Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


26 Ağustos 1526...Osmanlı ordusu Mohaç ovasında...Güneş henüz doğmamış!Başlarında Cihan Padişahı Kanuni Sultan Süleyman Han. Muhteşem Otağ-ı Hümayun, “Hünkar Tepesi”ne kurulmuş. Burası ovanın en yüksek noktası. Osmanlı ordusunun mevcudu 100.000’i buluyor. Sağ kanada Anadolu Beylerbeyi Behram Paşa, sol kanada Vezir-i Azam Damat İbrahim Paşa kumanda ediyorlar. Öncü kuvvetlerin başında meşhur Akıncı Sultanoğlu Gazi Bali Bey, artçı kuvvetlerin başında ise Gazi Hüsrev Bey bulunuyordu. Yavuz Sultan Selim Han, bu iki cesur akıncı beyinin de öz dayılarıydı. Osmanlılarda bulunan yeni dökülmüş 300 kadar ağır top, dünyada henüz görülmemişti.200.000 kişilik düşman ordusunun 50.000’i Papalık, Lehistan, Çek, Slovak, Hırvat, askeri idiler. Macar kralı II. Layoş’un imdat istemesi üzerine yardıma gelmişlerdi. Yardıma gelmişlerdi. Onların da 100 kadar topu.

Güneş doğmadan mübarek Osmanlı askerleri, at üstünde ve cemaatle namaz kıldılar Başlarında bütün Müslümanların halifesi ve Osmanlıların Serdarı, Gazi Sultan Süleyman Han Hazretleri...Namaz bitince Cenab-ı Hakk’a “Zafer nasip etmesi için” topluca dua edildi Sonra Mücahid Sultan, Mohaç kahramanlarına seslendi:-Ey, Mübarek Sancak-ı Şerif altında toplanan Müslümanlar!.. Ey Yeniçeriler, Azep ler, Sipahiler...Humbaracılar, Çarhacılar, Akıncı Beylerim...Erlerim, Erenlerim, Askerlerim Cümle alem bilir ki, Müslümanlar, yalnız ve yalnız Allah Rızasını kazanmak için cenk eder ler. İşte bizler de buralara kadar, İslam dininin yayılmasına mani olmak isteyen fitnecilerle harp etmeye geldik. ölürsek şehidiz, kalırsak gazi... Gayrı göreyim sizi.Günlerdir yağan yağmur, Mohaç ovasını çamur haline getirmişti. Türklerin Karasu dedikleri taraf, zaten derin bir bataklık idi.Her zamankinin aksine Osmanlılar, hemen hücum geçmediler. Nedense yerlerinden kımıldamıyorlardı. Bu duruma, düşman kumandanları da hayret etmişlerdi. İkindi vaktine kadar bekleyen Birleşik Haçlı Kuvvetleri, daha fazla sabredemediler, kendileri hücuma geçtiler. Osmanlı Serdarı gülüyordu. Yarım saat içinde arzusu gerçekleşmiş, haçlı kuvvetleri iyice yayılmıştı. İşte bu sıralarda 300 balyemez topu birden ateşe başladı. Ağır ateşten kaçan düşman birlikleri, Osmanlı saflarına sokuldular. Nihayet Gazilerin sabırsızlıkla beklediği Harp buyruğu verildi:-Ya Allah...Bismillah...Allahüekber...Muharebenin ilk anında sol kanadımız bozulur gibi oldu. Rumeli sipahileri ikiye ayrılmaya başladılar. Fırsat bulan düşman kuvvetleri de yarıktan içeri girmeyi başardılar. Fakat karşılarında koca kavuklu Yeniçerileri görünce iş değişti. Macarlar, Sırplar, Çekler, Sloven ve Papalık askerleri pusuya düştüklerini çok geç anladılar. Top ateşi, düşmanın ön ve arka taraflarını zaten ayırmıştı. Yeniçeriler de bu ateş artıklarını ufalayınca, gavurcuk lar kaçacak delik arıyorlardı. Bali Bey ve Hüsrev Bey, Osmanlı hilalinin iki ucunu sür’atle kapatıyorlardı. İkiye ayrılmış olan Rumeli Süvarileri, Serdarın emrini emsalsiz bir mükemmellikle yerine getirdiler. Birleşik kafir sürülerine, yalnız Karasu Bataklığı açık bırakılmıştı. Diğer tarafları tamamen sarılan düşmanlar, fırlayıp kaçmak istedikçe netice alamıyorlardı. Perişan halde Karasu önünde yığıldılar. Kral Layoş da onlar arasındaydı. Bir yandan top gülleleri, öte yandan Yeniçeri kılıcı, bu talihsizleri ya Cehenneme veya bataklığa itiyordu. “Allah Allah” sesleri Mohaç ovasını inletirken, 35 Macar şövalyesi birliklerinden ayrıldılar. Çünkü bunlar, Kanuni Sultan Süleyman’ı öldürmeye yemin etmişlerdi. Hristiyan lığın ikbali için, bu cinayeti göze almışlardı. Muharebeden çok önce bir kilisede bu karara varmışlardı. 3 kol halinde ilerlemeye başladılar. İki yan tarafta yürüyenler, daha zırhlı idi. Ortada bunları koruyorlardı. 