Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Fatih Sultan Mehmed Han 3 Temmuz 1462’de Midilli adasını fethedince, adanın savunma ve muhafazası için gazilerden ikiyüz yeniçeri ile yeteri kadar sipahiyi orada bırakmıştı. Midilli’den ayrılırken hepsini bir araya topladı ve:
-Kullarım, bu cezireyi önce Allah’a, sonra size emanet ediyorum. Bakalım muhafazası uğrunda nasıl hizmet edersiniz?
Sipahilerden biri hünkarın ayaklarına kapandı ve:
-Âsûde hâtır ol padişahım, bu can bu tende durdukça düşmana adayı bırakmak ne mümkün dedi.
Padişah elini bu sipahinin omzuna koyarak:
-Bilirim Yakub, uğruma baş koyanlardansın, gayreti elden bırakmaz, sadakatten ayrılmazsın demek suretiyle bu adanın fethinde ziyade gayret ve fedakarlık gösteren bu sipahiden iltifatını esirgememişti.

Kendisine adada timar verilen ve bu yeni dirlikten memnun olan Yakub, Vardar Yenice’li bir sipahinin oğluydu. Yakışıklı bir yiğitti. Aradan aylar, yıllar geçti. Herkes tarafından sevilen Yakub, yerli bir kadınla evlendi. İshak, Oruç, Hızır ve İlyas adında dört oğlu oldu. Çocuklar hem İslam terbiyesi ile büyüyorlar, hem de adadaki Rumlardan denizciliğin yanısıra Rumca ve İtalyanca da öğreniyorlardı. İstanbul ile Mısır arasında uğrak yeri olan Midilli limanı, her zaman ticaret gemileri ile dolu olurdu. Yakub bazan çocuklarını alır, gemilere bindirip gezdirirdi. Hepsinin tek hedefi denizci olmaktı. Bir gün akşam yemeğinden sonra bütün aile bir arada oturuyorlardı. Oruç babasına uzun uzun dert yandı:
-Bizim de bir teknemiz olsa, buradan aldığımız malları başka limanlara götürür satardık. Biz kazanır, evimizi geçindirirdik. Artık senin çalışman doğru değil, çok ihtiyarladın!
Yakub, oğlunun gözlerine sevgi ve minnet ile baktı:
-Hey oğul, sen bizi ne sandın? Biz eski toprağız, eski. Ölünceye kadar çalışırız. Siz daha çocuksunuz, açık denizdeki dalgalar kurt denizcilere râm olur.
-Ama herkes bizi limanda parmakla gösteriyor!
-İnşaallah o günler de gelir.
Çocuklar hep birden âmin çektiler. Aradan bir hafta-on gün geçti. Bir Perşembe akşamı balıktan dönen çocuklar, evde eşya namına bir şey kalmadığını gördüler. Ne o yerdeki pahalı canım halılar, ne de babalarının duvarda daima asılı duran Rumeli yadigarı altın kabzalı kılıcı vardı. Yakub, oğullarına durumu kısaca anlattı. Nesi var nesi yok satmış, Oruç’a ufak da olsa bir tekne donatmak için teşebbüse geçmişti. Oruç ağlayarak babasının ellerine sarıldı:
-Ne yaptın baba! Benim için kurulu düzenini, evini neden darmadağın ettin? Ah keşke söylemeseydim.
Yakub oğlunu kucakladı ve:
-Biz ihtiyarız yavrum, bir ayağımız çukurda sayılır. İnşaallah sen ailenin büyüğü olur, onlara bakarsın. İshak da sana yardım eder.
Oruç, bu ufak fakat yeni yelkenli ile Midilli adasından, kardeşi İlyas ile birlikte denize açıldığı zaman bütün aile limana geldi ve onları uğurladı. Bu olaydan sonra Yakub Ağa fazla yaşamadı. Onun vefatından sonra Hızır, küçük bir tekne kiralayıp, ağabeyi Oruç gibi denizlere açıldı. 1501 yılı ortalarında Papa, Venedik ve Fransız gemilerinden oluşan bir Haçlı donanması topladı ve başına da Amiral Filip de Klers’i getirerek, Midilli adasını zaptetmek vazifesini verdi. Ada önlerine gelen bu donanma, karaya asker çıkararak kaleyi kuşattı. Fakat bir buçuk ay uğraşmalarına rağmen, bütün Midilli halkının topyekün yaptıkları kahramanca savunma karşısında muvaffak olamadı ve kuşatmayı kaldırıp çekilmek zorunda kaldı. İşte Oruç ve kardeşlerinin haçlılara karşı kinleri o zaman başladı.
