Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Tarihimiz ihtişamlı zaferler kadar facialarla da dolu. Zaferlerimizle övündüğümüz kadar, yaşadığımız hezimetlerden de dersler çıkarmak zorundayız. Bunu yapmadığımız sürece tarih bizim için ne ölçüde anlamlı olabilir?Facialardan söz ederken, Sarıkamış’ı özellikle dikkate almamız gerekir. Orada, hiç de uzak olmayan bir zamanda 100.000’e yakın yiğidimizi karlara gömdük. Üstelik tek kurşun atamadan... Üstelik sadece bir hayalperestin kişisel ihtirası uğruna...İhtiras... Bu kavramı iyi düşünmeliyiz. Kimi kendi ebediyyetini bu ateşle yakıp kül ederken, kimileri de koca memleketi harabeye döndürebiliyor.Almanlar, Türkiye’ye giden trenlerin üzerine “Enverland’a (Enver’in Ülkesi’ne) gider” yazmaktadırlar. Kibir ve ihtiras demiştik ya! Paşa’nın şu ifadelerine bakın: “Beni Napolyon’a benzetmişlerdi. Kabul etmem. Çünkü ben ikinci adam olamam.”

Tarih, 16 Aralık 1914. Soğuk bir kış günü. Talebesi öğretmenini azarlamaktadır: “Hatalı davrandınız! Başarılı olamadınız! Rus ordusu burada yok edilmeliydi. Şimdi hemen harekete geçip, Rus ordusunu Sarıkamış’ta yok edeceksiniz!”Cephelerin ve harp okulunun emektar komutanı Hasan İzzet Paşa, küstahlaşan öğrencisine pervasızca cevap verir: “Olmaz! Havaları görüyorsunuz. Her yerde kar var. Karakış başlamıştır. Bu şartlar altında, bu mevsimde harekât bir faciaya dönüşebilir. Kış şiddetini kaybetsin, yollar açılsın, düşmana haddini bildiririz.”Her verdiği emrin hemen yerine getirilmesine alışkın padişah damadı ve orduların başkomutan vekili 34 yaşındaki Enver Paşa, asabileşerek şu tehdidi savurur: “Eğer hocam olmasaydınız, sizi idam ettirirdim!” Bir facianın eşiğinde, Hasan İzzet Paşa istifa ederek ordudaki görevinden ayrılır.Çok geçmeden, tarihler 21 aralığı gösterirken, tarihe “Sarıkamış Faciası” olarak geçen harekât başlatılır. 125 bine yakın iman abidesi insan, kış kıyamette paltosuz, postalsız, gömlekle, çarıkla cehennemî tipinin ortasına sürülürler. O günlere şahit olan bir askerin mektubu, facianın küçük bir boyutunu günümüze şöyle taşır:“Bu yaz, iki alayımızla Yemen’den buraya naklonulduk. Yola koyulmamızdan dört ay sonra buraya ulaştık ki, Arabistan’ın cehennemî sıcağı Köprüköy’deki ayaz yanında nimet-i ilâhi imiş. Burada çadırın perdesi buza kesmiş oğlak kulağı gibi kırılmakta ve kopmakta. Bölük kumandanım, beni sıhhiyeye nakletmiş ise de, tabip ve ilaç yokluğundan çaresiz kalıp tekraren takımıma döndüm. Akşam yaklaşınca Köprüköy’e civar dağlardan tipi boşanır. Kumandanımız, gelecek cuma Başkumandan Enver Paşa Hazretleri’nin teftiş ve hücum için geleceğini müjdele di. O gelinceye kadar da yün içlik, çorap ve paltoların verileceğini ve Yemen yazlıklarını ataca ğımızı müjdeledi. Allah, devlete ve millete zeval vermesin. Başkumamandan Paşa Hazretleri’ nin gelmesi ile, Moskof’un kahrolacağından ve kâfirin, karşımızdaki tepelerde geceleri seyret tiğimiz ocaklı ve mutfaklı karargâhlarını ele geçireceğimizden subaylarımız çok emin. Şafak söktüğünde 2059 rakımlı Kızkulağı Tepesi’nden Moskof obüs yağdırır ama şükrolsun, zafer bizim olacak. Gece bastırdığında, tepelerdeki Moskof ocaklarının ateşi gözlerimizdeki ayazı tandır közüne tebdil eyler. Başkumandan Paşa Hazretleri acele gelse ki, ateşe kavuşsak...”Iğdırlı Ali Çavuş yazlık giysiler içerisinde titreye titreye bu mektubu yazıp İstanbul’dan gelecek olan kışlık giysileri beklerken, Karadeniz’de başka bir facia yaşanıyordu. Ruslar Osmanlı ordusuna erzak, mühimmat ve giyecek getirmekte olan gemileri sulara gömmüşlerdi. Bu durumu askere bildirmeyen Enver Paşa, ihtiraslarına mağlup olarak bütün birliklere şu mesajı çeker: “Askerler! Hepinizi ziyaret ettim. Ayağınızda çarık, sırtınızda paltonuz olmadığını gördüm. Lâkin karşınızdaki düşman sizden korkuyor. Yakın zamanda Kafkasya’ya gireceğiz. Orada her türlü nimete kavuşacaksınız. İslâm Alemi’nin bütün ümidi sizsiniz.”Böylece “Turan Fatihi”, “Sarıkamış Fatihi” olma uğruna, binlerce insan dehşetli bir can pazarına sürülür.Koca bir cihan devleti olan Osmanlı, şahsi ihtiraslar uğruna böylesine yanlış kararlarla askeri harekâta girme aşamasına nasıl gelmişti?Sultan Abdülhamid Han’ın bir entrika sonucunda darbe ile tahtından uzaklaştıran İttihatçılar, 1914 yazında Avrupa’da esmeye başlayan savaş rüzgarlarında Almanların yanında yer alırlar. Sultan Abdülhamid Han’ın Avrupa’da yıllarca emek vererek sağladığı dengeler bir anda alt üst olur ve İngiltere ve Fransa’nın sömürgecilik