200.000 kişilik kalabalık içinde bu 35 maceraperestin hareketi pek dikkat çekmemişti.Yeniçeriler ekseriya zırhsız askerleri seçiyor ve anında işlerini bitiriyorlardı. Buna rağmen 35 yeminlinin 9’unu tesadüfen hakladılar. Tabii niyetlerini hiç bilmiyorlardı. Eğer azıcık şüphelenselerdi, tamamını kıyma haline getirmeleri işten bile değildi. Fakat kaçıyor zannıyla bırakıyorlardı. Nasıl olsa arkadaki sipahiler, muharebe kaçaklarını bekliyorlardı.Yeniçerilerin satırından sıyrılan bu bahtsızlar, daha hızlı ilerlemeye başladılar. Azep askerleri de, piyade ve yalın kılıç dövüşürlerdi. Onlar da kendilerine saldırmayan bu zırhlı grupla fazla ilgilenmediler. Aynen Yeniçeriler gibi “kaçıyorlar” zannına kapıldılar. Ama onlar da hainlerin 8’ini layık oldukları yere göndermeyi ihmal etmediler.Herşeye rağmen sağ kalan 18 şövalye ilerlemeye devam ediyorlardı. Hâlâ 3 kol halinde idiler.Daima en önde veya en arkada savaşan Sipahiler, ne yazık ki şu anda yerlerinde değildiler. Çünkü düşmanı Karasu’ya sürmek gayesiyle yan taraflara kaymışlardı. Bu yüzden suikastçilerin işi son derece kolaylaşmıştı. Fakat onların asıl korktukları, Padişahın özel muhafızları olan “Hassa Alayı” idi.İşte Otağ-ı Hümayun artık görünüyordu. Fakat etrafta Hassa askerlerinden kimse yoktu. Gerçekten de çok talihliydiler. Çünkü 31 yaşındaki genç Padişah, şahsını korumakla görevli Hassa Alayını bile cenge göndermişti. Muharebenin bir an önce bitmesini istiyordu. Otağın etrafında sadece 9 nöbetçi kalmıştı.Şövalye Marczali sırıtarak istavroz çıkardı ve:-Asil Şövalyeler!..Görüyorsunuz ki bütün hristiyan azizleri açıkça bize yardım ediyorlar. İşte “Muhteşem Süleyman” elimizde. Sonra da ilave etti:-Sen ve sen! Benimle gelin! Diğerleriniz şu muhafızları haklasın!Marczali ve iki arkadaşı telaşla Otağ-ı Hümayuna daldılar. Diğerleri de, dokuz serdengeçtiye çullandılar.Mücahid Sultan, yabancı sesler duyduğu için, okuduğu Mushafı kapattı, doğruldu. Uzun kılıcını sıyırırken, suikastçilerden biri O’nu gördü. Olanca hıncıyla Macarca bağırdı:-İşte burada!..Bağırırken, bir an gerideki arkadaşlarına bakmıştı. Bu bakışı onun hayatına mal oldu. Çünkü Sultan’ın uzun kılıcı, o anda koltuk altından girip çıkmıştı bile..Yorgun şövalye büyük bir şangırtı ile yere yığıldı. Otağ ile iç Otağın arasını bir atlas perde ayırıyordu. Arkadaşlarının düştüğünü farkeden diğer ikisi hamle ettiler. Gazi Padişah, önde saldıranı, bütün ağırlıkları ile ötekinin üzerine itti. İkisi birlikte yuvarlanırlarken, kendisi de Otağın ortasına sıçradı. Pek merak etmişti. Bu sebeple bir de nâra attı:-Bre kafirler!...Sizler de kimsiniz?.. Nereden çıktınız?.. Ne istersiniz?Doğrulmaya çalışan Marczali, Türkçe cevap vermez mi!-Bizler, seni öldürmeye yemin etmiş şövalyeleriz.-Hemi de Türkçe konuşurlar!..-Hun Türklerini unuttun mu yoksa?Kanuni tebessüm etti:-Eveeet... Hungaryalılar!.. Türk soyundan gelirsiniz. Ve bir Türk Padişahını öldür meye yemin ettiniz öyle mi?-Fakat önce sen bize saldırdın. Devletimizi düzenimizi yıkmak istedin. Malımızı mül kümüzü, dağımızı, taşımızı almak istedin...-Baka Hugaryalı! Şunu hiç unutma...Mülk sadece Allah’ındır bizim malda, mülkte, dağda, denizde ne gözümüz ola!.. Bizler yalnız Allahü Teâlânın emrini yaymaya çalışırız... Sizlere, dünya ve ahiret saadetini teklif ederiz. -Ama dünyayı bize zindan ederek..Tam bu sırada Marczali’nin arkadaşı bir ok fırlatmaz mı! Bereket versin Padişahın sırtındaki ince Osmanlı zırhını delemedi. Derhal mukabele eden Kanuni’nin hançeri, hainin gözünden girip beynine saplandı.Şimdi teke tek idiler. Muhteşem Süleyman tekrar nara attı:-Hamle et bre kafir!..Tam bu sırada Bâlî Bey Otağın içine atıyla birlikte daldı. Arkasından da serdengeçti ler yettiler. Koca Osmanlı Sultanını kılıç üzere bulan Bâlî Bey, az daha atından düşeyazdı. Yıldırım gibi aralarına sıçradı. Fakat Cihan Hükümdarı eliyle “çekil” işareti yaptı ve :-Bu asilzadeler bizi öldürmeye yemin etmişler Bâlî Beyim... dedi. Akıncı beyi:-Keferenin yemini de ne ola Sultanım!.. deyince Marczali çok kızdı:-Ey Osmanlı, unutma ki Hun Türkleri de yeminlerinden dönmezler.. diyebildi.Bâlî Bey artık sabredemeyecekti. Fakat Mücahid Sultan hâlâ tebessüm ediyordu:-Tasalanma Bâlî Beyim tasalanma! Bedr cengini hatırlamaz mısın?.. dedi.-Beli Sultanım...-Hazret-i Ali o Mübarek günde kendisine silah çeken öz kardeşi Akil ile çarpışmamış mıydı?..Bizler de o büyüklerin yolunda değil miyiz? Sen gayrı tasalanma, var kendi işini gör.İki saat içinde 200.000 kişilik düşman ordusu Mohaç’ta imha edildi. Müslüman lara kılıç çektikleri için hangi ırktan olursa olsun, yeryüzünden silinip gittiler.




