar. Kibir ve ihtiras demiştik ya! Paşa’nın şu ifadelerine bakın: “Beni Napolyon’a benzetmişlerdi. Kabul etmem. Çünkü ben ikinci adam olamam.”

Tarih, 16 Aralık 1914. Soğuk bir kış günü. Talebesi öğretmenini azarlamaktadır: “Hatalı davrandınız! Başarılı olamadınız! Rus ordusu burada yok edilmeliydi. Şimdi hemen harekete geçip, Rus ordusunu Sarıkamış’ta yok edeceksiniz!”Cephelerin ve harp okulunun emektar komutanı Hasan İzzet Paşa, küstahlaşan öğrencisine pervasızca cevap verir: “Olmaz! Havaları görüyorsunuz. Her yerde kar var. Karakış başlamıştır. Bu şartlar altında, bu mevsimde harekât bir faciaya dönüşebilir. Kış şiddetini kaybetsin, yollar açılsın, düşmana haddini bildiririz.”Her verdiği emrin hemen yerine getirilmesine alışkın padişah damadı ve orduların başkomutan vekili 34 yaşındaki Enver Paşa, asabileşerek şu tehdidi savurur: “Eğer hocam olmasaydınız, sizi idam ettirirdim!” Bir facianın eşiğinde, Hasan İzzet Paşa istifa ederek ordudaki görevinden ayrılır.Çok geçmeden, tarihler 21 aralığı gösterirken, tarihe “Sarıkamış Faciası” olarak geçen harekât başlatılır. 125 bine yakın iman abidesi insan, kış kıyamette paltosuz, postalsız, gömlekle, çarıkla cehennemî tipinin ortasına sürülürler. O günlere şahit olan bir askerin mektubu, facianın küçük bir boyutunu günümüze şöyle taşır:“Bu yaz, iki alayımızla Yemen’den buraya naklonulduk. Yola koyulmamızdan dört ay sonra buraya ulaştık ki, Arabistan’ın cehennemî sıcağı Köprüköy’deki ayaz yanında nimet-i ilâhi imiş. Burada çadırın perdesi buza kesmiş oğlak kulağı gibi kırılmakta ve kopmakta. Bölük kumandanım, beni sıhhiyeye nakletmiş ise de, tabip ve ilaç yokluğundan çaresiz kalıp tekraren takımıma döndüm. Akşam yaklaşınca Köprüköy’e civar dağlardan tipi boşanır. Kumandanımız, gelecek cuma Başkumandan Enver Paşa Hazretleri’nin teftiş ve hücum için geleceğini müjdele di. O gelinceye kadar da yün içlik, çorap ve paltoların verileceğini ve Yemen yazlıklarını ataca ğımızı müjdeledi. Allah, devlete ve millete zeval vermesin. Başkumamandan Paşa Hazretleri’ nin gelmesi ile, Moskof’un kahrolacağından ve kâfirin, karşımızdaki tepelerde geceleri seyret tiğimiz ocaklı ve mutfaklı karargâhlarını ele geçireceğimizden subaylarımız çok emin. Şafak söktüğünde 2059 rakımlı Kızkulağı Tepesi’nden Moskof obüs yağdırır ama şükrolsun, zafer bizim olacak. Gece bastırdığında, tepelerdeki Moskof ocaklarının ateşi gözlerimizdeki ayazı tandır közüne tebdil eyler. Başkumandan Paşa Hazretleri acele gelse ki, ateşe kavuşsak...”Iğdırlı Ali Çavuş yazlık giysiler içerisinde titreye titreye bu mektubu yazıp İstanbul’dan gelecek olan kışlık giysileri beklerken, Karadeniz’de başka bir facia yaşanıyordu. Ruslar Osmanlı ordusuna erzak, mühimmat ve giyecek getirmekte olan gemileri sulara gömmüşlerdi. Bu durumu askere bildirmeyen Enver Paşa, ihtiraslarına mağlup olarak bütün birliklere şu mesajı çeker: “Askerler! Hepinizi ziyaret ettim. Ayağınızda çarık, sırtınızda paltonuz olmadığını gördüm. Lâkin karşınızdaki düşman sizden korkuyor. Yakın zamanda Kafkasya’ya gireceğiz. Orada her türlü nimete kavuşacaksınız. İslâm Alemi’nin bütün ümidi sizsiniz.”Böylece “Turan Fatihi”, “Sarıkamış