yarışından pay kapmak isteyen Almanya’ nın aleti oluruz. Almanlar, Fransız ve İngilizlerin yanında yer alan Ruslara karşı Osmanlı askeri ni kullanarak batı cephesinde rahatlamanın plânlarını yapmaktadırlar. Bunun için Kayser’in “Alman ordusuna eklenen bir süngü” olarak tasvir ettiği Osmanlı neferleri kullanılır. Sömürgecilik yarışında hiçbir çıkarı olmayan Osmanlı, felaketlerle sonuçlanacak olan bir macereya sürüklenmektedir.Darbe ile iktidara gelmiş, ayak oyunlarıyla rütbe almış ittihatçı subaylar, milletin geleceği ni, refahını, kalkınmasını değil, gazete sayfalarına kahraman olarak geçmeyi düşünüyorlardı. Hiç yoktan girilen Birinci Cihan Harbinde, 1 Kasım 1914’te Kafkas Cephesi açılır ve Ruslar Doğu Anadolu’ya girerler. Ziya Gökalp’in “melekler bu milletin kurtulacağını ona fısıldarlar” diye yücelttiği “hürriyet kahramanı” Enver Paşa’nın halkın dini duygularını galeyana getiren beyannamesi ile Şeyhülislam’ın mukaddes cihad fetvası yayınlanır. Ziya Gökalp’in “turancılık” fikriyle yazdığı şiirler üniversite gençliğinin sloganı olmuştur: “Düşman ülkesi viran olacak Türkiye büyüyüp Turan olacak!” Ama Türkiye büyümek bir yana gün geçtikçe erimekte, küçülmekte ve parça parça koparılmaktadır. “Turan Fatihi” olmanın hayallerini kuran Başkumandan vekili Enver Paşa (başkumandan paşidahtır), padişah damadı olarak birçok yetkiyi elinde tutmaktadır. Padişahın bir çok şeyden haberi bile olmamaktadır. Enver Paşa, verdiği harekât emrinde hedef olarak Tahran ve Akşabat’ı gösterir. Tahran harekat merkezine 1350 km. Aşkabat ise 2000 km. uzaklıktadır.Almanlar, Türkiye’ye giden trenlerin üzerine “Enverland’a (Enver’in Ülkesi’ne) gider” yazmaktadırlar. Kibir ve ihtiras demiştik ya! Paşa’nın şu ifadelerine bakın: “Beni Napolyon’a benzetmişlerrdi. Kabul etmem. Çünkü ben ikinci adam olamam.” Etrafında bulunan subaylar da ihtiras ve hayalcilikte ondan geri kalmıyorlardı. Çetecilikleriyle meşhur Dr. Bahaeddin Şakir ve arkadaşları Erzurum’a gelirlerken, yol kavşak larına “Turan’a buradan gidilir!” diye işaret levhaları koyuyorlardı. Alman Von der Goltz Paşa bunlar için şöyle demişti. “Kafkasya’da maalesef Napolyon Bonapart olduğunu iddia eden ve cahil yetişen birçok adam vardır. Bunlar, ordularına güçleriyle bağdaşmayan görevler vermişlerdir ve bu yüzden ordularını büyük zarara uğratmışlardır.” Zararın asıl sorumlularından biri, ihtirasta Enver’den geri kalmayan Hafız Hakkı’ydı. Bu adam hiçbir arazi araştırması yapmadan Enver Paşa’nın ihtiraslarını kamçılayacak şu telgrafı çekmişti: “Dağlar üzerindeki yolları keşfettim. Bu mevsimde bu yollardan hareketin mümkün olduğuna inandım. Buradaki kolordu ve ordu komutanları yeterli ölçüde inançlı ve kararlı olmadıklarından böyle bir saldırıya samimiyetle taraftar olmuyorlar. Bu saldırı vazifesi rütbem düzeltilerek bana verilirse ben bu işi yaparım.” Enver Paşa, Hocası Hasan İzzet Paşa’yı azlederek görevi sekiz gün önce yarbaylıktan albaylığa terfi eden Hafız Hakkı Paşa’ya verdi. Hafız Hakkı Paşa artık tümen komutanı olmuştu ama gözü ordu komutanlığındaydı.Niçin olmasındı? Orduyu politikalarına alet eden bu darbecilerin başı Enver, 18 gün içinde yarbaylıktan paşalığa yükselmemiş miydi? Bunun yanı sıra harbiye nazırı (savunma bakanı) olmamış mıydı? Ondan neyi eksikti? Politika ile rütbe alan bu komutanlar arazi ve yol incelemesini yanlış yapmış ve sonuçta “tekerlekli araçların geçmesine uygundur” raporu verilen yollardan askerler yaya zor geçmişlerdi. Tekerlekli araçlar ve kısıtlı mühimmat karlara saplanıp kalmış, tek tek birerli sıralarla yürüyen askerler, güçleri tükenmiş, hasta ve mecalsiz olarak Rusların karşısına dikilmişler çoğu kurşun bile atamadan donarak ölüp gitmişlerdi.22 aralıkta Enver Paşa’nın emriyle 120-125 bin civarında Osmanlı askeri dondurucu soğuğa rağmen yollara sürülmüştü. Bölge çoğu senenin dört ayı boyunca karlarla örtülüydü. Kar yükseklikleri kimi yerlerde bir metreyi geçiyordu. Zemheriler diye bilinen en soğuk günlerdi. Sıfırın altında kırk dereceye düşen soğuk, düşmandan daha düşmandır. Yapılan harekât plânına göre 9. Kolordu Sarıkamış Dağları’nı, 10. Kolordu ise Allahuekber Dağları’nı aşarak Rusları Sarıkamış’ta kuşatıp imha edecekti.Gündüz başlayan yürüyüşte çarıkları yumuşayan askerlerin çarıkları gece donmaya, bir mengene gibi ayaklarını sıkmaya başlar. Adım atmak neredeyse imkansızdır. Askerler olduğu yerde zıplar, atlar, kendini karların içine vurur ve ayaktan başlayan donma yavaş yavaş tüm vücuda