Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


1654 senesinde vefat eden ve Sultan IV. Mehmed Han’ın Şeyhülislamı olan Behâeddin Efendi, son derece hoş sohbet ve nüktedan olarak tanınmıştı. Fakat İslam düşmanlarına, hele İngilizlere karşı muazzam bir din gayreti vardı. Bütün yumuşaklığı ve nüktedanlığına rağmen, İslam düşmanlarına karşı gayet sert davranır, onlara hiç taviz vermezdi. 1651 senesinde, İngiliz vatandaşı olan birisi, İzmir’deki İngiltere konsolosundan 200.000 akçe alacağı olduğunu iddia ederek onu mahkemeye verdi. İzmir Kadısı Haşimi zade, konsolosu mahkemeye davet edip alacaklısının davasını bildirdi. Konsolos sert bir tavırla:-Efendi, sen bu davaya bakmaya mezun değilsin... dedi ve İngiltere ve Osmanlı hükûmetleri arasında imzalanan “Ahidnâme” nin bir nüshasını gösterdi. Burada, İngiliz vatandaşlarından birinin öbüründen alacağı 200.000 akçeden az olursa Osmanlı kadıları nın davayı dinleyebilecekleri, aksi halde davanın İngiltere’de görüleceği yazılıydı.

Lâkin Kadı Efendi, konsolosun sert ve mütekebbir tavırlarından incinmişti:-Bre mel’un!.. ben İslam şeriatine göre bu davaya bakmaya memurum...diye ısrar etti.Buna karşılık konsolos, onun söylediklerine hiç aldırış etmeden mahkeme hademesini ve mübaşiri itip kakarak çıktı gitti.Haşimizade onun bu yaptıklarına büsbütün kızdı ve devlete hakaret saydı. Hemen Şeyhülislam Behâeddin Efendiye bir mektup yazarak hadiseyi nakletti. Şeyhülislam da bu mektubu Sadrazam Melek Ahmed Paşaya gösterdi ve konsolosun azlini, İstanbul’daki İngiltere büyükelçisinden istemesini rica etti. Sadrazam, bu tehlikeli olabilecek ve siyasi anlaşmazlılara yol açabilecek meseleye karışmanın doğru olmayacağı kanaatine vardı ve Behâeddin Efendiye:-Bizim işimiz çoktur. Bu meselede ne gerekirse lütfen kendileri yapsınlar.. diyerek mektubu Şeyhülislama geri gönderdi.Bunun üzerine Behâeddin Efendi, Sadrazama da gücenerek, kendisi İngiltere Büyükelçisini çağırtarak, meseleyi teferruatıyla anlatıp, İzmir’deki konsolosun azledilmesini istedi. Ancak buna hiç yanaşmayan büyükelçi, soğuk bir tavırla:-Onu oraya kralımız dikmiştir. Kaldırmak benim elimden gelmez...karşılığını verdi. Behâeddin Efendi büsbütün kızıp:-Bre dinsiz, diye çıkıştı. Hem bizimle dost olduğunuzu söylersiniz, hem de harp halinde olduğumuz Venedik kafirine gemi verip imdat edersiniz. Bunu bilmez miyiz sanır sınız? Diye bağırdı.Büyükelçi inkar etmedi:-Bizden kim gemi isterse kira ile veririz ve istediği malı para ile satarız. Bu, ahidnameye aykırı değildir, dedi.İyice sinirlenen Şeyhülislam:-Götürün bunu hapsedin! Diye bağırdı.Adam her ne kadar:-Efendi, sen beni hapsedemezsin...buna salahiyetin yoktur, diye direnmek istedi ise de, gayreti galeyana gelen Behâeddin Efendi haykırdı:-Bre kaldırın şunu!..Büyükelçiyi yaka paça sürükleyip ahıra hapsettiler. Şeyhülislam daha sonra Sadrazama haber göndererek:-Bu herifi elbette Yedikule zindanına yollayıp hapsedesiniz. Din ve devletimize ihaneti vardır. Dedi.Fakat elçilik mensupları daha önceden Sadrazama ve saray adamlarına giderek, bu durumun anlaşmalara aykırı olduğu ve büyükelçinin derhal serbest bırakılması gerek tiğini bildirdiler. Sadrazam