Fatihi” olma uğruna, binlerce insan dehşetli bir can pazarına sürülür.Koca bir cihan devleti olan Osmanlı, şahsi ihtiraslar uğruna böylesine yanlış kararlarla askeri harekâta girme aşamasına nasıl gelmişti?Sultan Abdülhamid Han’ın bir entrika sonucunda darbe ile tahtından uzaklaştıran İttihatçılar, 1914 yazında Avrupa’da esmeye başlayan savaş rüzgarlarında Almanların yanında yer alırlar. Sultan Abdülhamid Han’ın Avrupa’da yıllarca emek vererek sağladığı dengeler bir anda alt üst olur ve İngiltere ve Fransa’nın sömürgecilik yarışından pay kapmak isteyen Almanya’ nın aleti oluruz. Almanlar, Fransız ve İngilizlerin yanında yer alan Ruslara karşı Osmanlı askeri ni kullanarak batı cephesinde rahatlamanın plânlarını yapmaktadırlar. Bunun için Kayser’in “Alman ordusuna eklenen bir süngü” olarak tasvir ettiği Osmanlı neferleri kullanılır. Sömürgecilik yarışında hiçbir çıkarı olmayan Osmanlı, felaketlerle sonuçlanacak olan bir macereya sürüklenmektedir.Darbe ile iktidara gelmiş, ayak oyunlarıyla rütbe almış ittihatçı subaylar, milletin geleceği ni, refahını, kalkınmasını değil, gazete sayfalarına kahraman olarak geçmeyi düşünüyorlardı. Hiç yoktan girilen Birinci Cihan Harbinde, 1 Kasım 1914’te Kafkas Cephesi açılır ve Ruslar Doğu Anadolu’ya girerler. Ziya Gökalp’in “melekler bu milletin kurtulacağını ona fısıldarlar” diye yücelttiği “hürriyet kahramanı” Enver Paşa’nın halkın dini duygularını galeyana getiren beyannamesi ile Şeyhülislam’ın mukaddes cihad fetvası yayınlanır. Ziya Gökalp’in “turancılık” fikriyle yazdığı şiirler üniversite gençliğinin sloganı olmuştur: “Düşman ülkesi viran olacak Türkiye büyüyüp Turan olacak!” Ama Türkiye büyümek bir yana gün geçtikçe erimekte, küçülmekte ve parça parça koparılmaktadır. “Turan Fatihi” olmanın hayallerini kuran Başkumandan vekili Enver Paşa (başkumandan paşidahtır), padişah damadı olarak birçok yetkiyi elinde tutmaktadır. Padişahın bir çok şeyden haberi bile olmamaktadır. Enver Paşa, verdiği harekât emrinde hedef olarak Tahran ve Akşabat’ı gösterir. Tahran harekat merkezine 1350 km. Aşkabat ise 2000 km. uzaklıktadır.Almanlar, Türkiye’ye giden trenlerin üzerine “Enverland’a (Enver’in Ülkesi’ne) gider” yazmaktadırlar. Kibir ve ihtiras demiştik ya! Paşa’nın şu ifadelerine bakın: “Beni Napolyon’a benzetmişlerrdi. Kabul etmem. Çünkü ben ikinci adam olamam.” Etrafında bulunan subaylar da ihtiras ve hayalcilikte ondan geri kalmıyorlardı. Çetecilikleriyle meşhur Dr. Bahaeddin Şakir ve arkadaşları Erzurum’a gelirlerken, yol kavşak larına “Turan’a buradan gidilir!” diye işaret levhaları koyuyorlardı. Alman Von der Goltz Paşa bunlar için şöyle demişti. “Kafkasya’da maalesef Napolyon Bonapart olduğunu iddia eden ve cahil yetişen birçok adam vardır. Bunlar, ordularına güçleriyle bağdaşmayan görevler vermişlerdir ve bu yüzden ordularını büyük zarara uğratmışlardır.” Zararın asıl sorumlularından biri, ihtirasta Enver’den geri kalmayan Hafız Hakkı’ydı. Bu adam hiçbir arazi araştırması yapmadan Enver Paşa’nın ihtiraslarını kamçılayacak şu telgrafı çekmişti: “Dağlar üzerindeki yolları keşfettim. Bu mevsimde bu yollardan hareketin mümkün olduğuna