yayılır. Düşeni kaldırmamak için emir vardır. Zaten kimsede de kimseyi kaldıracak güç kalmamıştır. Neferler ordunun işaret taşları gibi yollara dizilirler. Kimi çömelmiş, kimi oturmuş, kimi yuvarlanmış, kimi bir ağacın gövdesine dayanmış kardan heykellere dönüşürler.O yıl kurtlar insan etine doyar. Birçok cesedin gözlerini kuşlar oymuştur. Arkadan gelenler, gördükleri korkunç manzara karşısında moralmen yıkılmaktadır. Ayrıca açlık da son haddine ulaşmıştır.Onbeş saatlik yürüyüşün sonunda, 16.300 kişilik 30. tümenden geriye 1.400 asker kalır. Ölenler, düşmana karşı tek bir mermi atamamışlardır. Diğer birliklerin de bunlardan farkı yoktur. Kayıpların sayısı, en iyimser rakamla 70 bin kişidir. Bazı kaynaklarda bu sayı 90 bin kişiye kadar ulaşır. Sonuçta, sadece bir gecede binlerce asker beyaz karların üzerine cansız serpilmişti. Kalanlar ise açlıkla, bitlerle, tifüsle, soğukalgınlığı ve kangrenle uğraşıyorlardı.Tarih ne böyle bir faciayı yazmış, ne de görmüştü. Oysa İstanbul’a çekilen telgraflarda inanılmaz ifadeler vardır: “Kafkasya dağları ve tepeleri beyaz bir örtüyle örtülüdür. Kar hemen hemen bir metreyi geçmiştir. Harekâttaki sessizlik bundandır. Kahraman askerlerimizde ilerleme isteği o kadar çoktur ki, ellerinden gelse soluklarıyla karları eritip yol açacaklardır. Karı daha az olan kesimlerde kahramanlarımız başarılar elde ediyorlar. Dün süngü saldırısıyla düşmandan iki mevzi ele geçirilmiştir.”Enver Paşa inadından dönmedi. Son bir gayretle Sarıkamış’a yüklenmek istiyordu. Acımasız emrini verdi: “Saldırı sırasında her üst, bir adım geri atanı derhal tabancası ile öldürecektir.” Askerler, bu durum karşısında dillerinde kelime-i şehadet ile bir kere daha bile bile ölüme yürümeye başladı. Sonuçta Sarıkamış’a ancak bir avuç kahraman ulaşabildi. O da geçici bir süre için.Rus Kurmay Başkanı Pietroroviç, anılarında Sarıkamış’a kavuşan o bir avuç kahramanı şöyle anlatacaktır:“İlk sırada diz çökmüş beş kahraman. Omuz çukurlarına yasladıkları mavzerleri ile nişan almışlar. Tetiğe asılmak üzereler. Ama asılamamışlar. Kaput yakaları, Allah’ın rahmetini o civan delikanlıların yüreklerine akıtabilmek istercesine semaya dikilmiş, kaskatı... Hele bıyıkları, hele hele bıyıkları ve sakalları! Her biri birer fütuhat oku gibi çelik misal. Ya gözler?.. Dinmiş olmasına rağmen şu kahredici tipinin bile örtüp kapatamadığı gözleri!.. Apaçık!.. Tabiata da, başkumandana da, karşısındaki düşmana da isyan eden ama Allah’ına teslimiyetle bakan gözler... Açık, vallahi apaçık!..İkinci sırada öyle bir manzara ki, hiçbir heykeltraş benzerini yapmayı başaramamıştır. O ürkütücü ayaza rağmen, sağlarında fişekleri debelenerek üzerlerinden atmaya tenezzül etme miş iki katırın yanında başları semaya dönük, altı masal güzeli Mehmed... Sandıkları bir avuçla mışlar ki, hayatı biz ancak böyle bir hırsla avuçlayıvermişizdir. Öylesine kaskatı kesilmişler.Ve sağ başta binbaşı Mustafa Nihat. Ayakta... Yarabbi, bu bir ayakta duruştur ki, karşısında düşmanı da, kâfiri de, lanetlisi de Allah’ın huzurunda diz çöküş halinde gibi. Endamı, düşmanı dize getiren bir tekbir velvelesi gibi. Belinde, fişeklerinin yuvalarını tipi ile kapatmaya bütün gece düşen kar bile razı olmamış. Sol eli boynundaki dürbünü kavramış. Havada donmuş, Kale sancağı gibi... Diğer eli belli ki, semaya uzanıp rahmet dilerken öylesine taşlaşmış. Hayrettir, başı açık. Gür erkek kömür karası saçları beyaza bulanmış...”Ve Moskova’daki askeri müzede sergilenen bu satırların sonu şöyle biter: “Allahuekber Dağları’ndaki Türk müfrezesini esir alamadım. Bizden çok evvel Allah’larına teslim olmuşlardı. 24.12.1914 Perşembe.”Ve bitişimizin itirafını olayın baş sorumlularından Hafız Hakkı Paşa, başkumandan vekiline şu sözlerle özetler: “Bitti paşam, ordumuzun kısm-ı küllisi mahvoldu.”Enver Paşa hiçbir şey olmamış gibi İstanbul’a döner. Arkasında binlerce kefensiz kar çiçeği bırakarak... Basını ele geçirmiş bu darbeci güruh sıkı bir sansür uygulayarak halkın Sarıkamış cephesinde olup biteni öğrenmesine engel olurlar. Faciayla ilgili bilgiler Ruslar vasıtasıyla Avrupa ve Dünya’ya yayılır ama herşey için artık çok geçtir. Bir sohbet sırasında Harbiye Nezareti Ordu Daire Başkanı Behiç Bey’e bu facia için Enver Paşa şöyle der: “Bunlar nasıl olsa birgün ölecek değiller miydi!” Birinci Cihan Harbi’nin alevleri, Sarıkamış’tan Çanakkale’ye, Galiçya’dan Trablusgarp’a kadar binlerce kilometre karede müslüman kanının ihtiraslar uğruna akmasına sebep olur.




