Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Sultan Murad, pençesine al boya sürerek fermandaki imza yerine elini bastı. Bu âdet, ta Oğuz hanlarından kalma idi. Osmanlı padişahlarının imzaları olan tuğralar, eski atalar âdetinin devamıdır.Sultan Murad’ın elini bastığı ferman, Venedik kıyısındaki Rakuzalılara gönderiliyordu. Senelik vergi karşılığı Osmanlıların himayesini istemişlerdi. Zaten bütün Balkan milletleri, Osmanlı adaletine kavuşmak için can atıyorlardı. Çünki Osmanlıların girdikleri yerlerde, ancak İslam adaleti ve merhameti hüküm sürüyordu.O zamana kadar Bursa kadısı olan Çandarlı Kara Halil, ilk kadıasker (kazasker) tayin edilmişti. Ordu büyüdükçe, ülkeler fethedildikçe, ordunun din işleri ve adalet işleri fazlalaştı. Kazasker, ordunun en yükse hakimi idi.

Sultan Murad, babasının azadlısı Lala Şahin Paşa’yı da Serasker yapmıştı. Onun kumandasında ordusunu Rumeli’ye gönderdi. Gazi Evranos ve Hacı İlbeyi, efsane kahramanı gibi çarpışmakta idiler. O kadar çok ganimet malı toplanıyordu ki, bu servetle Osmanlı ülkesi, baştan başa imar ediliyordu. Camiler, medreseler, şifahaneler, imaretler, hanlar, kervansaray lar, yollar, köprüler memleketin her tarafını kaplamıştı. Osmanlı İmparatorluğunun bu yükselme ve ilerleme devrinde, padişahın üç oğlu sünnet olacaktı. Bâyezid, Yakub ve Savcı beylerin sünnet düğününe, dost düşman herkes davet edildi. Bütün yabancı devletler, hediyeler gönderdiler. Dostlar sürur bulsun, düşmanlar haset kalsın diye, düğün çok ihtişamlı yapılıyordu. Şehzadelerle birlikte, ne kadar fakir Müslüman çocuğu varsa, onlar da sünnet edildiler, düğüne katıldılar. Memleket in müslim, gayrimüslim bütün fakir çocukları giydirildi, doyuruldu. Düğün ziyafetinde 40 koç, 40 deve kurban edildi. Dervişler, gaziler, beyler, ağalar, paşalar, vezirler, elçiler, zengin fakir bütün davetliler 40 gün ağırlandılar. 40 gece sonra münasip armağanlarla uğurlandılar. Elçiler memleketlerine dönünce, krallarına, şövalyelerine, prens ve prensesleri ne, bu sünnet düğününü 40 gün 40 gece anlattılar. Osmanlı İmparatorluğunun kudretini, saltanatını ve misafirperverliğini unutamadılar.O devirde yaşayan İslam büyükleri ve onların yetiştirdikleri talebeleri bütün Osmanlı ülkesini nurlandırıyordu. Sultan Murad Han da babası Orhan ve dedesi Osman Gazi gibi çok dindardı. Aynı zamanda ehl-i tarikdi. Kerametlerini görenler pek çoktu. Her namaza duracağı zaman Kâbe’yi karşısında görürdü. Çok temiz ve saf kalbliydi. Herkesi, manevi dereceler bakımından kendisinden yukarıda zannederdi. Bir gün, kendi yaptırdığı camide, cemaatle namaz kıldıktan sonra imama; “Efendi, sizler ne kadar mübarek insanlarsınız. Ben namaza dururken, ancak üçüncü tekbirde Kâbe’yi karşımda görebiliyorum. Ne mutlu sizlere ki daha ilk tekbirde görüyorsunuz” diyerek ağlamıştı. Halbuki, o cemaat içinde kendisinden