-Bir gün gelecek bunun intikamı alınacaktır, padişahımız sağ olsun diyorlardı.
Aradan iki yıl geçti. 1503 yılında Oruç ve kardeşi İlyas, Girit açıklarında, Rodos şövalyelerinin büyük bir gemisi ile karşılaştılar. Böylesine büyük bir savaş gemisi ile küçük bir ticaret gemisinin harp etmesine imkan yoktu. Fakat buna rağmen kahraman Oruç, düşmana boyun eğmektense derhal savaşmayı kabul etti. Tekneler birbirine rampa ettikten sonra kanlı bir boğuşma başladı. İlyas şehid oldu, Oruç da esir düştü. Şövalyeler onu Rodos adasına götürüp haraç mezat sattılar. Bunu haber alan Hızır,
-Ben ağamı esaretten kurtarırım, İlyas’ın da öcünü komam diyordu.
Bunlar o andaki heyecan ve teessürle söylenmiş sözlerdi. Yoksa, ufacık bir tekne ile koca savaş gemilerine kafa tutmak mümkün değildi. Kısa bir zaman sonra Bodrum’a geldi, para buldu ve ağabeyini kurtarmak için faaliyete geçti. Fakat Oruç, kardeşinin bu fedakarlığı yapmasını doğru bulmuyordu,
-Alnımıza ne yazıldı ise o olur, meraklanma azad olacağımız günler yakındır diye haberler gönderiyordu. Oruç doğru düşünüyordu. Şehzade Korkut, o zamanlar Antalya valisi idi. Hayırsever bir Müslümandı. Her yıl Rodos’a adamlar gönderir, şövalyelerin eline esir düşmüş Türkleri para ile satın alıp azad ederdi. Bu günlerde Korkut’un adamları adaya geldiler ve 40 kadar esir düşmüş müslümanı satın alarak döndüler. Fakat bunların arasında Oruç yoktu. Çünkü onu satın alan adam, Hızır’ın büyük paralar vererek onu kurtarmak istediğini duymuştu. Böyle bir kozu kolayca elinden kaçırmak istemiyordu. Zaten Rodos adasında büyük bir şöhret bulmuştu. Son derece zeki, çalışkan ve ilim sahibi idi. Konuşmaları herkesi etkiliyordu. Onunla beraber bulunan gayrimüslim esirlerin hepsi, ona hayran kalmışlar ve müslüman olmuşlardı. Bu sebeple adadaki papazlar, onunla görüşmeyi bütün hristiyanlara yasaklamışlardı. Sahibi, onun ileride büyük bir kahraman olacağını sezmişti. Bu değerli esiri ucuza kaptırmak istemiyordu. Korkut tarafından satın alınan müslüman esirler bir gemiye bindirilip Antalya’ya götürülmek üzere yola çıkarıldı. Anlaşmaya göre esirler teslim alınınca para teslim edilecekti. Eziyet olsun diye Oruç, bu esirleri götüren gemiye forsa olarak bir küreğe çakılmıştı. Gemi Rodos’tan ayrıldıktan bir kaç saat sonra şiddetli bir fırtına patlak verdi. Koca gemi hırçın dalgalar arasında kağıttan bir kayık gibi sallanıyordu. Nihayet bu şiddetli dalgalara dayanamayan gemi parçalandı ve batmaya başladı. Herkes korkudan titrerken Oruç sevinç içindeydi:
-Yâ Rabbi bana selamet yolunu göster diye dua ediyordu.
