Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Osmanlı devletinin Avrupa'ya açılmaya başladığı ilk yıllarada yurtdışına gönderilen elçiler gelecek yüzyılın mimarları olmaya aday kişilerdi. Bu insanların oralara gidip gördükleri, yaşadıkları tecrübeler yeni kurulacak devlet yapsının en önemki taşları olacaklardı. Osmanlı Devleti’nin ilk Fransa daimi elçisi Moralı Ali Efendi 2 Nisanda Osmanlı sancağı taşıyan Venedik gemisiyle, Ege denizinden Akdenize açılarak yol çıkar. 38 günlük bir yolculukdan sonra Messına, akabinde Marsilya'ya varan Ali Efendi hemen karantinaya alınır. Bu uygulama, o devirde tüm Avrupa limanlarında veba vb. salgınlara karşı uygulanan yöntemdir. Yolcuların bu karantina süresinde de pasaport,gümrük vs. işleride yapılmaktadır.

Ali Efendi, Marsilya'da karantina süresince, Fransızların tavrında pek hoşlanmaz, onlara soğuk davranırsa da karantina akabinde ilişkiler yine samimileşir. Ali efendi bekleninin aksine Marsilya'da sarayda değil Hotel de L'Europe de beş gün kalır.Elçinin bu günlerinin boyunca proğramı çok yoğun geçer. Şehir ileri gelenlerinin yemek leri, geceleri gidelen tiyatrolar, halkın elçiyi görmek için birbirleriyle kıyasıya yarışmaları elçi tarafından hep gözlemlenir. Nihayetinde, iki ordu arabası, askeri dört yük arabasıyla, bir tercüman ve dört hizmetkarıyla Ali Efendi Paris’e hareket eder. Ali Efendi yol boyunca uğradığı yerlerin ileri gelenlerince karşılanmakda, onuruna ziyafetler verilmekte, hatta onun da iştirak etmesi için geçiktirilen Franklin savaş gemisinin denize indirilmesi töreninin baş konuğu Osmanlı elçisi oluyordu. Ayrıca Toulondaki görevlilerin karılarıyla Türkleri görmek merakıyla kente gelen yabancı bir çok kadının katılacağı akşam yemeğine kadar resmi bazı ziyafetler ve iade-i ziyaretlerle vakit geçirildi. Ali Efendi Codrika kentinde farklı bir olayla karşılaşır.Şehrin Doğu kütüphanesindeki Osmanlı ve Arap eserlerini gördükden sonra fizik profesörü Malletnin gerçekleştireceği elektriklenme deneyinde yeni süprizler bekliyordu. Türk kendi adının elektrik kıvılımcımlarıyla aydınlatılmasını görmekden çok etkilendi...Profesör Mallet bu deneylerden hareket ile ona şimşek ve yıldırımı açıklamayı denedi ama bu konuda hiç başarılı olmadı.Ali Efendi Paris’e gelir gelmez kendisine daha sonraki yıllarda uzun süre Osmanlı elçilik binası olacak Saint Dominique sokağındaki Monaca prensesinin konağı maiyyeti ile beraber şahsına verilir. Akabinde, kabul için protokol hazırlıklarını dışişleri bakanı ile görüşme başlar. Bu aşamada kurnaz politikacı Talleyrand'da yeni dışişleri bakanı olmuştur. Ali Efendi bu olay büyük şansızlığın ilk adımı olacaktır. Osmanlı elçisinin kabülü, Paris'in gündeminin ilk konusudur..Nihayetinde ince düzenlemlerden sonra, özgürlük bayramı kadar Türk’ün kabul töreninde daha çok görkem verebilmek için Directoire sarayının avlusu bir bayram salonu gibi düzenlenir. Nihayetinde, elçi maiyyeti ile beraber huzura gelmesiyle tören başlar. Birinci katibininin saygı göstermek için başının üstünde tuttuğu kırmızı bir kumaş içinde sarılı ve beyaz bir tafta ile tekrar sarılmış III.Selim’ in fermanı ve itimat mektubunu onun ellerinden alıp üç kere öptü ve bir adım daha atıp ayağa kalkan ama şapkalarını çıkarmayan beş direktörü yani Carnot, Barros, La Révelliere Lé peaux, Barthélemy ve Reubell’i selamladı.Bu sırada Talleyrand Ali Efendiyi takdim etti o da padişahın fermanını başkana sundu. Directoirelerin elçiye bu kadar değer