Kanuni Sultan Süleyman, kendi devrinde bütün cihanın padişahı idi. 1525 yılında, Alman İmparatoru Şarlken ile harbeden ve ona esir düşen Fransa kralı 1. Fransua’yı, bir mektup göndererek kurtarmış ve kendine müttefik yapmıştı. Böylelikle, Osmanlı İmparatorluğuna karşı kurulması planlanan Birleşik Avrupa İttifakını da bozmuş oluyordu. Fransua 31 Mart 1547’de ölmüş, yerine 2. Henri geçmişti. O da, Almanya, İspanya, Hollanda, Güney İtalya ve diğer bazı Avrupa ülkelerine hakim olan Şarlken ile ister istemez mücadele etmek zorundaydı. Karada olduğu gibi denizlerde de İspanyollar ve Andrea Doria ile bir türlü başa çıkamıyordu. Henri, selefi Fransua gibi Kanuni Sultan Süleyman’a müracaat etti ve yardım ricasında bulunmak üzere, Gabriel d’Aramon adındaki elçisini kalabalık bir maiyetle İstanbul’a gönderdi.

Sultan Süleyman Fransızlara karşı dostluk politikası takibediyor, onları himayesi altında bulunduruyordu.İstanbul’a gelen d’Aramon hemen huzura kabul edildi. Fransız kralı, hamisi ve velinimeti Sultan Süleyman hazretlerine şu istirhamda bulunuyordu: “Fransız donanması, Napoli sularında Osmanlı donanması ile birleşecek ve kayıtsız şartsız Kaptan Paşa’nın emrine girecekti. Alınacak esirler ve her türlü ganimet eşyası Türklere ait olacaktı. Henri de Fransua gibi padişaha bütün minnet ve şükran hisleriyle bağlıydı ve ölünceye kadar da bağlı kalacaktı.” Padişah, elçinin bu sözlerini tebessümle dinledi. Sonra elçiye:-Bilirim, siz taahhütlerinize sadık kalmazsınız. Vaktiyle de böyle yapmıştınız. Haydi gidiniz ve kralınıza söyleyiniz ki, Fransua gibi onu da düşmanlarından kurtaracağım.Kaptanı derya Sinan Paşa kumandasındaki Donanmayı Hümayun, 1552 senesi baharında Akdeniz’e yelken açarken, Turgut Reis’in de Tunus’dan kendi filosuyla hareket ederek Sicilya sahillerini vurması kararlaştırılmıştı. Fransız elçisi d’Aramon üç kadırga ile Osmanlı donanmasına katılmış, birlikte Napoli önlerinde Prustia adasına gelerek demirlemişti. Aradan on gün geçmesine rağmen, Fransız donanmasından eser yoktu. Daha sonra, Fransız filosuna yolda rastlanır ümidiyle demir alındı. Bu sırada, Sicilya sahillerini hallaç pamuğu gibi atan Turgut Reis de donanmaya katıldı. Birlikte kuzeye doğru yelken açıldı. Roma’nın iskelesi olan Ostia’ya gelerek taze su ve yiyecek alındı. Bu sırada Andrea Doria’nın otuz parça gemi ile Cenova’dan hareket ettiği haberi geldi. Sinan Paşa, kaptanları toplayıp, ne yapılması lazım geldiğini istişare etti. Kaptanlar:-Turgut Reis varken bize söz düşmez! Dediler. Bu ihtiyar deniz kurduna olan sevgi ve hayranlıklarını bir defa daha bildirdiler. Bunun üzerine Kapta Paşa, Turgut Reis’i baştardesine, yani Amiral gemisine davet ederek onun da mütalaasını istedi. Akdeniz’in her tarafını karış karış bilen Turgut Reis, Pons adaları civarında pusu kurulmasını teklif etti. Cenova’dan Napoli’ye gidecek olan gemiler, bu adalarla sahil arasındaki 40 mil genişliğindeki kanaldan geçmek zorundaydılar. Bu teklif kabul edildi. Donanma, adalar grubunun arkasındaki limanlardan birine girerek yattı, avını beklemeye başladı. Andrea Doria, Roma’nın Ostia iskelesine uğradığı zaman, Osmanlı donanmasının birkaç gün önce Pons adalarına yelken açtıklarını ve bir daha görünmediklerini öğrendi. Kaptanlarıyla müşavere ettikten sonra Ostia’da kalınması tehlikeli bulundu.-Dragut’la Sinan berabermiş, bu müthiş korsanın her şeyi göze alarak limana baskın yapması mümkündür. İtiraz edenlere de şu cevabı verdi:-Kimse benim kadar Dragut’u tanıyamaz. Akdeniz, böyle pervasız bir korsan görmemiştir.Ona göre en iyi hareket, Sardunya adasına çekilmekti. Nihayet Pons adalarından uzak geçilmek şartıyla yola devam edilmesi kararı verildi. Ertesi gün İspanyol ve Ceneviz gemilerinden kurulu armada, Pons adalarında ancak birkaç mil mesafede bulunuyordu. Bu sularda hiçbir Osmanlı gemisine rastlanılmamış olması, Andrea Doria’ya rahat bir nefes aldırdı. Artık güvenle yollarına devam edebilirlerdi. Turgut Reis, Pons adalarına geldiği zaman bütün ihtiyat tedbirlerini almış, adaların yüksek tepelerine gözcüler çıkarmıştı. Hangi bandırayı taşırsa taşısın, limandan hiçbir geminin denize açılmasına müsaade edilmeyecekti. 