Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Sakız adasının düşman eline geçmesi, Osmanlı devleti ileri gelenleri arasında büyük bir teessüre sebep oldu. Padişah II. Ahmet Han, adanın düştüğünü haber alınca çok üzüldü:-Yâ Rabbi, ben ne günah işledim de bunu bana reva gördün? Diye ağlamıştı. Ayrıca sefer için Belgrad’da bulunan Veziriazam Sürmeli Ali Paşa’ya:-“Madem ki Sakız düşman elindedir, bütün Macaristan’ı fethetsen makbulüm değildir.” Diye haber göndererek, derhal Sakız üzerine sefere çıkılmasını emretti. Ordu hemen İstanbul’a hareket etti. İstanbul’a geldiği zaman da:-“Ordu ahvali derunum yaktı. Teshiri muradımdır. Paşalarla görüşüp ne yapmak lazım ise bildir. Bu kış Sakız adası istirdad edilmezse, bütün gemi kaptanlarını katlederim.” Diye kesin emirler verdi.

Artık Sakız adası meselesi, Padişahın zihnini meşgul eden tek mesele idi. Daah önce haftada 2 defa toplanan Divan-ı Hümayun toplantılarını, 4 güne çıkardı ve kendisi de işitrak ediyordu. Bir Cuma günü toplanan Divan’da, gür sesiyle:-Küffar burnumuzun dibine kadar sokuldu. Az kaldı Divanımızı basacak. Gayret-i Diniyye nerede? Himmet-i Vataniyye ne oldu? Şecaat-i İslamiyye bu mudur?Sonra Kaptan-ı Derya Amcazade Hüseyin Paşaya döndü:-Sen ki Kaptan-ı Deryasın. De bakalım tedbir ne ola? Sakız nasıl ele geçer?-Selefimiz Mısırlıoğlu İbrahim Paşa daha münasip tedbir sahibidir Devletlûm..dedi. Padişah bu sefer ona döndü. Kızmadan:-Baka Mısırlıoğlu! Gayri laftan bıktık usandık. Kat’î tedbir isteriz. Ne lazımsa söyle! Seni Veziriazam ve diğer denizciler de methettiler. Bu yüzden Sakız fethine seni Serasker tayin eyledik. Mısırlıoğlu acele etmeye mecburdu. İlk iş olarak, Mezzomorto Hüseyin Paşayı çağırdı. Onu kendisine yardımcı yapacaktı.Hüseyin Paşa, eski Cezayir Beylerbeyi idi. Gençliğinde, Venedik korsanlarıyla çarpışır ken ağır yaralanmış. Düşman onu öldü sanıp bırakmış. Ama bir müddet sonra karşılarında savaşırken görünce, “yarı ölü” manasına gelen :-Mezzo morto, mezzo morto...diye bağırmışlar. Bundan sonra da bütün Akdeniz’de bu isimle anılır olmuş. Hüseyin Paşa sonraları İstanbul’a çağırıldı ve Tuna Kaptanı, Karadeniz Kaptanı, Kalyonlar Kaptanı olarak görevler yaptı. Kaptan-ı Deryanın kendisini çağırdığını duyunca, hemen Kasımpaşa’ya vardı. Mısırlıoğlu, kendisine kısaca durumu anlattı ve hemen hazırlılara başladılar. Nihayet 1695 yılı Ocak ayının ilk günlerinde Donanma-yı Hümayun Beşiktaş’tan hareket etti.Osmanlı donanması 26 Ocak 1695’te İzmir limanına geldi. Bunu haber alan Venedik donanması da hemen, 20 kalyon, 24 çektiri ve altı mavnadan oluşan bir filo ile Sakız limanından hareket ederek, Urla ile Karaburun arasındaki Koyunadaları civarına geldi. Fakat havaların kötü gitmesi yüzünden sekiz gün boyunca her iki donanma da yerlerinden hareket edemediler. 9 Şubat Çarşamba günü Osmanlı donanması, Venedik donanması ile karşı karşıya geldi ve savaş başladı. Daha muharebenin başında, bir Osmanlı kalyonundan atılan mermilerle, yetmişten fazla top ve altı yüz asker taşıyan La Stella kalyonu battı. Onun yardımına gelmek isteyen aynı büyüklükteki Leone del Corranto gemisi de aynı akıbete uğradı. İlk anda iki büyük gemisini kaybeden Amiral Benedetto Gianni Vittorio, birden neye uğradığını şaşırdı ve aleyhine dönen durumu düzeltmek için amiral gemisi ile ileri atıldı, fakat teknesine isabet eden bir gülle ile öldü. Yerine geçen yardımcısı Amiral Contarini ise, Türk saldırısı karşısında acze düştü. Mezzomorto Hüseyin Paşa’nın cesaretle yaptığı manevralar ile zafer bizim oldu. Venediklilerin altı büyük savaş gemisi battı, bir çoğu hasara uğradı ve binlerce askeri denize döküldü. Akşamüzeri savaş tatil edildi ve Venedikliler Koyunadalarına, Osmanlı donanması da Karaburun yakınlarında Eğri limanına çekildi. Burada on gün kadar kaldılar. 