inandım. Buradaki kolordu ve ordu komutanları yeterli ölçüde inançlı ve kararlı olmadıklarından böyle bir saldırıya samimiyetle taraftar olmuyorlar. Bu saldırı vazifesi rütbem düzeltilerek bana verilirse ben bu işi yaparım.” Enver Paşa, Hocası Hasan İzzet Paşa’yı azlederek görevi sekiz gün önce yarbaylıktan albaylığa terfi eden Hafız Hakkı Paşa’ya verdi. Hafız Hakkı Paşa artık tümen komutanı olmuştu ama gözü ordu komutanlığındaydı.Niçin olmasındı? Orduyu politikalarına alet eden bu darbecilerin başı Enver, 18 gün içinde yarbaylıktan paşalığa yükselmemiş miydi? Bunun yanı sıra harbiye nazırı (savunma bakanı) olmamış mıydı? Ondan neyi eksikti? Politika ile rütbe alan bu komutanlar arazi ve yol incelemesini yanlış yapmış ve sonuçta “tekerlekli araçların geçmesine uygundur” raporu verilen yollardan askerler yaya zor geçmişlerdi. Tekerlekli araçlar ve kısıtlı mühimmat karlara saplanıp kalmış, tek tek birerli sıralarla yürüyen askerler, güçleri tükenmiş, hasta ve mecalsiz olarak Rusların karşısına dikilmişler çoğu kurşun bile atamadan donarak ölüp gitmişlerdi.22 aralıkta Enver Paşa’nın emriyle 120-125 bin civarında Osmanlı askeri dondurucu soğuğa rağmen yollara sürülmüştü. Bölge çoğu senenin dört ayı boyunca karlarla örtülüydü. Kar yükseklikleri kimi yerlerde bir metreyi geçiyordu. Zemheriler diye bilinen en soğuk günlerdi. Sıfırın altında kırk dereceye düşen soğuk, düşmandan daha düşmandır. Yapılan harekât plânına göre 9. Kolordu Sarıkamış Dağları’nı, 10. Kolordu ise Allahuekber Dağları’nı aşarak Rusları Sarıkamış’ta kuşatıp imha edecekti.Gündüz başlayan yürüyüşte çarıkları yumuşayan askerlerin çarıkları gece donmaya, bir mengene gibi ayaklarını sıkmaya başlar. Adım atmak neredeyse imkansızdır. Askerler olduğu yerde zıplar, atlar, kendini karların içine vurur ve ayaktan başlayan donma yavaş yavaş tüm vücuda yayılır. Düşeni kaldırmamak için emir vardır. Zaten kimsede de kimseyi kaldıracak güç kalmamıştır. Neferler ordunun işaret taşları gibi yollara dizilirler. Kimi çömelmiş, kimi oturmuş, kimi yuvarlanmış, kimi bir ağacın gövdesine dayanmış kardan heykellere dönüşürler.O yıl kurtlar insan etine doyar. Birçok cesedin gözlerini kuşlar oymuştur. Arkadan gelenler, gördükleri korkunç manzara karşısında moralmen yıkılmaktadır. Ayrıca açlık da son haddine ulaşmıştır.Onbeş saatlik yürüyüşün sonunda, 16.300 kişilik 30. tümenden geriye 1.400 asker kalır. Ölenler, düşmana karşı tek bir mermi atamamışlardır. Diğer birliklerin de bunlardan farkı yoktur. Kayıpların sayısı, en iyimser rakamla 70 bin kişidir. Bazı kaynaklarda bu sayı 90 bin kişiye kadar ulaşır. Sonuçta, sadece bir gecede binlerce asker beyaz karların üzerine cansız serpilmişti. Kalanlar ise açlıkla, bitlerle, tifüsle, soğukalgınlığı ve kangrenle uğraşıyorlardı.Tarih ne böyle bir faciayı yazmış, ne de görmüştü. Oysa İstanbul’a çekilen telgraflarda inanılmaz ifadeler vardır: “Kafkasya dağları ve tepeleri beyaz bir örtüyle örtülüdür. Kar hemen hemen bir metreyi geçmiştir. Harekâttaki sessizlik bundandır. Kahraman askerlerimizde ilerleme isteği o kadar çoktur ki, ellerinden gelse soluklarıyla karları eritip yol açacaklardır. Karı daha az