Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


1866 senesi sonları. Girit’te yine bir isyan başladı. Aslen İzmir’li bir Rum olan ve vezirliğe kadar yükselen Girit valisi Hekim İsmail Paşanın başarısız idaresi sebebiyle yerli Rumlar baş kaldırmışlardı. Fakat, isyanın elebaşısı olan Hacı Mihal, adadaki Osmanlı yönetiminin ıslahı için değil, Yunanistan’a ilhak olmak için harekete geçmişti. Babıâlî hemen adaya asker çıkardı ve Yunanistan’dan yardım gelmesini önlemek maksadıyla adanın abluka altına alınmasına karar verildi. Müşir Vesim Paşa kumandasında bir filo Temmuz 1867’de adaya geldi. Bu gemiler içinde en yeni olanı, 12 librelik Armstrong topları ile donatılmış olan 1075 tonluk İzzeddin vapuru idi. Bu geminin kumandanı, daha önce bir çok deniz savaşlarında bulunmuş olan, alaylı, yani hiç mektep okumamış iken, erlikten terfi ederek Kolağası, yani Yüzbaşı rütbesine kadar yükselmiş olan, 63 yaşındaki genç ve dinç Gamsız Hasan Bey idi.

Bir ağustos gecesi, filo kumandanı Müşir Vesim Paşa, bütün gemi kumandan larını Mahmudiye zırhlı firkateynine çağırdı ve olara şu talimatı verdi:-Güneş battıktan sonra etrafa çok dikkat ediniz. Zira bu suları çok iyi bilen kaçakçılar, karanlığın en koyu saatlerinde sahile sokulmak isteyeceklerdir. Ağustos’un 21. günü ay, saat 3’te doğacaktır. Bugün ise ay, Rebîülâhır’ın 19una, yani dolgun zamanına tesadüf ediyor. Ortalık gündüz gibi aydınlanınca iyi bir av yakalamak için korkarım ki vakit geçmiş olmasın!İzzeddin’in süvarisi bu talimatı aldıktan sonra gemisine döndü. Gerekli hazırlıkları yaptı ve arkadaşlarına durumu anlattı. -Dilerim ki doğacak olan ay bize şan yolları açsın! Diyordu. Gece karanlığı basmıştı. Denizin yüzü, bulutlu göklerden dökülen koyu bir zulmete bürünmüştü. Ne semada bir yıldız, ne sahilde bir ışık vardı. Akdeniz’in Ağustos gecelerine mahsus ılık ve hafif bir lodos, kumanda köprüsünün iskele ucunda ufku gözetleyen Gamsız Hasan Bey’in yüzünü yalıyordu. -Hayırdır inşallah, her taraf simsiyah! Dedi. İzzeddin, bütün ışıklarını söndürmüş, batıya doğru hayalet gibi sessizce ilerliyordu. Önlerindeki Gavdos adası, isyancıların üssü idi ve Yunanistan’dan gelen yardımlar buraya indiriliyor, sonra da gizlice Girit’teki isyancılara ulaştırılıyordu. Fakat orada da hiç ışık görünmüyordu. Gemi subayları:-Mühim bir gece yaşıyoruz! Diyorlardı. Hasan bey, kumanda köprüsünün sancak tarafına yürürken hesap kamarasındaki saate baktı. Ayın doğmasına onbeş dakika vardı. lakin kara bulutlar o kadar alçalmıştı ki, sahnenin gündüz gibi aydınlanması belki de mümkün olmayacaktı. Birden Hasan Bey’in gürlemesi işitildi:-Foga!Bu kumandayı, gecenin derin sessizliğini yırtan bir top sesi takip etti. Güvertede gölgeler koşuştu. Herkes savaş mevzii aldı. Bin metre kadar sancak başomuzuluğu istikametinde, pruvası fosforlu köpüklere gömülmüş, bacalarından alev püskürterek sahile doğru koşan bir karaltıyı herkes tanıdı. Bir anda yüzlerce ağız birden:-Arkadi! Diye bağırdı. Arkadi, barut ve erzak yüklüydü. Gündüzün son saatlerini Gavdos adasının arkasında geçirmiş ve Müşir Vesim Paşa’nın tahmin ettiği gibi, ay karanlığında sahile inmek ümidi ile yatsı ezanı sıralarında oradan hareket etmişti. İzzeddin’i o da görmüş, fakat fazla önem vermemişti. Otuz librelik altı topu ve on dört mil sürati ile herhangi bir Türk zırhlısından kaçabilir ve gerekirse onunla üstün bir şekilde dövüşebilirdi. İzzeddin de son süratini