Sultan II. Abdülhamid demiryolu inşasına ehemmiyet vermişti . Toplam 33 yıl (1876–1909) padişahlık yapan Sultan II. Abdülhamid, bir hatırasında şunları ifade eder: "Bütün kuvvetimle Anadolu Demiryollarının inşasına çalıştım. Bundaki maksadımız, Mezopotamya ve Bağdat'ı Anadolu'ya bağlamak ve Basra Körfezine kadar ulaşmaktır. Alman yardımı sayesinde, buna maksat hasıl olmuştur. "Eskiden arazide çürüyen mahsülât ve hububatımız, şimdi rahatça sevkıyat bulmakta, madenlerimiz dünya piyasasına arz edilmektedir. "Hasılı, Anadolu için hayırlı, menfaatli bir istikbal hazırlanmıştır." * * * 66 yıllık Osmanlı döneminde (1856-1922) uzunluk rakamlarıyla birlikte inşa edilen demiryollarını şöylece sıralamak mümkün: * İzmir-Aydın ve şubeleri 610 km. * İzmir-Kasaba ve uzantısı 695 km. * Rumeli Demiryolları: 2383 km. * Anadolu-Bağdat DY: 2424 km. * Şam-Hama: 498 km. * Yafa-Kudüs: 86 km. * Bursa-Mudanya arası: 42 km. * Ankara-Yahşihan arası: 80 km. Yekûn: 8.600 km. * * * Burada önemli bir başka nokta da şudur: Osmanlı döneminde inşa edilen demiryolu hattının ancak 4000 kilometrelik (yarısından bile az) bölümü, misak-ı millî sınırları içinde kalabilmiş, geri kalan kısmı ise elimizden çıkıp gitmiş.