10 Ağustos günü gözcülerden biri, düşman donanmasının pruva hattı nizamında güneye doğru seyrettiğini ve pek yakında bu sulardan geçeceğini müjdelemişti. Kaptan Paşa telaşlanmış ve derhal demir alınmasını istemişti. Turgut Reis buna engel oldu. Çünkü Türklerin mevcudiyetini hisseden Doria, rüzgarın kendisi için müsait esmesinden ve gemilerinin süratinden faydalanarak kaça bilirdi. Acele edilmemesi ve biraz daha beklenmesi tavsiyesinde bulundu. Sinan Paşa’nın:-Fakat birkaç saat sonra karanlık basacak. O zaman ne yapacağız?Sorusuna da:-Merak etme paşa, güneş elbet batacak, fakat ay ışığı denizi gün gibi aydınlatacaktır.Cevabını verdi. Turgut!a göre, bütün donanmayı bu kadar kısa bir süre içinde harekete geçirmek hem güç, hem de tehlikeliydi. Üstelik faydası da yoktu. Bu suları çok iyi bilen Andrea Doria, bütün bu şartlardan faydalanabilirdi. En münasibi ufak bir filonun, pruva hattında seyreden İspanyol donanmasının son kadırgasına hücum etmesi ve yakalayabildiği kadar yakalamasıydı. İleride giden kadırgaların geriye dönüp savaşa katılması ihtimali akla gelse bile, Türk donanmasının ani bir baskınına uğradığını sanacak düşman, böyle çok tehlikeli bir hareketi göze alamazdı. Turgut Reis:-Siz bana bırakın, on kadırga ile ben bu işi tamamlarım. Duanızdan bizi eksik etmeyin! Dedi.Düşman donanması kanala girdiği zaman, çoktan gece olmuştu. Ay ışığı denizi aydınlatıyordu. Turgut Reis:-Vira Bismillah!Kumandasıyla demir alındı, kendisini on bir tekne kendisini takip etti. Turgut Reis, üzerine çok tehlikeli ve sorumlu bir görev almıştı. 39 parça gemiden oluşan İspanyol donanması tehlikeden habersiz, kendisini güvende hissederek, fenerlerini yakmış, güneye doğru ilerliyordu. En geride, Don Mendoza kumandasında, Granda adlı büyük bir gemi seyrediyordu. Gönüllü filo süratle bu gemiye saldırdı. Basın o kadar ani oldu ki, Amiral Mendoza neye uğradığını şaşırmış, toplarını bile ateşlemeye fırsat bulamamıştı. Kısa bir mücadeleden sonra da teslim oldu. Turgut Reis’in tahminleri doğru çıkmıştı. Baskına uğradığını anlayan Andrea Doria, kesin bir savaşı kabul etmiyor, ne kurtarabilirsem kârdır diyerek, Sardunya adasına doğru kaçmaya çalışıyordu. Turgut Reis ise, işini gün doğmadan bitirmek zorundaydı. Sabaha bir saat kala Granda’dan başka beş kadırgayı daha yakalamış, yedeğine almıştı. Binden fazla İspanyol ve Alman denizci öldürüldü. Napoli’ye götürülmekte olan çok miktarda duka altını ele geçirilmişti. Artık fazla vakit geçirmeden geriye dönmek gerekti. Güneş doğduğu zaman, ufak bir korsan filosu tarafından takip edildiğini anlayacak olan düşmanın toparlanması pekâla mümkündü. Sonra Andera Doria’nın çok usta bir denizci olduğunu da unutmamak lazımdı. Turgut Reis tam dönecekti, fakat bir zamanlar, esir düştüğünde forsa olarak küreğe çakıldığı ve ir kaç ayını geçirdiği Santa Barba adındaki galiyi (en büyük gemi) görünce dayanamadı. Müthiş esaret günlerini hatırladı. İntikam hisleri kabardı:-Bırakmam seni Santa Barba!Diye bağırdı. Kadırgasını ona doğru rampa etti. Leventler kancalı merdivenlerin takarak şiddetli bir ok ve kurşun yağmuru altında Santa Barba’ya atlamaya başladılar. Güvertede korkunç bir boğuşma başladı. Leventler uzun ve enli palalarını durmadan sallıyorlardı. Kısa bir süre içinde düşman denizcilerinde panik başladı. Turgut Reis de arkasında beş levent olduğu halde düşman gemisine atladı. Kaptanın bulunduğu kasaraya doğru koştu. İspanyol Amirali Turgut Reis’i karşısında görünce hemen tanıdı:-Ah...Korsan Dragut!Diye haykırarak iki adım geri çekildi ve birdenbire sağ elini kılıcının kabzasına attı. Bunu gören Turgut Reis bağırdı:-Yaşamak istiyorsan çek elini oradan!İhtiyar amiral büyülenmiş gibiydi. Elini çekti. En ufak bir hareketin hayatına mal olacağını anladı. Yanındaki genç bir kaptanla iki İspanyol şövalyesi bu emre itaat etmedikleri için, Turgut Reis’in yanındaki leventlerin enli palaları altında can vermişlerdi. Cesetlerini de yırtık birer çuval gibi, hâlâ dövüşmekte olan güvertedeki şövalyelerin üzerine fırlatıldı. Turgut Reis, bu manzarayı dehşetle seyreden ihtiyar amirale: -Haydi, silahşörlerine teslim olmalarını söyle. Bu hareketinle birkaç İspanyol’un daha yaşamasına hizmet etmiş olacaksın. Yaşamak, kürekte çakılı olsa dahi, güzel şeydir, dedi. Amiral bu emre boyun eğdi:-Kadere boyun eğiyorum sinyor, dedi.Mücadele sona ermiş, sağ kalan İspanyol ve Alman savaşçıları ambara tıkıldı. Sabahın ilk ışıklarıyla beraber savaş sahasından ayrılarak donanmaya katılmak üzere dümen kıran Turgut Reis’in küçük filosunun yedeğinde, yedi muazzam gemi vardı.



Sultan Ahmed Han, birgün bâzı devlet erkânıyla gezmeye çıkmışlardı. Ormanlık bir yerde istirâhat ederlerken hizmetçiler bir koyun kesip, kızartarak Pâdişâha ikrâm ettiler. Sultan Ahmed Han besmele çekerek elini ete uzattığı an, Azîz Mahmûd Hüdâyî hazretleri beliriverdi. Pâdişâha; "Sultânım! Sakın yemeyiniz, o et zehirlidir." buyurdu. Etten bir mikdâr kesip, oradaki bir köpeğe verdiklerinde, köpeğin derhal öldüğü görüldü.