18 Ocak 1695 günü Osmanlı donanması, düşmana kesin darbeyi indirmek ve Sakız adasını geri almak için Eğri limanından ayrıldı. Bu sırada Küçük Cafer Paşa, süratli bir gemiyle donanmaya yetişerek, Sultan II. Ahmed’in vefat ettiğini, yerine II. Mustafa’nın geçtiğini haber verdi. Mezzomorto Hüseyin Paşa, yeni padişaha zafer müjdesi götürmeğe yemin etti ve:-“Yâ Rabbi, sen büyüksün, her şeye kâdirsin, düşmanı karşıma çıkar, onu bana göster” diye dua etti. Bu dua kabul olmuş olacak ki, öğleye doğru şiddetli bir rüzgar çıktı. Hızla yol alan kalyonlar, Koyunadaları karşısındaki Kolokitya limanının onbeş mil ötesinde Venedik kalyonları ile karşılaştılar ve hemen hücum ettiler. Savaş öğleye kadar sürdü. Hüseyin Paşa, rüzgarın bütün şiddetine rağmen, denizlere hükmederek dövüşüyordu. Pervasızca ileri atılıyor, düşman hatlarını bozuyor, gemilerde yangınlar çıkarıyordu. Venedikli amiraller ne yapacaklarını şaşırmışlardı. Contarini:-Bu Mezzomorto bir sihirbaz! Diyordu. Hayır, sihirbaz değil, Hüseyin Paşa, uzun yıllar Venediklilerin elinde esir kalmış, onları gayet yakından tanımış ve kurtulduğu gün intikam yemini etmiş tecrübeli bir Türk amirali idi. Contarini kaçmak istiyor, fakat bunu başaramıyordu. Hüseyin Paşa bir an peşlerini bırakmıyordu. Eğer akşam karanlığı imdatlarına yetişmemiş olsa idi, koca donanma en ağır hezimete uğrayacaktı. Batmaktan ve yanmaktan kurtulabilen Venedik gemileri selameti kaçmakta buldular. O kadar korkmuşlardı ki, Sakız adasında daha fazla kalamadılar ve toplarını, araç ve gereçlerini, hatta bir kısım gemilerini bırakarak adadan kaçtılar. Hüseyin Paşa bu zaferi, veziriazama müjdeledi ve adaya derhal asker çıkarılmasını istedi. Derhal adaya hareket eden gemiler, karaya asker çıkardılar ve Sakız adası tek kurşun atılmadan teslim oldu. 22 Şubat 1695 günü kaleye tekrar Türk bayrağını çeken Hüseyin Paşa sevinç gözyaşları döküyordu. Böylece beş ay sonra, kaybettiğimiz Sakız adasını geri aldık.




Kenan Paşa, Şeyh Muhammed Aynî hazretlerini ziyâret maksadıyla Siirt'e oradan da Aynî köyüne gitmişti. Askerleriyle birlikte Aynî köyüne varınca, câminin avlusunda bir hasır üzerine oturdu. Paşa için yemek hazırlamak istediler. Şeyh hazretleri; "Bu hususta tekellüfe girmeyi niz, kendinizi zorlamayınız." dedi. Evinde arpa unundan yapılmış iki yufka ve iki gün önce pişirilmiş et yemeği vardı. Bunları yedirmek bizim için ar olur dedilerse de, Şeyh hazretleri; "Bunlar yemek olarak kâfidir. Mevcud olan bunlardır. Bunları ikrâm etmekte bir mahzur yoktur." dedi. Sonra kendisi Kenan Paşanın yanına gitti. Paşa onu görünce ayağa kalkıp hürmetle elini öptü ve duâ istedi. Sofrayı getirmelerini söyleyince, Paşanın önüne iki yufkayı ve et yemeğini koydular. Bunları yedi. Sonra kalkıp Şeyh Muhammed Aynî hazretlerinin elini tekrar öptü. Teşekkür ederek müsâde isteyip ayrıldı. Dönerken yolda adamlarından biri, Şeyh'in huzûrunda ne yemeği yediğini sorunca; "Arpa ekmeği ve bayat et yemeği yedim. Yemin ederim ki ömrümde böyle lezzetli yemek yemedim." dedi.