Osmanlılarda ilk önemli matematikçi ve astronom 1440’da vefat eden Bursa'lı Kadizade Rumi’dir. Musa Paşa da denen Kadızade-i Rumi, önce Bursa' da öğrenim gördü. Matematik ve astronomiyi Molla Fenari' den öğrendi. Kadızade, öğretimini Bursa’da yaptı. Kız kardeşinden başka kimseye haber vermeden Horasan’a oradan Türkistan’a giderek bilgisini artırmaya çalıştı. Timur Han’ın torunu Ulug Bey (1394-1449) zamanında Semerkand’da bulunduğu sırada, müdür Gıyaseddin Cemşid’in ölümü üzerine Semerkand rasathanesi müdürlüğüne, aynı zamanda Semerkand Medresesi baş müderrisliğine getirildi. Dört köşe olan bu medresenin dört tarafında dört sınıf vardı. Bir gün Uluğ Bey, müderrislerden birini görevden uzaklaştırdı. Kadızade, bunu protesto etmek için derslerine girmedi. Uluğ Bey, onu hastalandı sanarak ziyarete geldi. Karşısında Uluğ Bey’i gören gören Kadızade, 20. yüzyıl profesörlerine örnek olabilecek şu açıklamayı yapmış:" Biz müderrisliği, hiçbir kimseyle ilgisi olmayan bir görev zannederdik. Halbuki şimdi bunun da hüküm sahiplerinin elinde oyuncak olduğunu gördük. Öyleyse biz de dersten vazgeçtik."Bunun üzerine Uluğ Bey, görevden aldığı müderrisi eski görevine döndürdü ve bir daha bu işlere karışmayacağını açıkladı. Tarihte gerçekten büyük olan bilim adamlarının ve yöneticilerin varlığına bir örnek.



Fatih’in bilime olan hizmetlerine tanıklık eden anıtların en önemlisi, kuşkusuz camisinin etrafına yaptırdığı medreselerdir... Ancak ilk medrese eğitimi, fetihten hemen sonraki günlerde cami haline getirilen Ayasofya’da başlamış ve caminin yanındaki papaz odaları boşaltılarak öğrencilerin buralarda kalmaları sağlanmıştır. Molla Hüsrev’in başmüderrisliğe getirildiği bu ilk öğretim kurumunda, İstanbul’un ilk kadısı,Ayasofya'yı Cami olarak “tescil eden” Hızır Çelebi ’nin ilk müderrisler arasında bulunduğu görülmektedir. Bu sıralarda molla Zeyrek de müderris olarak Zeyrek camisinde derslere başlamıştır. (Türkiye Tarihi 2 s: 243) İşte İstanbul’da fetihten sonra öğretime başlayan ilk iki medrese bunlarrdır. Fatih medreselerinin yapımı bitince, Zeyrek’teki öğrenciler oraya taşınmış, Ayasofya’da ise öğretim sürdürülmüştür. Vakfiyesinde de belirtildiği üzere, Medaris-i Semaniye adı ile Fatih Camii’nin etrafında yapılmış olan bu yeni kuruluş, sekiz medrese ve her medresenin arkasında Tetimme adı verilen daha küçük sekiz medreseden oluşmaktadır. Ayrıca müderris ve öğrencilerin yararlanması için bir kitaplık, bir Darüşşifa ve bir de misafirhane bulunmakta idi. medreselerin her birinde “akli” ve “natli” bilimlerde birer müderris, Daruşşifada ise hangi ulustan olursa olsun iki hekim, bir göz hekimi, bir cerrah ve bir de eczacı görevlendirilmişti. Hekimlerin hastaları günde iki kez ziyaret etmeleri şart koşulmuştur.Fatih döneminde üzerinde durulması gereken önemli bir kuruluş da hızla geliştiği görülen bir yüksek okul niteliğindeki Enderun Okulu’dur. Bu kuruluş içinde askerlik, yöneticilik,güzel sanatlar bölümleri olduğu gibi, ayrıca bir de hastane bulunmakta idi. tanzimat dönemine kadar yaşadığı görülen Enderun Okulu’nda Galata Sarayı,Eski Saray ve Edirne Sarayı gibi sarayların orta dereceli saray okullarını bitirenler kabul edilmekte idi.



