Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


711 tarihinde Kuzey Afrika'yı baştan başa kat eden Müslüman mücahidler, İspanya'ya girdikten sonra orayı terk edinceye kadar İberik yarımadasını medenî eserlerle süslemiş, çok sayıda kültürel ve sosyal müesseseler meydana getirmişlerdi. Müsümanlar, İspanya topraklarına ayak basar basmaz, ırk, din, dil, mezheb ve soy farkı gözetmediler. Got, Vandal, Romalı, Hristiyan ve Yahudi demeyip herkese Müslümanlar gibi haklar tanıdılar. Endülüs ( III. Abdurrahman, II. Hakem gibi) büyük hükümdarlar gördü. Parlak devirler yaşadı. Orada (Kurtula Camii gibi) âbideler, (Medinetü'z-zehra gibi) saraylar yapıldı. Doğuda Bağdad, batıda Kurtula, dünya yüzünde İslâm medeniyetinin gözler kamaş tıran merkezleri haline geldi. Kurtuba'da kadınlardan alimler, sairler ve muallimler yetişti.

Yedi asrı aşkın bir süre bütün İspanya, Portekiz ve hatta Güney Fransa'da hükümranlığını kabul ettirmiş olan İslâm hakimiyeti, bütünüyle yok edilmek isteniyordu. Halbuki bu medeniyet, bütün medenî sahalarda Avrupa'nın üstadı, hocası ve mürebbisi olmuştu. Bu hâkimiyet öyle bir medeniyet vücuda getirdi ki, cihanın en yüksek medenî seviyesine ulaştı. Bu medeniyet, İnsanlığın yüz aklarından olan ilim, fen, edebiyat ve felsefe dahileri yetiştirmişti. Medreselerinde okuyan Hristiyan öğrenciler, sonradan Avrupa'da kral ve Papa olmuşlardı. Endülüs Müslümanları, Avrupa'daki Hristiyanlara sadece maddî değil, manevî hasletlerde de öncülük yapmışlardı. Insanlik, başkalarını da düşünme, müsamaha gibi konuları anlayıp kavramada onlara hocalık yapmışlardı. Bilindiği gibi Endülüs (Vandelozya veya Andalousie), İspanya'nın güney eyaletinin adı idi. Müslüman orduları İberik yarımadasını (günümüzde İspanya ve Portekiz devetlerinin bulundukları yarımada) feth etmeye başladıkları zaman bu topraklara "Endülüs" adını verdiler.İstanbul'un l453 senesinde fethi, diğer İslâm ülkelerinde olduğu gibi Beni Ahmer Devleti nde de büyük bir sevinçle karşılanmıştı. Zira, İstanbul'un fethi, Endülüs'teki bu son İslâm devleti açısından, Hristiyan dünyasının tehdidlerine karşı yardım taleb edebilecekleri yeni ve büyük bir Müslüman gücünün doğuşu anlamına gelmekteydi. Böylece Endülüs Müslümanları ile Osmanlılar arasında hissî bir alaka tesis edilmiş oluyordu. Gerçi l477 sene sinde Gırnata halkının, Hristiyanlarin baskıları yüzünden içinde bulunduklari zor şartlardan haberdar etmek ve yardım istemek üzere, Fâtih Sultan Mehmed'e bir elçi gönderdikleri belirtilmektedir. Bununla beraber, Endülüslülerle Osmanlılar arasındaki bilinen bu ilk doğrudan ilişki ve haberleşme hakkında daha fazla bir bilgiye sahip değiliz. İç çekişmelerden dolayı küçülüp Hristiyanlara yem olmaktan kurtulamayan Endülüs'ün (Beni Ahmer Devleti), son şehri olan Gırnata da Kral Ferdinand ile Kraliçe İzabella'nin eline düsmek üzereyken Gırnata'nin son hükümdari Ebû Abdullah es-Sagir, Afrika hükümdarlarindan oldugu gibi İstanbul'dan da yardım ister. Ebû Abdullah es-Sagir, 89l ( l486) yılında İstanbul'a bir elçi göndererek Bâyezid'den yardım istiyordu. Elçinin elinde parlak bir de kaside vardı. Ebu'l-Beka Salih b. Serif er-Rundî'ye ait olan bu mersiye, Hristiyanlar tarafından Endülüs'teki Müslümanlara yapılan zulüm ve işkenceyi anlatıyor, onların çektikleri ızdırabı dile getiriyordu. Manzum olarak Türkçe'ye de çevrilen bu mersiyenin bir kısmı söyledir: Hengam-ı tamamında gelir her şeye noksan, Ömründeki hoşluklara aldanmasın insan,Her şey mütehavvil, bu fena sence de meşhûd, Bir lahza meserret göreni, kahreder ezman......Siz, Endülüs'ün halini hiç duymadınız mı? Her kafile etmişken onu âleme destan,Acizleri, sizden ne kadar istedi imdad, Hep öldü, esir oldu, kımıldanmadı insan.......Dün, her yere sultan iken onlar, bugün eyvah...Küfr ellerinin hükmüne kulluk ile nalân,Görseydin eğer onları bikes ve mütehayyirEylerdi sana zilletin envaini ilan......Görseydin o ağlaşmayı onlar satılırken,Şaşkın hale getirirdi seni ahval ile ahzânYa Rabbi! Ayırdılar mâder u tıflı (çocuk ile annesini)Eylerse teferruk nasıl ervah ile ebdân (ruhla bedenin ayrılması gibi)....................Osmanlı Devleti, XVI. asrın ortalarından itibaren