Osmanlı Sultanı Yıdırım Bayezid Han, Anadolu beyliklerini hakimiyeti altına aldığı zaman bu ülkelerin beyleri, o zaman batıya doğru gelmekte olan Timur Han’a sığınmışlardı. Ayrıca Timur’dan kaçan Karakoyunlu Hükümdarı Kara Yusuf ile Tebriz hükümdarı Ahmed Celayiri de, Yıldırım’a iltica etmişti. Bu beyler her iki Türk sultanını birbiri aleyhine kışkırtı yorlardı. Neticede bu kışkırtma ve tahrikler, sünni iki Türk hükümdarını 28 Temmuz 1402 günü Ankara’ nın Çubuk Ovasında karşı karşıya getirdi.Osmanlı sultanının güç ve kuvvetini iyi bilen, Maveraünnehr’deki en kudretli ve zırhlarla mücehhez kuvvetlerini getiren Timur’un ordusu yüz altmış bin idi. Ayrıca 32 fili vardı. Buna karşılık Osmanlı ordusunun mevcudu yetmiş bin idi. Timur’un kuvvetleri adedce Osmanlılardan çok fazla olduğu için, Yıldırım Bayezid Han ordu kumandanlarına muvaffak olmak için fedakarane gayrette bulunmalarını söyledi.

Osmanlı ordusunun merkezinde padişah ve vezir-i azam ile şehzadeleri Mustafa, Musa ve İsa çelebiler bulunuyorlardı. Sağ kolda Anadolu kuvvetleri, Kara Tatarlar ve onların sağında okçular, sol kolda Rumeli kuvvetleri ve Sırp birlikleri ile ihtiyatta Amasya sancak beyi Şehzade Mehmed’in kuvvetleri yer alıyordu. Timur’un ordusunun sağ kanadında iki oğlu Miranşah ve Emirzade Mehmed ve emirler, merkezde hükümdarın kendisi, sol kanatta ise diğer iki oğlu Şahruh Bahadır ve Halil Sultan ile diğer emirler yer almışlardı.Savaş Timur ordusunun saldırısıyla başladı. Başlangıçta savaşta üstün görünen taraf Osmanlılardı. Bilhassa yeniçeriler ile Osmanlı sağ kolunda timarlı sipahilerin üstün gayretleri üzerine Timur Han bu mevkilere tekrar kuvvetler sevketti. Ancak bu sırada Osmanlı ordusu iki ihanet ile karşı karşıya kaldı. Sol kolda yer alan ve daha önceden Timur’la anlaşan Kara Tatarlar, Osmanlı kuvvetlerini arkadan vurmaya başladılar. Sağ koldaki bir kısım timarlı sipahiler de bu sırada Timur’un ordusunda çarpışan beylerini görerek karşı saflarda yer aldılar. Bu gelişmeler üzerine Osmanlı ordusunun sağ ve sol kanadı çöktü. Şehzade Süleyman, Çelebi Mehmed ve Sırp despotu kuvvetlerini toplayarak geri çekilmeye başladı. Yanındaki şehzadeleri ve yeniçerilerle akşama kadar muharebeye devam eden Yıldırım Bayezid ise, çekilmeye çalışırken esir düştü.Timur Han, kendisini iyi karşıladı ve tesellide bulundu. Bir Osmanlı padişahına yaraşır şekilde, izzet ve ikram eyledi. Ancak esaret zilletini çekemeyen Yıldırım Bayezid Han, kederinden ve nefes darlığından, 44 yaşında vefat etti(l403). Kabri Bursa’dadır. Timur Han, ölüm haberini alınca “Yazık oldu, büyük bir mücahidi kaybettik.” dedi.



