Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Sultan İkinci Murâd Hanın otuz bin akçe değerinde bir atı vardı. At, yanına kimseyi yaklaştırmıyordu. Birgün Sultan Murâd, Emîr Sultan'ı ziyâret için gittiğinde; "Biz sizin için bir at almıştık. Siz nasıl isterseniz öyle yapalım. Atı getirecek birisini verin de atı size gönderelim." dedi. Bu arada Emîr Sultan'ın yanında bulunan talebelerinden, Hacı Baba denilen bir zât vardı. Sultânın sözü üzerine; "Ah! Hocam bu hizmeti bize verse de, atı alıp gelsem, atın timar ve bakım işlerini yapsam." diye kalbinden geçirdi. Emîr Sultan hazretleri ona dönerek;

"Ey Hacı Babam! Gidin o ata, "Senin şimdiki sâhibin, Allahü teâlânın emrine mutî olup, fermânına mahkûm olmuştur. Sen dahî sâhibine tâbi olup, Allahü teâlânın emrine itâat edip, kötü huylardan vazgeçer misin?" deyin. Bakalım ne işâret eder?" dedi. O da hemen atın yanına gidip, hocası Emîr Sultan'ın dediklerini söyleyince, at üç defâ başını önüne eğip kaldırdı. O, hemen hocasının yanına gidip durumu arz etti. Bunun üzerine Emîr Sultan; "Hacı Baba, o kötü huylarını terk etti. Siz ondan kaçmayın, onu tımar edin." dedi. Bunun üzerine, Hacı Baba, hiç korkmadan atı alıp, eve getirdi. Emîr Sultan hazretleri o ata binip, Cumâ günleri câmiye giderdi. Hacı Baba da, her gün o ata binerek pazar işlerini görürdü. O atı bir kenara bağlar, çarşıya giderdi. At, yanına yaklaşmak isteyen bâzı kimselere saldırır, onları öldürmek isterdi. Onlar, o attan canlarını zor kurtarırlardı. Daha sonra bu saldırdığı kimselerin bid'at, kötü îtikâd sâhipleri olduğu anlaşıldı. Atın yanından Ehl-i sünnet itikâdında olan biri geçse, ona başını eğip, sâkin sâkin dururdu. Bu hâli o kadar meşhûr olmuştu ki, çarşı halkı o atı görünce, bid'at sâhiplerine yanına yaklaşmamaları için tenbihte bulunurlardı.




Sen gittin ey Osmanlı, âlemden elem kaldı
Altın kubbelerinden geride alem kaldı

Söğüd'ün yaylasını uzattın Viyana'ya
Çizdiğin haritadan elimde kalem kaldı

Atların nal sesini işiten o yıldızlar
Döküldü birer birer, göklerde dîdem kaldı

Tuna'nın sularına zehr attı nice küffar
Yeşerttiğin diyarda kupkuru bir nem kaldı

Baş eğdi minareler puthane karşısında
Camilerin yerinde, secdeden büsem kaldı

Resulun türabından uzaklaştı dudağım
Orda senin aşkından ağlayan Ka'bem kaldı

Revaklarla süsledin Ka'benin etrafını
Kubbelerin altında bir mahzun harem kaldı

Arzı dilhûn eyledin hasretinle dembedem
Ziyasını kaybeden gözlerimde nem kaldı

Adl ile muamelen mes'ûd kıldı beşeri
Bize o saadetten sadece matem kaldı

Kalbindeki zikirle aştın nice surları
Surların alnında tek harab kitabem kaldı

Kılıcın gölgesinde dinlenirdi bu cihan
Kılıçlar girdi kına ateşten gölgem kaldı

Asırlar hasretinden kıyamete koşuyor
Hatıran gönlümüzde mağrur, muhteşem kaldı

***

Sen gittin ey Osmanlı, kağıtta ferman kaldı
Leventlerinden yetim binlerce umman kaldı

Barbaros gemilerle selamlar Akdeniz'den
Topkapı Sarayı'nda bitmeyen hazan kaldı

Alemdeki her gülün özlediği bahçendi
Şimdi gül ve bülbülde, bir sonsuz hicran kaldı

Kuş görmeyen saraylar duvarda mahbus hâlâ
Rüzgarlar saraylarda kaç asır mihman kaldı

Cem edip nice aklı, emrine ram eyledin
Ukala'dan her akla bir başka derman kaldı

Her anın Bezm-i Aşkta şuaraya ilhamdı
Şiirlerin övdüğü yaşanan cinan kaldı

Kucak açtı İstanbul sevgilisi Fatih'e
Güller atan kızlardan bir tutam reyhan kaldı