Bu arada müthiş bir gayretle ayağındaki demiri kırarak zincirlerinden kurtuldu ve batmak üzere olan gemiden denize atlayarak yüzmeye başladı. Dağ gibi dalgaların üzerinde bir balık gibi rahatça yüzüyordu. Azgın sularla boğuşarak sahile çıktı. Artık kurtulmuştu. Kaderin cilvesi olarak, kendisi kurtulurken, âzâd edilmek üzere satın alınan müslümanlar bu dalgalarda boğuldular. Oruç doğruca Antalya’ya geldi ve Şehzade Korkut’un yanına gitti. Sadrazam Hadım Ali Paşa ile arası bozulan Korkut, bir ara Mısır’a gitti ve yanında Oruç’u da götürdü. Bu tarihlerde Mısır’da hüküm süren Memluk Sultanlığının kuvvetli bir donanması vardı. Orada bir Mısır savaş gemisine kaptan oldu ve bu gemiyle İskenderun’a doğru yelken açtı. Fakat yolda Rodos donanmasının baskınına uğradılar. Mukavemet imkanın kalmayınca gemisini yakıp sahile kaçtı. Bu son tecrübe ile Oruç çok şey öğrendi. Artık düşmanını tamamen tanıyordu. Kardeşinin intikamını alması yakındı. Tekrar Antalya’ya geldi ve tekrar oraya dönen Şehzade Korkut’a başından geçenleri anlattı. Korkut ona kısa zamanda bir gemi donattı ve:
-Senin istikbalin denizlerdedir, haydi yolun açık olsun koca reis diyerek uğurladı.
Oruç’un yolu açık oldu. Artık onun önünde durabilecek hiçbir donanma kalmayacaktı. Kardeşi Hızır’ı da yanına aldı. İleride Barbaros Hayrettin Paşa adını alacak olan Hızır, eşsiz denizcilik tecrübesini ağabeyi Oruç Reis’ten öğrendi. Cihan Sultanı Kanuni Süleyman’ın karşısına Avrupa kıtasında hiçbir imparator çıkamıyordu. Barbaros kardeşler de aynı devirde Akdeniz’e tamamen hakim olmuşlar ve en ünlü amiralleri dize getirmişlerdi.




Fatih Sultan Mehmed Han 3 Temmuz 1462’de Midilli adasını fethedince, adanın savun ma ve muhafazası için gazilerden ikiyüz yeniçeri ile yeteri kadar sipahiyi orada bırakmıştı. Midilli’den ayrılırken hepsini bir araya topladı ve:-Kullarım, dedi, bu cezireyi önce Allah’a, sonra size emanet ediyorum. Bakalım muhafazası uğrunda nasıl hizmet edersiniz?Sipahilerden biri hünkarın ayaklarına kapandı ve:-Âsûde hâtır ol padişahım, bu can bu tende durdukça düşmana adayı bırakmak ne mümkün, dedi.Padişah elini bu sipahinin omzuna koyarak:-Bilirim Yakub, uğruma baş koyanlardansın, gayreti elden bırakmaz, sadakatten ayrılmazsın.Demek suretiyle bu adanın fethinde ziyade gayret ve fedakarlık gösteren bu sipahiden iltifatını esirgememişti.

Kendisine adada timar verilen ve bu yeni dirlikten memnun olan Yakub, Vardar Yenice’li bir sipahinin oğluydu. Yakışıklı bir yiğitti. Aradan aylar, yıllar geçti. Herkes tarafından sevilen Yakub, yerli bir kadınla evlendi. İshak, Oruç, Hızır ve İlyas adında dört oğlu oldu. Çocuklar hem İslam terbiyesi ile büyüyorlar, hem de adadaki Rumlardan denizciliğin yanısıra Rumca ve İtalyanca da öğreniyorlardı. İstanbul ile Mısır arasında uğrak yeri olan Midilli limanı, her zaman ticaret gemileri ile dolu olurdu. Yakub bazan çocuklarını alır, gemilere bindirip gezdirirdi. Hepsinin tek hedefi denizci olmaktı. Bir gün akşam yemeğinden sonra bütün aile bir arada oturuyorlardı. Oruç babasına uzun uzun dert yandı:-Bizim de bir teknemiz olsa, buradan aldığımız malları başka limanlara götürür satardık. Biz kazanır, evimizi geçindirirdik. Artık senin çalışman doğru değil, çok ihtiyarladın!Yakub, oğlunun gözlerine sevgi ve minnet ile baktı:-Hey oğul, sen bizi ne sandın? Biz eski toprağız, eski. Ölünceye kadar çalışırız. Siz daha çocuksunuz, açık denizdeki dalgalar kurt denizcilere râm olur.