vermelerinin iç ve dış politik uzantıları vardı. İç boyutundaki durumu ihtilal sonrası oturturulmaya çalışılan bir yapı ile iç hesaplaşma öncesi, rejim kendini o devir dünyasının en büyük devletine kabül ettirip, bir manada bir taşla iki kuş vurmayı hedeflemektedir. Rejimi dünya'ya kabül ettirmeyi, buna paralel olarakda içerdeki muhalefeti bastırmayı amaçlamaktadır. Bu tören Paris’de o kadar büyük bir olay haline gelir ki, Moniteur Universelle, Censeur des Journaul, Analyse des journaux, Journal de Paris gibi resmi yarı resmi gazeteler ile sıradan haber gazeteleri törenin özelliğini belirtmekden geri kalmayarak karşılıklı nutukları yayınladılar ve törende eğemen olan mükemmel düzeni kutladılar. Muhalif gazeteler ise aksine düşünüle bileceği gibi eleştirelecek bin tane konu buldular. Bundan sonra Ali Efendi artık “Paris’in kralı” idi. Bir ay boyunca sakalından sarığına, davranışlarına kadar Parisin ilegi odağı haline geldi. Paris İstanbul’un bir semti olmuştu. Moda olan malları satmakla ünlü tüccarlar dişlerini tırnaklarına takarak türban şeklinde şapka,Türk usulü başlık,Türk usulü elbise ve odalık giysileri siparişlerini yetiştirebilmek için çalışıyorlardı. Artık, Paris'de özellikler hanımlar arasında bir “Türk Modası” esmeye başlamıştı. Ali Efendi Paris'li kadınların baş dedikodu malzemesiyidi. Bu da bize o devir Paris’in ahlaki,sosyal ve psikolojik boyutunu sergilemesi açısından önemli ipuçları vermektedir.Onu görmek için tiyatroya gidenler ,onunla tanışmak için kocalarının önünde yaptıkları yakışıksız davranışlar hep konuşulmaktaydı. Bu hareketler, kadınlar arasında yarış haline gelmişti. Hatta gazeteler de elçinin hareketlerinin hangi manaya geldiğini anlatan uzun yazılar çıkmaya başlamıştı. Mesela “...saygı ile egilme yapan kadına bir baş eğmesi...kocalarıyla birlikde takdim edilen kadınlara iki lokum, yalnız kadınlara bir düzene lokum, genç kızlara bir kaç damla gülsuyu, kocalara iyi iyi, neşeli güzellere çekici, peri gibi ince kızlara, bir el sıkması, tanıksız başbaşa buluşmada bir şal, aşk ilanı, kuru reçeller..”gibi. Bunun yanında “...bütün erkekler onlara dil dökerken kadınlar Moralı Türkden başkasından söz etmiyorlar. Bu elçi aşıklar için büyük bir beladır...” deniliyordu. Tiyatro sahipleri ve diğer organizatörler elçiyi davet edip, onun üzerin den binlerce frank kazanıyorlardı. Ali Efendi bir tür seyirlik kazanç kaynağı olmuştu. Fakat bu seyirlik sadece bir ay sürdü zira sahneye Napolyon yavaş yavaş çıkmaya başlamıştı. Moralı Ali Efendi, Paris’de beş yıla yakın kaldı. Bu süre zarfında, 1798 sonbaharında Fransa ile Osmanlı devleti arasında savaşın başlaması, elçi içinde kabus dolu günlerin başlamasına neden oldu. Ali Efendi bir aydan sonra hemen diplomatik ilişkilere girişti. Özellikle de iki ülke arasındaki, Osmanlı aleyhine Fransa lehine olan kapitülasyonlarla, ticari anlaşma ları, Osmanlı lehine düzeltme çabaları içine girdi. Fakat kurnaz Talleyrand’ın usta manevraları ile bu çabalarından istenilen sonuç alınamadı. Bu görüşmelerin sürdüğü sırada Napolyon’un Mısır seferi Fransa’nın gerçek yüzünüde göstermiş oldu. Artık Ali Efendi için bir skandal ve eziyet yılları da resmen başlıyordu. hadiseNapolyon’un Mısır seferi o devir Osmanlı diplomasisi için tam bir skandal dönüştü. Bu olayın baş mimarı Talleyranddan başkası değildi. Usta politikacı Talleyrand, Napolyon’un Mısır seferini elçiden gizlemeyi başarır. Öyle ki Napolyon’un Mısır’a vardığı haberi İstanbul’a geldiğinde, Moralı