bu işi Cezayir beylerine bırakmıştı. Bunun için, Kaptan-ı Derya ve Cezayir Beylerbeyi olan Kılıç Ali Paşa'ya gönderilen Zilkade 977 (Nisan-Mayıs l570) tarihli bir hükümle İspanya'daki Müslümanlara yardım etmesi emredilmişti. Bunun sonucu olarak birçok Müslüman ve Yahudi Afrika sahillerine geçirilmisti. Bunlardan bir kısmı da Adana, Uzeyr, Tarsus, Sis ve Trablusşam sancaklarına yerleştirilmiştir. Bu muhacirler, kendilerini toplayıp üretici bir hale gelineye kadar beş sene müddetle bütün vergi ve resimlerden muaf sayılmışlardır.Müslümanların, İspanya ve Portekiz'in bulunduğu İber yarımadasındaki hâkimiyetleri sekiz asra yakın sürmüştü. Bu hâkimiyet, 2 Ocak l492'de Girnata'nın Katolik hükümdarlara teslim olması ile son bulmuştu. Böylece, tarihin bir devresi kapanmış oluyordu. Zira Ispanyol ların Gırnata'yı işgalleri ve bu esnada işledikleri cinayetler, medeniyet tarihi bakımından silinmez bir leke olarak kalacaktır. Onlar, yaptıkları ile tam bir barbarlık örneği sergilemişlerdir. Kendilerine medeniyet öğreten ve bu konuda üstadları olan Müslümanların seviyesine ulaşa madıklarını isbat etmişlerdir. Katolik bir Kardinal'in emriyle Gırnata şehrinin büyük meydanında 500.000 küsur cild yazma kitap yakılmıştı. Müslümanlar, bütün Avrupa kütüphanelerindeki kitapların yekûnundan fazla olan bu kitapları, sekiz asırdan beri dünyanın her tarafından toplamışlardı. İnsanlık âlemi, bu kitapların yakılmasından doğan boşluğu, bugüne kadar telafi edememiştir. En değerli müelliflerin en değerli eserleri, ateşe atılmıştı. Bu tarihlerde Avrupa' da l0.000 cild kitabı bir araya getiren hiç bir kütüphânenin bulunmadığını belirtmek gerekir.Kral Ferdinand ile Kraliçe İzabella'nın, Müslümanlara verdikleri sözlerini tutmadıklarını, medeniyet ve kültür ürünü kitapların nasıl yakıldığını, Müslümanların nasıl işkencelere tabi tutulduğunu Hristiyan bir araştırmacı şu sözlerle ifade eder: "Katolik majesteleri Ferdinand ve İsabella, Müslümanların tabi tutuldukları teslim şartlarına bağlı kalmada başarı gösteremediler. Kraliçenin özel günah çıkarma papazı Kardinal Ximenes de Cisneros'un komutası altında tertiplenen ve geride kalan Müslümanların kılıç ve zor kullanılmak suretiyle irtidad (Islâm'dan dönme) ettirilip Hiristiyan dinine sokulmaları maksadına matuf bir askerî harekat l499 yılında başlatıldı. Bu kardinalin ilk işi, Islâmî konularda kaleme alınmış el yazması kitapları toplatıp yaktırmak suretiyle piyasadaki dolaşımı nı durdurmak olmuştur. Şimdi artık Gırnata şehri, Arapça yazılmış bu kitapların yığınlar halinde yakılmasından olusan "şenlik ateşleri"ne sahne oluyordu. Engizisyon adı verilen işkence ve zulüm hareketleri, müessesevî bir hale getirilmiş ve yoğun bir biçimde devamlı işler halde tutuluyordu." Bu yazar, Müslümanlara karşı yapılan işkence ve yakılan binlerce cild kitabın maruz kaldığı insanlık dışı davranışı ne kadar yumuşatmaya çalışsa da yine de dindaşlarının işlediği bu câniyane hareketten bahs etmeden geçemiyor.Gırnata, Arapların her türlü dinî hürriyetlerine, can ve mallarına dokunulmamak şartıyla teslim olmuştu. Fakat Katolikler'e göre "Kâfir Müslümanlar"a verilmiş sözün hiç bir ehemmiye ti olamazdı. Böylece, Yeniçağın eşiginde beşer tarihinin en büyük yüzkaralarından biri irtikâb edildi. İnsanlığın müşterek malı olması icab eden medeniyetin, o çağ için en zarif olan dalların dan biri sistematik bir şekilde imhaya başlandı. Hele cihanın en büyük kütüphânesinin mera simle yakılması, yakın zamanlarda bütün İspanyollar tarafından bile lanetlenmiş bir hadisedir.Yahudilerin hâmisi Osmanlılar oldu...Yahudilerin İspanya’dan kovulmalarını hazırlayan gelişmeler 1391 yılında başladı. Egice Başpiskoposunun çalışmalarıyla başlatılan Yahudi aleyhtarı hareket, çok sayıda Hristiyan papazın da destek vermesiyle hızla yayıldı. Bu hareketin etkisiyle ülke çapında çok sayıda Yahudi cemaati yok edildi. Bazı Yahudiler de varlıklarını sürdürebilmek için Hristiyanlığı kabul etmiş görünerek gizlice kendi inançlarını sürdürmeye başladılar. Ancak daha sonra Hristiyan papazları, kendilerine marranolar (dönmeler) adı verilen bu Yahudi asıllıların Hristiyanlıklarından şüphe etmeye başladılar...