olan kesimlerde kahramanlarımız başarılar elde ediyorlar. Dün süngü saldırısıyla düşmandan iki mevzi ele geçirilmiştir.”Enver Paşa inadından dönmedi. Son bir gayretle Sarıkamış’a yüklenmek istiyordu. Acımasız emrini verdi: “Saldırı sırasında her üst, bir adım geri atanı derhal tabancası ile öldürecektir.” Askerler, bu durum karşısında dillerinde kelime-i şehadet ile bir kere daha bile bile ölüme yürümeye başladı. Sonuçta Sarıkamış’a ancak bir avuç kahraman ulaşabildi. O da geçici bir süre için.Rus Kurmay Başkanı Pietroroviç, anılarında Sarıkamış’a kavuşan o bir avuç kahramanı şöyle anlatacaktır:“İlk sırada diz çökmüş beş kahraman. Omuz çukurlarına yasladıkları mavzerleri ile nişan almışlar. Tetiğe asılmak üzereler. Ama asılamamışlar. Kaput yakaları, Allah’ın rahmetini o civan delikanlıların yüreklerine akıtabilmek istercesine semaya dikilmiş, kaskatı... Hele bıyıkları, hele hele bıyıkları ve sakalları! Her biri birer fütuhat oku gibi çelik misal. Ya gözler?.. Dinmiş olmasına rağmen şu kahredici tipinin bile örtüp kapatamadığı gözleri!.. Apaçık!.. Tabiata da, başkumandana da, karşısındaki düşmana da isyan eden ama Allah’ına teslimiyetle bakan gözler... Açık, vallahi apaçık!..İkinci sırada öyle bir manzara ki, hiçbir heykeltraş benzerini yapmayı başaramamıştır. O ürkütücü ayaza rağmen, sağlarında fişekleri debelenerek üzerlerinden atmaya tenezzül etme miş iki katırın yanında başları semaya dönük, altı masal güzeli Mehmed... Sandıkları bir avuçla mışlar ki, hayatı biz ancak böyle bir hırsla avuçlayıvermişizdir. Öylesine kaskatı kesilmişler.Ve sağ başta binbaşı Mustafa Nihat. Ayakta... Yarabbi, bu bir ayakta duruştur ki, karşısında düşmanı da, kâfiri de, lanetlisi de Allah’ın huzurunda diz çöküş halinde gibi. Endamı, düşmanı dize getiren bir tekbir velvelesi gibi. Belinde, fişeklerinin yuvalarını tipi ile kapatmaya bütün gece düşen kar bile razı olmamış. Sol eli boynundaki dürbünü kavramış. Havada donmuş, Kale sancağı gibi... Diğer eli belli ki, semaya uzanıp rahmet dilerken öylesine taşlaşmış. Hayrettir, başı açık. Gür erkek kömür karası saçları beyaza bulanmış...”Ve Moskova’daki askeri müzede sergilenen bu satırların sonu şöyle biter: “Allahuekber Dağları’ndaki Türk müfrezesini esir alamadım. Bizden çok evvel Allah’larına teslim olmuşlardı. 24.12.1914 Perşembe.”Ve bitişimizin itirafını olayın baş sorumlularından Hafız Hakkı Paşa, başkumandan vekiline şu sözlerle özetler: “Bitti paşam, ordumuzun kısm-ı küllisi mahvoldu.”Enver Paşa hiçbir şey olmamış gibi İstanbul’a döner. Arkasında binlerce kefensiz kar çiçeği bırakarak... Basını ele geçirmiş bu darbeci güruh sıkı bir sansür uygulayarak halkın Sarıkamış cephesinde olup biteni öğrenmesine engel olurlar. Faciayla ilgili bilgiler Ruslar vasıtasıyla Avrupa ve Dünya’ya yayılır ama herşey için artık çok geçtir. Bir sohbet sırasında Harbiye Nezareti Ordu Daire Başkanı Behiç Bey’e bu facia için Enver Paşa şöyle der: “Bunlar nasıl olsa birgün ölecek değiller miydi!” Birinci Cihan Harbi’nin alevleri, Sarıkamış’tan Çanakkale’ye, Galiçya’dan Trablusgarp’a kadar binlerce kilometre karede müslüman kanının ihtiraslar uğruna akmasına sebep olur.