-Ama herkes bizi limanda parmakla gösteriyor!-İnşaallah o günler de gelir.Çocuklar hep birden âmin çektiler. Aradan bir hafta-on gün geçti. Bir Perşembe akşamı balıktan dönen çocuklar, evde eşya namına bir şey kalmadığını gördüler. Ne o yerdeki pahalı canım halılar, ne de babalarının duvarda daima asılı duran Rumeli yadigarı altın kabzalı kılıcı vardı. Yakub, oğullarına durumu kısaca anlattı. Nesi var nesi yok satmış, Oruç’a ufak da olsa bir tekne donatmak için teşebbüse geçmişti. Oruç ağlayarak babasının ellerine sarıldı:-Ne yaptın baba! Benim için kurulu düzenini, evini neden darmadağın ettin? Ah keşke söylemeseydim.Yakub oğlunu kucakladı ve:-Biz ihtiyarız yavrum, bir ayağımız çukurda sayılır. İnşaallah sen ailenin büyüğü olur, onlara bakarsın. İshak da sana yardım eder. Oruç, bu ufak fakat yeni yelkenli ile Midilli adasından, kardeşi İlyas ile birlikte denize açıldığı zaman bütün aile limana geldi ve onları uğurladı. Bu olaydan sonra Yakub Ağa fazla yaşamadı. Onun vefatından sonra Hızır, küçük bir tekne kiralayıp, ağabeyi Oruç gibi denizlere açıldı. 1501 yılı ortalarında Papa, Venedik ve Fransız gemilerinden oluşan bir Haçlı donanması topladı ve başına da Amiral Filip de Klers’i getirerek, Midilli adasını zaptetmek vazifesini verdi. Ada önlerine gelen bu donanma, karaya asker çıkararak kaleyi kuşattı. Fakat bir buçuk ay uğraşmalarına rağmen, bütün Midilli halkının topyekün yaptıkları kahramanca savunma karşısında muvaffak olamadı ve kuşatmayı kaldırıp çekilmek zorunda kaldı. İşte Oruç ve kardeşlerinin haçlılara karşı kinleri o zaman başladı. -Bir gün gelecek bunun intikamı alınacaktır, padişahımız sağ olsun, diyorlardı.Aradan iki yıl geçti. 1503 yılında Oruç ve kardeşi İlyas, Girit açıklarında, Rodos şövalyelerinin büyük bir gemisi ile karşılaştılar. Böylesine büyük bir savaş gemisi ile küçük bir ticaret gemisinin harp etmesine imkan yoktu. Fakat buna rağmen kahraman Oruç, düşmana boyun eğmektense derhal savaşmayı kabul etti. Tekneler birbirine rampa ettikten sonra kanlı bir boğuşma başladı. İlyas şehid oldu, Oruç da esir düştü. Şövalyeler onu Rodos adasına götürüp haraç mezat sattılar. Bunu haber alan Hızır,-Ben ağamı esaretten kurtarırım, İlyas’ın da öcünü komam, diyordu.Bunlar o andaki heyecan ve teessürle söylenmiş sözlerdi. Yoksa, ufacık bir tekne ile koca savaş gemilerine kafa tutmak mümkün değildi. Kısa bir zaman sonra Bodrum’a geldi, para buldu ve ağabeyini kurtarmak için faaliyete geçti. Fakat Oruç, kardeşinin bu fedakarlığı yapmasını doğru bulmuyordu,-Alnımıza ne yazıldı ise o olur, meraklanma azad olacağımız günler yakındır, diye haberler gönderiyordu. Oruç doğru düşünüyordu. Şehzade Korkut, o zamanlar Antalya valisi idi. Hayırsever bir Müslümandı. Her yıl Rodos’a adamlar gönderir, şövalyelerin eline esir düşmüş Türkleri para ile satın alıp azad ederdi. Bu günlerde Korkut’un adamları adaya geldiler ve 40 kadar esir düşmüş müslümanı satın alarak döndüler. Fakat bunların arasında Oruç yoktu. Çünkü onu satın alan adam, Hızır’ın büyük paralar vererek onu kurtarmak istediğini duymuştu. Böyle bir kozu kolayca elinden kaçırmak istemiyordu. Zaten Rodos adasında büyük bir şöhret bulmuştu. Son derece zeki, çalışkan ve ilim sahibi idi. Konuşmaları herkesi etkiliyordu. Onunla beraber bulunan gayrimüslim esirlerin hepsi, ona hayran kalmışlar ve müslüman olmuşlardı. Bu sebeple adadaki papazlar, onunla görüşmeyi