Zamânın pâdişâhı Ahmed Han; vezirlerinden birini azletmiş, mührünü de Üsküdar tarafında oturan bir başka vezire göndermişti. Yolda mührü götüren haberci, bir deniz kazâsına tutulduğu için mührü denize düşürdü. Mührün denize düştüğünü öğrenen Pâdişâh, Azîz Mahmûd Hüdâyî'ye gidip durumu anlatınca, o da pöstekisinin altına elini uzatıp, suları damlamakta olan mührü Pâdişâha teslim etti.Sultan Ahmed Han, hocası Azîz Mahmûd Hüdâyî hazretlerini ziyârete gitmişti. Bir müddet sohbetten sonra atlarına binerek gezintiye çıktılar. Karacaahmed mezârlığının yanından geçerken, Mahmûd Hüdâyî, Pâdişâha dönerek; "Sultânım! İster misiniz bugün size bir şey göstereyim?" diye sordu. Sultânın, "İsterim!" demesi üzerine, kabristanlığa dönerek; "Kalkınız!" dedi. Bu hitâb karşısında bütün ölüler arpa başağı gibi kabirlerinin içinde dikiliverdiler. Pâdişâh bu hâli gördükten sonra, Mahmûd Hüdâyî; "Dönünüz!" emrini verince, kabir ehli yine eski hâllerine döndüler.



1520 senesinde, babası Yavuz Sultan Selim’in vefatından sonra tahta çıkan Kanuni Sultan Süleyman, ilk seferini Belgrad üzerine yaptı ve 12 Temmuz 1521’de burçlara zafer sancağını çekti. Haçlı devletlerinin Akdeniz’deki müstahkem kalesi olan Rodos, aynı zamanda korsanların da üssü haline gelmişti. Akdeniz’in neresinde bir Müslüman gemisi yakalansa, buraya getirilirdi. Batı Akdeniz'de İspanyollardan kaçabilen bir Müslüman gemisi, doğu sularında mutlaka Rodosluların eline düşerdi. Ada zindanları Türk ve Müslüman esirleri ile dolup taşıyordu. Osmanlı donanması bu suları kontrol edecek kadar güçlü değildi. Bu yüzden ticari gemiler her zaman bir tehlike ile karşı karşıya idi.

Kanuni Sultan Süleyman, dedesi Fatih Sultan Mehmet’in çok arzu ettiği, fakat başaramadığı Rodos’un fethi için harekete geçti. İlk olarak adaya casuslar gönderdi ve kalenin şiddetli bir kuşatmaya dayanamayacağını, ayrıca korsanlar ile şövalyeler arasında bir çekişme yaşandığını öğrendi.Padişah, son kararın verilmesi için divan-ı hümayunu topladı ve vezirlerine:-Korsan ceziresi Rodos’un fethini mukarrer kıldım. Ne dersiz?Pîrî Mehmet Paşa, padişahı tasdik etti:-Efendimiz keramet buyururlar. Cezirenin zindanlarında inleyen ayağı prangalı, boynu zincirli çaresiz dindaşlarımızı kurtarmak gerektir.Kaptanı derya Kurdoğlu Muslihittin Reis de aynı şekilde fikir beyan etti. Nihayet, 4 Haziran 1522 günü Donanma-yı Hümayun, 300 gemi ile Rodos’a müteveccihen, İstanbul’dan hareket etti. Şimdiye kadar böyle büyük bir donanmanın sefere çıktığı görülmemişti. Gemilerde 40.000 levent ve 20.000 azep askeri vardı. 13 Haziran günü de Kanuni Sultan Süleyman Han, Ordu-yu Hümayun’un başında, Üsküdar’a geçti ve 43 gün süren bir yürüyüşten sonra Rodos adasının tam karşısındaki Marmaris’e gelindi. O gün ve o gece, bütün ordu gemilerle adaya taşındı. 28 Temmuz günü Rodos kalesi beş koldan kuşatıldı. Savaş çok çetin başladı. Hendekler cesetlerle doluyordu. İspanyol, İtalyan, Alman, İngiliz ve Hollanda şövalyelerinin savunduğu kale, inatla direniyordu. Osmanlı askerinin açtığı lağımlara karşılık, düşman da mukabil lağımlar açıyordu. Bu yüzden iki taraf da ağır kayıplar veriyordu. Sultan Süleyman, her gün mevzileri yakından inceliyordu. 4 Eylül’de İngiliz burcuna kazılan lağımlar patlamış ve kalenin bir kısmı havaya uçmuştu. Açılan gedikten içeri girenler çetin bir direnişle karşılaştılar ve ağır kayıplar vererek geri çekildiler. 13 Eylül günü girişilen umumi taarruz da bir netice vermedi. Muhasaranın uzaması karşısında padişah sabırsızlanıyor, Veziriazam Pîrî Mehmet Paşa ile Sefer Serdarı Mustafa Paşa’yı sıkıştırıyor:-Kulluk bu mudur? Neden ziyade ikdam göstermezsiniz? Diyordu.Bu iki tedbirli vezir, başlarını öne eğiyorlar:-Nusret sabriledir sultanım! Diyorlardı. Rodos kalesi top ve tüfekle kolay alınacağa benzemiyordu. Şövalyeler kendilerini çok iyi savunuyorlardı. Yapılan bir toplantıda, lağımların bir anda patlatılmasından sonra bütün kollardan birden taarruza geçilmesi kararlaştırıldı. Bütün kazmacılar, gece lağım kazmaya başladılar. Böylece kale duvarları temelinden yıkılacaktı. 