Yedi tepe vecd ile yüklendi kubbeleri
Yedi kat arştan inen ilahi ezan kaldı

Mührünü vurdu arza aşk ile kubbe kubbe
Tarihlerin tahtinde bir Mimar Sinan kaldı

Gam dağıtan çeşmeler dest-i Muhammed idi
Bağrında bin yarayla, davet-i iz'an kaldı

Baki ile Nef'iden derin bir irfan kaldı
Söz bilmeyen Nedim'den derin bir irfan kaldı

Genç yaşında dünyaya sırt çevirdi Şeyh Galib
Ak düşmeyen bir sakal ve inci sühan kaldı

İstanbul'un ufkunda yükselen türbelerde
Peygamberin sevdiği kaç kutlu hakan kaldı

***

Sen gittin ey Osmanlı, yolunda esrar kaldı
Terk ettiğin mülklerde zehir yüklü har kaldı

Göğsünü siper edip durdurdu Selimiye
Evlad'ı Fatihan'dan kaç acı firar kaldı

Acz içinde seyrettik nice muhacereti
Istırablâ titreyen gönlümüzde ar kaldı

Orduların kurduğu otağların yerinde
Çadır kurduk mazluma içinde bizar kaldı

Düşmanların ardından, bin bayram icad etti
Sevınçle oynamayan toprakta mezar kaldı

Aşkın mürekkebiyle yazılmış nice hatlar
Silındi adavetle duvarlar bimar kaldı

Gözlerinden bilinen ma'şükalar gittiler
Uğrunda can verilen ne aşık, ne yar kaldı

Leb-i Derya yalılar kucaklardı fakiri
Yadımda o günlerden mehtabla, bahar kaldı

Boğazın sularıyla öpüşen saraylarla
Bu sevdayı arayan melül bir nazar kaldı

Ab-ı hayat akan o Sadabad'ın yerinde
Mazisine ağlayan mülevves cüy-bar kaldı

Kadrini bilmek için ne yazayım Osmanlı
Aczinin idrakinde bu küçük eş'ar kaldı



Kanuni Sultan Süleyman Han, birgün yakınları ile sohbet eder ken yanındakilere:“Milletin efendisi kimdir?” diye sordu. Onlar da:“Padişah hazretleridir” deyince,“Hayır, milletin efendisi reâyâ, yani köylüdür ki, ziraat ve hayvan cılık için huzur ve rahatı terkedip meydana getirdikleri mahsullerle bizleri doyururlar” cevabını verdi.



Osmanlı devletinin kuruluş seneleri. Orhan Gazi devri. 1328 yılı sonbaharı. Orhan Gazi, silah arkadaşları Akçakoca Gazi, Kara Mürsel Gazi ve Abdurrahman Gazi gibi bahadırları, İzmit ve daha sonra oradan Üsküdar’a kadar olan toprakların fethine memur etti. Akçakoca Gazi bir avuç kahramanla İzmit’i aldıktan sonra Abdurrahman Gazi’yi Üsküdar’a kadar olan kalelerin fethi için ileri gönderdi. Bu kalelerden en muhkem olanı, bugünkü Kartal - Maltepe yakınlarındaki Aydos kalesi idi.

Yüksek bir tepe üzerinde kurulu olan bu kalenin zaptı gayet güç olacağa benziyordu. Abdurrahman Gazi ve silah arkadaşları, buradan önce Gebze kalesini muhasara ettiler. Önce burası ele geçirilirse, Aydos’a giden yardım yolları kesilecekti. Bu arada, Aydos tekfurunun Eleni adında güzel, güzel olduğu kadar da akıllı bir kızı vardı. O günlerde bir rüya gördü. İçi ateş dolu korkunç bir kuyuya düşmüş, çıkmaya uğraştıkça batıyordu. Tam ümidini kesmişken bir Osmanlı bahadırı elini ona uzattı ve kuyudan çıkarttı. Bu sırada kan ter içinde uyandı. Hemen rüyasını, hizmetini gören ihtiyar kadına anlattı.