vermişti. İki gemi karaya paralel olarak adeta koşuyorlardı. Top, tüfek ve tabancalar atılıyordu. Gemiler birbirlerine yaklaştıkça feryatlar yükseliyordu. Nihayet Arkadi’nin bacası isabetli bir top ateşi ile delik deşik olmuş ve sürati düşmüştü. Ufacık topları ile rakibine fazla bir şey yapamayacağını ve avını elinde kaçıracağını anlayan Gamsız Hasan Bey, ikinci kaptana:-Rampa edeceğim efendi kaptan, pruvaya asker hazırla! Emrini verdi. Gemisini de derhal sancağa aldı. Arkadi, korkunç bir yangını önlemek için barut varillerini denize atıyor ve kesin bir savaşı kabul etmek istemiyor, mütemadiyen kaçıyordu. Ay çıkmış ve ortalık yavaş yavaş aydınlanmıştı. Hasan Bey, ustaca manevralarla avına yetişti. Maksadı gemiyi batırmak değil, teslim alarak amiraline hediye etmekti. Tam Kriyoku burnu önünde:-Sancak bordasına rampa! Kumandasını verdi. Kendisi de güverteye atladı. Bir anda kadırgalar devrine has bir savaş başladı. İki gemi birbirine takılmış, makinalar durmuş, topları susmuştu. Şimdi yalnız tabancalar ve tüfekler işliyordu. Arkadi’den yükselen alevler İzzeddin’i de tehlikeye düşürmeye başladı. Çaresiz kalan Hasan Bey, gemisini geriye aldı ve top ateşi ile hücuma geçti. Artık Arkadi, patlamalarla yanmağa mahkum bir tekne haline gelmişti. Gün doğarken o civarda, su üstünde İzzeddin’den başka gemi kalmamıştı. Arkadi ise, pek derin olmayan bir yerde karaya oturmuştu. Bu hadisenin üzerinden haftalar geçti. Müşir Vesim Paşa, Gamsız Hasan Bey’in bu başarılarını İstanbul’a bütün ayrıntıları ile bildirdi. İzzeddin’in bütün subayları terfi ettirildi. Hasan Bey’in rütbesi de birden Miralay, yani Albaylığa yükseltildi. 1867 Eylülünün bir Cuma günü idi. İzzeddin gemisinde bir tören yapılacak ve terfiler takılacaktı. Fakat Hasan Bey hastalanmış, Girit’teki askeri hastaneye yatırılmıştı. Perşembe günü, kendisini ziyarete gelen subaylar, ertesi gün yapılacak olan töreni bildirdiler. Hasan Bey bu törende bulunamayacağı için çok müteessirdi. -Kırk yıllık zabitim ve ömrüm denizlerde geçti. Hayatımın en mes’ud bir gününde denizlerden uzakta olacağım. Ben denizi o kadar severim ki, dili olsa da söylese. Dün doktora başvurdum, gemiye döneceğimi söyledim, müsaade etmedi. Belki yarın gelmeğe gayret ederim. Ziyarete gelen subaylar doktorla görüştüler. Hasan Bey zatürre idi ve dün gece ateşi kırka kadar çıkmıştı. Ertesi gün, Bahriye Bandosunun çaldığı marşlarla tören başladı. Müşir Vesim Paşa, rütbeleri tebliğ etmek ve nişanları dağıtmak için, kurmay heyeti ile birlikte İzzeddin gemisine gelmişti. Güvertede askerler dizilmiş, subaylar yüksek üniformalarını giymişlerdi. Bu sırada dört kürekli bir sandal son süratle gelerek gemiye yanaştı ve yeni elbiselerini giymiş ihtiyar bir albay gemiye çıktı. Bu, Hasan Bey’den başkası değildi. Çevik bir hareketle iskeleye tırmandı ve doğruca Müşir Vesim Paşa’nın huzuruna giderek sert bir selam verdi:-Ben geldim Paşa hazretleri!Müşir’in gözleri doldu. Hasan Bey’in elini sıktı.-Tebrik ederim. Albay oldunuz. Esasen size daha önceden tebliğ edilmişti. Hasan Bey’in avuçları ateş gibi yanıyordu. Gözleri çakmak çakmaktı. Hastaneden zorla çıkmış, sahile kadar yayan yürümüş ve orada bulunan bir askeri sandala binmişti. Ateşi otuz dokuz dereceden fazla idi. Müşir:-Zahmet ettiniz, hastasınız, ateşiniz var, hemen dönünüz, dedi.Hasan Bey Paşa’nın gözlerine hüzünle bakarak:-Artık gam yemem paşam, dedi. Ben kırk yıl hasretle bu günü bekledim