bütün hristiyanlara yasaklamışlardı. Sahibi, onun ileride büyük bir kahraman olacağını sezmişti. Bu değerli esiri ucuza kaptırmak istemiyordu. Korkut tarafından satın alınan müslüman esirler bir gemiye bindirilip Antalya’ya götürülmek üzere yola çıkarıldı. Anlaşmaya göre esirler teslim alınınca para teslim edilecekti. Eziyet olsun diye Oruç, bu esirleri götüren gemiye forsa olarak bir küreğe çakılmıştı. Gemi Rodos’tan ayrıldıktan bir kaç saat sonra şiddetli bir fırtına patlak verdi. Koca gemi hırçın dalgalar arasında kağıttan bir kayık gibi sallanıyordu. Nihayet bu şiddetli dalgalara dayanamayan gemi parçalandı ve batmaya başladı. Herkes korkudan titrerken Oruç sevinç içindeydi:-Yâ Rabbi bana selamet yolunu göster, diye dua ediyordu.Bu arada müthiş bir gayretle ayağındaki demiri kırarak zincirlerinden kurtuldu ve batmak üzere olan gemiden denize atlayarak yüzmeye başladı. Dağ gibi dalgaların üzerinde bir balık gibi rahatça yüzüyordu. Azgın sularla boğuşarak sahile çıktı. Artık kurtulmuştu. Kaderin cilvesi olarak, kendisi kurtulurken, âzâd edilmek üzere satın alınan müslümanlar bu dalgalarda boğuldular. Oruç doğruca Antalya’ya geldi ve şehzade Korkut’un yanına gitti. Sadrazam Hadım Ali Paşa ile arası bozulan Korkut, bir ara Mısır’a gitti ve yanında Oruç’u da götürdü. Bu tarihlerde Mısır’da hüküm süren Memluk Sultanlığının kuvvetli bir donanması vardı. Orada bir Mısır savaş gemisine kaptan oldu ve bu gemiyle İskenderun’a doğru yelken açtı. Fakat yolda Rodos donanmasının baskınına uğradılar. Mukavemet imkanın kalmayınca gemisini yakıp sahile kaçtı.Bu son tecrübe ile Oruç çok şey öğrendi. Artık düşmanını tamamen tanıyordu. Kardeşinin intikamını alması yakındı. Tekrar Antalya’ya geldi ve tekrar oraya dönen şehzade Korkut’a başından geçenleri anlattı. Korkut ona kısa zamanda bir gemi donattı ve:-Senin istikbalin denizlerdedir, haydi yolun açık olsun koca reis, diyerek uğurla dı. Oruç’un yolu açık oldu. Artık onun önünde durabilecek hiçbir donanma kalmayacaktı. Kardeşi Hızır’ı da yanına aldı. İleride Barbaros Hayrettin Paşa adını alacak olan Hızır, eşsiz denizcilik tecrübesini ağabeyi Oruç Reis’ten öğrendi. Cihan Sultanı Kanuni Süleyman’ın karşısına Avrupa kıtasında hiçbir imparator çıkamıyordu. Barbaros kardeşler de aynı devirde Akdeniz’e tamamen hakim olmuşlar ve en ünlü amiralleri dize getirmişlerdi.




Kenan Paşa, Şeyh Muhammed Aynî hazretlerini ziyâret maksadıyla Siirt'e oradan da Aynî köyüne gitmişti. Askerleriyle birlikte Aynî köyüne varınca, câminin avlusunda bir hasır üzerine oturdu. Paşa için yemek hazırlamak istediler. Şeyh hazretleri; "Bu hususta tekellüfe girmeyi niz, kendinizi zorlamayınız." dedi. Evinde arpa unundan yapılmış iki yufka ve iki gün önce pişirilmiş et yemeği vardı. Bunları yedirmek bizim için ar olur dedilerse de, Şeyh hazretleri; "Bunlar yemek olarak kâfidir. Mevcud olan bunlardır. Bunları ikrâm etmekte bir mahzur yoktur." dedi. Sonra kendisi Kenan Paşanın yanına gitti. Paşa onu görünce ayağa kalkıp hürmetle elini öptü ve duâ istedi. Sofrayı getirmelerini söyleyince, Paşanın önüne iki yufkayı ve et yemeğini koydular. Bunları yedi. Sonra kalkıp Şeyh Muhammed Aynî hazretlerinin elini tekrar öptü. Teşekkür ederek müsâde isteyip ayrıldı. Dönerken yolda adamlarından biri, Şeyh'in huzûrunda ne yemeği yediğini sorunca; "Arpa ekmeği ve bayat et yemeği yedim. Yemin ederim ki ömrümde böyle lezzetli yemek yemedim." dedi.