Paris’den Napolyon’un Malta’da olduğuna dair haberler göndermekteydi. Bu durum karşısında, III.Selim bizzat kendi hatıyla yazdığı hatt-ı hümayununda “be hey eşşek herif” ifadesini kullanrak kızgınlığını ifade etmişti. İki devlet artık savaş halindedir.Bu durumda o devir adetlerine göre savaşan ülkenin elçisinin harb boyunca hapsedilmesini öngörmekteydi. Bunu bilen Ali Efendi de kendisi için hazırlıklara başlamıştı. Zira İstanbul'daki Fransız maslahatgüzarı Ruffin Yedikule'ye hapsedil mişti. Fransızlar ise uzun vadede ilişkilerde gelişmelere göre elçiyi kullanmak için onu haps etmeyerek pasifize edecek bir yöntem izlediler. Paris’den ve Ülkeden çıkışını yasakladılar. Artık Moralı Ali Efendi, eski Osmanlı elçisi olarak daha üç yıl Paris’de oturmak zorunda kalacaktı. 1789 yılı Osmanlı elçisi yönünden kötü bitti. Çünkü Directoire’in ihtiyatlı yaklaşımına göre artık o elçi değil yalnızca bir takas öğesi haline gelmişti.Şüphesiz değerli bir öğeydi, protokol deki yeri maiyyetine elli kişi bulunan bir üst derece generale eşdeğerdi. Bundan dolayı Fransız hükümeti çok iddialı düşünüyor ve Bâb-ı âlî’nin eski elçisini kurtarabilmek için İstanbul’da ve Doğu limanlarında tutuklu bulunan bütün Fransızları mevkii ve cinsiyet farkı göstermeksizin serbest bırakacağı hayalini kuruyorardı. Fakat O, eski Osmanlı elçisi Ali Efendi idi.Ali Efendi savaş yüzünden, İstanbul hükümetince de unutulmuştu. Bir müddet sonra oturduğu konakdan atılıyor, akabinde de Fransız hükümeti ödeneğini kesince, Ali Efendi Paris’de beş parasız kalıyordu. Bununla birlikde savaş bitip barış zamanı belirince, Ali Efendinin itibarı da birden artmaya başlıyordu. Bu sefer de, Ali Efendi özellikle Fransızlara karşı ihtiyatlı bir poltika izleme ye başladı. İstanbul’dan gelen emirlere daha fazla riayet eden, hassaten barış görüşmelerinde bunu fazlasıyla kullanan bir insan potresi ortaya çıkdı. Müzakareler sonunda Fransızlar Mısır'ı boşaltılar. Öte yandan Bâb-ı âlî olağanüstü elçi göreviyle, Galib Said Mehmed Efendi’yi yeni elçi olarak Paris’de göndermesiyle, Ali Efendinin diplomatik görevide resmen sona ermiş oldu. 14 Temmuz 1802 de dönüş hazırlıklarına girişti. Maiyyetinde iki Türk üç Rum yardımcıyla yola çıkmıştı. Ona ne olayların gelişmesini ihtiyatlı bir şekilde Fransa’da beklemeyi tercih eden Codrika, ne mihmandar, ne Cumhuriyetin çevirmeni ne Jandama binbaşısı ne de muhafız birlikleri refakat ediyordu. Paris halkının ilgisizliği ise apaçık belliydi. Paris gazeteleri hiç önemi olmayan bu olaya çok az yer verdi ve Directoire yönetiminde onun nasıl bir şöhret olduğu hakkında okurlarına daha çok bilgi vermeyi gereksi buldular... Kısaca gelişi muhteşem dönüşü sessiz oldu.




Osmanlı Devletinde Kânûnî Sultan Süleyman Handan sonra en fazla tahtta kalan pâdişah Dördüncü Mehmed Handır. Yaratılışı icâbı mutedil, kadirşinas, vefâkâr olup, verdiği söze sâdık bir şahsiyete sâhipti. Ava, edebiyata, târihe merakı olup, sohbet dinlemeyi severdi. Dindardı, beş vakit namazını cemaatla kılardı. İçkiyi ve imâlatını yasakladı. Dîne sonradan karıştırılan bütün hususların kaldırılması için uğraştı. Kahvehâneleri kapattırıp, oyuncu ve çalgıcıları İstanbul’dan uzaklaştırdı. Sadrâzamlığı Köprülü âilesine verip, idârede serbest bıraktı. Kendisi de, savaşlardan zaman kaldıkça çok sevdiği sürek avlarına devam etti. Ava merakından dolayı “Avcı” lakabı verildi. Zamanında Osmanlı Devleti en geniş hudutlarına kavuşarak, dünyâ siyâsetinde faal rol oynadı.