Osmanlılar Orhan Gazi devrinde Marmara denizine ulaşır ulaşmaz, bölgedeki şartlar gereği donanma kurdular. Hiç denizcilik tecrübeleri olmadığı halde, küçük gemilerle Marmara’ ya açıldılar. Bu donanma, Marmara denizinde faaliyet gösterdi ve Bizanslılar’la muhatap oldu. Akça Koca’nın komutanlarından Karamürsel Bey, İzmit Körfezi’nin güney kıyılarını zaptetti ve bu bölgede bir tersane kurarak inşa ettiği hafif ve süratli gemiler ile Bizans donanmasının bu kıyılara yaptığı taarruzları durdurdu. Karamürsel ismi verilen bu teknelerin daha sonra yeni şekilleri yapıldı fakat isim aynı kaldı ve yakın zamana kadar sahil güvenlik teknelerine verilmeye devam etti. Yine bu sıralarda Orhan Gazi’nin bu küçük donanma ile Bizans üzerine başarısız bir seferini görüyoruz.

1354 yılında Orhan Gazi’nin oğlu Süleyman Paşa ve komutanlarının Çanakkale Boğazı’nı geçerken ağaç kütüklerini dana derileri ile bağlayarak yaptıkları salları kullandıkları rivayet edilir. Bu rivayet Osmanlı tarihçileri arasında kabul görür. Oysa önceki vakalara bakarsak böyle bir rivayete temkinli yaklaşmak gerekir; çünkü, küçük de olsa Osmanlılar’ın elinde gemiler mevcuttu. Eğer Süleyman Paşa gerçekten salları kullanmışsa, bunun sebebi belki de dikkat çekmemek veya süratli bir biçimde karşıya geçmek idi. Süleyman Paşa Gelibolu’yu fethederek Osmanlı donanmasının üssü haline getirdi. Osmanlılar’ın Rumeli yakasına adım atması Avrupa’nın dikkatini çektiyse de, Rumeli’deki bu ilk fethi Batı Anadolu beyliklerinin yaptığı vur kaç eylemleri şeklinde değerlendirdiklerin den, ilk anda tepki göstermediler. Bir süre sonra Osmanlılar’ın fethettikleri yerlere Anadolu’ dan göçmen naklederek hızla yerleşmesi Avrupa’yı ve Bizans’ı telaşlandırdı, ancak, Bizans’ın gayretleri hiçbir netice vermedi. Orhan Gazi devrinin sonlarına doğru Haçlılar, Türklere karşı çeşitli tedbirler düşünerek uygulamaya koydular. Öncelikle Şark sularında sürekli donanma bulundurma kararı alındı. Gayet muhkem İzmir limanında üslenen bu donanma Anadolu kıyılarındaki halka yıllarca eziyet etti. Diğer bir tedbir, Osmanlı üzerine Haçlı Seferi düzenlenmesiydi. Bütün girişimlere rağmen bu davete sadece Fransa’daki Savua kontu Amadée müspet cevap verdi. Kadırgalarla gelerek Gelibolu’ya saldırdılar. Yeterli donanmaya ve mahir denizcilere sahip olmayan Osmanlılar mukavemet edemeyerek mağlup oldular. Bu suretle elden çıkan Gelibolu 1376’ya kadar Bizans’ın elinde kaldı.



Sultan Ahmed, Şeyhi Aziz Mahmud'a bir hediye sunmak istiyordu. Mürşidinin kendisin den bu hediyeyi kabul etmesi onu çok memnun edecekti. Sultan Ahmed bir gün kendine uygun gördüğü bir hediyeyi Aziz Mahmud Hüdayi Hazretlerine gönderdi. Ama Şeyh Hazretleri kabul etmedi. Şüphesiz bu kabul etmeyiş, sultana karşı bir tavır anlamına gelmiyordu. Evliyanın büyüklerinden çoğu prensip olarak hediye kabul etmezdi. Bu, büyük insanların dünya malına hangi gözle baktıklarını, başkaları için ulaşılmaz sayılan şeylerin nazarlarında hiçbir değer taşımadığını ifade etmenin bir yoluydu.