da hemen bir adamını Şeyhülislama yolladı ve şunları bildirdi:-Sultanımızın huzuruna dua ederiz. Bu kadar senedir Venedikli dedikleri balıkçı kafirle baş edilemeyip bunca can ve mal gitti. İngiltere Kralı ise Avrupa’nın büyüklerin den, asker ve donanma sahibi kimse olup, bize büyük zarar vermeye gücü yeter kâfidir. Onunla sulhu bozup İslam askerine yeni iş açmak münasip midir?Ertesi gün Divan toplandı ve Vezirler de Şeyhülislama, bu meselede haksız olduğu nun bildirilmesini kararlaştırdılar. Anadolu Kadıaseri de ona, -Şimdiye kadar hiçbir Şeyhülislamın bir büyükelçiyi ahıra hapsetmiş midir? Bu olmuş bir şey mi? Şu herifi serbest bırak! Diye haber gönderdi. Behâeddin Efendi, bu habere sinirlenerek:-Efendi...Efendi!.. sen Kadıasker değil misin? Kafirleri himaye edenlerin hükmü nün geçtiği devirde neden Divan toplantılarına varırsın? Madem ki onların dediği olur, senin orada işin ne? Yarın evinden çıkma ve Divana varma... cevabını gönderdi.Fakat Şeyhülislamın bu din gayreti, Osmanlı Devletinin İngiltere ve bütün Avrupa devletleriyle arasının bozulmasına yol açacak, belki de harp halinde olduğu Venedik Cumhuriyetinin yanında harbe iştirak edeceklerdi. Bunun üzerine Sadrazamın teklifiyle Padişah tarafından 2 Mayıs 1651 günü vazifesinden azledilerek Bergama’ya sürgün edil di. Sürgün yerine giderken, bir dostuna şunları söylüyordu:-Sadrazam gayretsiz ahmak, biz ise gayretli ahmak olduk. İkimizin de yaptığı devlete zarar verdi.




Sinop'ta medfûn bulunan ve Takıyyüddîn Ebû Bekr Kefevî'nin talebesi olan Mahmûd Kefevî hocasının şu kerâmetini anlattı:"Gemiye binip İstanbul'a gitmek üzere yola çıktık. Ben o zaman gençtim ve bu benim ilk yolculuğumdu. Hoş bir rüzgârla dört gün gittik. Sonra şiddetli bir rüzgârla deniz kabardı. Dalgalar her taraftan vurmaya başladı. Gemide bulunanlar korku, dehşet ve ümitsizlik içinde bâzı mal ve eşyâlarını denize attılar. Bu ızdırap ve sıkıntı bana da ümitsizlik vermeye başladı. Hocam Takıyyüddîn Ebû Bekr Kefevî, geminin alt katında sâkin ve telaşsız bir halde oturuyor du. Dalgaların şiddetli vuruşları gemide bulunanların ve benim korkumu iyice arttırdı. Hocam bana bakıp; "Korkma! Allahü teâlâ bizi kurtaracak ve biz Erikli Kasabasının doğu tarafındaki Hacı Baba Dergâhında kuşluk vakti oturup süt içeceğiz ve incir yiyeceğiz." buyurdu.

Gemici lerin hesâbına göre seksen mil yolumuz kalmıştı. Ebû Bekr Kefevî hazretleri sükûn ve vekar içinde tatlı ve güzel sesiyle Kehf sûresini okumaya başladı. Biz rahatladık ve korkumuz kalma dı. Halbuki dalgaların vuruşları hâlâ devâm ediyordu. Nihâyet Allahü teâlâ bizi, hocam Ebû Bekr Kefevî hazretlerinin duâsı bereketiyle kurtardı. Gecenin sabahında Erikli sâhiline çıkıp doğruca Hacı Baba Dergâhına ziyârete gitti. Biz de onu tâkib ettik. Hep birlikte oturduk. Hocamız Kur'ân-ı kerîm okuyor biz de dinliyorduk. O sırada dergâhın çevresinden bir kadın iki elinde birer çanak ile çıkageldi. Kapları önümüze bıraktı. Biri süt, diğeri incirle doluydu. Şeyh Ebû Bekr Kefevî tebessüm ederek bize baktı ve; "Bismillah ile yiyiniz!" buyurdu. Biz besmele ile yedik. Hocamın bu kerâmetine şâhid olduğumuz zaman, 1542 (H.949) senesiydi."