başka bu dereceye erişen kimse yoktu. Diğer bir meşhur kerameti de, serhat boylarında zamanımıza kadar halk arasında anlatılmakta idi; Rumeli’de birçok şehirler fethedilmişti. Buralardan kaçanların çoğu, Bizans’ın yazlık dinlenme yeri olan Apalonya kalesine sığınmışlardı. Osmanlı ordusu bu kaleyi hemen kuşattı. Fakat surlar çok sağlamdı. Fethi için zaman lazımdı. Sultan Murad ise işin uzamasından sıkılıyordu. Kuşatmanın ikinci günü deniz kenarında yüksek bir kavak ağacı dibine oturmuştu. Gözleri dalgın, bir şeyler mırıldanıyordu:-Bu kahrolası yerde bağlanıp kalmak, bizi mübarek seferimizden alıkoyar. Niyet ettiğimiz cihadı ve gazayı tehir eder. Meğer ola ki Cenâb-ı Hak bu inatçı kal’anın duvarlarını yıka! Dua gibi mırıldanan bu sözler henüz bitmemişti. Bir yeniçeri koşarak geldi:-Müjdeler olsun Sultanım! Hikmet-i Hüda, Apalonya kal’asının duvarı yıkılıp gitti. Gaziler heman kal’ya girip dururlar, dedi.Koca Sultan bu müjdeyi alınca derhal şükür secdesine kapandı:-Yâ Rabbi! Senin yardımın olmadan hiçbir zafere erişilemez! Allah’ım, sana sonsuz şükürler olsun! Diye hamdetti.O kaleye hâlâ “Hüda Yıkığı”, Sultanın altında oturduğu ağaca da “Devletli Kavak” derler.Bunun gibi hadiseler çok olduğu için, Murad Han’a “Hüdavendigar”, yani “Allah’ın yardım ettiği kimse” lakabı verilmişti. Derviş-Gazi dediği silah arkadaşlarının hem sultanı, hem arkadaşı olmuştu. Hayatı boyunca 37 kere düşmanla harbetmiş, Allah’ın izniyle hepsini kazanmıştı. Muharebe meydanını terkettiği veya düşmana sırtını döndüğü görülmemiştir. Hiç yalan söylemez ve sözünü mutlaka yerine getirirdi. Müslüman olmayanlara o kadar iyi davranırdı ki, zalimlerden korkan kavimler, onu imdada çağırırlardı. 1389 yılındayız. 1 Haziran günü Osmanlı ordusu Kosova’ya ulaştı. Bir gün sonra Allah’ın adını yüceltmek için din ve devlet uğruna düşmanla savaşmaya hazırdır. O gece otağ-ı hümayunda harp divanı toplandı. Padişah sordu:-De bakalım Evrenos beyim!.. sen ki bu Urumelini karış karış kılıçlamışsındır. Tecrüben hepimizde ziyadedir. Tedbirin ne ola?-Siz daha iyi bilirsiniz Sultanım. Velâkin Padişah sorunca bildiğimizi söylemek vaciptir. Bu küffar ordusu bizden çokçadır. Üstelik gömgök demir zırha bürünmüştür. Bir çok kavim, bir çok kumandan emrindedir. Demek isteriz ki hep birlikte üzerlerine girmek, soğuk demiri dövmek gibidir. Muharebe anında onları birbirlerinden ayırmak gerektir. -Senin fikrin nedir Koca Timurtaş Paşam?-Evrenos bey haklıdır Sultanım.-Yahşi bey sen ne dersin?-Münasiptir Padişahım.