Osmanlı Sultanı Yıdırım Bayezid Han, Anadolu beyliklerini hakimiyeti altına aldığı zaman bu ülkelerin beyleri, o zaman batıya doğru gelmekte olan Timur Han’a sığınmışlardı. Ayrıca Timur’dan kaçan Karakoyunlu Hükümdarı Kara Yusuf ile Tebriz hükümdarı Ahmed Celayiri de, Yıldırım’a iltica etmişti. Bu beyler her iki Türk sultanını birbiri aleyhine kışkırtı yorlardı. Neticede bu kışkırtma ve tahrikler, sünni iki Türk hükümdarını 28 Temmuz 1402 günü Ankara’ nın Çubuk Ovasında karşı karşıya getirdi.Osmanlı sultanının güç ve kuvvetini iyi bilen, Maveraünnehr’deki en kudretli ve zırhlarla mücehhez kuvvetlerini getiren Timur’un ordusu yüz altmış bin idi. Ayrıca 32 fili vardı. Buna karşılık Osmanlı ordusunun mevcudu yetmiş bin idi. Timur’un kuvvetleri adedce Osmanlılardan çok fazla olduğu için, Yıldırım Bayezid Han ordu kumandanlarına muvaffak olmak için fedakarane gayrette bulunmalarını söyledi.

Osmanlı ordusunun merkezinde padişah ve vezir-i azam ile şehzadeleri Mustafa, Musa ve İsa çelebiler bulunuyorlardı. Sağ kolda Anadolu kuvvetleri, Kara Tatarlar ve onların sağında okçular, sol kolda Rumeli kuvvetleri ve Sırp birlikleri ile ihtiyatta Amasya sancak beyi Şehzade Mehmed’in kuvvetleri yer alıyordu. Timur’un ordusunun sağ kanadında iki oğlu Miranşah ve Emirzade Mehmed ve emirler, merkezde hükümdarın kendisi, sol kanatta ise diğer iki oğlu Şahruh Bahadır ve Halil Sultan ile diğer emirler yer almışlardı.Savaş Timur ordusunun saldırısıyla başladı. Başlangıçta savaşta üstün görünen taraf Osmanlılardı. Bilhassa yeniçeriler ile Osmanlı sağ kolunda timarlı sipahilerin üstün gayretleri üzerine Timur Han bu mevkilere tekrar kuvvetler sevketti. Ancak bu sırada Osmanlı ordusu iki ihanet ile karşı karşıya kaldı. Sol kolda yer alan ve daha önceden Timur’la anlaşan Kara Tatarlar, Osmanlı kuvvetlerini arkadan vurmaya başladılar. Sağ koldaki bir kısım timarlı sipahiler de bu sırada Timur’un ordusunda çarpışan beylerini görerek karşı saflarda yer aldılar. Bu gelişmeler üzerine Osmanlı ordusunun sağ ve sol kanadı çöktü. Şehzade Süleyman, Çelebi Mehmed ve Sırp despotu kuvvetlerini toplayarak geri çekilmeye başladı. Yanındaki şehzadeleri ve yeniçerilerle akşama kadar muharebeye devam eden Yıldırım Bayezid ise, çekilmeye çalışırken esir düştü.Timur Han, kendisini iyi karşıladı ve tesellide bulundu. Bir Osmanlı padişahına yaraşır şekilde, izzet ve ikram eyledi. Ancak esaret zilletini çekemeyen Yıldırım Bayezid Han, kederinden ve nefes darlığından, 44 yaşında vefat etti(l403). Kabri Bursa’dadır. Timur Han, ölüm haberini alınca “Yazık oldu, büyük bir mücahidi kaybettik.” dedi.