1464 yılında devlet ile kilise bir araya gelerek bu Yahudi asıllı Hristiyanların gerçekten Hristiyanlığı kabul edip etmediğini araştırmaya karar verdi. Bu amaçla bir engizisyon heyeti oluşturuldu ve mahkemeler kuruldu. Daha sonraki dönemde Kastilla Kraliçesi İsabella ile Aragon Kralı Ferdinand, devletlerini birleştirdiler. İsabella ve Ferdinand engizisyon mahkemelerinin yetkilerini artırarak çok sayıda Yahudinin bu mahkemeler tarafından ağır şekilde cezalandırılmalarına imkan tanıdılar. O dönemde baş engizitör olarak tayin edilen Thomas de Toquemada’nın kararıyla çok sayıda Yahudi yakıldı. En son Kraliçe İsabella’nın kararıyla 31 Mart 1492 tarihinde bütün Yahudilerin İspanya’yı terk etmelerini isteyen ferman çıkarıldı. Aynı yılın Mayıs ayında yürürlüğe sokulan ferman ülkedeki bütün Yahudilerin 2 Ağustos 1492 tarihine kadar İspanya’yı terk etmelerini istiyordu. İşte bu Yahudiler kendilerine yeni bir yurt bulabilmek için birçok ülkenin kapısını çaldılar ama sürekli kalmaları üzere kendilerine Osmanlı İmparatorluğu’ndan başka kapıyı açan olmadı...İspanya’dan sürgün edilen Yahudilerin 150 bin kadarı ilk etapta Osmanlı topraklarına sığındılar. Diğerlerinin de önemli bir kısmı Polonya ve Rusya’ya geçtikten sonra onlar da Osmanlı’ya iltica ettiler... Kendilerine “Sefarad” adı verilen bu Yahudilerin büyük çoğunluğu Selanik ve İstanbul’a yerleştirildiler. Göç olayının yaşandığı sırada Osmanlı Sultanı olan II. Bayezid Han, Yahudilerin iyi karşılanmaları için bütün illere haber göndermiş, hatta bunlara zarar verenlerin en ağır cezaya çarptırılacaklarını duyurmuştu...




Sultan II. Murad, Balkanlarda uzun yıllar devam eden muharebelerden sonra Macaristan ile Segedin anlaşmasını imzaladı. Şimdi Devlet-i Âl-i Osmaniyye rahattı. Çok yorulmuştu. Köşesine çekilip kalan ömrünü ibadetle geçirmek istiyordu ve saltanatı, 14 yaşındaki oğlu Mehmed’e bırakmayı düşünüyordu. Vezirlerini toplayıp:-Oğlumuz Mehemmed Han-ı Sânî devlete büyük hizmetler ifa edecektir. Allah padişahlığını mübarek eylesin.Diyerek saltanatı ona devrettiğini ilan etti. Osmanlı tahtındaki bu değişikliği haber alan Macarlar, Papa’nın Macaristan vekili Julyen Sezarini’nin “Hristiyan olmayanlara verilen sözü tutmak mecburiyeti yoktur” fetvasıyla, İncil’e el basarak yaptıkları Segedin anlaşması tanımadıklarını söylediler ve Osmanlı Devletine karşı savaş hazırlılarına başladılar.

Nihayet 1444 yılı Ağustos ayı sonlarında büyük bir ordu sefere hazır hale geldi. Macar prensi Yanoş Hünyad’ın kumandasındaki bu orduda ayrıca Alman, İtalyan, Polonya ve Çek şövalyeleri de yer alıyorlardı. Macar kralı Ladislas da, son anda bu sefere katılmaya karar vererek, prens Yanoş’un kumandası altında sefere çıktı. Haçlı ordusu 1 Eylül günü hareket etti ve 20 Eylül’de Tuna’yı geçerek Osmanlı topraklarına girdi. Hiçbir tecrübesi olmayan, henüz tahta çıkmış bir çocuk, bu kalabalık haçlı ordusu ile nasıl baş edecekti? Hemen babası II. Murad’a haber göndererek, gerçekte babasının padişah olduğunu, derhal tahta geçmelerini ve orduyu düşman üzerine sevketmelerini bildirdi. Fakat II. Murad, -Oğlumuz Mehemmed Han’a serir-i saltanatı tefvizden maksadımız, bundan böyle istirahat eylemek için idi. Padişah iseler, kendileri din ü devleti sıyanet edeler. (Yani, ben padişah değilim, sana devrettim, sen devleti korumakla vazifelisin)Diye cevap gönderdi. Bu cevaba karşılık, II. Mehmed:-Saltanat kendilerine aid ise, def’i a’dâya mübaşeretleri farz-ı ayndır. Yok eğer bu cânibe aid ise, ülü’l-emre itaat lüzumu, zâmir-i müzmirlerinin ma’lumudur. (Yani, eğer siz padişahsanız, düşman üzerine ordu göndermeniz farzdır. Yok eğer ben padişah isem, ülül-emre itaat gereği, size emrediyorum, ordunun başına geçiniz) Bu emir üzerine II. Murad tekrar tahta çıktı ve emen ordusunu toplayıp Bursa’dan hareket etti. O tarihte İstanbul henüz fetholunmamış idi. Bu yüzden Çanakkale boğazı üzerinden Avrupa tarafına geçebiliyorlardı. Fakat burası Venedik gemileri tarafından abluka altına alınmıştı. Bu yüzden İstanbul boğazı önlerine geldiler ve daha önceden buraya ticaret için gelmiş bulunan Ceneviz gemicileri ile anlaşma yapıldı. Ceneviz gemileri, asker başına bir altın karşılığında, Osmanlı askerini karşı sahile geçirdi. Ordu, buradan hızla Edirne’ye hareket etti. Buradaki Rumeli kuvvetleri ile buluştu. Bu sırada haçlı ordusu da hızla Edirne üzerine