-Sen ne söyleyeceksin evlat?Yıldırım Bayezid başını salladı:-Söz Evrenos’un sözüdür aziz babam.Sultan Murad harp divanını dağıtmadan son sözlerini söyledi:-Cümleniz berhüdar olasınız. Ferasetinizi açıkça bildirdiniz. Gayrı hepimiz biliriz ki, zafer ancak Allah’ın yardımıyladır. Küffar ordusu bizden beş misli fazladır. Amma ki bir Müslüman mücahid, 5000 kafirden şecaatlidir. Beylerim, paşalarım... haydi göreyim sizi. Bu gece asker evlatçıklarımı hoşça tutasınız. Onlara Cenab-ı Hakk’a dua etmelerini vasiyet edesiniz. Helallaşasınız. Ola ki yarın çoğumuz Cennette buluşuruz.Kumandanlar, birliklerine dağıldılar.Hüdavendigar, otağında ibadete çekildi.Gece yarısına doğru çok şiddetli bir fırtına çıktı. Göz gözü görmez oldu. Sanki kıyametten bir örmek Kosova’yı kaplamıştı. Kur’an-ı Kerim okuyan Padişah, gene secdeye kapandı ve tarihlere geçen meşhur duasını yaptı:“Yâ Rabbi! Bu fırtına şu aciz Murad kulunun günahları yüzünden çıktıysa, masum askerciklerimi cezalandırma. Onları bağışla. Allahım! Onlar buraya kadar, sadece senin adını yüceltmek ve İslam dinini kafirlere duyurmak için geldiler. Bu fırtına afetini onların üzerinden def eyle. Senin şanına layık bir zafer kazanmalarını nasib eyle. Onlara öyle bir zafer kazandır ki, bütün Müslümanlar bayram ede. Ve dilersen o bayram gününde şu Murad kulun da sana kurban ola.”Secdeden kalkarken, Kosova sahrasına son rahmet damlaları düşüyordu. Hüdâ, Hüdavendigarın duasını kabul etmişti. O gece mukaddes Berat kandili idi. Ertesi gün, 20 Haziran 1389 sabahı, iki ordu savaş meydanında yerlerini aldılar. Sabah namazlarını at üzerinde kıldılar. Sultan Murad, ak atına binmiş, askerin en önünde ilerliyordu. Onun önünde de Yeniçeriler sıralanmıştı. Ordunun sağ kanadına Şehzade Yıldırım Bayezid, sol kanadına da Şehzade Yakup Çelebi kumanda ediyordu. Sadrazam Çandarlıoğlu Halil Paşa Padişahın yanında bulunuyordu. Malkoç Bey de ihtiyat kuvvetleri nin başındaydı.Haçlı ordusunda Sırplar, Bulgarlar, Hırvatlar, Çekler, Bosnalılar, Makedonlar ve Moldavyalılar vardı. Baş kumandan, Sırp kralı Lazar idi. Sağ tarafa Prens Brankoviç, sol tarafa Bosna kralı Tvartko kumanda ediyordu.O mukaddes günün güneşi doğarken Hüdavendigar’ın son buyruğu Kosova semalarında dalgalandı:“Yâ Allah...Bismillah...Allahüekber...”yer gök Allah Allah sadalarıyla inledi. Bu büyük meydan muharebesi 8 saat sürdü. İkindiye varmadan, Osmanlı ordusu birleşmiş kafir ordusunun çoğunu kılıçtan geçirdiler... Mağrur başkumandan Lazar da ölüler arasındaydı. İki rekat şükür namazı kılan koca Padişah, muharebe meydanını dolaşmağa çıktı. Yerde yatan bir çok şövalye, dük, prens, subay ve askere üzülerek bakıyordu. İşte bu sırada ölüler arasından bir yaralı fırladı. Elindeki hançeri mücahid Sultanın kalbine sapladı. Er meydanında güçsüz kalan bu hain, Sırp kralı Lazar’ın yeğeni Miloş idi. Yeniçeriler hemen oracıkta Miloş’u paraladılar. Murad Han, otağına götürülürken tebessüm ediyordu:-Allahü teâlâ dualarımı kabul etti. şükürler olsun, masum askerciklerime bu zaferi nasib etti ya...Gayrı Murad kulunun canı O’na kurban olsun...dedi.Gazi Padişahımız, temiz ruhunu Meleklere teslim edip, en büyük mertebeye erişti. Şehid oldu.