Cihan sultanı Kanuni Süleyman Han, ikinci defa çıktığı İran seferinden de galibiyetle dönüyordu. Fakat savaş meydanlarında Osmanlı askerinin karşısından kaçan İran Şahı Tahmasb, padişah İstanbul’a avdet edince, her zaman yaptığı gibi Osmanlı sınırını geçti ve topraklarımıza saldırmaya başladı. 1551 yılında oğlu İsmail Mirza’yı kalabalık bir ordu ile Erzurum üzerine gönderdi. -Kalenin anahtarlarını Kanuni Sultan Süleyman oraya yetişmeden istiyorum, diye talimat verdi.Erzurum beylerbeyi İskender Paşa kahraman bir askerdi. Kanuni, kendisine bu vazifeyi verirken :-Baka İskender, seni böyle mühim bir sancağın muhafazasına memur eyledik. Görelim seni, yüzümüzü kara çıkarma, demişti.

İskender Paşa da, ilk olarak, 1549 da İran’ın Hoy şehri valisi Dümbüllü Hacı Han üzerine ani bir baskın yapmış, Van üzerine saldırıya hazırlanan İran kuvvetlerini perişan etmiş ve Dümbüllü’nün kesik başını padişaha göndermişti. Daha sonra İran ile ittifak kuran ve onlar hesabına çalışan Ahıskalıları bertaraf etti. İşte bu günlerde İran ordusunun Erzurum üzerine doğru gelmekte olduğu haberi ulaştı. Hemen beyleri topladı ve:-Padişah efendimizin dönüşlerini fırsat bilen Şah Tahmasb, oğlunu üzerimize gönderir. Tedbir nedir, ne yapmak gerektir, açıkça söyleyin.Bütün paşalar ve beyler, Erzurum’da kalıp şehrin savunulması fikrindeydiler. Beylerin düşüncelerini öğrenen İskender Paşa:-Tedbir bunlar değildir. Padişah efendimizin bize emanet ettiği bu kalenin harap olmasına rızam yoktur, taşra çıkıp harp ederiz, diyerek kararını açıkladı. Erzurum kalesinde toplam beş bin asker vardı. 1551 yılı Eylül ayının ilk günlerinde Erzurum önlerine gelen İsmail Mirza kumandasındaki elli bin kişilik İran ordusu, karşısında İskender Paşa’yı buldu. Kuvvetler arasında denge yoktu. Osmanlı askeri, İran kuvvetlerinin onda biri kadardı. Buna rağmen, Erzurum kalesi önlerinde derhal savaşa girdiler. İskender Paşa en ön safta bir nefer gibi savaşıyordu. Akşama kadar devam eden muharebeden bir netice alınamadı. Üstelik Osmanlı askerinin yarısı şehid düşmüştü. İskender Paşa akşamüzeri kaleye çekildi. İsmail Mirza ertesi gün elçiler göndererek, teslim olmalarını, aksi takdirde şehirde taş üstünde taş bırakmayacaklarını bildirdi. Paşa:-Canımızı veririz de bir karış yer vermeyiz! Cevabını gönderdi.Bundan sonra İran askerinin kaleyi muhasarası başladı. Fakat İskender Paşa kaleyi büyük bir azimle müdafaa ediyor, arasıra küçük bir müfreze ile huruç hareketleri yapıyor ve düşmana ağır zayiatlar verdiriyordu. Bu şiddetli muhasara bir aydan fazla devam etti. Sonunda İran askerinin disiplinsiz davranışlarda bulunmaya başlamaları üzerine İsmail Mirza kuşatmayı kaldırıp geri çekilmek zorunda kaldı. Erzurum büyük bir tehlike atlatmıştı. Fakat İskender Paşa’yı çekemeyenler, kalede savunma yapılması gerekirken, dışarı çıkıp, sayıları kendilerinden on kat fazla olan düşmana karşı pervasızca hücuma geçildiği ve bu muharebe sırasında askerin yarısının