Yıldırım Bayezid Han'ın 25 Eylül 1396'da Niğbolu'da kazandığı büyük meydan savaşı, Avrupa'da derin yankılar yandırmıştı. Savaş alanında on binlerce Macar askerinin öldüğünü ağlayarak seyrettikten sonra, Haçlı ordusunu yüz üstü bırakıp kaçan Macar Kralı ve Haçlı ordusu başkumandanı Sigismund, Budin'e vardığı zaman:
-Hristiyan dünyasının böyle büyük bir felaket gördüğünü tarih yazmamıştır, diyerek sarayına kapanmıştı. Halbuki Sigismund, bu sefere çıkmadan önce, Budin'de yüze yakın Prens ve kumandanın katıldığı büyük bir toplantıda, sağ elini kıymetli taşlarla süslü kılıcına atarak:
-Hristiyanlığın gerçek zaferi demek bugünmüş! Kosova mağlubiyeti, bu ittifakın kurulmasına vesile olduğu için şükredelim. Bu orduların kurulmasına ön ayak olan Fransa kralı Şarl hazretlerine minnet hislerimizi sunalım. Bugün bütün Avrupa, Türkler üzerinde kazanılacak büyük zaferin bayramını yapıyor demişti.

Yüzlerce Fransız asilzadesinin en genci, fakat en şöhretlisi olan, Fransa kralı 4.Şarl'ın amcasının oğlu, Navar kontu ve Burgondiya Veliahdı Jan (sonradan Korkusuz Jan adını almıştı) toplantıda bulunanlar adına Macar kralına şu cevabı vermişti:
-Haşmetmeab, Türk ordularını tarihin en kesin hezimetine uğratacağımıza Fransa ve müttefik arkadaşlarım adına söz veriyorum. Bu seferimiz Sultan Bayezid'i yalnız Avrupa'dan atmakla kalmayacak, Anadolu da beklediği saadet dolu günlere kavuşacaktır. Belki Malazgirt savaşında talihsiz İmparator Romanos Diogenes'in kaybettiği topraklar, tekrar Bizans sınırları içine girmiş olacaktır. Ancak endişem şudur; Osmanoğullarının haris hükümdarı Bayezid, acaba karşımıza çıkmağa cesaret edebilecek midir?
Sigismund: -Umarım ki, Bursa'ya kadar ellerimizi kollarımızı sallayarak gitmemiz mümkün olacaktır.
İşte, savaştan önce bunları konuşan Macar kralı, şimdi sarayına kapanmış, buhranlar geçiriyor, Niğbolu'nun korkunç manzarası gözünün önüne geldikçe, dehşetle ürperiyordu. Bu seferin tahrikçisi olan Papa, ne yapacağını şaşırmıştı. Roma'ya kadar gelen felaket haberlerine inanmak istemiyor:
-Hayır hayır, böyle şey olamaz. Haçlı orduları Niğbolu'dan daha ileri gitmişler, hatta Anadolu topraklarına ayak basmışlardır, diyordu.
Evet, Haçlı ordusunun bazı ünlü kumandanları ve asilzadeleri, Niğbolu'dan daha ileri gittiler, hatta Anadolu topraklarına ayak bastılar. Fakat bir fatih olarak değil, bir esir olarak. Bizans İmparatoru II. Manuel Paleologos ise, haçlı ordusuna asker vermemekle beraber ittifaka girmişti. Niğbolu savaşının sonucunu haber aldığı gün:
-Eyvah! diye bağırdı. Türkler bunun intikamını Bizans'tan alacaklardır.
Bizans imparatoru haklıydı. Niğbolu'da muazzam haçlılar ordusunu yere vuran Bayezid, sefer dönüşünde İstanbul kapılarına dayanmış, şehri kuşatmıştı. Kendisine, Bursa'da bir süre istirahat etmesini tavsiye eden vezirine:
-Hayır, dedi, ben zafer için doğmuş bir padişahım.

Niğbolu zaferinin en büyük tepkisi Fransa'da oldu. 1 Ocak 1397 Cuma günü, Paris'teki Saint Paul sarayının büyük salonunda, Fransız hanedanının en seçkin üyeleri toplanmışlardı. Başta kral Şarl olmak üzere hepsinin yüzünde derin bir teessürün izleri vardı. Kadınların ise gözleri yaşlıydı.
Kral Şarl:
-Hâlâ inanamıyorum, dedi, inanmak istemiyorum. Fransızlar mağlup olmazlar!..
Orléans Dükü, ağabeyini tasdik etti:
-Hakkınız var, gelen haberlerin hiçbirine bende inanmak istemiyorum. Bütün bu rivayetler, bazı kendini bilmezlerin çıkardıkları şayialardan ibarettir, sanıyorum.
Sonra yanında oturan Burgondiya Dükü'ne dönerek onu teselli etmek istedi:
-Hayır, hayır üzülmeyiniz! Göreceksiniz ki, hakikat pek yakın da anlaşılacaktır. Ortada belki bir mağlubiyet vardır. Milletlerin kaderinde bu da yazılagelmiştir. Fakat yenilenler Fransız değil, belki müttefiklerdir. Yarına kadar sabredelim, Jak Helli bize iyi haberler getirecektir.

"Cesur" lakabıyla anılan Burgondiya Dukası Filip, başını ellerinin arasına almış:
-Ben de inanmak istemiyorum. Ancak oğlumun akıbetini düşündükçe teessüre kapılıyorum. Cesaretimi kaybettim. Durumu muhakeme demez oldum.
Filip, heyecan ve teessüründe haksız değildi. Paris'e birbiri arkasına gelen haberler müthişti. Başta Fransız ve Macarlar olmak üzere, Almanlar, Belçikalılar, Felemenkler, İsviçreliler, İngilizler, İskoçlar, Ulahlar, Lehler, Bosnalılar ve diğer milletlere mensup asker ve kumandanlardan kurulu, sayıları 120.000'den fazla olan Haçlı ordusu, 25 Eylül 1396'da Niğbolu'da yapılan meydan savaşında tarihin en büyük hezimetlerinden birine uğradı. Bu haberi ilk defa, savaştan, ateş hattına girmeden kaçmaya muvaffak olan ve aynı yılın Aralık ayı başlarında Paris'e gelen diğer milletlere mensup 15-20 savaşçı getirmişti. Paris birdenbire karışmış, büyük teessür ve heyecan kapılan halk, kiliselerde toplanmaya başlamıştı. Yılbaşı şenlikleri için yapılan hazırlıkların yerini matem alayları almıştı. Haçlı ordusundan zafer haberleri bekleyen Fransa Kralı 4.Şarl, bunların hiçbirine inanmamış, bu söylentileri yayanları yakalatarak Chatel zindanlarına attırmıştı.
-Bu söylentileri çıkaranlar, Fransa'nın düşmanlarıdır! diyordu.
Fakat birkaç gün sonra Paris'e gelen başka bir grup de hemen hemen aynı şeyleri tekrarlamışlar, tamamlayıcı bilgi vermişlerdi. Bu bilgilere göre Macar Kralı Sigismond, orduyu yüz üstü bırakıp kaçmıştı. Fransız Prens ve asilzadelerinden hiçbir haber yoktu. Bununla birlikte, Korkusuz Jean, Mareşal Busiko, Amiral Prens Jan de Vienne, Mareşal de France, Kont de Marche, Henri du Baure gibi bazı yüksek şahsiyetlerin Türklere esir düşmüş olmaları ihtimali vardı. Bunların en ünlüsü henüz 22 yaşında olmasına rağmen korkusuz adıyla anılan Jean de Burgond idi. Bu bilgileri getirenler de aynı akıbete uğradı ve Chatel şatosuna atıldı. Kral Şarl, bunlardan hiçbirine inanmak istemiyor:
-Hainler, katiller! diye bağırıyordu. Gerçek bütün çıplaklığıyla anlaşılacaktı. Çünkü esirler arasında bulunup serbest bırakılan Jak Helli adındaki asilzade, Paris'e gelmek üzereydi. Daha önce adamlarından birini yollayarak sarayın başmabeyincisine durumu bildirmiş ve gelir gelmez huzura kabulü ricasında bulunmuştu. Sait Paul sarayında, 1 Ocak 1397 günü öğleden önce yapılan toplantı, işte bunun içindi. Jak Helli'nin geleceğini öğrenen hanedan üyeleri, Kralı ziyarete gelmişlerdi. Kral 4. Şarl, dayısı olan Burgondiya Dukası Filip'e:
-Dayıcığım üzülmeyiniz, eğer oğlunuz Jan gerçekten esirler arasında ise, onu kurtarmak için her fedakarlığı yapacağım, diyordu. Ertesi gün asilzade Jak Helli Paris'e gelmiş ve doğruca Saint Paul sarayına giderek huzura kabul edilmişti. Salon yine kalabalıktı. Helli, kralın önünde diz çökerek, müthiş hezimeti anlattı. Chatel zindanlarına atılanların verdikleri haberler doğruydu.