O da rüyayı şöyle tabir etti: “O gördüğün bahadır seni nikahlayacak ve Cehennemlik olmaktan kurtarıp Cennet ehlinden olmana vesile olacak.” Eleni uzun zaman bu rüyanın tesirinden kurtulamadı ve her gün geç saatlere kadar kale burçlarına çıkıp rüyada gördüğü o genci gözlemeye başladı. Evet, o bahadır Abdurrahman Gazi’den başkası değildi. Gebze kalesi önlerinde bir hafta kalan Abdurrahman Gazi, buranın fethinin uzayacağını anladı ve askerlerini orada bırakarak, üç arkadaşı ile birlikte Aydos kalesi önüne geldi. Bu sarp kayalara kurulu kalenin nasıl ele geçirileceğini düşünerek burçlara bakıyordu. Tam bu sırada, rüyada gördüğü ve aşık olduğu bahadırın yolunu gözleyen Eleni birden onu gördü. Bu zeki kız, onun niçin buraya geldiğini biliyordu.

Hemen bir kağıt buldu ve şunları yazdı: “Sabah şafak sökerken, şu anda bulunduğunuz yere geliniz. Sizi ve arkadaşlarınızı kaleye alacağım.” Bu kağıdı bir taşa sararak Abdurrahman Gazinin önüne attı. Abdurrahman Gazi ayakları dibine düşen taşı görünce, kimin attığını merak edip yukarı baktı ve Eleni ile göz göze geldi. Hemen kağıdı okudu ve arkadaşlarına olanları anlattı. Sabah namazlarını erkenden kıldıktan sonra aynı yere geldiler. Eleni burçların üzerinde onları bekliyordu ve bir ucunu burçlara bağladığı uzun bir halatın diğer ucunu onlara attı. Hemen kaleye tırmanan Abdurrahman Gazi ve arkadaşları, Osmanlı tehlikesinden gayet emin bir şekilde, sabaha kadar içip sızan tekfur ve askerini esir aldılar. Ertesi gün de bu esirlerle birlikte Eleni’yi Bursa’da, Orhan Gazi’nin huzuruna çıkardılar. Abdurrahman Gazi olanları arzettikten sonra Orhan Gazi, bu Rum kızını Abdurrahman Gazi ile nikahladı. Bu hanımından oğulları oldu. Bunlar, ilk Osmanlı akıncılarından oldular ve tarihte Rahmanoğulları adıyla anıldılar.



Preveze zaferinden üç yıl geçmişti. Alman İmparatoru Şarlken, Cezayir’i Osmanlı devletinden ayırmak için harekete geçti. Maksadı Kuzey Afrika’dan Osmanlıları çıkarmak ve buraları Hristiyanlaştırmak idi. Bu maksatla 516 gemiden müteşekkil muazzam bir donanma hazır ladı. Andrea Doria kumandasındaki bu donanmada 35.000 asker, 400 Malta şövalyesi bulunuyordu. İmparatorun bizzat katılacağı bu sefer de kendisine en büyük İspanyol, İtalyan ve Alman asilzadeleri de refakat ediyorlardı. Şarlken’in zafer alayını seyretmek için, İspanyol, İtalyan ve Alman düşes, markiz ve kontesleri de gelmişlerdi. Avrupa yüksek sosyetesinin en kibar hanımları ve genç kızları bu zafer alayın da İmparatorun yanında bulunmak fırsatını kaçırmak istemiyorlardı.

Cezayir’i savunan Barbaroszade Hasan Bey’in kuvvetleri 2600 levendi geçmiyordu. Hasan Reis bir gece düşman ordugahına yaptığı baskında haçlıları perişan etti. Daha sonra çıkan çok şiddetli fırtınadan faydalanan Hasan Reis haçlılar üzerine taarruza geçti. Avrupa’nın en seçkin Haçlı birlikleri birbirlerine karışmış vaziyette gemilerine hücum edip, birbirlerinin ayakları altında ezilirken armada larının ayrısı da karaya oturmuştu. 20.000 Haçlı askeri fırtınadan boğulmuş veya Osmanlı kılıçları altında can vermişti. 4.000 safkan süvari atından boğulmayanlar, erzakları kaybolan birlikler tarafından kesilip yenilmişti. Düşmanın ağırlıklarının da çoğu ele geçmişti. Barut ve tüfekleri ıslanmış, silahları ateş almıyordu. Zırhlı İspanyol askerleri yağmurdan bataklık haline gelmiş arazide yürüyemiyor, çamurlara gömülüp boğuluyorlardı.İmparator Şarlken, Malta şövalyelerinin kahramanlığı sayesinde canını zor kurtarmış. Kalan birkaç gemisiyle Cezayir’den ayrılıp denize açılmıştı. Ömründe felaketin bu derecesini görmeyen Şarlken ağlamış ve teessüründen, başındaki altın tacı fırlatıp denize attıktan sonra:“Haydi git zavallı oyuncak! Belki seni, bahtı benden daha açık bir hükümdar bulur da başına koyar” demişti.