Osmanlı Devletinde 7 yaşındaki çocuklara “elif-ba” ve ahlak bilgilerinin öğretildiği ilk mektebe başlatılırken yapılan merasimdir. Bu merasimin bir kandil günü olmasına bilhassa dikkat edilirdi. Bu mümkün olmazsa, pazartesi veya perşembe günleri yapılırdı.Merasime bir gün önceden evin temizliğiyle başlanırdı. Ayrıca ailenin mensupları Kapalıçarşı’ya giderek, okula başlayacak çocuğa ve mahalledeki fakirlerin çocuklarına gerekli eşyaları alırlardı. Bundan başka aile yadigarı rahle de cilaya verilirdi.Amin alayı yapılacağı gün, sabah namazından sonra çocuğa yeni elbiseleri giydirilir, hazırlık tamamlanınca ailece Eyüb Sultan’a gidilir ve burada dua edilirdi. Eve dönüldükten kısa bir süre sonra, okul çocukları ile ilahiciler gelirdi. Her okulun ayrı bir ilahicisi vardı. Semtte, amin alayı bir seyir vesilesiydi. O gün sokaklarda bir bayram havası ve görülmedik bir kalabalık olurdu.

Mektebe gidecek çocuk, evinin kapısında göründüğü anda ilahiciler ilahi okumaya başlarlar ve ilahilerin uygun yerlerinde alayda hazır bulunan Aminciler de “amin! amin!” diye nakarat yaparlardı. İlahi sona erince mahallenin hocası duaya başlar, çevrede bulunanlar büyük bir huşu içinde, çömelerek duayı sessizce dinlerdi. Hocanın duası sona erince, ilahiler okunmaya başlanır, amin nidaları göğe yükselirdi. Bu sırada mahallenin bekçisi, çocuğu hazırlanmış olan midilliye bindirir, yedeğine geçer, okulun kalfası ve müzakerecisi de atın iki tarafına geçerek alay hareket ederdi.Amin alayı belirli teşrifat kaidelerine bağlıydı. En önde giden, atlas yastık üzerindeki sırmalı kesesiyle elif-bayı taşırdı. Onun arkasından, başının üzerinde rahle ve çocuğun okulda oturacağı minderi götüren uzun boylu birisi giderdi. Bunu okula gidecek çocuk takib ederdi. Çocuğun arkasında okulun hocasıyla ilahiciler, aminciler bulunurdu. Amincilerin arkasında da ikişer ikişer el ele tutuşan mekteb talebeleri gelirdi. Alayı çocuğun babası, davetliler, akrabalar ve yakın dostlar tamamlardı.Yolda ilahiciler okumaya devam eder, aminciler de münasip yerlerde “amin” derlerdi. Bu topluluk sonunda okul kapısına varır; çocuk hemen içeri girmez burada zamanın padişahına dua edilir ve gülbank okunurdu. Gülbank’ı müteakip hoca tekrar dua eder, nihayet çocuğun bir elinden okul kalfası, diğer elinden de kapıcı tutar ve doğruca hocanın yanına çıkarlardı.Çocuk hocanın önüne geldiğinde elini öper, karşısında diz çökerdi. Bu arada, kalfa da elif-ba cüzünü rahleye açardı. Daha sonra hoca Besmele-i şerif’i takiben Elif harfini gösterir ve ilk dersini verirdi.Amin alayları eski devirlerde kısaca böyle olur ve çocuk ilk dersi bu şekilde alırdı.



Rus Çarı II. Petro’yu öldürterek, onun yerine tahta çıkan eşi Çariçe II. Katerina da amansız bir Osmanlı düşmanıydı. Bilhassa Ortodoksların Hamisi olduğunu ileri sürerek Rum ve diğer Ordtodoks azınlıkları ayaklandırmak için faaliyete başladı. Kocasını öldürmesinde kendisi ne yardım eden sevgilisi Prens Orlof kumandasında bir donanmayı İngiltere’ye gönderdi ve İngilizlerin himayesine sığındığını, eğer onlar da yardım ederlerse Osmanlıları birlikte yok edebileceklerini söyledi. Daha sonra bu donanma bir İngiliz amiralinin kumandasında Akdeniz’e açıldı ve Mora sahillerine geldi. Daha önceden Papazoğlu isimli bir Rum tüccarı para vadederek elde etmişlerdi. Bu adam, bütün Mora’yı dolaşarak bölgedeki papazlara Rusların göNderdiği hediyeleri dağıttı. Papazlar da halkı Osmanlı Devletine isyan etmeğe çağırıyorlardı. Fakat buna rağbet eden pek olmadı.