-Haşmetmeap, dedi,
Tanrı bir daha Hristiyan alemine böyle bir felaket göstermesin. Tarihte pek az ordular böyle bir hezimete uğramıştır. Muzaffer olduğumuzu sandığımız bir sırada mağlubiyete sürüklendik. Gururumuzun kurbanı olduk. Herkes kendi bayrağı için dövüştü. Bizler, sadık kullarınız, Fransa'yı ateş hattında temsil ettik. Fakat ne yazık ki, şu anda o ordudan, hazin bir hatıradan başka bir şey kalmadı. İtiraf etmek lazımdır ki, düşmanımız Sultan Bayezid, savaş sanatının en usta bir temsilcisidir. On binlerce askeri bir emirle ateş hattına sokan bu adam, aynı zamanda bir Fransız şövalyesi kadar cesurdur. Tam mağlup olacağı bir anda harp talihini kendi tarafına çevirmesini bilmiştir. Bununla birlikte Fransız asilzadeleri ve şövalyeleri, Fransa'nın şerefine leke sürmeyecek tarzda dövüşmüşlerdir. Bunu bendenize bizzat Osmanlı Padişahı söyledi. Kralınıza, Fransızlar vazifesini yaptıktan sonra öldüler dersiniz, demişti.

Huzurdakiler, bu sözleri hayret, takdir, fakat derin bir teessürle dinlemişlerdi. Türkleri tanımıyorlardı. Bayezid'in adını son zamanda işitmişlerdi. Jak Helli'ye, yeni bir haçlı ordusunun ne derece bir şansa sahip olduğunu sordular:
-Siz Türk ordusunu gördünüz, sayıca bizden az olmasına rağmen muzaffer oldu. Biz, bunun sebebini, Türklerin savaş kudretine değil, İsa'ya inanların birbirlerine inanmadıklarında buluyoruz. Hayale kapılmayınız. Türk Sultanının tesiri altında kaldığınız anlaşılıyor.
Helli'de hâlâ Niğbolu'nun korkusu hüküm sürüyordu. Kralın bu sorusuna cevap verirken dudakları titriyordu:
-Haşmetmeap, biz Türkleri çok az tanıyoruz. Onların en büyük silahı, savaş ve zafer için doğmuş büyük bir adama malik olmalarıdır.
Helli'nin, bundan sonra savaş meydanında ölenler ve esir olanlar hakkında verdiği bilgi ise, salonda garip bir rüzgar estirdi. Akrabaları ölenler teessürlerini, selamette olanlar ise sevinçlerini saklamıyorlardı.
Burgondiya Dükası Filip: -Bana Jean'dan bahsediniz, dedi. Oğlum kimbilir şimdi, ne korkunç zindanlarda ne kadar ıstırap çekmektedir.
Helli teminat verdi:
Merak buyurmayınız efendimiz, asil oğlunuz Bursa'da misafir muamelesi ve itibar görüyor, çünkü Sultanın takdirini savaş boylarında kazandı. Esasen onun gözüne girmek için tek çare karamanlıktır.
Helli'nin sözünde mübalağa yoktu. Bayezid Han'ın, bu genç ve cesur Fransız asilzadesine kanı ısınmıştı. Savaşın hemen ertesi günü huzura kabul ettiği zaman kendisine, teessüre kapılmamasını söylemiş, gönlünü almıştı. Ayrıca, hayatını bağışlayacağı vadinde bulunmuştu.
Padişahın:

-"Gök yıkılsa mızraklarımızla tutarız"