Tarihimizdeki en büyük felaketlerden biri de Balkan savaşıdır. Balkanlarda Osmanlı devleti aleyhine kurulan ittifakı haber almasına rağmen, iktidardaki İttihad ve Terakki hükûmeti, Trakya’daki birlikleri, orduda yeni bir teşkilatlanma bahanesiyle terhis etmiş, sadece subay kadrosu kalmıştı. Bunu fırsat bilen Bulgaristan, Yunanistan, Sırbistan ve Karadağ 8 Eylül 1912’de Osmanlı devletinin Balkanlarda son kalan topraklarına saldırdılar. Devlet alelacele seferberlik ilan etti ise de hızlı davranan Bulgar ordusu bir ay içinde Lüleburgaz’a kadar ilerledi. Edirne kahramanca direniyordu. Şükrü Paşa her türlü zorluğa rağmen Bulgarlara şehri teslim etmedi.

Batı cephesinde ise, Yunanlılar Selanik’i kolayca ele geçirmişler, daha sonra Yanya’yı kuşatmışlardı. Diğer taraftan şehirdeki bazı Arnavutlar isyan çıkardılar. Yanya’daki birliklerin kumandanı Esat Paşa ve müstahkem mevki kumandanı Vehib Bey’in gayretleri ile bu tehlike bertaraf edildi.

Bu günlerde, cephenin en ileri ucunda Cavit Paşa kumandasındaki 21. tümen, Kumanova’da, kendilerinden birkaç kat daha kalabalık Sırp, Karadağ ve Arnavut birlikleriyle girdiği muharebeyi kaybetmişti. Cavit Paşa faza zayiat vermemek için, emrindeki üç bin kişilik kuvvetle Yanya’ya çekildi. Gözünü budaktan sakınmaz cesur ve kahraman bir asker olan Cavit Paşa’nın, büyük fedakarlılarla yaptığı bu ric’at, Esat Paşa’yı son derece memnun etti. Çünkü Yanya, bu takviye kuvvetlerle Yunan kuvvetlerine uzun zaman direnebilirdi.

21. Tümen kumandanı Cavit Paşa, çok yorgun olmasına rağmen, doğruca Kolordu kumandanı Esat Paşa’nın karargahına gitti. Üstü başı perişandı. Günlerce uyku uyumamıştı. Esat Paşa eskiden beri tanıdığı bu kahraman subayı sevinçle karşıladı.

-Geçmiş olsun kardeşim, büyük ızdırap çektiniz. Ne yapalım, talih-i harp bu. Çok yorgun olduğun gözlerinden belli, âdeta ihtiyarlamışsın. İstersen bu ece istirahat et, yarın görüşelim.

Cavit Paşa kumandanının sözünü kesti:

-Yok paşam. Konuşmaya ihtiyacım var. Doğru söylüyorsun bu felaket beni on yaş ihtiyarlattı. Sen beni iyi tanırsın, 313 Yunan harbinde beraber bulunduk. Allah’ını seversen söyle, düşman önünden kaçacak asker miydim ben?

Esat Paşa, arkadaşını teessürünü anlamıştı. Onu teskin etmek için:

-Üzülme kardeşim, seni herkes tanır. İnşaallah burada beraber çalışırız, dedi.

Cavit Paşa odanın içinde asabi adımlarla dolaşıyor ve kendisini şu sözlerle savunuyordu:

-İhanete uğradık Esat Paşa ihanete... Arnavutlar bizi bırakıp dağıldılar. Bir an kendimi ric’at edenlerin arasında buldum. Üç bin Anadolu evladını toparlayabildim. Garp ordusu ile irtibatımız kesildi, her taraftan kuşatıldık. Mühimmat tedariki zorlaştı. Emrimdeki Anadolu evlatlarını bile bile tehlikeye atamazdım paşam. Ben vazifemi yaptım.

Cavit Paşa yıkılır gibi sandalyeye oturdu. Başını elerinin arasına aldı:

-Keşke ölseydim de bu günleri görmeseydim. Yarın benim adımı da kaçakların arasında sayacaklar. Bana yazık olmaz mı? Halbuki ben düşmana teslim olmadım. Belki faydam dokunur diye askerimle buraya geldim.

Cavit Paşa ağlıyordu. Esat Paşa elini arkadaşının omzuna koydu:

-Üzülme Cavit, herkes seni tanır, dedi.