Kara Çebeş ve Menküb'ün fethinde sahte ricat taktiğinin uygulandığı görülmektedir. Kara Çebeş fethinde Orhan Gazi, kaleye bir konak mesafede askeri üç bölüğe ayırdı. Kendi komutasındaki bir bölüğü hisarın önüne yerleştirdi. Gece olunca diğer bir bölük hisarın arkasında mevzi aldı. Üçüncü bölük ise bir dere içine girdi. Kuşatma harekâtı başladıktan bir kaç gün sonra Osmanlı birlikleri geri çekilme görüntüsü veren geri harekâta başladılar. Bizanslılar, Türklerin kaçtıkları zannına kapıldıkları gibi, kale önünde yakaladıkları bir Türk askerinden de düşmanlarının kaçtığı şeklinde yanlış istihbarat aldılar. Bunun üzerine kaleden çıktılar ve pusuya düştüler. Bu suretle Kara Çebeş'in fethi mümkün oldu36. 1475-76 tarihinde Kırım'da bulunan Menkub şehri Ahmed Paşa tarafından muhasara edilmişti. Kalenin savaş yoluyla alınamayacağını gören Ahmed Paşa, burada bir miktar asker bırakarak geri çekildi. Bir kaç gün sonra buradaki askerler de çekildiler ve pusuya yattılar. Muhasara öncesinde kaleye dışarıdan bir çok insan girmişti ve uzun süren muhasarada erzak vs. sıkıntısı başlamıştı. Osmanlı askerinin geri çekildiğini görünce hemen hisardan dışarı çıkmaya başladılar. Bunun üzerine harekete geçen Osmanlı askerleri hücuma geçerek hisarın kapısını ele geçirdiler ve şehri fethettiler



Fatih’in oğlu Sultan Cem’e, Papaların yaptıkları eziyetler, onların kendi dinlerinden olmayanlara ne gözle baktıklarının açık göstergesidir. Papa VIII. İnnocent, Saint Jean şövalyelerinden Sultan Cem’i para ile satın almıştır. Yani insan tacirliği yaptığı delilli, ispatlıdır. Papa huzuruna getirilen Sultan Cem’e, Hıristiyan olduğu takdirde, kendisini Macar kralı yapacağını vadetmiştir. Yani din değiştirmesi için, rüşvet teklif etmiştir. Cem Sultan bunu şiddetle reddettiğinde, Papa “Ben senin bizim fakir Hıristiyanlar’a bol sadaka verdiğini işittim. Hıristiyanlığı seviyorsun zannettim” deyince, Cem Sultan acıyan bakışlarla Papa’ya bakarak “İşte siz burada yanılıyorsunuz. Biz insanların inançlarına bakmaksızın, ihtiyacı olanlarına yardım ederiz. Bizim dinimiz bunu emreder” dediğinde, Papa öfkelenerek ve maalesef “Öyle ise bir köşede sinip yat” diyerek; zaten olmayan terbiyesinin seviyesini ortaya döküvermiştir. Cem Sultan’ın babası Fatih idi. Papalar onu, onaltı defa zehirletme teşebbüsünde bulunmuş ve onyedincisinde; başarılı olmuşlardır. Roma Papalarının ekserisi, insan zehirlemenin üstadıdır.

Bunlardan Cem Sultan’ı son kere satın alan Alexandr Borcia, birçok muhalifini, üstadı olduğu Tofana zehri ile ortadan kaldırmıştır. Cem Sultan’ı da Napoli Kralı’na satmadan önce, Tofana ile zehirletmiştir. Bu zehir zamanla tesirini gösterirdi. Başı, boynu, yüzü, gözü şişirerek öldürür dü. Cem Sultan da böyle oldu. Bu Papa evli olmadığı halde, çok ahlaksız bir kızı, iki de oğlu vardı? Bu kızı ağabeyi ve kardeşi ile yasak ilişkilere girmeyi normal sayardı. Papa Borcia, Cem Sultan’ı hem Napoli kralına satmış, hem de cenazesini paraya çevirmek için ölüsünü geri almaya çok uğraşmıştır. Napoli kralı ile bozuşmuştur. Papalar, siyasi sahada güçlendikçe, Haçlı seferleri tertiplemişlerdir. Bu seferlerin hedefi Türk toprakları idi. En son Haçlı seferleri de, Birinci Dünya Harbi’nde, Osmanlı devletini yıkmaya çalışan İtilaf devletleri orduları idi. Almanlar Papa’ya bağlı olmadıklarından, Papa onları da gözden çıkarmıştı.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
22 Rebiü'l-Evvel 1439
Miladi:
11 Aralık 2017

Söz Ola
Padişah-ı âlem olmak bir kuru kavga imiş, bir veliye bende olmak cümleden ala imiş.
Yavuz Sultan Selim Han
Osmanlılar Twitter