demişsiniz, bu doğru mu? Sorusuna:
-Evet haşmetmeap, doğrudur. Muazzam bir ordu ile üzerinize geliyorduk. Zaferden en ufak bir şüphemiz yoktu. Gök yıkılsa, belki mızraklarımızla tutardık. Fakat başımıza müthiş bir yıldırım düştü. Mızraklarımız bu yıldırımın altında kırıldılar, ezildiler, yandılar.
Cevabını verdi. Sultan Yıldırım Bayezid Han, Fransız asilzadesinin bu sözlerinden memnun olmuştu. Korkusuz Jean, padişaha şunları da söyledi:
-Size, şerefli bir Fransız asilzadesi olarak söz veriyorum. Bir daha size karşı silah kullanmayacağım. Jak Helli, Osmanlı hükümdarı ile Jean arasında geçen bu konuşmayı da anlatı ve bu asilzadenin kurtuluşu için Türklerin 200.000 duka altını kurtuluş parası istediklerini söyledi. Bu müthiş bir rakamdı. Fakat Bursa'daki esirler de Fransa'nın en seçkin kişileriydi. Kral 4. Şarl, ne pahasına olursa olsun, başta Jean olmak üzere bütün Fransız asilzadelerini kurtarmaya kararlıydı:
-Çare yok, fedakarlık yapacağız!
Hemen faaliyete geçildi. Bütün Fransa'ya ağır vergiler konmak ve bir taraftan da Venedik, Macaristan ve diğer memleketlerden toplanmak suretiyle istenilen bu para tedarik edildi. Kral başmabeyincisi ve müşaviri Chateau Moran'ın başkanlığında bir elçiler heyeti kuruldu. Elçilerin maiyetlerine bir çok hizmetkarlar verildi. Osmanlı padişahına ayrıca bir çok kıymetli hediyeler ile avcılığa ait şeyler de götürülüyordu. Bunlar arasında 12 adet ak doğan da vardı ki, bunlar Paris'ten, Almanya'dan çok yüksek fiyatlarla satın alınmıştı. İnci ve elmas işlemeli doğancı eldivenleri, 12 ağır koşum ve pahalı kumaşlarla süslenmiş bir eyer takımı ilk bakışta göze çarpıyordu. Tazılar, Ren kumaşları, nefis al çuhalar, Aras halıları oldukça çoktu. Halılarda İskender'in hayatına ait resimler vardı. Altın ve gümüş takımlar arasında en dikkati çeken, tarihi kıymeti büyük bir altın kupaydı. Bütün bu hediyeler, kurtuluş parası olarak verilen 200.000 dukanın dışındaydı. Elçiler Paris'ten törenle ayrıldılar ve muhtelif yollardan hareket ettiler. Her uğradıkları memlekette bu hediyelere yenileri eklendi. Jak Helli Bursa'ya ulaştığı zaman heyet üyelerinden bir kısmı da Macar başkenti Budin'de, bir kısmı da daha Milan'da idi. Helli, Fransa kralı 4. Şarl'ın saygılarını padişaha sunduktan sonra, elçilerin Türk topraklarına geçmesi için müsaade istedi, bu müsaade verildi. Helli, nabza göre şerbet vermesini bilen gözü açık ve zarif bir diplomattı. Korkusuz Jean'a karşı büyük bir sevgi ve saygısı vardı. Onu kurtarmak için herşeye başvurmuştu. Aynı zamanda Bayezid'e de hayran kalmıştı. Bir gün, padişahın Korkusuz Jean için neler düşündüğünü anlamak için sordu:
-Efendimiz, bazen dikkat ediyorum, asil esiriniz Jean'a iltifat ediyor, hatta onun fikrini sormak tenezzülünde bulunuyorsunuz. Acaba neden?
-Ben hangi milletten olursa olsun, kahramanların ellerini sıkmaktan haz duyarım.
Helli, padişahtan, Fransız elçilerinin Türk topraklarına girme müsaadesini aldıktan sonra Bursa'dan ayrılarak Fransız sefaret heyetinin beklemekte olduğu Budin'e geldi. Chateau Moran da, Milan dukasından aldığı hediyelerle Macaristan başkentine gelmişti. Bayezid'in kılıcından güçlükle kurtulabilen Macar Kralı Sigismond, Fransızların Türklere gösterdiği bu yakın ilgiden müteessir olmuştu. Yeni bir Haçlı ordusu kurulması için başvurabileceği en kudretli devlet yine Fransa idi. Şimdi bu da suya düşmüştü. Chateau Moran'a teessürlerini anlattı:
-Fransa, Osmanlı sınırlarına çok uzaktır. Fakat Sultan Bayezid'in Macar ovalarında gözükmeyeceğini bize kim temin edebilir? Osmanoğullarını hediye ve dostlukla değil, silahla yola getirme çaresini aramak daha iyiydi.
Fransız elçilik heyeti başkanı, Kral 4. Şarl'ın yeni bir Haçlı ordusunda kendi şövalyelerinin artık görev almak istemediklerini uzun uzadıya anlattı. Sigismond ısrar ediyor ve mânâsız tavsiyelerde bulunuyordu. Nihayet Helli dayanamadı ve muhatabının bir kral olmasına önem vermeyerek:
-Bükemediğimiz eli öpmesini bilelim haşmetmeap!
İhtarında bulundu ve Macar kralını aklı selime davet etti. O da Osmanlı padişahına gönderilmek üzere hediyeler hazırladı. Fransız heyeti Budin'de pek az kaldıktan sonra, Balkanları süratle geçerek Bursa'ya geldi. Bayezid, o sırada Fransız asilzadeleriyle birlikte Bursa'dan 60 fersah (360km.) mesafede bir yerde bulunuyordu. Elçilerin oraya gelmelerini emretti. Kasabada, onların şerefine ziyafetler verildi. Bilhassa Helli'nin güzel sözleri padişahın üzerinde iyi bir tesir bıraktı. Chteau Moran, emredilen 200.000 altının hazır olduğunu bildirdi. Bayezid, Korkusuz Jean'ın gönlünü alacak şeyler söyledi:
-Sizi fidye-i necata lüzum görmeden de memleketinize müreffehen iade edebilirdim, fakat talep eylediğimiz 200.000 altın gibi mühim bir meblağ sizin Fransa'daki şöhretinizi bir kat daha arttırmaya yarayacaktır. Ben bu hareketimle Fransa'ya şunu hatırlatmak istedim ki, Jean ve arkadaşlarının değeri, krallarından daha fazladır.
Bu gönül alıcı sözlerden çok duygulanan Jean, büyük hükümdar Bayezid'e bir kat daha bağlandı:
-Haşmetmeab, memleketime döndükten sonra da size olan saygım ebedi kalacaktır. Bir Fransız şövalyesi olarak temin edebilirim ki, size karşı kullanılacak bir kılıcın kabzasına elim bir daha değmeyecektir. Bana civanmertliğin ve kahramanlığın zevkini tattırdınız.
Sultan Bayezid, esirlerin Fransa'ya hareket edecekleri günün arefesinde, 24 Haziran 1397 günü muhteşem bir av eğlencesi tertip etti. Buna Fransız şövalyeleri de davet edildiler. Avda, padişahın maiyetinde 7.000 doğancı, 6.000 sekban vardı. av köpeklerinin çulları canfes denilen çok pahalı bir kumaştandı. Tasmaları mücevherlerle işlenmişti. Fransızlar, hayretler içinde kaldılar. Hayatlarında bu kadar muhteşem bir av eğlencesi ne görmüşler, ne de işitmişlerdi. Ertesi gün asilzadeler padişaha veda ettiler. Sultan Yıldırım Bayezid, Korkusuz Jean'a, tarihe geçecek şu sözleri söyledi:

-Jean, sen memleketinin tanınmış bir asilzadesinin, kudretli bir oğlusun, işte gidiyorsun. Belki birkaç yıl ileriye bakamayacaksın. Henüz gençsin, ilk silah tecrübendeki muvaffakiyetsizliğinden dolayı memleketinde takbih edilebilirsin. Bu lekeyi silmek ve şerefini yeniden kazanmak isteyebilirsin.
Şimdi beni dinle:
Aleyhimde silah kullanmayacağına dair evvelce yemin etmiştin. Ettiğin yemini sana iade ediyorum. Vatanına döndüğün zaman benimle yine harp etmek istersen, bütün Avrupa krallarıyla ittifak edebilirsin. Ne kadar fazla müttefik ve ne kadar büyük bir ordu toplayabilirsen, bana iktisab-ı şan için o kadar fazla fırsat vermiş olursun. Beni daima karşında bulacağına emin ol. Çünkü ben, zafer için doğmuş bir hükümdarım.



Bir Osmanlı Yeniçeri’si 1683’deki Viyana Kuşatması’nın hemen ardından bir yeniçeri İtalya’ya geçip yerleşir. İl Turco olarak çağrılan Yeniçeri’mizin yerleştiği köyün adı Moena. Şimdi, kendilerini bu Türk’ün torunları olarak bilen köy halkı, o zamanlar Ausburg Dükalığı’na bağlıymış. Târih boyunca birçok kültürün izlerini taşıyor.Avusturya’nın sınır kapısına 165, Roma’ya da 700 kilometre uzaklıktaki Alp’ler üzerindeki Teronda bölgesinde bulunan bu köy, bu şirin dağ kasabası şimdi Moena sporları için modern bir turizm yeri. Bütün geliri turizmden. Yerli turstlerin dışında Avusturya ve Almany’dan gelenler çoğunlukta. Gerçek nüfusu 2600, ancak nüfus kışın 55 bin yazın da 30 bin’e ulaşıyor.

Moena’yı yani Türk Köyü’nü ilk önce Türkoloji dalında öğretim üyeliği yapan Prof. Dr. Anna Masala keşfetmiş. Prof. Masala köyle ilgili ilk tanışmasını şöyle anlatıyor: “Âilemle Moena da dolaşırken birden (Turchia) yazan bir ok işâreti görmüştüm. Bu işâret bir ara sokağı gösteriyordu. Sokak, Avusturya usulü balkonlu, bol çiçekli ahşap evlerle doluydu. Meydanın ortasında bir çeşme vardı. Çeşmenin sulağının bittiği yerde, bir Yeniçeri büstü bütün heybeti ile sanki bana bakıyordu. Donakaldım...Gördüklerimin ne olduğunu sordum. Cevâbı karşısında şoke oldum. Burası bir Türk’e inanç duyan ve asırlarca bunu koruyabilen bir Türk köyüydü. Anlatılan hikâyesi şöyle: 1683 Viyana Kuşatması sonrası yara alan bir yeniçeri donmak üzereyken bir Ausburglu kendisini bulur ve köye yerleştirir. Yeniçeri bir kızla evlenir. Osmanlı erkeği görünümü ile köyün ağası hâline gelir. O zaman köy en çok 30 hânedir. Sık sık dükalığın askerleri vergi toplamak için köye gelmektedir. Bizim Türk, köyünün erkeklerini bu haksız vergiye karşı ayaklandırır. Türk yaşadığı sürece bir daha ne askerler gelirler ve ne de vergi toplanabilir. Kahramanımız kısa sürede, Ladino dilini de öğrenir. Ama hiç bir zaman frenk elbisesine alışamaz. Başında sarık, belinde kılıç, günlerini geçirir.Türk damat kendini çok sevdirmiş. Türk âdet ve örflerinden hiçbir zaman vazgeçmemiş tir. Öğrettikleri de bugün bile, köylüler tarafından hâlâ bir tabu gibi tatbik edilmeye çalışılıyor. O kasabanın belediye başkanı şöyle anlatıyor:“Ben kendimi bildim bileli her yıl, karnaval sırasında Türk gelenekleri ve Elbiseleri ile tören düzenleriz. Topluluğun en yaşlısı sultan olarak İl Turco’yu temsil eder. Şiirler okuruz, deyişler kullanırız, tekerlemeler söyleriz. İl Turco bir anlamda hâlâ bizim liderimizdir. Onu her zaman hatırlarız. Bu bizim için artık bir gelenek, bir kuvvettir. Çoğumuz bırakın İstanbul’u, Türkiye’yi, Roma’yı bile bilmeyiz. Kitaplardan, televizyonlardan gördüğümüz kadarı ile Türk elbiselerini taklit ederiz. Düğünlerde Türk elbiseleri giyeriz. Türk bayrağını da İtalyan bayrağı kadar benimseriz. Türk topluluğundan olmakla gurur duyarız. Şimdi 120 kadarız. Her geçen gün sayımız azalıyor. Her ay bir kere dernekte toplanırız. 3 yılda bir başkan seçeriz.Aramızdan Türkiye’ye ziyârete gidenler olur. Dönüşte halkımıza arka arkaya konferans lar verilir. Türkiye ile ilgili izlenim ve hâtıralar anlatılır, sorular cevaplandırılır. Türk’ün torunları olan bizlerin başlıca kaynağı ne var ki yine turizm. Erkekler kayak öğretmenliği yaparken bâzılarımız evlerinin iki odasını pansiyon olarak verir...”