Sultan Ahmed şeyhi Hüdayi'nin kabul etmediği hediyeyi yine bu devrin evliyasından Abdülmecid Sivasî'ye gönderdi ve o da kabul etti. Kendisine, padişahın aynı hediyeyi Aziz Mahmud Hüdayi'e sunduğu ama kabul etmediği de hatırlatıldı. Sivasi Hazretleri gerçek büyüklere yakışır bir tutum ortaya koydu: "Hüdayi Hazretleri bir karga değildir ki leşi kabul etsin" dedi. Aziz Mahmud Hüdayi'ye de "Sizin kabul etmediğiniz hediyeyi Şeyh Sivasî kabul etti" dediler. Şu cevabı verdi: "Onun için hiç bir mahzuru yoktur. Çünkü o öyle büyük bir ummandır ki bir parçacık çamurun kendini bulandırmayacağını bilir."


1787'de neredeyse boş bir hazine ile savaşa başlayan Osmanlı devlet adamları büyük meblağlar tutan savaş masrafları nedeniyle artan hazine ihtiyaçlarını karşılamanın bir yolunu bulmak için birçok toplantı yapmış fakat bunlardan bir sonuç alınamamıştı. Yine bu mesele için kethüda bey'in dairesinde bazı devlet adamları ile bir görüşme yapılmış ve burada dışarıdan borçlanma gündeme gelmişti. Ancak mesele gizli tutulmak zorundaydı. Çünkü mâlî sıkıntıyı düşmanların öğrenmesi Osmanlı devletini daha zor durumda bırakabilirdi. Sonuçta mesele kaymakam tarafından Padişah'a arz olundu. Padişah sâdır olan hattı hümâyûnda konunun öncelikle Şeyhülislam'la görüşülmesini emrediyordu. Çünkü Osmanlı Devletinde dışardan borç alınması daha önce benzeri görülmemiş bir olaydı. Bunun üzerine Kaymakam Mustafa Paşa kıyafet değiştirip Şeyhülislam bulunan Mehmet Kamil Efendi'nin konağına giderek yabancı devletlerden borç alma konusunda fikrini sordu. Şeyhülislam yabancı bir ülkeden borçlanma nın mekruh olduğunu ancak kerahatine rağmen bunun mevcut şartlar altında yapılması gerek tiğini bildirmesi üzerine Hollanda'dan borç alınması tasarlandı ve Hollanda elçisiyle konu ile ilgili görüşmelere girişildi.

Kasım 1788'de Kaymakam Meşalecizâde Mustafa Paşa tarafından padişah'a sunulan arz tezkiresinde ordunun masrafları için 12.000 keseye ihtiyaç duyulduğu bunun yanında yaklaşan bahar mevsimi nedeniyle denize çıkacak donanmanın hazırlıkarı için de bir miktar para gerektiği ve böylece ihtiyaç duyulan para miktarının yaklaşık 25.000 kese olduğu belirtiliyor ve Reisül Küttâb'ın paranın temini için Hollanda elçisiyle yapmış olduğu görüşmeden bahisle Elçi'nin Reis Efendi'ye ne kadar paraya ihtiyaç duyulduğu, ne kadar faiz teklif edildiği, anamal ve faize karşılık olarak gösterilecek teminatı ve geri ödemenin ne zaman yapılacağını sorduğu bildiriliyordu. Tezkireden anlaşıldığı kadarıyla Reis Efendi 15.000 keseye ihtiyaç duyulduğunu ve faiz oranının Elçi tarafından bildirilmesinin daha uygun olacağını söyleyip, sorulan diğer soruların ise sonradan cevaplandırılacağını bildirmişti.Yapılan görüşmenin ardından Aralık 1788'de Osmanlı hükümeti Hollanda Elçisi'ne bir ödeme planı takdim etmişti. Plana göre paranın alındığı tarihten itibaren üç sene boyunca faiz ödenmesi, üç senenin sonunda, belirlenen 8 Osmanlı iskelesinin her birinden senede rayiç fiyat üzerinden altışar bin İstanbûli kîle buğday, yıllık 900 keseden fazla tutan Yenişehir cizyesi, her yıl Selanik, Siroz, Yenişehir ve İzmir iskelelerinden rayiç fiyat üzerinden bir miktar pamuk ve Selanik'ten yün verilerek ödemenin taksit taksit yapılması öngörülmekte idi.