“Büyük Maârif Meclisi a‘zâsından Ziya Bey’in teşebbüsiyle hazırlanmış olan ‘Okmeydanı’ nda iftar’ merâsimi dün gece pek parlak bir sûrette yapılmıştır. Sekiz-on mektebin talebesi o akşam, ellerinde Osmanlı sancakları olduğu halde Kasımpaşa’ya gitmişler ve mekteplilere katılan binlerce halkla beraber akşam namazını Kasımpaşa Câmii’nde kılmışlardır. Ondan sonra meş‘aleler yakılarak Kasımpaşa yoluyla Okmeydanı’na varılmış ve tahminen sekiz bin kişinin iştirâkiyle, orada karavanlar içinde götürülen et, helva, sebze ve maruldan ibâret yemekle sahra iftarı yapılmıştır. İftardan sonra talebe, aralarında neşîdeler okumuş, marşlar söylemiştir. Okmeydanı’ nda bu esnada bir polis kıt‘ası ve jandarma müfrezesi hazır bulunmaktaydı.Sonra oradan hareketle yollara maytap ve havâi fişekler yakılarak avdet edilmiştir. Talebelerin geçtikleri yerler, bayraklar ve çiçeklerle süslenmiştir. Baruthâneönü’nde bahriye mızıkası tarafından istikbâl olunmuşlardır. Daha sonra Galata’da merâsime nihâyet verilmiştir.”



Kanuni Sultan Süleyman, Macar Kralı İkinci Lajos'a, gönderdiği elçiye yapılan kötü muameleden dolayı sefer açılmasına karar verdi. Rumeli Beylerbeyi Ahmed Paşayı Sabach zaptına, Semendre beyi Hüsrev Beyi Belgrad'ın ablukasına gönderdi. Kendisi de o tarafa doğru 18 Mayıs 1521 günü İstanbul'dan hareket etti. Ayrıca Karadeniz Tuna yoluyla bir donanma sevkedilmişti. Kanuni Sultan Süleyman ordusu ile Belgrad yakınlarına ulaşıp Zemun yakınlarında yüksek bir yere otağını kurdurup, muhasara emrini verdi. Günlerce süren şiddetli ateşten ve çarpışmadan sonra Osmanlı kuvvetleri 8 Ağustos, Ramazanın beşinci günü dış kaleye girdi. İç kalenin fethi ise biraz daha uzadıysa da Ramazan'ın 26. Kadir gecesi orası da alındı (29 Ağustos 1521). Fethin ertesi günü Belgrad'a giren Kanuni Sultan Süleyman kiliseden çevrilen camide Cuma namazını kıldı. Kale halkından Macaristan'a gitmek isteyen lere müsade edildi. Cizye vermeyi kabul edenler ise yerlerinde bırakıldı.

Tuna ile Sava'nın birleşme noktası olan Belgrad'ın Osmanlılar eline geçmesi ile, Macar Ovası Türklere açılmış oluyordu. Belgrad'ın düşmesi ile etrafındaki bütün kale, palan ka ve kasabalar teslim olup, Osmanlı Devletine katıldılar. Belgrad'ın fethi, Avrupa'da büyük yankılar yaptı. Çünkü burası Hıristiyanlık aleminin ele geçirilemez kalelerinden biri kabul ediliyordu. Avusturya elçisi bu fetihten otuz sene sonra şunları yazmıştır: "Belgrad'ın alınışı, Macaristan'ın daha sonra içine düştüğü acı durumun başlangıcı olmuştur."Gerçekten de birkaç sene sonra Kanuni yeniden Macaristan üzerine yürüdü, Hıristiyanlar bir defa daha yenildiler ve Macaristan ortadan kalktı.



Kenan Paşa, Şeyh Muhammed Aynî hazretlerini ziyâret maksadıyla Siirt'e oradan da Aynî köyüne gitmişti. Askerleriyle birlikte Aynî köyüne varınca, câminin avlusunda bir hasır üzerine oturdu. Paşa için yemek hazırlamak istediler. Şeyh hazretleri; "Bu hususta tekellüfe girmeyi niz, kendinizi zorlamayınız." dedi. Evinde arpa unundan yapılmış iki yufka ve iki gün önce pişirilmiş et yemeği vardı. Bunları yedirmek bizim için ar olur dedilerse de, Şeyh hazretleri; "Bunlar yemek olarak kâfidir. Mevcud olan bunlardır. Bunları ikrâm etmekte bir mahzur yoktur." dedi. Sonra kendisi Kenan Paşanın yanına gitti. Paşa onu görünce ayağa kalkıp hürmetle elini öptü ve duâ istedi. Sofrayı getirmelerini söyleyince, Paşanın önüne iki yufkayı ve et yemeğini koydular. Bunları yedi. Sonra kalkıp Şeyh Muhammed Aynî hazretlerinin elini tekrar öptü. Teşekkür ederek müsâde isteyip ayrıldı. Dönerken yolda adamlarından biri, Şeyh'in huzûrunda ne yemeği yediğini sorunca; "Arpa ekmeği ve bayat et yemeği yedim. Yemin ederim ki ömrümde böyle lezzetli yemek yemedim." dedi.