Dördüncü Mehmed Han devrinde, kıymetli ilim adamları ve sanatkarlar yetişti. Her sâhada kıymetli eserler yazıldı. Mehmed Bahaî, Abdülaziz, Tulumcuzâde Abdurrahman, Memikzâde Mustafa, Hocazâde Mes’ud, Hanefî, Balizâde Mustafa, Bolevî Mustafa, Mehmed Esirî, Sunizâde Mehmed Emin, Minkarîzâde Yahya, Çatalcalı Ali, Ankaralı Mehmed Emin, Debbağzâde Mehmed Efendiler şeyhülislâmlık yaptılar. İçlerinde kıymetli eserler yazıp, talebeler yetiştiren şahsiyetler vardır. Seyyid Feyzullah, Ayşî Mehmed, Hıbrî Ali efendiler, fıkıh, edebiyat, lügat ve diğer ilimlere âit eserler yazdılar. Peçevî İbrahim, Kâtib Çelebi, Karaçelebizâde Abdülaziz, Vecihî, Hezarfen Hüseyin, Ebû Bekr bin Behram Dımışkî, Ömer Avni, Rodosizâde Abdullah efendiler: Târih, teşkilât, coğrafya ve seyahatnâme sahasında; Kavalalı Abdulhalim bin Abdullah, Cerrah Mehmed bin Murâd, Mehmed bin Ali, Talatî Çelebi, Sâlih bin Nasrullah, Ebî Bekr-i Rasî, Hayâtizâde Mustafa Feyzi, Abdullah Ahmed bin Beşir efendiler tıbba dâir; Molla Mehmed, Mustafa bin Yusuf, Kâtibzâde Mustafa bin Mehmed matematik sâhasında; Cevrî İbrahim, Nâilî-i Kadim, Neşatî Ahmed Dede, Fasih Ahmed, Mezakî Süleyman efendiler edebiyata dâir; Derviş Ali, Tenekecizâde İbrahim, Hâfız Osman, Beyazizâde Ahmed, Dukakinzâde Derviş Mehmed, Şeyh Sunullah, Nefeszâde Seyyid İbrahim ve Tokatlı Ahmed efendiler hattatlıkta kıymetli eserler meydana getirdiler. Dördüncü Mehmed devrinde inşâası tamamlanıp, ibâdete açılan Yeni Câmi, Osmanlı mîmârîsinin şaheserlerindendir. Yeni Câmi yanındaki Mısır Çarşısı, bu câmiye vakıf olarak yapılmıştı.



Azîz Mahmûd Hüdâyî hazretleri bir gün Ahmed Hanı ziyârete gitmişti. Pâdişâh; "Efendim! Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin, kıyâmet günü talebelerine ve pekçok günahkâr mümine şefâat edeceği hakkında rivâyetler var. Bu rivâyetlerin doğruluğu hakkında ne buyurursunuz? diye suâl eyledi. Azîz Mahmûd Hüdâyî hemen cevap vermedi. Bir müddet murâkabe hâlinde kaldıktan sonra; "Bu söz doğrudur." buyurdu. Sonra Padişâh; "Efendim! Acabâ zât-ı âlinizin bizlere bir vâdiniz ve müjdeniz yok mudur?" diye sorunca, Mahmûd Hüdâyî ellerini kaldırarak: "Yâ Rabbî! Kıyâmete kadar bizim yolumuza katılan, bizi sevenler ve ömründe bir kere türbemize gelip rûhumuza fâtiha okuyanlar bizimdir. Bize talebe olanlar denizde boğulmasınlar. Ömürlerinin sonlarında fakîrlik görmesinler. Îmânlarını kurtararak gitsinler ve ölecek lerini bilip haber versinler." diye duâ eyledi. (Âlimler ve evliyâ bu duânın kabûl olduğunu, bu yola mensup kimselerin hiç denizde boğulmadıklarını ve pekçok kimsenin de vefât günlerine yakın, öleceklerini haber verdiklerini bildirdiler.)

Nitekim Ahmed Han da öleceğini bilip haber verdi. Şânı yüce pâdişâh 1617 senesinde hastalandı. Sırtında bir yara çıkmıştı. Mâbeynci Mustafa, Sultânın vefâtından bir gün önce huzûrunda iken, Ahmed Hanın odada sâhibini göremediği kimselere dört defâ; "Ve aleyküm selâm." dediğini işitti. Sebebini sorduğunda, Sultan Ahmed Han; "Şu anda yanıma hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk, hazret-i Ömer, hazret-i Osmân ve hazret-i Ali geldiler. Bana; "Sen dünyâ ve âhiretin sultanlığını kendinde toplamışsın. Yarın Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem efendimizin yanında olacaksın." buyurdular." cevâbını verdi. Hakîkaten ertesi gün vefât etti. Cenâzesinin yıkanması için hocası Azîz Mahmûd Hüdâyî hazretleri dâvet edildi. Ancak o; "Sultânımı çok severdim. Şimdi dayanamam. İhtiyâr lığım sebebiyle beni mâzur görün." buyurdu ve talebelerinden Şâban Dede'yi gönderdi.