doğru geliyordu. Sultan II. Murad Edirne’den ayrılarak, kuzeyde Varna civarına geldi. Haçlı ordusunu burada karşılayacaktı.Nihayet 10 Kasım 1444 günü Haçlı ordusu ile muharebeler başladı. Mevcudu Osmanlı ordusundan kat kat fazla olan haçlılar, ilk hücumda bir başarı kazandılar. Kral Ladislas, kalabalık bir kuvvetle Sultan Murad’ın çadırı yakınlarına kadar sokuldu. Maksadı, Sultanı öldürüp, askerin maneviyatını bozarak savaşı kazanmaktı. Tepeden tırnağa kadar zırhlara bürünmüş kralı, Koca Hızır isimli, ihtiyar bir yeniçeri farketti. Hemen arkadan takibetti ve yıldırım gibi üzerine atlayıp attan aşağı yuvarladı. Sonra da ani bir hamle ile kılıcını indirdi ve başını gövdesinden ayırdı. Hemen kralın kesik başını bir mızrağın ucuna geçirip Macar askerlerine:-İşte kralınız, cesareti olan varsa beri gelsin!Diye bağırmaya başladı. Bunu gören Macarlar paniğe kapılıp kaçmaya başladılar. Haçlıların ani hücumu karşısında bir ara dağılma tehlikesi geçiren Osmanlı kuvvetleri, düşmanın bu duraklamasını fırsat bilerek hemen hücuma geçti ve birkaç saat içinde koca haçlı ordusunu yok etti. Meşhur Yanoş Hünyad, kıyafet değiştirerek canını zor kurtardı. Böylece, bir askerin yaptığı ufak, ama çok mühim bir hareketi ile koca bir harp kazanıldı.



1513 yılı baharında Batı Akdeniz sularında pervasızca dolaşan bir korsan gemisi. Güvertede orta yaşlı, kırmızı sakallı, yüzü deniz rüzgarlarıyla sertleşmiş, tecrübeli bir kaptan. Adı, Oruç, fakat leventleri ona Baba Oruç diyorlar. Muavinleri, Kazdağlı Salih ve ihtiyar Süleyman Reisler. Bir hafta kadar İtalya sahillerinde dolaştıkları halde bir tüccar gemisine tesadüf edemediler. Üsleri olan Cerbe adasında eli boş dönmek itibarlarını sarsacak. Sonra, Tunus sultanına vergi de verecekler.

Nihayet, bu küçük korsan gemisinin gözcüsü, iki büyük geminin oraya doğru yaklaştığını haber verdi. Biraz sonra, bu gemilerin, bir kadırganın iki katı büyüklükte, dev birer alamet olduğunu gördüler. Bu durumda yapılacak en akıllıca iş, dümen kırıp kaçmaktı. Kazdağlı Salih ile Süleyman reis, endişeli bir şekilde reislerine bakıyorlardı. Fakat Baba Oruç sakin, ama vakurdu. -Herkes tüfeklerini, oklarını palalarını kuşanıp güverteye çıksınlar!Bu emir üzerine bütün leventler kısa zamanda hazırlanıp, gemileri beklemeye başladılar. Her biri iki kadırga büyüklüğündeki, kali-royal denilen bu gemiler, tanınmış İtalyan kaptanlarından Paolo Vittorio’nun kumandasında idi ve Papa II. Jullianus’un maiyet bandırasını hamildi. Topuklarına kadar silahlı İtalyan denizcilerinin muhafazasında olarak, Roma’nın bir iskelesi olan Civita Vecchia’dan kalkmışlar, Cenova limanına gidiyorlardı. Sefinelerin içi tıklım tıklım mal dolu idi. Kaptan Paolo da onları görmüş, üzerlerine düşecek şekilde manevra yapmıştı. Kuvvetler arasındaki fark çok büyüktü. Leventler, kendilerinden tam 50 kat fazla düşmanla savaşacaklardı. Bu sebeple bazılarının tereddütleri yüzlerinden okunuyordu. Bir ara gözden kaybolan Oruç Reis, biraz sonra güverteye çıktı ve denizin üstünde yüzen kürekleri gösterdi. Meğer bütün kürekleri iskarmozlarından çıkarıp deniz atmıştı:-İşte şimdi de küreksiz kaldık. Ya cesaretle cenk edip galip geleceğiz, veya ömrümüzün sonuna kadar kafir gemilerinde forsa çekeceğiz. Buradan geri dönüş yok!Bütün leventler bir ağızdan reislerine destek oldular ve:-Sen nasıl istersen öyle olsun Baba, nasip ise yüzünü ak, kılıcını muzaffer ederiz! Dediler.Kaptan Paolo’nun Kali’si, pür ihtişam bu küçük geminin üzerine geliyordu. Onu Endülüs’lü hurda bir harami gemisi zannetmişlerdi. Dakikalar geçtikçe gemiler birbirlerine yaklaşıyorlardı. Oruç Reis’in gemisinden bir hareket göremeyince, kaçmaya bile mecali olmadığına hükmetmişlerdi. Hiç zahmetsiz bir gemiye sahip olacaklarından gayet emin bir şekilde, mahirane bir manevra ile Oruç Reis’in perkendesine rampa ettiler. İlk anda güvertede bir şeyler göremediler. Fakat Oruç Reis’in:-Vurun leventlerim, koman yiğitlerim! Narası ile leventler bir anda kancalı merdivenlerini düşman gemisine takıp, kedi çevikliği ile tırmandılar ve hiç beklemedik leri bir gayretle üzerlerine atıldılar. Neye uğradığını anlayamayan İtalyanlar, birden toparlanmaya muvaffak olamadılar. Osmanlı palaları süratle üzerlerine iniyordu. Baba Oruç ise beş kişiyi alarak kaptan köşküne çıkmaya muvaffak oldu ve Paolo Vittorio ile yanındaki tanınmış birkaç şövalyeyi