Karamanoğlu İbrahim'in 1464'te ölmesi üzerine oğulları birbirlerine düşmüşlerdi. Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan'ın yardımıyla İshak Bey Karamanoğlu beyliğine sahip oldu. Bunun üzerine diğer oğlu Pir Ahmed Bey Fatih Sultan Mehmed'den yardım istedi ve gelen yardım sayesinde Beyliği ele geçirdi. Fakat Pir Ahmed Bey bir süre sonra gidip Venediklilerle anlaşınca, bu duruma sinirlenen Fatih Sultan Mehmed, Karaman Seferi'ne çıkmaya karar verdi. Konya ve Karaman alınarak Osmanlı'ya bağlandı. Karaman halkı İstanbul'a ve çeşitli yerlere göç ettirildiler. Pir Ahmed Bey kaçarak Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan'a sığındı. Bu olay Osmanlılarla Akkoyunluların arasının açılmasına neden oldu. Osmanlılar Avrupa ve Anadolu'daki topraklarını genişletirken, Akkoyunlular Devleti'de Doğu Anadolu, Kafkasya, İran ve Irak üzerinde hakimiyet kurmuşlardı. Sınırlarını genişleten iki Türk Devleti arasında büyük bir savaş kaçınılmaz olmuştu. Otlukbeli mevkiinde 11 Ağustos 1473'de yapılan savaşta, devrin en kuvvetli savaş tekniğine ve araçlarına sahip olan Osmanlı ordusu, Uzun Hasan'ın kuvvetli süvarilerden kurulmuş olan ordusunu birkaç saatte dağıttı. Bu savaştan sonra Akkoyunlular bir daha kendilerini toparlayamadılar. Fatih Sultan Mehmed, Akkoyunlu tehlikesini bu şekilde engellemiş oldu. Anadolu'da ve Rumeli'de birçok sefer düzenleyip pek çok zafer kazanmıştı. Buna rağmen güneyde güçlü bir devlet konumunda olan Memlüklerle problemler yaşandığı halde sıcak bir savaştan kaçınmıştı.



Yavuz Sultan Selim'in en büyük amacı doğudaki bütün Türk İslam devletlerini tek bir devlet çatısı altında birleştirmekti. Yavuz Sultan Selim, 1514 yılı baharında ordusuyla birlikte İran seferine çıktı. Osmanlı kuvvetleri, Erzincan'dan Tebriz'e doğru yürüyüşüne devam etti. Çaldıran'da 23 Ağustos 1514'te yapılan savaşta Osmanlı kuvvetleri büyük bir zafer kazanırken, Safeviler bozguna uğradılar. Şah, kaçarak hayatını zor kurtardı. Yavuz yoluna devam ederek Tebriz'e girdi. Şehirdeki birçok sanatçı ve ilim adamı İstanbul'a gönderildi. Bu zafer sonucunda Şah İsmail eski prestijini kaybetti. Bu sayede Doğu Anadolu'da Osmanlılar için bir tehlike kalmamış oldu. 15 Eylül 1514'te de Tebriz'den Karabağ'a hareket eden Yavuz'un amacı, kışı orada geçirip, baharda İran'ı tümüyle almaktı. Ancak şartlar müsait olmadığı için Amasya'ya gidildi. Çaldıran Zaferi'nden sonra, Erzincan, Bayburt kesin olarak Osmanlı hakimiyetine geçti. Kemah kalesi alındı. 12 Haziran 1515'de kazanılan Turnadağ zaferi ile Dulkadiroğlu beyliğine son verildi. Diyarbakır, Mardin ve Bitlis Osmanlı hakimiyetine girdi. Böylece Anadolu'da Türk birliği sağlanmış oldu.



Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı Devleti Doğu cephesindeki muharebeleri kaybedince,Ruslar bütün Doğu Anadolu'yu işgal ettiler ve burada yaşayan Ermeniler ile Rusya Ermenistanı'ndaki Ermenileri silahlandırarak bu vilayetlerde yaşayan vatandaşlarımız üzerine saldılar. Ermenilerin binlerce Türk'ün canına mal olan isyan ve katliamları karşısında bile, Osmanlı Hükümeti'nin ortaya koyduğu sakin ve sağduyulu tavır, belgeleriyle sabittir. Ancak, tedhiş hareketleri bir türlü durmak bilmeyince hükümet, ülkenin çeşitli bölgelerinde yaşayan Ermenileri, savaş bölgelerinden uzak yeni yerleşim merkezlerine götürmek zorunda kalmıştır. Kafkas, İran ve Sina cephelerinin güvenlik hattını oluşturan bölgelerdeki Ermenilerin yerlerinin değiştirilmesi, onları imha etmek değil, devlet güvenliğini sağlamak, onları korumak amacını gütmüştür ve dünyanın en başarılı yer değiştirme uygulamasıdır.