Osmanlı Sultanı Yıdırım Bayezid Han, Anadolu beyliklerini hakimiyeti altına aldığı zaman bu ülkelerin beyleri, o zaman batıya doğru gelmekte olan Timur Han’a sığınmışlardı. Ayrıca Timur’dan kaçan Karakoyunlu Hükümdarı Kara Yusuf ile Tebriz hükümdarı Ahmed Celayiri de, Yıldırım’a iltica etmişti. Bu beyler her iki Türk sultanını birbiri aleyhine kışkırtı yorlardı. Neticede bu kışkırtma ve tahrikler, sünni iki Türk hükümdarını 28 Temmuz 1402 günü Ankara’ nın Çubuk Ovasında karşı karşıya getirdi.Osmanlı sultanının güç ve kuvvetini iyi bilen, Maveraünnehr’deki en kudretli ve zırhlarla mücehhez kuvvetlerini getiren Timur’un ordusu yüz altmış bin idi. Ayrıca 32 fili vardı. Buna karşılık Osmanlı ordusunun mevcudu yetmiş bin idi. Timur’un kuvvetleri adedce Osmanlılardan çok fazla olduğu için, Yıldırım Bayezid Han ordu kumandanlarına muvaffak olmak için fedakarane gayrette bulunmalarını söyledi.

Osmanlı ordusunun merkezinde padişah ve vezir-i azam ile şehzadeleri Mustafa, Musa ve İsa çelebiler bulunuyorlardı. Sağ kolda Anadolu kuvvetleri, Kara Tatarlar ve onların sağında okçular, sol kolda Rumeli kuvvetleri ve Sırp birlikleri ile ihtiyatta Amasya sancak beyi Şehzade Mehmed’in kuvvetleri yer alıyordu. Timur’un ordusunun sağ kanadında iki oğlu Miranşah ve Emirzade Mehmed ve emirler, merkezde hükümdarın kendisi, sol kanatta ise diğer iki oğlu Şahruh Bahadır ve Halil Sultan ile diğer emirler yer almışlardı.Savaş Timur ordusunun saldırısıyla başladı. Başlangıçta savaşta üstün görünen taraf Osmanlılardı. Bilhassa yeniçeriler ile Osmanlı sağ kolunda timarlı sipahilerin üstün gayretleri üzerine Timur Han bu mevkilere tekrar kuvvetler sevketti. Ancak bu sırada Osmanlı ordusu iki ihanet ile karşı karşıya kaldı. Sol kolda yer alan ve daha önceden Timur’la anlaşan Kara Tatarlar, Osmanlı kuvvetlerini arkadan vurmaya başladılar. Sağ koldaki bir kısım timarlı sipahiler de bu sırada Timur’un ordusunda çarpışan beylerini görerek karşı saflarda yer aldılar. Bu gelişmeler üzerine Osmanlı ordusunun sağ ve sol kanadı çöktü. Şehzade Süleyman, Çelebi Mehmed ve Sırp despotu kuvvetlerini toplayarak geri çekilmeye başladı. Yanındaki şehzadeleri ve yeniçerilerle akşama kadar muharebeye devam eden Yıldırım Bayezid ise, çekilmeye çalışırken esir düştü.Timur Han, kendisini iyi karşıladı ve tesellide bulundu. Bir Osmanlı padişahına yaraşır şekilde, izzet ve ikram eyledi. Ancak esaret zilletini çekemeyen Yıldırım Bayezid Han, kederinden ve nefes darlığından, 44 yaşında vefat etti(l403). Kabri Bursa’dadır. Timur Han, ölüm haberini alınca “Yazık oldu, büyük bir mücahidi kaybettik.” dedi.