7 yaşındayken (8 Ağustos 1648) sultan olan tek Osmanlı padişahıdır. Sultan Dördüncü Mehmed Hanın çocukluğundan, devlet kademelerindeki nüfuz sâhipleri istifâde etti. Bunlardan bâzılarının kötü idâreleri ve ehil olmayanların işbaşına getirilmeleri neticesi devletin mâlî, mülkî ve askerî durumu sarsıldı. Saltanatının ilk yıllarındaki iç ve dış hâdiseler, 15 Haziran 1656 târihinde Köprülü âilesinden Mehmed Paşanın sadrâzamlığa tâyinine kadar devam etti. Köprülü Mehmed Paşanın sadârete (başbakanlığa) gelmesiyle, Dördüncü Mehmed Han devrinde esaslı ıslâhâtlar yapılıp, İstanbul’da ve ülke içinde asâyiş sağlandı. Ordu ve donanma kuvvetlendirildi. Çanakkale Boğazı girişine kadar gelen Venedik ve diğer Hıristiyan devletlerin gemileri, 19 Temmuz 1657’de kaçırıldı. Bozcaada ve Limni düşman işgalinden kurtarıldı. Âsi Erdel prensi üzerine sefere çıkılarak, 1 Eylül 1658’de Yanova Kalesi ele geçirildi. Erdel, harp tazminâtı vermeyi ve on beş bin altınlık haracı, kırk bin altına çıkarmayı kabul etti. Kırım Hanı Mehmed Giray, Rusları 12 Temmuz 1659’da Konotop’ta mağlûb ederek, elli bin esir alıp, yüz yirmi bin Rusu imhâ etti.

Dördüncü Mehmed Han, Köprülü Mehmed Paşanın iç ve dış işlerindeki başarılı icraatlarını takdir ederek, onun vefâtından sonra oğlu Köprülüzâde Fâzıl Ahmed Paşayı, 30 Ekim 1661’de Sadrazamlığa tâyin etti. Osmanlı hududunu ihlal eden Avusturyalılar üzerine 12 Nisan 1663’te sefer açılarak, Serdar-ı ekremliğine Fâzıl Ahmed Paşa getirildi. 1663’te baylayan Avusturya harpleri, 10 Ağustos 1664 Vasvar Antlaşmasıyla neticelendi. Arâzi bakımında olduğu gibi askerî ve siyâsî yönden de kârlı çıkılan Avusturya Seferinden sonra, 1666 yılında Girid Seferine çıkıldı. Fâzıl Ahmed Paşa, Girid Adasının Kandiye Kalesini kuşatırken, fethin gecikmesi üzerine, Sultan Dördüncü Mehmed Han, 18 Ağustos 1668’de sefere çıktı. Sultan Mehmed Han Girid’e geçmek üzere Eğriboz’a giderken, Kandiye’nin fethi haberi verilince geriye döndü. Lehistan Kralının, Osmanlı himâyesini kabul eden Ukrayna Kazaklarına saldırması üzerine, Lehistan’a sefer açıldı. 4 Haziran 1672 târihinde Birinci Lehistan Seferine çıkan Dördüncü Mehmed Han, 27 Ağustos’da Kamaniçe’nin teslim alınması neticesinde Osmanlı ordusuyla birlikte süratle Podolya’ya girdi. Lehistan Kralı anlaşma istedi. 18 Ekim 1672 Bucaş Antlaşmasına göre; Podolya Osmanlı Devletine, Ukrayna Türk himâyesini kabul eden Kazak Beyine verilecekti. Lehistan, yıllık 220.000 altın haraç vermeyi kabul etti. Papa ile Almanya’nın yardım teklifi üzerine tesir altında kalan Lehistanlılar, Bucaş Antlaşmasını ihlâl ettiler. 7 Ağustos 1673’te İkinci Lehistan Seferine çıkan Dördüncü Mehmed Hanın Ukrayna’ya girmesiyle Lehliler, tekrar anlaşma istediler. 27 Ekim 1676 Zorawno Antlaşmasıyla Podolya ile Ukrayna Osmanlı Devletine bırakıldı.Sultan Dördüncü Mehmed Han, Köprülüzâde Fâzıl Ahmed Paşanın 1676 Kasım ayı başında vefâtıyla Merzifonlu Kara Mustafa Paşayı sadrâzamlığa getirdi. 1677’de Ukrayna’nın Rus istilâsına uğramasıyla, Lehistan serdârı İbrahim Paşa ile Kırım Hanı Selim Giray, Kazakların merkezi olan Çehrin Kalesini kuşattılar. 