bir anda cansız yere serdi. Bunun duyulması ile, Papa cenaplarının şöhretli denizcileri teslim oldular. Esir edilen denizciler hemen ambarlara indirilip forsaya çakıldı. Bunların elbiselerini ise leventlere giydiren Baba Oruç’un bir planı vardı. Diğer düşman gemisi, savaşı kendilerinin kazandığından gayet emin bir şekilde, ganimetten pay almak için üzerlerine doğru geliyordu. Biraz sonra Oruç Reis’in gemisine rampa etti. Güvertede İtalyan kıyafetli denizcileri görünce, onların kazandığı bu savaştan kendi paylarına düşen ganimetleri istediler. İtalyan kıyafetindeki leventler ise rahat bir şekilde onların gemisine tırmandılar. Tam bu sırada palalarını çekip bir anda üzerlerine saldırdılar. Toparlanmaya fırsat bulamayan İtalyan denizcilerin çoğu teslim oldu, bir kısmı da canını kurtarmak için denize atladı. Süleyman Reis, kaptan köşküne çıkmış ve palasını kaptanın göğsüne dayamıştı bile.Oruç Reis, genç denizcileri hemen forsaya çaktı, yaşlı ve sakat olanları bir sandala bindirerek İtalya sahillerine gönderdi. Bu hadiseden Baba Oruç’un müsaahası sayesinde kurtulanlar, Cenova’ya giderek olanı biteni anlattılar. Kızıl sakallı ve orta yaşlı bu Türk denizcisinin kahramanlıklarını yeminler ederek söylediler. Bu haber bütün Akdeniz sahillerine kısa zamanda yayıldı. Kızıl sakalından ötürü “Barbarossa” dedikleri Oruç Reis için, “Kara sularımıza geliyormuş” şayiaları yayılan sahil şehirlerin de büyük bir panik başlıyordu. Bundan sonra, Baba Oruç ile birlikte kardeşi Hızır Reis de aynı isimle anılmaya başladı ve Barbaros Hayrettin Paşa adı ile Osmanlı devleti Kaptan-ı Derya’lığına kadar yükseldi.



Yavuz Sultan Selim’in iki atı vardı: Akduman ve Karaduman. Sulh zamanlarında Akduman’la dolaşırdı. Harpte ise Karaduman’a binerdi. İkisi de çok cins Arap atlarıydı. Akduman’ın kuyruğu ve yeleleri pek gösterişliydi. Karaduman ise, uzun bacaklı ve daha kuvvetliydi. Alnı ak akıtmalı, ayakları sekiliydi. Hiçbir yarışta onu geçen görül memişti. Güzel bir sonbahar sabahı, Cihan Padişahı Yavuz Selim Han at gezintisi yapıyordu. Yanında can yoldaşı Hasan Can bulunuyordu. Yavuz’un, Allah, Peygamber ve atlarından sonra en sevdiği insandı. Gizli ve açık müşküllerini sadece onunla dertleşirdi. Fakat Hasan Can merak içindeydi. Çünkü büyük Padişah, bugün Karaduman’a binmişti.

Nihayet dayanamayıp sordu:-Merakımı bağışla Sultanım, Efendim. Görürüz ki Karaduman pek sabırsızlanır!.Cihan Hükümdarı tane tane cevap verdi:­-Bizim dahi sabrımızı taşırırlar Hasan Can...-Başımız yoluna feda...Acep sıkıntınız nice ola Padişahım?-Şu Tomanbay dedikleri, tedbirsizlik eyler...-Mısır Sultanı mı Devletlûm?-Başına topladığı kıptî ve diğer taifesiyle İslam aleminde fitne çıkarır.-Yazılar olsun fitneciye...-Amma biz dahi isteriz ki, Atalarımız gibi Frenk illerine cihad idelüm.-Beli Sultanım...-Velakin arkamızda böyle fitneciler varken, kafir eline gidilir mi?-Haklısınız Devletlûm. Müslümanlar arasında anlaşmazlık oldukça düşman bayram eder. Yavuz kaşlarını çattı. Gür bıyıklarını düzeltti:-Önce şu Mısır fesadının halli gerek. Tomanbay kibirlisinin burnu kırılmalı ki, İslam alemi ferahlaya..-Seferimiz ne vakittir Sultanım?-At üstünde değil miyiz Hasan Can? Gayrı sevdiklerinle helalleşmeye çalış!-Cenab- Hak, niyetiniz gibi seferinizi de mübarek kıla Sultanım...Biz cümlemiz Allah yolunda Din ve Devlet uğruna kurbanız. Hemen Padişahımız emretsinler yeter.Koca Yavuz sakinleşti. Tebessüm etti. çok nadir gülerdi:-Gel hele Hasan!... Şu gölgelikte iki rekat namaz kılalım...dedi.İki koca Osmanlı, billur bir pınardan abdest tazelediler. İki koca çınar gibi namaza durdular. İki uzun nehir gibi eşil çimenlerde secdeye vardılar. Sonra iki beyaz minare gibi ellerini göğe uzatıp dua ettiler. 1517 senesinin ılık bir Mayıs sabahı, Osmanlı ordusu Üsküdar’da toplandı. Mağlubiyet yüzü görmeyen bu mübarek askerler sefere hazırdılar. Cihan Padişahı Sula Selin Han, biraz sonra atının üzerinde, askerlerinin karşısına geçti:-“Gazilerim...Yiğitlerim...Şahbazlarım...Erlerim...Erenlerim...Askerlerim...Ne mutlu bize ki, Allah yolunda, din ve devlet uğrunda harbe gideriz. Yeryüzünde fesat çıkaranları temizlemek, üzerimize farz oldu. Bu yolda ölürsek, müjdeler olsun bize. Cenab-ı Hak cümlemizin yardımcısı olsun. Âmin. Gelin gayri helallaşalım. Bizim sizlerde bir hakkımız varsa, yerden göğe kadar helal olsun. Sizin de kaldıysa...