şehid edildiği, bu hatalı hareketin sorumluluğu tamamen paşaya aittir diyerek hemen padişaha şikayette bulundular. Zaten Paşa da bu hadiseden dolayı çok üzgündü ve her gün ağlıyor:-Ben padişahımızın huzuruna nasıl çıkarım? Onun bize emanet ettiği asker evlatlarımızın imha edilmesine sebep oldum. Ne fena talihimiz varmış! Diyordu.Kumandanlar kendisini teselli etmeye çalışıyorlar ve:-Elem çekme paşa baba, sen vazifeni yaptın, kul inkar etse bile Allah şahittir! Diyorlardı.Fakat o, kendisini çekemeyenlerin fitnelerinden değil, halife-i müslimin olan padişahın, kendisine kızmasından korkuyordu. Her an İstanbul’dan gelecek kötü bir haberi beklemeye başladı. Belki de idam edilmesi için ruhsat bile almışlardı. O ölümden korkmuyor fakat bir hain gibi idam edilmek istemiyordu. Sağ kalırsa, bu devlete daha çok büyük hizmetler etmek azmindeydi.-Ben İran’dan öcümü almasını bilirim! Diyordu.Günlerden bir gün, galiba Perşembe idi, saray kapıcıbaşılarından biri Erzurum’a geldi. Padişah-ı cihan’dan bir ferman getirmişti. Bütün devlet ve askeri erkanı topladı. İskender Paşa, artık işin sonuna geldiğini, idam fermanının gönderildiğini, hiç değilse azledileceğini tahmin ediyordu. Herkes yerini aldıktan sonra kapıcıbaşı içeri girdi ve İskender Paşa’nın önünde durdu. Heyecan son haddine gelmişti.-Gazan mübarek olsun İskender Paşa, Sultanımız efendimizin ekmeği sana helal olsun! Erzurum’u kurtardın. Padişah efendimiz seni tebrik ediyorlar ve sana altın bir kılıç ile murassa bir topuz gönderdiler. İskender Paşa heyecandan titriyordu. Demek gayretleri boşa çıkmamıştı. Sultan Süleyman tarafından takdir ediliyordu. Bu ne büyük saadetti. Kapıcıbaşı bir de padişahın nâmesini getirmişti. Hemen açıp okumaya başladı:-“İskender, berhüdar olasın, iki cihanda yüzün ak ola. Sen, Şah askeri ile denk değildin. Onun askeri çok fazla iken sen bu derece mukabelede himmet ve gayret gösterdin. Hiç kusurun olmadı. Hatırını hoş tut.”Ayrıca Sadrazam Rüstem Paşa da bir name göndererek onu tebrik ediyordu. İskender Paşa, bu paha biçilmez iltifatlar karşısında bir çocuk gibi utanmış ve başını önüne eğmişti. Gözlerinden sevinç gözyaşları dökülürken:-Biz bu kadar çok mu gayret gösterdik? Diye mırıldanıyordu.



Fatih Sultan Mehmed Han 3 Temmuz 1462’de Midilli adasını fethedince, adanın savun ma ve muhafazası için gazilerden ikiyüz yeniçeri ile yeteri kadar sipahiyi orada bırakmıştı. Midilli’den ayrılırken hepsini bir araya topladı ve:-Kullarım, dedi, bu cezireyi önce Allah’a, sonra size emanet ediyorum. Bakalım muhafazası uğrunda nasıl hizmet edersiniz?Sipahilerden biri hünkarın ayaklarına kapandı ve:-Âsûde hâtır ol padişahım, bu can bu tende durdukça düşmana adayı bırakmak ne mümkün, dedi.Padişah elini bu sipahinin omzuna koyarak:-Bilirim Yakub, uğruma baş koyanlardansın, gayreti elden bırakmaz, sadakatten ayrılmazsın.Demek suretiyle bu adanın fethinde ziyade gayret ve fedakarlık gösteren bu sipahiden iltifatını esirgememişti.