Osmanlı Devletinde 7 yaşındaki çocuklara “elif-ba” ve ahlak bilgilerinin öğretildiği ilk mektebe başlatılırken yapılan merasimdir. Bu merasimin bir kandil günü olmasına bilhassa dikkat edilirdi. Bu mümkün olmazsa, pazartesi veya perşembe günleri yapılırdı.Merasime bir gün önceden evin temizliğiyle başlanırdı. Ayrıca ailenin mensupları Kapalıçarşı’ya giderek, okula başlayacak çocuğa ve mahalledeki fakirlerin çocuklarına gerekli eşyaları alırlardı. Bundan başka aile yadigarı rahle de cilaya verilirdi.Amin alayı yapılacağı gün, sabah namazından sonra çocuğa yeni elbiseleri giydirilir, hazırlık tamamlanınca ailece Eyüb Sultan’a gidilir ve burada dua edilirdi. Eve dönüldükten kısa bir süre sonra, okul çocukları ile ilahiciler gelirdi. Her okulun ayrı bir ilahicisi vardı. Semtte, amin alayı bir seyir vesilesiydi. O gün sokaklarda bir bayram havası ve görülmedik bir kalabalık olurdu.

Mektebe gidecek çocuk, evinin kapısında göründüğü anda ilahiciler ilahi okumaya başlarlar ve ilahilerin uygun yerlerinde alayda hazır bulunan Aminciler de “amin! amin!” diye nakarat yaparlardı. İlahi sona erince mahallenin hocası duaya başlar, çevrede bulunanlar büyük bir huşu içinde, çömelerek duayı sessizce dinlerdi. Hocanın duası sona erince, ilahiler okunmaya başlanır, amin nidaları göğe yükselirdi. Bu sırada mahallenin bekçisi, çocuğu hazırlanmış olan midilliye bindirir, yedeğine geçer, okulun kalfası ve müzakerecisi de atın iki tarafına geçerek alay hareket ederdi.Amin alayı belirli teşrifat kaidelerine bağlıydı. En önde giden, atlas yastık üzerindeki sırmalı kesesiyle elif-bayı taşırdı. Onun arkasından, başının üzerinde rahle ve çocuğun okulda oturacağı minderi götüren uzun boylu birisi giderdi. Bunu okula gidecek çocuk takib ederdi. Çocuğun arkasında okulun hocasıyla ilahiciler, aminciler bulunurdu. Amincilerin arkasında da ikişer ikişer el ele tutuşan mekteb talebeleri gelirdi. Alayı çocuğun babası, davetliler, akrabalar ve yakın dostlar tamamlardı.Yolda ilahiciler okumaya devam eder, aminciler de münasip yerlerde “amin” derlerdi. Bu topluluk sonunda okul kapısına varır; çocuk hemen içeri girmez burada zamanın padişahına dua edilir ve gülbank okunurdu. Gülbank’ı müteakip hoca tekrar dua eder, nihayet çocuğun bir elinden okul kalfası, diğer elinden de kapıcı tutar ve doğruca hocanın yanına çıkarlardı.Çocuk hocanın önüne geldiğinde elini öper, karşısında diz çökerdi. Bu arada, kalfa da elif-ba cüzünü rahleye açardı. Daha sonra hoca Besmele-i şerif’i takiben Elif harfini gösterir ve ilk dersini verirdi.Amin alayları eski devirlerde kısaca böyle olur ve çocuk ilk dersi bu şekilde alırdı.



Rus Çarı II. Petro’yu öldürterek, onun yerine tahta çıkan eşi Çariçe II. Katerina da amansız bir Osmanlı düşmanıydı. Bilhassa Ortodoksların Hamisi olduğunu ileri sürerek Rum ve diğer Ordtodoks azınlıkları ayaklandırmak için faaliyete başladı. Kocasını öldürmesinde kendisi ne yardım eden sevgilisi Prens Orlof kumandasında bir donanmayı İngiltere’ye gönderdi ve İngilizlerin himayesine sığındığını, eğer onlar da yardım ederlerse Osmanlıları birlikte yok edebileceklerini söyledi. Daha sonra bu donanma bir İngiliz amiralinin kumandasında Akdeniz’e açıldı ve Mora sahillerine geldi. Daha önceden Papazoğlu isimli bir Rum tüccarı para vadederek elde etmişlerdi. Bu adam, bütün Mora’yı dolaşarak bölgedeki papazlara Rusların göNderdiği hediyeleri dağıttı. Papazlar da halkı Osmanlı Devletine isyan etmeğe çağırıyorlardı. Fakat buna rağbet eden pek olmadı.