-Helal olsun!...-Helal olsun!...-Helal olsun!...Daha sonra Koca Sultan, sefer emrini verdi:-Ya Allah...Bismillah...Zaferle beslenen Osmanlı ordusu, geçtiği beldelere adalet ve bereket dağıtarak ilerledi, ilerledi.9 Ocak Perşembe günü Meşhur Sina Çölüne geldi, dayandılar.Bu kum deryası, bir yanardağ krateri gibi kaynıyordu. O tarihe kadar bu çölü geçen ordu görülmemişti. Büyük İskender buraya geldiği vakit, askerlerini denizden göndermeğe mecbur olmuştu. Timur Han da Hindistan!ı, İran’ı, Anadolu’yu ve Bağdad, Halep, Şam gibi birçok memleketi fethedip geçmişti. Ancak buraya geldiği zaman çaresiz kalarak geri dönmüştü. Burada güneş o kadar kızgındı ki, yumurtayı kuma koysalar 40 saniyede pişer, lop olurdu. Havadaki kuşlar yanlışlıkla çöle dalsa, 500 metre uçmadan cansız yere düşerdi. İşte büyük Osmanlı Sultanı Yavuz Selim Han, ordusunu bütün mevcuduyla çölden geçirip, Mısır’ı fethe niyetliydi. Daima olduğu gibi bir keşif kolu çıkartıp, geçit yerlerini tespit ettirmek istedi. Bu iş için Vezir Hüsam Paşa görevlendirildi. Paşa yanına aldığı 7 çöl adamıyla birlikte yarım saat sonra geri döndü. Yavuz at üzerine onu bekliyordu. Karaduman da binicisi gibi meraklıydı. Bütün asker de meraktaydılar.İlk söz Padişahındı:-De bakalım Hüsam Paşamız! Neler gördün?..Ne tedbirler uygundur?...De bakalım, ne söylersin?..Paşa önüne bakıyordu. Ne söyleyeceğini değil, nasıl söyleyeceğini düşünüyordu. Yavuz hafiften celallendi:-Ne susarsın Paşa!...Susma zamanı mıdır?-Bizi affediniz Sultanım...Velakin bu kızgın çöl deryasını geçmek...-Evet geçmek?-İnsanoğlu için geçmek mümkün değildir diye düşünürüz Devletlûm...-Hele hele!..-Hele Piyade askeriniz çöl ortasına varmadan tebahhur eder buharlaşır Hünkarım.Yavuz’un boynundaki şahdamarı kabarmaya başladı. Bunu ancak Hasan Can fark etti. Terden sırılsıklam olan alnını silmeyen Koca Cihangir:-Allahü Teâlâ, dünyadaki her şeyi, dağları, denizleri, ovaları, gölleri ve çölleri, evet çölleri de...İnsanoğluna musahhar kılmıştır...dedi ve Hasan Can’a baktı. O da bakışıyla tasdik etti. bu bakış ve baş eğiş sanki bir parola idi. Sonra da padişah emri duyuldu:-Azlettim Hüsam Paşayı!..Emir derhal yerine getirildi.Ordudaki heyecan son haddine varmıştı. Eğer Osmanlı Sultanı bir an tereddüt gösterseydi, Hüsam Paşa gibi düşünenlere engel olunamazdı.Mücahid Serdar, Karaduman’ın üzengileri üzerinde doğruldu ve son defa hitabetti:-Ey Cennet yolcuları!...Ey Can kardeşlerim!...Bilirsiniz ki Müslümanlar, muharebe meydanında ve bütün ömürlerince yalnız ve yalnız Allah’tan korkarlar... Önüne çıkan hiçbir engel O’nu Allah yolunda cihaddan alıkoyamaz. Sizler Cenab-ı Hakk’ın emirlerine uydukça O‘nun yardımıyla bu çölü geçmek de sizlere nasib olur İnşaallah...Sonra Mübarek Osmanlı ordusu, düğüne gider gibi alevli Sina Çölüne daldı.Neredeyse çölün ortasına varmışlardı. Yavuz Sultan Selim Han hazretleri, birdenbire Karaduman’dan yere atladı...Onu gören başta Veziriazam Sinan Paşa olmak üzere, Anadolu ve Rumeli Beylerbeyi de atlarından indiler. Rütbe rütbe bütün kumandanlar, sipahiler, süvariler de yaya yürümeye başladılar... Başlarında Halifeyi Rûy-i Zemin olmak üzere, Koca Osmanlı ordusu piyade bir ordu haline dönüvermişti. Üstelik Padişah, çok saygılı bir şekilde ve önüne bakarak yürüyordu...Bütün vezirler kumandanlar, askerler, merak içinde kalmışlardı. Her zamanki gibi Hasan Can’a müracaat ettiler. O da ne olduğunu anlayamamıştı. Fakat öğrenmek için gene ondan başkası cesaret edemezdi. Hünkar’a iyice yaklaştı ve:-Hayırdır İnşaallah Sultanım!...dedi. Bütün ordu merak eyler.. “Devletlû Padişahı mız acep niçin yaya yürürler?” diye telaş ederler.Koca Sultan, sanki öbür dünyayı seyrediyorcasına fısıldadı:-İki cihan Sultanı Peygamber Efendimiz, önümüzde yaya yürürlerken, biz nasıl at üstünde olabiliriz, Hasan Can!..Sevgili Peygamberimizin bu inanılmaz derecede güzel mucizelerinden sonra, ikinci bir mucize daha meydana geldi. 100 yıldır yağmur yüzü görmeyen Sina Çölüne, biraz sonra bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordu. Tıpkı 9 asır önce, Bedr gazasında olduğu gibi. Kaygan kumlar pekleşti, yürümek kolaylaştı. Gaziler ve Mücahidler serinleyip, suya kandılar...Allahü Teâlânın rahmeti ve Peygamber Efendimizin mucizeleriyle kanatlanan Mübarek Osmanlı ordusu da, şeref dolu tarihine yeni bir zafer daha ekledi.Mısır fethedildi.