Kendisine adada timar verilen ve bu yeni dirlikten memnun olan Yakub, Vardar Yenice’li bir sipahinin oğluydu. Yakışıklı bir yiğitti. Aradan aylar, yıllar geçti. Herkes tarafından sevilen Yakub, yerli bir kadınla evlendi. İshak, Oruç, Hızır ve İlyas adında dört oğlu oldu. Çocuklar hem İslam terbiyesi ile büyüyorlar, hem de adadaki Rumlardan denizciliğin yanısıra Rumca ve İtalyanca da öğreniyorlardı. İstanbul ile Mısır arasında uğrak yeri olan Midilli limanı, her zaman ticaret gemileri ile dolu olurdu. Yakub bazan çocuklarını alır, gemilere bindirip gezdirirdi. Hepsinin tek hedefi denizci olmaktı. Bir gün akşam yemeğinden sonra bütün aile bir arada oturuyorlardı. Oruç babasına uzun uzun dert yandı:-Bizim de bir teknemiz olsa, buradan aldığımız malları başka limanlara götürür satardık. Biz kazanır, evimizi geçindirirdik. Artık senin çalışman doğru değil, çok ihtiyarladın!Yakub, oğlunun gözlerine sevgi ve minnet ile baktı:-Hey oğul, sen bizi ne sandın? Biz eski toprağız, eski. Ölünceye kadar çalışırız. Siz daha çocuksunuz, açık denizdeki dalgalar kurt denizcilere râm olur.-Ama herkes bizi limanda parmakla gösteriyor!-İnşaallah o günler de gelir.Çocuklar hep birden âmin çektiler. Aradan bir hafta-on gün geçti. Bir Perşembe akşamı balıktan dönen çocuklar, evde eşya namına bir şey kalmadığını gördüler. Ne o yerdeki pahalı canım halılar, ne de babalarının duvarda daima asılı duran Rumeli yadigarı altın kabzalı kılıcı vardı. Yakub, oğullarına durumu kısaca anlattı. Nesi var nesi yok satmış, Oruç’a ufak da olsa bir tekne donatmak için teşebbüse geçmişti. Oruç ağlayarak babasının ellerine sarıldı:-Ne yaptın baba! Benim için kurulu düzenini, evini neden darmadağın ettin? Ah keşke söylemeseydim.Yakub oğlunu kucakladı ve:-Biz ihtiyarız yavrum, bir ayağımız çukurda sayılır. İnşaallah sen ailenin büyüğü olur, onlara bakarsın. İshak da sana yardım eder. Oruç, bu ufak fakat yeni yelkenli ile Midilli adasından, kardeşi İlyas ile birlikte denize açıldığı zaman bütün aile limana geldi ve onları uğurladı. Bu olaydan sonra Yakub Ağa fazla yaşamadı. Onun vefatından sonra Hızır, küçük bir tekne kiralayıp, ağabeyi Oruç gibi denizlere açıldı. 1501 yılı ortalarında Papa, Venedik ve Fransız gemilerinden oluşan bir Haçlı donanması topladı ve başına da Amiral Filip de Klers’i getirerek, Midilli adasını zaptetmek vazifesini verdi. Ada önlerine gelen bu donanma, karaya asker çıkararak kaleyi kuşattı. Fakat bir buçuk ay uğraşmalarına rağmen, bütün Midilli halkının topyekün yaptıkları kahramanca savunma karşısında muvaffak olamadı ve kuşatmayı kaldırıp çekilmek zorunda kaldı. İşte Oruç ve kardeşlerinin haçlılara karşı kinleri o zaman başladı. -Bir gün gelecek bunun intikamı alınacaktır, padişahımız sağ olsun, diyorlardı.Aradan iki yıl geçti. 1503 yılında Oruç ve kardeşi İlyas, Girit açıklarında, Rodos şövalyelerinin büyük bir gemisi ile karşılaştılar. Böylesine büyük bir savaş gemisi ile küçük bir ticaret gemisinin harp etmesine imkan yoktu. Fakat buna rağmen kahraman Oruç, düşmana boyun eğmektense derhal savaşmayı kabul etti. Tekneler birbirine rampa ettikten sonra kanlı bir boğuşma başladı. İlyas şehid oldu, Oruç da esir düştü. Şövalyeler onu Rodos adasına götürüp haraç mezat sattılar. Bunu haber alan Hızır,-Ben ağamı esaretten kurtarırım, İlyas’ın da öcünü komam, diyordu.Bunlar o andaki heyecan ve teessürle söylenmiş sözlerdi. Yoksa, ufacık bir tekne ile koca savaş