Osmanlı Devletinde 7 yaşındaki çocuklara “elif-ba” ve ahlak bilgilerinin öğretildiği ilk mektebe başlatılırken yapılan merasimdir. Bu merasimin bir kandil günü olmasına bilhassa dikkat edilirdi. Bu mümkün olmazsa, pazartesi veya perşembe günleri yapılırdı.Merasime bir gün önceden evin temizliğiyle başlanırdı. Ayrıca ailenin mensupları Kapalıçarşı’ya giderek, okula başlayacak çocuğa ve mahalledeki fakirlerin çocuklarına gerekli eşyaları alırlardı. Bundan başka aile yadigarı rahle de cilaya verilirdi.Amin alayı yapılacağı gün, sabah namazından sonra çocuğa yeni elbiseleri giydirilir, hazırlık tamamlanınca ailece Eyüb Sultan’a gidilir ve burada dua edilirdi. Eve dönüldükten kısa bir süre sonra, okul çocukları ile ilahiciler gelirdi. Her okulun ayrı bir ilahicisi vardı. Semtte, amin alayı bir seyir vesilesiydi. O gün sokaklarda bir bayram havası ve görülmedik bir kalabalık olurdu.

Mektebe gidecek çocuk, evinin kapısında göründüğü anda ilahiciler ilahi okumaya başlarlar ve ilahilerin uygun yerlerinde alayda hazır bulunan Aminciler de “amin! amin!” diye nakarat yaparlardı. İlahi sona erince mahallenin hocası duaya başlar, çevrede bulunanlar büyük bir huşu içinde, çömelerek duayı sessizce dinlerdi. Hocanın duası sona erince, ilahiler okunmaya başlanır, amin nidaları göğe yükselirdi. Bu sırada mahallenin bekçisi, çocuğu hazırlanmış olan midilliye bindirir, yedeğine geçer, okulun kalfası ve müzakerecisi de atın iki tarafına geçerek alay hareket ederdi.Amin alayı belirli teşrifat kaidelerine bağlıydı. En önde giden, atlas yastık üzerindeki sırmalı kesesiyle elif-bayı taşırdı. Onun arkasından, başının üzerinde rahle ve çocuğun okulda oturacağı minderi götüren uzun boylu birisi giderdi. Bunu okula gidecek çocuk takib ederdi. Çocuğun arkasında okulun hocasıyla ilahiciler, aminciler bulunurdu. Amincilerin arkasında da ikişer ikişer el ele tutuşan mekteb talebeleri gelirdi. Alayı çocuğun babası, davetliler, akrabalar ve yakın dostlar tamamlardı.Yolda ilahiciler okumaya devam eder, aminciler de münasip yerlerde “amin” derlerdi. Bu topluluk sonunda okul kapısına varır; çocuk hemen içeri girmez burada zamanın padişahına dua edilir ve gülbank okunurdu. Gülbank’ı müteakip hoca tekrar dua eder, nihayet çocuğun bir elinden okul kalfası, diğer elinden de kapıcı tutar ve doğruca hocanın yanına çıkarlardı.Çocuk hocanın önüne geldiğinde elini öper, karşısında diz çökerdi. Bu arada, kalfa da elif-ba cüzünü rahleye açardı. Daha sonra hoca Besmele-i şerif’i takiben Elif harfini gösterir ve ilk dersini verirdi.Amin alayları eski devirlerde kısaca böyle olur ve çocuk ilk dersi bu şekilde alırdı.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
27 Zi'l-ka'de 1438
Miladi:
20 Ağustos 2017

Söz Ola
Nola tacım gibi başımda götürsem daim, Kadem-i resmini ol Hazreti Şahı Rusülün Gül-i Gülzarı Nübüvvet, o kadem sahibidir Ahmeda durma yüzün sür kademine ol gülün..
Sultan I. Ahmed Han
Osmanlılar Twitter