Zenbilli Ali Efendi başta olmak üzere, bazı İslam hu­kukçuları bu çeşit vakıfların meşrûiyet dayanağı hakkında tartışmalar yapmaya başlayınca, bunlara Büyük Hanefi Hukukçusu Seyyid Ahmed Hamevî de katılmıştır. II. Selim devrinde Mısır'da yaşayan bu âlimin, Osmanlı padişahlarının önemli tasarruflarından olan bu vakıflar hakkında yazmış olduğu "El-Es’ilet'ül-Hanefiyye Bil-Ecvibet'il-Hameviyye" [1][2] adlı eserinde bakınız neler diyor:"Şafiî hukukçusu İbn-i Ebi Asrûn, tahsisat kabilin­den vakıflara fetva vermiştir. Buna zamanındaki Malikî, Hanbelî ve Hanefî hukukçuları da muvafakat etmiştir. Bunun üzerine Eyyubî devlet adamı Nureddin Eş-Şehîd, beytülmala ait araziden bir çoğunu, Şam'da hayır cihet­lerine vakıf yoluyla tahsis etmiştir. Selahaddin Eyyubî de, Kudüs, Şam ve Mısır'da bu tür çok vakıflar yapmışlardır. Bunlara daha sonra gelen Türk ve Çerkez Sultanları tabi olmuşlardır. Nihâyet saltanat ve devlet, ZAMANIN EN ÂDİL HÜKÜMDARLARI OLAN OSMANLI PADİŞAHLARINA geçmiştir. OSMANLI PADİŞAHLARI, EHL-İ KEŞİF VE İRFANIN KİTAPLARINDA SAHABEDEN SONRA EN ÂDİL HÜKÜMLARDARLAR olarak vasıflandırılmışlardır.

Daha sonra Sultanımızın dedesi Yavuz Selim, Mısır'ı fethetmiş ve Hz. Yusuf'un koltuğuna oturmuştur. Beytülmallara ve gelir durumlarına nazar eylemiş ve bey­tülmala ait gelirlerin üçte ikisinin cami, medrese ve tekye gibi hayır cihetlerine yukarda bahsedilen yolla vakfe­dildiğini görmüştür. Devlet hazinesine üçte biri kalmış durumdadır. Bazı vezirleri, hazineye ait malların üçte bi­rinin hayır cihetlerine vakıf olmasını çok görmüş ve bir kısım İslam hukukçularının görüşleri istikâmetinde bun­ların iptal edilmesi fikrini ileri sürmüşlerdir. Böyle bir teklifi reddetmekle kalmayan Yavuz Sultan Selim, onları ayıpladığı gibi görevlerinden de uzaklaştırmış ve şu tarihî cevabını yapıştırmıştır: "Bunlar, bizden öncekilerin yaptıkları hayrattır. Bizden öncekilerin hayratını azaltmak değil, çoğaltmak bize yakışır"



II. Selim, Kıbrıs'ın fethini tamamladıktan sonra he­men, Venedikliler devrindeki şiddetli baskı idaresinin iz­lerini silmiş; araziye bağlı esaret demek olan feodalite sistemini kaldırmış ve yerli gayr-i müslimlere meşru da­irede tam bir din hürriyeti tanımıştır. Ada, Kıbrıs Eyaleti haline getirilip Tarsus, Alâiye ve İçel buraya bağlandıktan sonra, ilk Osmanlı valisi zamanında yapılan bir nüfus sayımına göre, 120.000 erkek nüfusu bulunan Kıbrıs halkı arasında hak ve adaletin tesisi için gönderi­len 23 Zilhicce 979/1572 tarihli şu ferman, Osmanlı Devleti ve Kıbrıs münasebetleri açısından tarih içinde parlayan altın bir sayfadır. Belgenin asıl metnini ve sonra da sadeleştirilmiş şeklini beraber okuyalım: Fermanın Asıl Metni:

"Kıbrıs çavuşlarından Ali'ye verildi. Fî 23 Zilhicce sene 979Kıbrıs beglerbegine ve Kadısına ve defterdârına hü­küm ki:Cezire-i Kıbrıs kuvvet-i kâhire-i hüsrevânem ile begile feth olunmuş memleket olup re‘âyâsına dahi nev‘an za‘f târi olup cezire-i mezbûre re‘âyâsına zulüm ve te‘addî olunmayup adâlet olunup, eger icrây-ı şer‘-i şerîfde ve eger tahsil-i emval-i beytülmalde ve eger sâir tekâlif-i ör­fiyye ve avârız-ı divaniyeden himâyet ve sıyânet olunub; takviyet verilmekle memleket ve vilayet eski hali üzere ma‘mûr ve âbâdân olmak mühimmâtdan olmağın buyur­dum ki;Bu bâbda her biriniz bizzat mukayyed olub tâife-i re‘âyâ beğe vedâyi‘-i hâlık-ı berâyâdır. Mehmâ emken himâyet ve sıyânet eyleyüb kimesneye zulm ve te‘addî et­dürmeyüb, eğer icrây-ı ahkâm-ı şer‘-i şerîfde ve eğer mîrî hidemâtda ve eğer beytülmal cem‘ ve tahsilinde tedrîc ve adâlet ile tutub eyleyesiz. Eyyâm-ı hümâyûn-ı adâlet-makrûnumda her biri ferâğ-ı bal ve huzûr-ı hâl ile kâr u kisblerinde olmağla cezire-i mezbûre eski hali üzere ma‘mûr ve âbâdan ve re‘âyâ ve berâyâsı emn ü emân ve refâhiyyet ve itmi‘nân üzere olması, nihâyet-i âmâl-i beh­çet-me‘âbımdır.Bu hususda gereği gibi her birinüz mukayyed olub her vechi ile şeneldüb ma‘mûr ve âbâdân olması bâbında mesâ‘i-i cemilenüz vücuda getürüb bâb-ı ikdâmda dakika fevt eylemeyesiz. fiöyle ki, re‘âyâya zulm ve te‘addî olunub fevkal-hadd tekâlif ile müte’ezzi olmağla mâbeynlerine tefrika ve ihtilâl verüldüği istimâ‘ oluna, beyân olunan gadrinüz kabul olmak ihtimâli yok­dur. Âna göre gaflet eylemeyesiz"[1][3]. Fermanın Sadeleştirilmiş fiekli"Kıbrıs beylerbeyi, kadısı ve defterdârına hüküm;Kıbrıs adası beyim vasıtasıyla fethedilmiş bir memle­kettir. Yeni fethedildiğinden ahali, kısmen zayıf düşmüştür. Ada ahalisine zulüm ve haklarına tecavüz olunmayıp adaletle hareket edilmek; ister şer‘î hükümle­rin yani İslâm hukukunun tatbikinde ve ister hazine gelir­lerinin tahsilinde azami titizlik göstermek ve gerekse örfî ve divanî vergilerden ada ahalisini muaf tutarak ahaliyi koruma yolunu takip etmekle, adanın güçlenmesine çalışmak ve adayı eski hâli üzere ma‘mûr kılmak en önemli hizmetlerdendir.Bu sebeple buyurdum ki, her biriniz azami dikkat gösterip zulüm etdirmeyesiz ve haklara tecavüze müsa­ade etmeyesiz.Gerek İslâm hukukunun hükümlerini icrada, gerek hazineye ait vergi gelirlerinin tahsilinde ve gerekse devlet hizmetlerinin görülmesinde, adalet ve tedrîcilikle hareket edip ahaliye tefrika ve ihtilal verebilecek hallerden kaçınasız.Adaletle dolu olması gereken benim saltanat günle­rimde ahalinin her ferdi, gönlü hoş ve huzurlu olarak iş ve kârına devam eyleye, eski halleri aynen koruna, ma‘mûr kalalar.Mezkûr adanın şen ve ma‘mûr, ahalisinin ise emni­yet, refah ve itminan içinde olması, en güzel emelimdir.Bu hususa gereği gibi dikkat edesiz. Her açıdan adanın şen ve ma‘mûr olması için güzel gayretler göste­resiz. Üzerinize düşeni yapmakda dakika fevt etmeyesiz. fiöyle ki, ahaliye zulüm ve haklarına tecavüz olunarak güçlerinin üstünde vergiler yüklenerek rahatsız edildik­leri ve aralarına tefrika ve ihtilal verecek davranışlara gi­rildiği tarafımdan duyula, gadr ve zulmünüzün kabul edilmesi ihtimali asla mevcut değildir. Âna göre gaflet eylemeyesiz."

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
2 Rebiü'l-Evvel 1439
Miladi:
21 Kasım 2017

Söz Ola
Saltanat dedikleri ancak cihan kavgasıdır Olmaya baht-ü saadet dünyada vahdet gibi Kanûni Sultan Süleyman Han
Osmanlılar Twitter