1678 baharında Rusya Seferine çıkan Dördüncü Mehmed Han, yol üzerindeki Silistre’den sonra yerine sadrıâzam Mustafa Paşayı gönderdi. İki yüz bin Rus, Alman, Kazak ve diğer milletlerden meydana gelen müttefik düşman kuvvetlerinin müdâfaa ettiği Çehrin Kalesi, Osmanlı ordusunun yaptığı şiddetli taarruzlara dayanamayarak, 1677 yılı Ağustos ayının 20/21. günü gecesi düştü. Şiddetli topçu ateşi sebebiyle kalede çıkan yangında düşman ordusu, yanarak veya can havliyle atıldıkları, nehirde boğularak yok oldu. 1680 yılında Rusların harp hazırlıkları haberi alındığında Dördüncü Mehmed Han 29 Ekim 1680’de İkinci Rus Seferine çıktı. Osmanlı seferinden çok korkan Ruslar, Sultân’ın Edirne’ye gelmesiyle, Kırım Hanı Murâd Giray vâsıtasıyla anlaşma istediler. 11 Şubat 1681’de imzâlanan Osmanlı-Rus Antlaşmasına göre; iki devlet arasında Özi Nehri hudut kesildi. Avusturya Kralının Macar milliyetçilerini imhâ hareketine karşı, Macarlar, Osmanlı lardan yardım istedi. Sultan Mehmed Han, 9 Ocak 1682’de Macar milliyetçilerinin lideri Tökeli İmre’yi Orta Macaristan Kralı tanıdı. Mehmed Han Tökeli İmre’ye mücevher bir topuz, Budin Beylerbeyliğine de Hatt-ı Hümâyun göndererek yardım edilmesini ve yeni krallığın Avusturyalılardan kurtarılmasını emretti. Budin Beylerbeyi İbrahim Paşa, Tökeli İmre’nin yardım istemesiyle, 27 Temmuz 1682’de, Orta Macar Seferine çıktı. 15 Ağustos 1682’de Orta Macaristan’ın merkezi olan Kaşa Kalesi fethedilerek, Tökeli İmre, Macar milliyetçilerinden on iki bin gönüllü askeriyle krallık tahtına oturtuldu. Yabancı devletlere karşı tavizsiz bir siyâset tâkip eden Vezir-i âzam Kara Mustafa Paşa, Fransız gemilerinin Sakız Adasında küstahca davranmasını protesto ederek, Fransa Kralından tazminât aldı. Avusturya’nın tekrar tekrar antlaşma istemesine rağmen, devamlı tecavüzkâr bir siyaset takip etmesi üzerine, Dördüncü Mehmed Han, 12 Ekim 1682’de sefere çıktı. Avusturya Seferinde Sultan’ın Belgrad’da kalmasıyla, Sadrâzam Kara Mustafa Paşaya Serdar-ı ekremlik vazifesi verildi. Papalığın Avusturya’ya yardım ederek Lehistan’la ittifak kurması üzerine, 27 Haziran 1683 târihindeki Harp meclisinde Viyana’nın fethine karar verildi. 14 Temmuz 1683’te Avusturya’nın merkezi Viyana Osmanlılarca ikinci defa kuşatıldı (Bkz. Viyana Kuşatmaları). Serdar-ı ekrem Kara Mustafa Paşanın Viyana kuşatmasını kaldırıp, geri çekilmesiyle, 15 Aralık 1683’te sadrâzamlığa Kara İbrahim Paşa tâyin edildi. Dördüncü Mehmed Han, Osmanlı Devletini en geniş hudutlara kavuşturmasın dan sonra, 1683 geri çekilişiyle mevziî harpler kazanılmasına rağmen Macaristan elden çıktı. Dalmaçya kıyıları ve Yunanistan, Venediklilerin tecâvüzüne uğradı. Avrupa devletleriyle muhârebeler, 26 Ocak 1699 târihinde imzâlanan Karlofça Antlaşmasına kadar devam etti. Antlaşmadan on iki yıl önce 8 Kasım 1687 târihinde Dördüncü Mehmed Han tahttan indirilmişti. Otuz dokuz yıl Osmanlı sultanlığı yapan Dördüncü Mehmed Han, 6 Ocak 1693 târihinde, vefâtına kadar Edirne’de oturdu. Vefât edince İstanbul’a getirildi ve Yeni Câmi yanındaki annesi Turhan Vâlide Sultanın türbesine defnedildi.