Her şeyden önce, yer değiştirme kararı bütün Ermenilere uygulanmamıştır. Katolik ve Protestan mezhebinde bulunan Ermenilerin yanı sıra, Osmanlı ordusunda subay ve sıhhiye sınıflarında hizmet gören Ermeniler ile Osmanlı Bankası şubelerinde ve bazı konsolosluklarda çalışan Ermeniler devlete sadık kaldıkları sürece göçe tabi tutulmamışlardır. Öte yandan, hasta, özürlü, sakat ve yaşlılar ile yetim çocuklar ve dul kadınlar da sevke tabi tutulmamış, yetimhaneler ve köylerde koruma altına alınarak ihtiyaçları devletçe, Göçmen Ödeneği'nden karşılanmıştır. Bu tablo, Osmanlı'nın yer değiştirme konusundaki iyi niyetini göstermesi açısından önemlidir. 27 Mayıs 1915 tarihli yer değiştirme kanunu ve bu kanuna dayalı olarak çıkarılan emirler çerçevesinde; Erzurum, Van ve Bitlis vil'yetlerinden çıkarılan Ermeniler, Musul'un güney kısmı, Zor ve Urfa sancağına; Adana, Halep, Maraş civarından çıkarılan Ermeniler ise Suriye'nin doğu kısmı ile Halep'in doğu ve güneydoğusuna nakledilmişlerdir. Bu arada, Ermenilerin sıkça dile getirdiği gibi yer değiştirme sırasında 1.5 milyon Ermeni ölmemiştir. Gerek Osmanlı ve Ermeni, gerekse yabancılara ait istatistikler, I. Dünya Savaşı döneminde Osmanlı topraklarında yaşayan Ermenilerin nüfusunun en fazla 1.250.000 civarında olduğunu göstermektedir. Ne kadar Ermeni'nin yer değiştirme uygulaması çerçevesinde bulundukları yerden çıkarıldığı ve ne kadarının sağ salim yeni yerleşim bölgelerine ulaştığı da belgeleriyle ortadadır. Osmanlı Devleti'nin son nüfus istatistiği 1914 yılında yapılmıştır. Buna göre Ermeni nüfusu 1.221.850'dir. Yer değiştirmeye tabi tutulmayan nüfus; 82.880'i İstanbul, 60.119'u Bursa 'da, 4.548'i Kütahya Sancağı ve 20.237'si Aydın vilayetinde olmak üzere toplam 167.778'dir. Ermenilerin yer değiştirme uygulaması büyük bir disiplin içinde yapılmıştır. 9 Haziran 1915'ten 8 Şubat 1916 tarihleri arasında Adana, Ankara, Dörtyol, Eskişehir, Halep, İzmit, Karahisarı sahib, Kayseri, Mamuretülaziz, Sivas, Trabzon, Yozgat, Kütahya ve Birecik'ten toplam 391.040 kişi yerleştirilecekleri yeni bölgelerine sevk edilmiş, bunlardan 356.084'ü yerleşim bölgelerine ulaşmıştır. Yani, Ermenilerin yer değiştirme uygulaması sırasında verdiği kayıplar 35.000 kişi civarındadır. Yer değiştirme uygulamasına tabi tutulan nüfus içerisinde yer alan Halep'teki 26.064 Ermeni nüfusu, göç ettirilenler içerisine dahil edilmemiştir. Bu rakam 35.000'den çıkarıldığında geriye 9-10 bin kişi kalmaktadır. Yani Ermenilerin yer değiştirme sırasında verdikleri toplam kayıp 9-10 bin kişiden ibarettir. Bunlar da, Türkler tarafından öldürülmemiş, 500'ü Erzurum-Erzincan arasıda eşkıya grupları tarafından, 2000 civarında kişi, Urfa'dan Halep'e giden yol üzerinde Meskene'de Urban eşkıyaları tarafından, 2000 kişi Mardin'de eşkıya tarafından öldürülmüştür. Dersim bölgesinden geçen kafilelere bölge halkının saldırıları sonucunda yaklaşık 5-6 bin kişi öldürülmüştür. Ancak bunun kesin rakamları Osmanlı arşivlerinde yer almamaktadır. Toplam 9-10 bin kişinin ölmüş olduğu diğer verilerden tespit edilmektedir. Böylece, yer değiştirme sırasında soykırım maksadıyla Osmanlı ordusu tarafından öldürülen bir tek Ermeni yoktur. Osmanlı Devleti yer değiştirme uygulamasına tabi tuttuğu Ermenilerin nakli sırasında, ağır savaş şartlarına rağmen olağanüstü gayret göstermiş, bu gayret, yabancı diplomatlarca da tesbit edilmiştir. Hükümet, göçmenlerin iaşesi ve korunmasına yönelik büyük harcamalar yapmıştır. Uygulamaya ait belgelerde hangi il ve ilçelerde hastane kurulduğu, Ermeni çocuklarından yetim kalanlar için hangi binanın ayrıldığına kadar detaylı bilgiler verilmektedir. Yer değiştirmeye tabi göçmenlerin; sevk, yerleştirme ve geçimlerinin sağlanması için 1915 yılında 25 milyon, 1916 yılı sonuna kadar ise 230 milyon kuruş harcandığı belgelerden anlaşılmaktadır. Ermenilerin yer değiştirilmeleri, onları imha etmek değil, devlet güvenliğini sağlamak, onları korumak amacını gütmüştür ve dünyanın en başarılı yer değiştirme uygulamasıdır. Şayet, Osmanlı Devleti Ermeni tebaasından kurtulmak isteseydi; bunu asimilasyon yoluyla veya savaşı gerekçe göstererek rahatlıkla halledebilirdi. Osmanlı, yer değiştirme uygulamasıyla savaş şartlarında her an ölümle burun buruna gelebilecek olan yüz binlerce Ermeni'nin hayatını kurtarmıştır. Nitekim, yeni bölgelere yerleştirilen Ermeniler sağ salim hayatlarını sürdürürken, Rus ordusu saflarında Türklere karşı savaşan Ermeniler, savaş şartları gereği ölmüşlerdir.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
13 Ramazan 1439
Miladi:
28 Mayıs 2018

Söz Ola
Dağ ne kadar yüksek olursa olsun, yol onun üzerinden geçer. Sen dağ olmaya heveslenme, asla gururlanma; yol ol ki, herkes senin üzerinden geçerken, sen dağların bile üzerinden geçesin.
Akşemseddin Hazretleri
Osmanlılar Twitter