gemilerine kafa tutmak mümkün değildi. Kısa bir zaman sonra Bodrum’a geldi, para buldu ve ağabeyini kurtarmak için faaliyete geçti. Fakat Oruç, kardeşinin bu fedakarlığı yapmasını doğru bulmuyordu,-Alnımıza ne yazıldı ise o olur, meraklanma azad olacağımız günler yakındır, diye haberler gönderiyordu. Oruç doğru düşünüyordu. Şehzade Korkut, o zamanlar Antalya valisi idi. Hayırsever bir Müslümandı. Her yıl Rodos’a adamlar gönderir, şövalyelerin eline esir düşmüş Türkleri para ile satın alıp azad ederdi. Bu günlerde Korkut’un adamları adaya geldiler ve 40 kadar esir düşmüş müslümanı satın alarak döndüler. Fakat bunların arasında Oruç yoktu. Çünkü onu satın alan adam, Hızır’ın büyük paralar vererek onu kurtarmak istediğini duymuştu. Böyle bir kozu kolayca elinden kaçırmak istemiyordu. Zaten Rodos adasında büyük bir şöhret bulmuştu. Son derece zeki, çalışkan ve ilim sahibi idi. Konuşmaları herkesi etkiliyordu. Onunla beraber bulunan gayrimüslim esirlerin hepsi, ona hayran kalmışlar ve müslüman olmuşlardı. Bu sebeple adadaki papazlar, onunla görüşmeyi bütün hristiyanlara yasaklamışlardı. Sahibi, onun ileride büyük bir kahraman olacağını sezmişti. Bu değerli esiri ucuza kaptırmak istemiyordu. Korkut tarafından satın alınan müslüman esirler bir gemiye bindirilip Antalya’ya götürülmek üzere yola çıkarıldı. Anlaşmaya göre esirler teslim alınınca para teslim edilecekti. Eziyet olsun diye Oruç, bu esirleri götüren gemiye forsa olarak bir küreğe çakılmıştı. Gemi Rodos’tan ayrıldıktan bir kaç saat sonra şiddetli bir fırtına patlak verdi. Koca gemi hırçın dalgalar arasında kağıttan bir kayık gibi sallanıyordu. Nihayet bu şiddetli dalgalara dayanamayan gemi parçalandı ve batmaya başladı. Herkes korkudan titrerken Oruç sevinç içindeydi:-Yâ Rabbi bana selamet yolunu göster, diye dua ediyordu.Bu arada müthiş bir gayretle ayağındaki demiri kırarak zincirlerinden kurtuldu ve batmak üzere olan gemiden denize atlayarak yüzmeye başladı. Dağ gibi dalgaların üzerinde bir balık gibi rahatça yüzüyordu. Azgın sularla boğuşarak sahile çıktı. Artık kurtulmuştu. Kaderin cilvesi olarak, kendisi kurtulurken, âzâd edilmek üzere satın alınan müslümanlar bu dalgalarda boğuldular. Oruç doğruca Antalya’ya geldi ve şehzade Korkut’un yanına gitti. Sadrazam Hadım Ali Paşa ile arası bozulan Korkut, bir ara Mısır’a gitti ve yanında Oruç’u da götürdü. Bu tarihlerde Mısır’da hüküm süren Memluk Sultanlığının kuvvetli bir donanması vardı. Orada bir Mısır savaş gemisine kaptan oldu ve bu gemiyle İskenderun’a doğru yelken açtı. Fakat yolda Rodos donanmasının baskınına uğradılar. Mukavemet imkanın kalmayınca gemisini yakıp sahile kaçtı.Bu son tecrübe ile Oruç çok şey öğrendi. Artık düşmanını tamamen tanıyordu. Kardeşinin intikamını alması yakındı. Tekrar Antalya’ya geldi ve tekrar oraya dönen şehzade Korkut’a başından geçenleri anlattı. Korkut ona kısa zamanda bir gemi donattı ve:-Senin istikbalin denizlerdedir, haydi yolun açık olsun koca reis, diyerek uğurla dı. Oruç’un yolu açık oldu. Artık onun önünde durabilecek hiçbir donanma kalmayacaktı. Kardeşi Hızır’ı da yanına aldı. İleride Barbaros Hayrettin Paşa adını alacak olan Hızır, eşsiz denizcilik tecrübesini ağabeyi Oruç Reis’ten öğrendi. Cihan Sultanı Kanuni Süleyman’ın karşısına Avrupa kıtasında hiçbir imparator çıkamıyordu. Barbaros kardeşler de aynı devirde Akdeniz’e tamamen hakim olmuşlar ve en ünlü amiralleri dize getirmişlerdi.