Babası Üçüncü Murâd Hanın vefatından on bir gün sonra 17 Ocak 1595 târihinde Manisa’dan İstanbul’a gelip, sultan îlân edildi. İlk icrââtı, devlet ve saltanatın emniyetini kuvvetlendirip, tâyinlerde bulunmak oldu. Ulemâdan Sadeddin Efendiyi hocalığına, Ferhad Paşayı Sadrâzamlığa, Halil Paşayı da Kaptan-ı deryalığa tâyin etti. 1593’ten beri devam eden Avusturya harpleri esnasında, papa Sekizinci Clément’in teşvik ve propagandalarıyla, ahâlisi Hıristiyan olan Osmanlı Devletine tâbi Erdel, Eflâk ve Boğdan Voyvodalıkları Türklere karşı isyân ettiler. Sadrâzam Ferhâd Paşa, Eflak Seferi için Serdâr-ı ekrem tâyin edildi. 14 Mayıs 1595’te Eflak ve Boğdan’ın imtiyazlı prenslik statüsü kaldırılıp vilâyet hâline getirilerek, vâliler tâyin edildi.

Papa’nın çağrısıyla Almanya, Avusturya, Belçika, Bohemya, İtalya, Macaristan’dan toplanan elli bin piyâde ve yirmi bin süvâriden meydana gelen Hıristiyan ordusu, Avusturyalı Prens Mansfeld emrinde yardıma geldiğini haber alan Eflak Voyvodası Mihail, binlerce Müslümanı kılıçtan geçirip, her yeri harâb etti. Prens Mansfeld, 1 Temmuz 1595’te Osmanlı idâresindeki Macaristan’ın Estergon Kalesini kuşattı. Serdâr-ı ekrem Ferhâd Paşanın ve eski Vezir-i âzam Koca Sinan Paşanın taraftarları seferde bozgunculuk yaptılar. Ferhâd Paşa vazifesinden alınarak, Koca Sinan Paşa tekrar Vezir-i âzam ve serdarlığa getirildi. birbiri ardına gelen felaketler ve ölümler sebebiyle düşman karşısında kesin zafere gidilemedi. Sadrazamlardan Ferhâd Paşanın îdâmı, Lala Mehmed ve Koca Sinan Paşaların vefatları ve 27 Ekim 1595 Köprü Faciasıyla Akıncı Ocağının çok zarar görmesi neticesinde, Estergon, Vişegrad, Tegovişte, Yergöğü düşman eline geçti. Hıristiyanlar yerli ahaliye ve esir kumandanlara insanlık dışı fiillerde bulundular. Önemli devlet adamları ile 3500 asker, Voyvoda Mihail tarafından kazığa vuruldu. Eflâk ve Macaristan cephelerinde, Osmanlı şehirlerinin düşman ordularınca yıkılıp, yakılması, ahâlinin kılıçtan geçirilmesine son vermek için Üçüncü Mehmed Han, Vezir-i âzam Dâmâd İbrahim Paşanın da tavsiyesiyle 20 Haziran 1596 târihinde Eğri Seferine çıktı. Üçüncü Mehmed Hanın, ordusunun başında bizzât sefere çıkması askerleri coşturdu. Müslümanları zulümden kurtarmak için cihâd aşkı ve şevkiyle Edirne, Filibe, Niş, Belgrad yolundan Sirem’e gelindi. 26 Ağustos 1596 târihinde Sirem’deki Salankamen Kalesindeki harp meclisinde, isyân hâlindeki Erdel üzerine mi yoksa Avusturya işgalindeki Macaristan topraklarına mı sefer edilmesi müzakeresi yapıldı. Eğri’nin askerî strateji bakımından daha fazla kıymet arz etmesinden, Avusturya Cephesi hedef tâyin edildi. 21 Eylül 1596 târihinde Macaristan topraklarındaki Eğri Ovasına gelen Sultan Mehmed Han, Otağ-ı Hümâyuna yerleşti. 24 Eylül 1596 târihinde başlatılan Eğri Kalesi kuşatmasında, 4 Ekim’de dış kalenin fethinden sonra iç kale de 12 Ekimde vire ile teslim oldu. Eğri’deki Avusturya askeri cezalandırıldı. Şehrin en büyük kilisesi câmiye çevrilerek, 18 Ekim Cumâ günü Türk-İslâm an’anesince Sultan Mehmed Han, Cumâ namazını burada kıldı. Eğri fâtihi Sultan Üçüncü Mehmed Han, 23 Ekim 1596 târihi Harp meclisi kararınca ileri harekâta devam etti. 24 Ekim 1596 târihinde, Haçova’da Alman, Avusturya, Çek, Fransız, İspanya, İtalyan, Leh, Macar, Papalık askerlerinden meydana gelen 300.000 mevcutlu Hıristiyan ordusuyla karşılaşıldı. 