Sinop'ta medfûn bulunan ve Takıyyüddîn Ebû Bekr Kefevî'nin talebesi olan Mahmûd Kefevî hocasının şu kerâmetini anlattı:"Gemiye binip İstanbul'a gitmek üzere yola çıktık. Ben o zaman gençtim ve bu benim ilk yolculuğumdu. Hoş bir rüzgârla dört gün gittik. Sonra şiddetli bir rüzgârla deniz kabardı. Dalgalar her taraftan vurmaya başladı. Gemide bulunanlar korku, dehşet ve ümitsizlik içinde bâzı mal ve eşyâlarını denize attılar. Bu ızdırap ve sıkıntı bana da ümitsizlik vermeye başladı. Hocam Takıyyüddîn Ebû Bekr Kefevî, geminin alt katında sâkin ve telaşsız bir halde oturuyor du. Dalgaların şiddetli vuruşları gemide bulunanların ve benim korkumu iyice arttırdı. Hocam bana bakıp; "Korkma! Allahü teâlâ bizi kurtaracak ve biz Erikli Kasabasının doğu tarafındaki Hacı Baba Dergâhında kuşluk vakti oturup süt içeceğiz ve incir yiyeceğiz." buyurdu.

Gemici lerin hesâbına göre seksen mil yolumuz kalmıştı. Ebû Bekr Kefevî hazretleri sükûn ve vekar içinde tatlı ve güzel sesiyle Kehf sûresini okumaya başladı. Biz rahatladık ve korkumuz kalma dı. Halbuki dalgaların vuruşları hâlâ devâm ediyordu. Nihâyet Allahü teâlâ bizi, hocam Ebû Bekr Kefevî hazretlerinin duâsı bereketiyle kurtardı. Gecenin sabahında Erikli sâhiline çıkıp doğruca Hacı Baba Dergâhına ziyârete gitti. Biz de onu tâkib ettik. Hep birlikte oturduk. Hocamız Kur'ân-ı kerîm okuyor biz de dinliyorduk. O sırada dergâhın çevresinden bir kadın iki elinde birer çanak ile çıkageldi. Kapları önümüze bıraktı. Biri süt, diğeri incirle doluydu. Şeyh Ebû Bekr Kefevî tebessüm ederek bize baktı ve; "Bismillah ile yiyiniz!" buyurdu. Biz besmele ile yedik. Hocamın bu kerâmetine şâhid olduğumuz zaman, 1542 (H.949) senesiydi."



Cihan sultanı Kanuni Süleyman Han, ikinci defa çıktığı İran seferinden de galibiyetle dönüyordu. Fakat savaş meydanlarında Osmanlı askerinin karşısından kaçan İran Şahı Tahmasb, padişah İstanbul’a avdet edince, her zaman yaptığı gibi Osmanlı sınırını geçti ve topraklarımıza saldırmaya başladı. 1551 yılında oğlu İsmail Mirza’yı kalabalık bir ordu ile Erzurum üzerine gönderdi. -Kalenin anahtarlarını Kanuni Sultan Süleyman oraya yetişmeden istiyorum, diye talimat verdi.Erzurum beylerbeyi İskender Paşa kahraman bir askerdi. Kanuni, kendisine bu vazifeyi verirken :-Baka İskender, seni böyle mühim bir sancağın muhafazasına memur eyledik. Görelim seni, yüzümüzü kara çıkarma, demişti.