Bu arada Papazoğlu da Arnavut eşkıyalar tarafından yakalanarak öldürüldü. Nihayet İngilizlerin kumanda ettiği Rus donanması Mora’ya asker çıkardı. Bunlar, da ha önceden elde ettikleri Rumlara, getirdikleri silahları dağıttılar ve Müslüman köylerine Sal dırmaya başladılar. Binlerce silahsız Müslüman erkeği şehid ettiler, çocukları minarelerden attılar, kadın ve kızlara tecavüz ettiler. Bu sırada Mora’daki küçük bir Osmanlı müfrezesi ha dise yerine yetişince kaçıp, yarımadanın batısındaki silahsız ve korumasız durumdaki Navarin kalesini ele geçirip buraya sığındılar. Arkalarından isyana katılan yerli Rumlar da oraya geldiler, fakat Ruslar onları kaleye almadılar. Osmanlı kuvvetlerinin onları imha etmesini zevkle seyrettiler. Daha sonra kaleyi kuşatan Osmanlı kuvvetlerine kaleyi teslim edip, gemi lerime binerek kaçtılar. Ama ne kaçış... Ertesi gün önlerine çıkan küçük bir Osmanlı deniz kuvvetini görünce, İngiliz amiralin savaş emri vermesine rağmen onu dinlemeyerek selame ti kaçmakta buldular. Rus kuvvetlerinin başındaki Prens Orlof: “Nereden şu Akdeniz’e geldik, Kahrolsun Çar Petro’nun vasiyeti” diye bağırıyordu. Öylece Çariçe Katerina’nın rüyası kâbusa dönüyordu.



Çivizâde, 1545 senesinde Rumeli kadıaskeri olunca, Şâh Muhammed Çelebi'nin Sirâciyye Medresesine tâyin edilmesi için pâdişâha arz edip, onun iyiliğinden bahsederken; “Bu hakîrin mülâzimi olmasından başka hiçbir aybı yoktur.” dedi. Bunun üzerine pâdişâh, Çivizâde’ye iltifât edip; “Efendi! Yalnız sizin talebeniz olması ona şeref olarak yeter.” dedi. Çivizâde bunun üzerine; “Saâdetli pâdişâhım, iki mülâzimim vardır. Biri Şâh Muhammed Çelebi, diğeri de Kınalızâde Ali Çelebi’dir. İki gözüm gibidirler. İkisinin birbirinden farkı yoktur” dedi.

Kânûnî Sultan Süleymân, Nahcivân seferine çıkacağı zaman, Mihrimah Sultan Medresesi ne Bağdâdîzâde Hasan Çelebi’nin müderris tâyin olunacağı arz edilince, kabûl etmeyip; “Bu medrese, Şâh Muhammed Çelebi’nin yeridir. Başkasına verilirse kapatır veya dergâh hâline getiririz” dedi ve Şâh Muhammed Çelebi’ye iltifât etti. Şâh Muhammed Çelebi, bu medresede ilim öğretip Kur’ân-ı kerîmin hakîkatlerini anlatmaya çalıştı.Nakledilir ki: Bâzı dostlarına; “İnşâallah İstanbul kadılığına kadar ulaşacağım.” derdi. “Nereden biliyorsun?” diye sorduklarında; “Yirmi beş akçe ile Sirâciyye Medresesinde vazifeli iken, kadıaskerliğe mürâcaat etmiştim. O gece rüyâmda, hocam Çivizâde'yi gördüm. Dedi ki: “Düşündüğünden vazgeç. Ancak İstanbul kadısı olursun.” Merhumun sözünde hilâf ve vâdinde durmaması olmazdı” dedi.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
25 Zi'l-ka'de 1438
Miladi:
18 Ağustos 2017

Söz Ola
Her kim Al-i Osman'dan dua alırsa , şüphesiz tutuğu iş kolay gelir... Zira Onlar bir ulu ocaktır. Kim onlara yan bakarsa başı aşağı olur
Barbaros Hayreddin Paşa
Osmanlılar Twitter