24 Eylül günü şafak sökerken patlatılan lağımlar, kale duvarlarını havaya uçururken, donanmanın büyük topları da denizden surları dövüyordu. “Allahü Ekber” nidalarıyla hücuma kalkan asker de yıkılan duvarlardan içeri girmeye çalışıyordu. Surlardan aşağı dökülen kızgın katranlar, askerin gediklerden içeri girmesini zorlaştırıyordu. O gün kale civarı mahşere dönmüştü. Ölen ölüyor, kalan kalıyordu. Sultan Süleyman harekatı bizzat idare ediyor, askerin şevkini ve cesaretini arttırıyordu:-Ne durursuz şahbazlarım, vurun kurtlarım! Naralarıyla askeri hücuma kaldırıyor, manevi bir güç veriyordu.O gün akşama kadar yapılan hücumlardan da bir netice alınamadı. Üstelik binlerce asker şehit düştü. İki gün sonra tekrar başlayan hücumlar birbirini kovaladı, fakat hiçbir netice alınamadı. 21 Ekim’de yapılan bir hücumda Mısır Valisi Hayırbay Paşa şehit düştü. Bu arada casusların getirdiği bir haberde, surların önüne lağım kazılacağı ve buralara barut doldurulup, Türkler hücuma geçtiği sırada patlatılacak ve ağır kayıplar verdirilecekti. Bunu haber alan Sultan Süleyman Han, düşmandan önce davrandı ve hücum emrini verdi. Şiddetli bir savaş oluyor, kan gövdeyi götürüyordu. Hendekler bir anda cesetlerle dolmuştu. Günlerce devam eden bu taarruzlardan da bir netice alınamadı. 10 Aralık günü padişah, kaleye iki elçi yollayarak, üç gün içinde teslim olurlarsa merhametli davranacaklarını, aksi takdirde taş üstünde taş bırakmayacaklarını ihtar etti. Rodos şövalyeleri üç gün sonunda padişaha red cevabı verdiler ve müdafaaya devam edecek lerini bildirdiler. Bunun üzerine hücumlar daha da şiddetli olarak devam etti. Kanuni:-Surları çeviren her karış toprakta asker kullarımın mübarek kanları vardır. Ölürüm de kaleyi küffar elinde bırakmam, diyordu. Nihayet, 19 Aralık’ta Rodos Başşövalyesi L’Isle Adam, şu şartlarla kaleyi teslim edebileceklerini bildirdi:“Adada kalmak isteyenlerin dînî âyinlerinde serbest olması, beş yıl süreyle halktan vergi alınmaması, isteyenlerin üç yıl içinde adayı terkedebilmesi, şövalye ve savaşçıların Osmanlı gemileriyle Girit adasının Kandiye kalesine nakledilmesi, adanın on iki güne kadar boşaltılarak teslim edilmesine izin verilmesi.”20 Aralık günü L’Isle Adam, yanında ünlü şövalyelerle birlikte Osmanlı ordugahına geldi. Daha sonra padişahın huzuruna kabul edildiler. Sultan Süleyman, mağlupları vakur bir eda ile süzdü, fakat yüzünde kin ve nefretten eser yoktu. Başşövalye, şimdiye kadar aman dilemedikleri için cezalandırılmalarını, affedilmelerini istedi. Konuşurken sesi titriyordu. Sultan Süleyman bundan müteessir oldu:-Memleketler kaybetmek hükümdarların nasiplerinde vardır. Elem çekmeyin. Siz vazifenizi yaptınız, dedi. Başşövalye yerlere kadar eğildi. Padişah da onlara kıymetli hediyeler vererek gönderdi.Padişah, 29 Aralık’ta şehre girerek kaleyi dolaştı. Başşövalyenin sarayını gezdi ve kendisine iltifatlarda bulundu. Ertesi gün şehrin muhafazası için 1.000 asker bırakıldı. Birkaç gün sonra Başşövalye, veda etmek için padişahın huzuruna çıktı. Dört altın vazo sundu. Gösterilen iyi muameleden dolayı teşekkürlerini tekrarladı:-Bütün Hristiyan orduları emrimde olsa, yine sizin karşınıza çıkma cesaretini gösteremem. Hristiyan devletleri bize yardım etmediler. Fakat korkarım ki, muzaffer kılıcınız bir gün onların da başlarında gezecek. Müsaade buyurursanız, bu akşam adadan ayrılmak istiyoruz. Dedi.Ertesi Rodos’un en büyük kilisesi olan Saint Jean’da Cuma namazı kılınarak camiye çevrildi. Her karış toprağı şehit kanlarıyla sulanan Rodos, yüzyıllarca Osmanlı toprağı olarak kaldı.



Sultan II. Osman 22 Kasım 1617’de padişah olduğunda henüz 14 yaşındaydı. Fakat yaşı nın çok üzerinde bir olgunluğa sahip olan bu genç padişah, ecdadı gibi celadetli ve cesurdu. Tahta çıktığı senelerde, Avrupa’da söz sahibi bir devlet olan Polonya, Osmanlı sınırlarına saldırıyor, hatta bazı kaleleri ele geçiriyordu. Bunlardan en önemlisi de Hotin Kalesi idi. Bunun üzerine hemen sefere çıkılmasını emretti ve hazırlıklara başlandı.