100-110.000 mevcutlu Osmanlı ordusu, 25 Ekim günü başlayan Haçova Meydan Muhârebesinde 26 Ekimde düşman ordusunu mağlub etti. Haçova’ da büyük bir zafer kazanılmasının ardından, 22 Aralık 1596 târihinde İstanbul’a dönüldü. İstanbul’da Eğri ve Haçova zaferleri sevinciyle, üç gün üç gece merâsim ve şenlikler yapıldı. Şâir Bâkî dâhil birçok divan şâirleri Sultan’a kasideler, manzum târihler ve zafernâmeler sundular. Avusturya cephesine Satırcı Mehmed Paşa Serdar-ı ekremliğe tâyin edildi. Osmanlı Devletinin Avrupa cephesinde harplerle uğraşmasını fırsat bilen İran Safevî Devleti Anadolu’da, önce propaganda faaliyetlerini başlatıp, isyanlar çıkarttı. Celâlî isyanları denilen bölücü ve yıkıcı faaliyetlerin ardından, Safevîler, Osmanlı Devleti hududuna saldırdı lar. Avusturya ve İran cephelerini hall etmek çârelerini araştıran Üçüncü Mehmed Han, 1603 yılında 21/22 Aralık gecesi vefât etti. Ayasofya Câmii bahçesindeki türbesine defnedildi. Sultan Üçüncü Mehmed Han çok nâzik, halîm selîm, vakûr, kerîm bir şahsiyete sâhipti. Sancakbeyliğinden saltanata gelen son Osmanlı pâdişahıdır. Bütün Osmanlı pâdişahları gibi iyi bir şâir olup şiirlerinde Adlî mahlasını kullanırdı. Beş vakit namazını dâimâ cemâatle kılardı. Devrin kaynakları dindârlığını, hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem), Dört Halife, Eshâb-ı kirâm ve âlimlere hürmetini yazar. Bunların adı bahsedildiği an hürmeten ayağa kalkardı. İçkiyi sıkı yasak edip, bütün meyhâneleri kapattı.



1459’da Sırbistan Seferine çıkan Mahmûd Paşa, Resav, Kuruca, Ostcoviça ve Durnik kalelerini zaptetti. Daha sonra Fâtih’le birlikte İkinci Mora Seferine çıkarak Mistora’nın fethi ni gerçekleştirdi. 1460’ta yine Fâtih’in maiyetinde Amasra, Sinop ve Trabzon seferlerine iştirak ederek büyük muvaffakiyet gösterdi. 1462’de Eflak Seferinde, Midilli Fethinde ve Bosna Kralının teslim olmasında önemli hizmetlerde bulundu. Macar Kralı Hunyadi Yanuş’un Bosna’ ya hücumu üzerine, 1464’te sefere çıktı. Vezîr-i âzam Mahmûd Paşanın Bosna’ya gelmesiyle Macarlar kaçtı. Pekçok ganîmet ve esirin ele geçmesini sağladı. Mahmûd Paşa, 1466’da kaptan-ı deryâ vazifesiyle Gelibolu sancağına tâyin edildi. 1470’te üç yüz gemi ile Eğriboz Adasının fethinde bulundu. 1472’de tekrar vezîr-i âzamlık makâmına getirilen Mahmûd Paşa, 1473’te Akkoyunlu Uzun Hasan ile yapılan Otlukbeli Muhârebesinden önce, ileri harekâtta bulunmakla vazifelendirildi. Fâtih’in Otlukbeli Zaferinden sonra İstanbul’a dönmesiyle vezirlikten alınan Mahmûd Paşa, Filibe civârında îmâr ettirdiği Hasköy’e yerleşti. 1474’te vefât etti.

Fâtih’in, Rumeli ve Anadolu seferlerine katılan Mahmûd Paşa, zaferlerin kazanılmasın da hizmeti geçen bir komutandır. Kaptan-ı deryâlık da yapan Mahmûd Paşa, Osmanlı Devletinde on beş yıl sadrazamlık yapmıştır. Devlet adamlığı ve komutanlığı yanında şâirliği de vardı. Adnî mahlasıyla şiir yazardı. Akıllı, cesur olup, ilmin ve fennin yükselmesine çalıştı. Âlimlere hürmet edip, onlara bol ihsanlarda bulunurdu. Haftada bir kere sohbet tertip ederdi. Birçok hayır ve hasenât müesseseleri, İstanbul’da kendi adıyla anılan büyük bir câmi, medrese, hamam yaptırdı. Câmi etrafındaki çarşı ve mahalleye bugün de Mahmûd Paşa denilmektedir. Sofya’da da büyük bir câmi yaptırdı.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
28 Zi'l-Hicce 1438
Miladi:
20 Eylül 2017

Söz Ola
Nola tacım gibi başımda götürsem daim, Kadem-i resmini ol Hazreti Şahı Rusülün Gül-i Gülzarı Nübüvvet, o kadem sahibidir Ahmeda durma yüzün sür kademine ol gülün..
Sultan I. Ahmed Han
Osmanlılar Twitter