1578 yılı Ağustos ayının 9. Cumartesi günü idi. İran Şahı 30.000 kişilik kalabalık bir orduyu Osmanlı sınırına göndermişti. Hedef Erzurum’du. Sadrazam Lala Mustafa Paşa, Erzurum beylerbeyi Özdemiroğlu Osman Paşa’yı İran üzerine sefere memur etti. O da Derviş Paşa’yı düşman kuvvetleri hakkında istihbarat yapması için küçük bir öncü kuvvetle, İranlıların karargah kurduğu Çıldır civarına gönderdi. Yanında üç yüz kadar asker bulunuyordu. İran ordugahına yaklaştığı zaman, onların gayet dağınık vaziyette ve ani bir hücumla dağıtılabilecek bir durumda olduğunu gördü. Yapabileceği iki tercih vardı. Ya düşmana saldıracak, yada geri dönecekti. Bu takdirde askerin maneviyatı bozulacaktı.

Derviş Paşa silah arkadaşlarını şöyle bir süzdü, kararını verdi. Geriye çekilmeyecek, dövüşecekti. Dağları taşları inleten naralarından birini attı:-Koman koca kurtlarım, koman.Atının dizginlerini bıraktı, sol eli ile yelesinden yakaladı. Sağ elinde kılıç, düşmanın içine daldı. O kadar şiddetli saldırmıştı ki, bu üç yüz kişi ile düşmanın iki alayını bozdu. Diğerlerini de yüzgeri etti. Fakat İranlılar çabuk toparlandılar. Geriden aldıkları taze kuvvetlerle karşı hücuma geçtiler. Müthiş bir boğuşma başladı. Derviş Paşa’nın askerleri hızla eriyordu. Ağalardan otuzu şehid olmuştu. Sadece Paşa’nın etrafını on düşman askeri çevirmiş, üzerine hücum ediyorlardı. Nihayet Paşa’yı atından yere düşürdüler. Fakat Derviş Paşa yenilgiyi kabul etmiyordu. Yerde de şanına ve bahadırlığına yakışır bir şekilde karşı koyuyordu. O sırada yetişen ağalardan ikisinin yardımı ile atına tekrar bindi. Bu sırada Özdemiroğlu Osman Paşa esas kuvvetlerle yardıma yetişti. O anda yağmur bastırdı. Top ve tüfek kullanma imkanı kalmamıştı. Onun yerini kılıç aldı. Osman Paşa duruma hakim olmuştu. Derviş Paşa bir kenarda duruyordu. Atının üzerine yatmış gibi eğilmişti. Osman Paşa bir an düşündü. Acaba ümitsizliğe mi düşmüştü? Genç Paşayı gayrete getirme için bağırdı:-Ne durursun Derviş’im, haykır da dağlar taşlar inlesin!Derviş Paşa uzaklardan gelen bu sesi duydu ve atının üzerinde doğruldu:-Yürüyün bahadırlarım, vurun aslanlarım! Diye bağırdı.Narası ile atını düşmana doğru sürdü. O zaman mesele anlaşıldı. Göğsü al kan içindeydi. Osman Paşa’nın gözleri doldu. Yanında bulunan ağalara:-Tiz peşinden gidin, alın getirin, emrini verdi. Savaş dakika dakika şiddetlenerek akşama kadar sürdü. Beş bine yakın asker kaybeden İranlılar mağlup olmuşlardı. Tarihimize Çıldır zaferi olarak geçen bu savaşın galibi Osman Paşa idi. Fakat hiç şüphesiz Derviş Paşa’nın payı da büyüktü. Akşam olmuş hava kararmıştı. Meşalelerin aydınlığında zafer kutlanıyordu. Özdemir oğlu Osman Paşa, Derviş Paşa’yı çadırında ziyaret etti. Güçlükle konuşarak:-Paşam, cenk bitti mi?Osman Paşa cevap verdi:-Gazan mübarek olsun, kazandık, dedi.Derviş Paşa’nın yüzünde bir gülümseme dolaştı, sonra da ağzından “Allah” sözü çıktı ve bir daha açılmamak üzere gözlerini kapadı. Kahraman Paşa şehid olmuştu.