Bu arada Papazoğlu da Arnavut eşkıyalar tarafından yakalanarak öldürüldü. Nihayet İngilizlerin kumanda ettiği Rus donanması Mora’ya asker çıkardı. Bunlar, da ha önceden elde ettikleri Rumlara, getirdikleri silahları dağıttılar ve Müslüman köylerine Sal dırmaya başladılar. Binlerce silahsız Müslüman erkeği şehid ettiler, çocukları minarelerden attılar, kadın ve kızlara tecavüz ettiler. Bu sırada Mora’daki küçük bir Osmanlı müfrezesi ha dise yerine yetişince kaçıp, yarımadanın batısındaki silahsız ve korumasız durumdaki Navarin kalesini ele geçirip buraya sığındılar. Arkalarından isyana katılan yerli Rumlar da oraya geldiler, fakat Ruslar onları kaleye almadılar. Osmanlı kuvvetlerinin onları imha etmesini zevkle seyrettiler. Daha sonra kaleyi kuşatan Osmanlı kuvvetlerine kaleyi teslim edip, gemi lerime binerek kaçtılar. Ama ne kaçış... Ertesi gün önlerine çıkan küçük bir Osmanlı deniz kuvvetini görünce, İngiliz amiralin savaş emri vermesine rağmen onu dinlemeyerek selame ti kaçmakta buldular. Rus kuvvetlerinin başındaki Prens Orlof: “Nereden şu Akdeniz’e geldik, Kahrolsun Çar Petro’nun vasiyeti” diye bağırıyordu. Öylece Çariçe Katerina’nın rüyası kâbusa dönüyordu.



Çivizâde, 1545 senesinde Rumeli kadıaskeri olunca, Şâh Muhammed Çelebi'nin Sirâciyye Medresesine tâyin edilmesi için pâdişâha arz edip, onun iyiliğinden bahsederken; “Bu hakîrin mülâzimi olmasından başka hiçbir aybı yoktur.” dedi. Bunun üzerine pâdişâh, Çivizâde’ye iltifât edip; “Efendi! Yalnız sizin talebeniz olması ona şeref olarak yeter.” dedi. Çivizâde bunun üzerine; “Saâdetli pâdişâhım, iki mülâzimim vardır. Biri Şâh Muhammed Çelebi, diğeri de Kınalızâde Ali Çelebi’dir. İki gözüm gibidirler. İkisinin birbirinden farkı yoktur” dedi.

Kânûnî Sultan Süleymân, Nahcivân seferine çıkacağı zaman, Mihrimah Sultan Medresesi ne Bağdâdîzâde Hasan Çelebi’nin müderris tâyin olunacağı arz edilince, kabûl etmeyip; “Bu medrese, Şâh Muhammed Çelebi’nin yeridir. Başkasına verilirse kapatır veya dergâh hâline getiririz” dedi ve Şâh Muhammed Çelebi’ye iltifât etti. Şâh Muhammed Çelebi, bu medresede ilim öğretip Kur’ân-ı kerîmin hakîkatlerini anlatmaya çalıştı.Nakledilir ki: Bâzı dostlarına; “İnşâallah İstanbul kadılığına kadar ulaşacağım.” derdi. “Nereden biliyorsun?” diye sorduklarında; “Yirmi beş akçe ile Sirâciyye Medresesinde vazifeli iken, kadıaskerliğe mürâcaat etmiştim. O gece rüyâmda, hocam Çivizâde'yi gördüm. Dedi ki: “Düşündüğünden vazgeç. Ancak İstanbul kadısı olursun.” Merhumun sözünde hilâf ve vâdinde durmaması olmazdı” dedi.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
25 Zi'l-ka'de 1438
Miladi:
18 Ağustos 2017

Söz Ola
Her kim Al-i Osman'dan dua alırsa , şüphesiz tutuğu iş kolay gelir... Zira Onlar bir ulu ocaktır. Kim onlara yan bakarsa başı aşağı olur
Barbaros Hayreddin Paşa
Osmanlılar Twitter