İskender Paşa da, ilk olarak, 1549 da İran’ın Hoy şehri valisi Dümbüllü Hacı Han üzerine ani bir baskın yapmış, Van üzerine saldırıya hazırlanan İran kuvvetlerini perişan etmiş ve Dümbüllü’nün kesik başını padişaha göndermişti. Daha sonra İran ile ittifak kuran ve onlar hesabına çalışan Ahıskalıları bertaraf etti. İşte bu günlerde İran ordusunun Erzurum üzerine doğru gelmekte olduğu haberi ulaştı. Hemen beyleri topladı ve:-Padişah efendimizin dönüşlerini fırsat bilen Şah Tahmasb, oğlunu üzerimize gönderir. Tedbir nedir, ne yapmak gerektir, açıkça söyleyin.Bütün paşalar ve beyler, Erzurum’da kalıp şehrin savunulması fikrindeydiler. Beylerin düşüncelerini öğrenen İskender Paşa:-Tedbir bunlar değildir. Padişah efendimizin bize emanet ettiği bu kalenin harap olmasına rızam yoktur, taşra çıkıp harp ederiz, diyerek kararını açıkladı. Erzurum kalesinde toplam beş bin asker vardı. 1551 yılı Eylül ayının ilk günlerinde Erzurum önlerine gelen İsmail Mirza kumandasındaki elli bin kişilik İran ordusu, karşısında İskender Paşa’yı buldu. Kuvvetler arasında denge yoktu. Osmanlı askeri, İran kuvvetlerinin onda biri kadardı. Buna rağmen, Erzurum kalesi önlerinde derhal savaşa girdiler. İskender Paşa en ön safta bir nefer gibi savaşıyordu. Akşama kadar devam eden muharebeden bir netice alınamadı. Üstelik Osmanlı askerinin yarısı şehid düşmüştü. İskender Paşa akşamüzeri kaleye çekildi. İsmail Mirza ertesi gün elçiler göndererek, teslim olmalarını, aksi takdirde şehirde taş üstünde taş bırakmayacaklarını bildirdi. Paşa:-Canımızı veririz de bir karış yer vermeyiz! Cevabını gönderdi.Bundan sonra İran askerinin kaleyi muhasarası başladı. Fakat İskender Paşa kaleyi büyük bir azimle müdafaa ediyor, arasıra küçük bir müfreze ile huruç hareketleri yapıyor ve düşmana ağır zayiatlar verdiriyordu. Bu şiddetli muhasara bir aydan fazla devam etti. Sonunda İran askerinin disiplinsiz davranışlarda bulunmaya başlamaları üzerine İsmail Mirza kuşatmayı kaldırıp geri çekilmek zorunda kaldı. Erzurum büyük bir tehlike atlatmıştı. Fakat İskender Paşa’yı çekemeyenler, kalede savunma yapılması gerekirken, dışarı çıkıp, sayıları kendilerinden on kat fazla olan düşmana karşı pervasızca hücuma geçildiği ve bu muharebe sırasında askerin yarısının şehid edildiği, bu hatalı hareketin sorumluluğu tamamen paşaya aittir diyerek hemen padişaha şikayette bulundular. Zaten Paşa da bu hadiseden dolayı çok üzgündü ve her gün ağlıyor:-Ben padişahımızın huzuruna nasıl çıkarım? Onun bize emanet ettiği asker evlatlarımızın imha edilmesine sebep oldum. Ne fena talihimiz varmış! Diyordu.Kumandanlar kendisini teselli etmeye çalışıyorlar ve:-Elem çekme paşa baba, sen vazifeni yaptın, kul inkar etse bile Allah şahittir! Diyorlardı.Fakat o, kendisini çekemeyenlerin fitnelerinden değil, halife-i müslimin olan padişahın, kendisine kızmasından korkuyordu. Her an İstanbul’dan gelecek kötü bir haberi beklemeye başladı. Belki de idam edilmesi için ruhsat bile almışlardı. O ölümden korkmuyor fakat bir hain gibi idam edilmek istemiyordu. Sağ kalırsa, bu devlete daha çok büyük hizmetler etmek azmindeydi.-Ben İran’dan öcümü almasını bilirim! Diyordu.Günlerden bir gün, galiba Perşembe idi, saray kapıcıbaşılarından biri Erzurum’a geldi. Padişah-ı cihan’dan bir ferman getirmişti. Bütün devlet ve askeri erkanı topladı. İskender Paşa, artık işin sonuna geldiğini, idam fermanının gönderildiğini, hiç değilse azledileceğini tahmin ediyordu. Herkes yerini aldıktan sonra kapıcıbaşı içeri girdi ve İskender Paşa’nın önünde durdu. Heyecan son haddine gelmişti.-Gazan mübarek olsun İskender Paşa, Sultanımız efendimizin ekmeği sana helal olsun! Erzurum’u kurtardın. Padişah efendimiz seni tebrik ediyorlar ve sana altın bir kılıç ile murassa bir topuz gönderdiler. İskender Paşa heyecandan titriyordu. Demek gayretleri boşa çıkmamıştı. Sultan Süleyman tarafından takdir ediliyordu. Bu ne büyük saadetti. Kapıcıbaşı bir de padişahın nâmesini getirmişti. Hemen açıp okumaya başladı:-“İskender, berhüdar olasın, iki cihanda yüzün ak ola. Sen, Şah askeri ile denk değildin. Onun askeri çok fazla iken sen bu derece mukabelede himmet ve gayret gösterdin. Hiç kusurun olmadı. Hatırını hoş tut.”Ayrıca Sadrazam Rüstem Paşa da bir name göndererek onu tebrik ediyordu. İskender Paşa, bu paha biçilmez iltifatlar karşısında bir çocuk gibi utanmış ve başını önüne eğmişti. Gözlerinden sevinç gözyaşları dökülürken:-Biz bu kadar çok mu gayret gösterdik? Diye mırıldanıyordu.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
2 Şevval 1438
Miladi:
27 Haziran 2017

Söz Ola
Savaş yalnız sınırlarda olmaz, savaş bir milletin topyekün ateşe girmesidir. Eğer bu bütünlük sağlanmamışsa zafer tesadüfi,yenilgi kaderdir.
Sultan II. Abdülhamid Han
Osmanlılar Twitter