Osmanlı devletinde bir devre adını veren ve 50 yıldan fazla hizmet eden Sokollu Mehmet Paşa, 1505 yılında Bosna’da Vişegrad kasabasında dünyaya geldi. Kanuni Sultan Süleyman Han zamanında, çok zeki olduğu farkedilerek saraya alındı ve iyi bir eğitimden geçtikten sonra devlet hizmetine girdi. Çeşitle vazifelerde bulunduktan sonra 1565’de veziriazam oldu. Kanuni Sultan Süleyman Han’ın son seferinde bulundu ve onun vefatını askerden gizleyerek muhtemel bir bozgunu önledi. Daha sonra padişah olan II. Selim Han’a sadrazam oldu ve devlet idaresini tamamiyle eline aldı. Bir çok seferlere serdar-ı ekrem olarak katıldı ve hepsinde muzaffer oldu. 1571’de İnebahtı’da donanmanın, düşman donanmasının baskını neticesinde yakılmasından sonra, kısa bir zamanda tekrar yeni ve muazzam bir donanma inşa ettirdiler ve Kılıç Ali Paşa’ya teslim ettiler. -Cihanda Osmanlı devletinden daha büyük bir devlet yoktur, derdi.

Sultan II. Selim’in vefatından sonra tahta çıkan III. Murad devrinde de sadrazam olarak hizmete devam etti. Fakat bu kadar başarılarından dolayı çekemeyenleri çoktu ve devamlı olarak aleyhinde entrikalar çeviriyorlardı. Bütün bunlara rağmen makamını bırakmadı. -Devlet-i aliyyeyi nâehiller eline bırakmayacağız, diyordu.Sokollu tarihe de meraklıydı. Osmanlı tarihinin ilk devirlerine ait menkıbeleri devamlı okurdu. Bir gece, Kosova muharebesini ve Sultan I. Murad’ın şehadetini okuyordu. Okudukça ağladı ve:-Ya Rabbi, Sultan Murad gibi beni de şehid eyle! Diye dua etmeye başladı.1579 yılı Ekim ayının 12. Pazartesi günü idi. Sokollu Mehmed Paşa, sabah erkenden Divan’a geldi. Fakat aklı hep okuduğu, Sultan Murad’ın şehadetindeydi. Başvuranların işlerini yoluna koymuş, asla kendisine dostluk göstermeyen vezirlerden iltifatını esirgememişti. Divanda meşgul iken, içeri garip tavırlı bir adam girdi. -Ne istersiniz?-Şikayetçiyim, maruzatım var devletlum.Sokollu güldü. Bu divanenin ne maruzatı olabilirdi. Her halde fazla akçe koparmak istiyordu. -Ver bakalım, maruzatın ne imiş?Adam elini cebine soktu. Fakat istida yerine, koltuğunu altına sakladığı hançeri bir anda çıkardı ve Sokollu’nun kalbine sapladı. Çavuşlar bir an şaşkınlık geçirdiler, sonra adamı tutmak için üzerine yürüdüler. Fakat iş işten geçmişti. Sokollu’nun yarasından oluk gibi kan akıyordu. Hekimlere haber salındı, divan telaş içindeydi. Vezirler ne yapacaklarını bilemiyorlardı. -Tez padişahımıza arzedin, sahib-i sadaret fenadır, diye bağırıyor, başdefterdar Lâlezar Mehmet Efendi, -Yâ Rabbi, bu kuluna şifa ver diye ağlıyordu. Bunu duyan Sokollu, -Yâ Rabbi, bana da Sultan Murad gibi şehadet nasib eyle! Diye dua ediyordu.Tabipler, akşama kadar onun yarasını tedavi etmek için uğraştılar, fakat akşam ezanı okunurken Sokollu, çok arzu ettiği şehadet mertebesine kavuştu.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
29 Ramazan 1438
Miladi:
24 Haziran 2017

Söz Ola
Tarih milletlerin tarlasıdır, her millet geçmişinde ne ekmişse, gelecekte de onu biçer
Churchill.
Osmanlılar Twitter