Nihayet 21 Mayıs 1621 günü Osmanlı ordusu, 18 yaşındaki genç padişah Sultan II. Osman’ın kumandasında sefere çıktı ve 1 Eylül günü Hotin kalesi önlerine gelindi. Uzun yıllar dan beri ilk defa bir padişah sefere çıkıyordu. Bu, orduya büyük bir moral kaynağı olmuştu. Fakat genç padişahın hiç savaş tecrübesi yoktu. Kendisine, Budin Beylerbeyi Karakaş Mehmet Paşa’nın çok cesur ve tecrübeli bir kumandan olduğu, bu savaşta onun tecrübelerinden istifade edilmesi gerektiği padişaha arzedildi. Bunun üzerine hemen Hotin’e çağrıldı. Zaten o da böyle bir davet bekliyordu. Hemen emrindeki kuvvetlerle birlikte yola çıktı. Bu arada kuşatma başlatıldı. Siperler kazıldı ve şiddetli çarpışmalar, günlerce sürüp gitti. 8 Eylül günü yapılan bir taarruz, padişaha ümit verdi. Fakat sonraki günlerde aynı neticeler alınamadı. Genç padişah üzülüyor ve vezirlerine:-Paşalarım, beylerim, diyordu, siz böyle mi gayret gösterirsiz? Yazıklar olsun. Hani uğrumda baş koyduklarını söyleyenler nerede?Sultan Osman’ın bütün ümidi Karakaş Mehmet Paşa’da idi. Saray ağalarından biri:-Üzülme padişahım, dedi, hele Mehmet Paşa kulunuz gelsin de gör. O, kaleye çekilen bayrak gibidir.Padişahın gözleri parladı:-Kaleye çekilen bayrak gibi mi dedin?-Evet padişahım, bir bayrak gibi, bir sancak gibi.Nihayet 14 Eylül günü Karakaş Mehmet Paşa askerleriyle birlikte geldi. Padişaha onun geldiği haber verilince hemen huzura çağırttı ve büyük bir iltifat eseri olarak elini öptürdü, sonra sordu:-Neden gözlerimizi yollarda bıraktın Mehmet?Karakaş Mehmet Paşa, noksanlarını tamamlamak ve serhat ahvalini düzene koymak için geç kaldığını anlattı. Sultan Osman bunları makul karşıladı, gönlünü aldı ve güzel şeyler söyledi. -Baka Mehmet, dedi, lehinde çok şeyler duyduk, yüzünden de temiz insan olduğun anlaşılır. Nasıl kulluk olurmuş göster de diğer vezirler ibret alsınlar. Yarın hücum vardır. Dilerim Allah’tan, yüzün ak olsun.Mehmet Paşa tatlı bir heyecanla ürperiyordu. Bu ne paha biçilmez bir iltifattı. Gözleri dolu dolu oldu.-Padişahım, Mehmet kulun, senin uğruna canını fedadan çekinmez. Eğer gayrette en ufak bir kusurum olursa, yediğim ekmek gözüme dizime dursun! Dedi. Sonra sesini biraz daha yükselterek:-Yarın düşman ordugahına bir hançer gibi saplanacak, kaleye de bir bayrak gibi çıkacağım!-Bayrak gibi mi dedin?-Evet padişahım, bir bayrak gibi, bir sancak gibi!Sultan Osman ayağa kalktı, belindeki murassa kılıcını çıkardı-Yaklaş Mehmet, yaklaş kahraman vezir!Diyerek kılıcını onun beline taktı. Mehmet Paşa, sevincinden ağlıyordu.Ertesi gün büyük bir hücuma başlandı. Karakaş Mehmet Paşa merkezde ve askerin en önündeydi. Padişahın hediye ettiği kılıcı ileriye doğru savurarak atılıyor, attığı naralar Hotin kalesi surlarına çarparak yankılanıyordu. Böyle kahraman bir veziri başlarında gören asker de coşmuştu. Savaş çok kanlı oluyordu. Mehmet Paşa’nın göğsü bağrı açılmış, saldırıyor, vuruyor, vuruyordu. Nihayet düşmanın müstahkem mevkiine kadar girmeyi başardı. Hemen kethüdasının elindeki bayrağı kaptı ve hızla kale burçlarından birine dikmeyi başardı. Fakat o kadar ileri mevzilere gitmişti ki, bir anda yanında birkaç kişiden başka kimsenin kalmadığını farketti. Bu bir avuç kahraman erimeye mahkumdu. Kethüdası,-Paşa hazretleri, fırsat varken geriye dönelim, dedi. Fakat Mehmet Paşa:-Hayır, cevabını verdi. Hayır, biz şehid olmadan bu bayrak indirilemez. O bayrak bizim canımızdan ileridir.Karakaş Mehmet Paşa sözünde durdu. Geri dönmedi, sonuna kadar, her türlü takdirin üstünde bir celadetle dövüştü ve alnına isabet eden bir kurşunla şehid düştü.



Sultan İkinci Bâyezîd'in hanımı Şehzâde Korkut'un annesi bir gün dergâha gelip Abdurrahîm Tırsî'nin hanımından; "Beyin Abdürrahîm Tırsî'den ricâ edip, yardım taleb ederiz. Sultan Bâyezîd'den sonra oğlum Korkut pâdişâh olsun." diye ricâda bulundu. O da bu dileği beyine sık sık hatırlatırdı.

Bir gece rüyâsında Peygamber efendimizin huzûrunda bir meclisin kurulduğunu gördü. Abdürrahîm Tırsî de orada idi ve Peygamber efendimize şehzâdelerin hangisinin tahta geçmesinin daha uygun olacağını soruyordu. Sultan-ül-Enbiyâ buyurdu ki: "Rûmun Kara oğlanının murâdı Sultan Selîm'dir. Kara oğlan Abdürrahîm Tırsî'dir." Uyanınca hanımı hemen Abdürrahîm Tırsî'nin yanına gidip rüyâsını anlattı ve; "Siz Şehzâde Selîm'in pâdişâh olmasını istediniz. Biz sizden Korkut'un pâdişâh olmasını ricâ ederdik." dedi. Bunun üzerine Abdürrahîm Tırsî; "Ey hocamın kızı! Şehzâde Korkut'tan evlat gelmez. Âl-i Osmân'ın nesli yok mu olsun? Bu, Hak teâlânın rızâsına muhâliftir." buyurdu

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
4 Ramazan 1438
Miladi:
30 Mayıs 2017

Söz Ola
Tahtın vârisi Mehmed’dir. Onun vazifesi Kostantiniyye’yi almaktır. Bütün malım, parmağımdaki yüzüktür. Helal malımdır. Satıla ve parası bitinceye kadar başucumda Kur’an-ı kerim okuna!..
Sultan II. Murad Han
Osmanlılar Twitter