Yunan kuvvetlerinin Yanya’ya baskısı gittikçe artıyordu. Fakat ağır kayıplar vermesine rağmen bir adım ilerleyemiyordu. Binbaşı Ali Fuat Bey, (Daha sonraki yıllarda Ali Fuat Cebesoy olarak tanınacaktır) Bijan köyünde bir Yunan birliğini geri püskürtmüş ve köyü geri almıştı. Cavit Paşa’nın karargaha geldiği gece kurmay heyeti, bir felaket haberini aldılar. Yanya’nın başlıca kilit noktalarından birisi olan Manalusa tepesi, Yunan kuvvetlerinin eline geçmişti. Âni tedbirler alınmazsa, şehri boşaltmak gerekecekti. Çünkü buradan bütün şehri bombardıman edebilirlerdi.

Esat Paşa, istişare etmek için Cavit Paşa’ya vaziyeti anlattı.

-Eğer bu tepe geri alınmazsa Yanya’daki kıt’aların vaziyeti çok tehlikeli bir hal alacaktır. Seninle beraber gelen kuvvetler çok yorgundur. Fakat burasını da geri almak lazım, ne dersin?

Cavit Paşa tereddütsüz:

-Çok iyi olur, ben hazırım

Cevabını verdi ve birliklerini taarruza hazır hale getirmek için biraz zaman isteyerek Esat Paşa’nın yanından ayrıldı. Fakat iki saat sonra geri geldi.

-Her şey hazır paşam. Üç tabur yarın şafakla beraber taarruza geçebilecek durumdadır. Müsaade ederseniz bu taburlara bizzat ben kumanda etmek istiyorum, dedi.

Esat Paşa hayretler içinde kalmıştı:

-Ne yapıyorsun Cavit? Koca bir tümen kumandanı, alaydan küçük bir birliğe nasıl kumanda eder? Sonra, kazandığı kolay bir muvaffakiyetten dolayı maneviyatı yükselmiş bir düşmana karşı pervasızca atılmak çok tehlikelidir.

Fakat Cavit Paşa ısrar ediyordu:

-Ben düşman kurşunundan korkacak adam değilim. Ben, silah arkadaşlarıma, herkese ve kılıca karşı borçluyum. Bozgunun lekesini silmek için bir şeyler yapmak mecburiyetinde yim. Paşam, şehid olursam, yerimi derhal Albay Hüsnü bey alacaktır. O da benimle geliyor. Şimdi senden bir ricam var. Harp bu, belki geri dönemem. Eğer ir gün benden bahsetmek lazım gelirse, Cavit vatan için ölmekten çekinmemiştir, de!

Şafakla beraber üç tabur Manalusa tepesine taarruza geçtiler. Daha önceden bu tepeyi savunurken, Yunan kuvvetleri tarafından mağlup edilen ve ric’at etmekte olan az bir kuvvet de, Yanya müstahkem mevkii kurmay başkanı Yüzbaşı Emin Bey tarafından durduruldu ve onlar da taarruz eden birliklere katıldılar.

Cavit Paşa askerin önünde vuruyor, onları bir an önce tepeye ulaştırmak için çalışıyordu. Anadolu’nun yiğit askerleri müthiş bir cesaretle atılırken, Cavit Paşa’nın kumanda eden sesi işitiliyordu:

-Topçular, ateş! Nişangah sekiz yüz!..

Akşama doğru vaziyet lehimize dönmeye başladı. Fakat tam bu sırada Cavit Paşa, birliklerden biraz ayrıldığı ileri hatta, kalbine isabet eden bir şarapnelle şehid oldu.

Albay Hüsnü bey, kırık bir top arabasının üzerine sıçrayarak kumandayı eline aldı ve seslendi:

-Her üç tabur! Benim kumandamdasınız!

Mehmetçikler, çok sevdikleri Cavit Paşa’nın şehadetinden az sonra, ne pahasına olursa olsun onun emrini yerine yerine getirmek azmiyle, şiddetli bir taarruz daha yaptılar ve Manalusa tepesi üzerindeki kalabalık Yunan birliklerini püskürterek, Türk bayrağını tepeye diktiler.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
26 Şevval 1438
Miladi:
21 Temmuz 2017

Söz Ola
Saltanat dedikleri ancak cihan kavgasıdır Olmaya baht-ü saadet dünyada vahdet gibi Kanûni Sultan Süleyman Han
Osmanlılar Twitter