Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Fatih Sultan Mehmed Han devri, bilindiği üzere İslâmî ilimlerde olduğu kadar pozitif sahada da en hareketli ve verimli dönemini yaşamıştır. Başta Sultan Fatih olmak üzere devletin her kademesindeki yetkili, bu konuyla yakından ilgilenmiş ve ve bu sayede ilim adamları arasında büyük bir rekâbet başlamış, böylece medreseler harıl harıl çalışarak güçlü il im adamları yetiştirmek amacını gütmüşlerdir. Bu sıralarda İstanbul gibi Bursa da âdetâ bir ilim merkezi halinde bulunuyordu. Ülkenin her tarafından kabiliyetli talebeler oraya akın etmekte idi. O zamanlar Bursa'nın büyük tüccar larından Yusuf bin Salih adında bir şahsın çok zeki ve yetenekli bir oğlu vardı. Ne var ki, ismi Muslihiddin olan bu çocuk ile babası arasında anlayış bakımından çok büyük farklar bulunuyor du. Babada tüccar kafası, oğlunda ilim, irfan ve kültür kafası vardı. Aralarında bu konularda anlaşmazlıklar çıkıyordu.

Babası, mahalle mektebinden sonra onu da diğer çocuklar gibi okut mayıp, ticari sahada yetiştirmek istiyordu. Ona göre ticaret yapmak, para kazanıp servetini artırmak çok daha önemliydi. Oysa Muslihiddin'in gözü ilim tahsilinde idi. Onun derdi babasının mirası olacak dünya serveti değil, Peygamberlerin mirası olan ilim serveti idi. Bu mirasa sahip olmak için de okumaktan, ilim tahsil etmekten başka çare yoktu. Netice olarak, baba ile oğul arasındaki anlaşmazlık büyümüş ve aralarındaki bağ bu yüzden kopma noktasına gelmişti. Bu konuda babasını ikna edemeyeceğini anlayan Muslihiddin, sadece üzerindeki elbiseyle baba ocağını terkederek, Emir Sultan Hazretleri'nin halifelerinden, Şeyh Veli Şemseddin hazretleri'nin medresesine girdi. Ne cebinde bir akçesi, ne de yedek bir çamaşırı vardı. Sadece ilme karşı sonsuz bir aşk, fevkalâde bir kararlılık ve müthiş bir azmi vardı. Medresenin bitişiğindeki imaretten pişen çorba ve yemeklerle karnını doyuruyor, çok az bir uyku uyuyup geriye kalan zamanın tümünü dersleriyle meşgul olarak geçiriyordu. Bir gün hocası Şeyh Veli Şemseddin Hazretleri'nin huzurunda beldenin ileri gelenleri toplanmışlardı. Muslihiddin'in babası ve kardeşleri de o mecliste bulunuyorlardı. Muslihiddin uzun zamandır görmediği babası ve kardeşleriyle hasret gidermek için onların yanına gidip, onlarla beraber oturdu. Tabiî kardeşleri çok güzel elbiseler giyinmişlerdi ve oldukça bakımlı ve gürbüz görünüyorlardı. Oysa Muslihiddin'in üstü başı perişan görünüyordu. Yüzü de biraz soluktu. Aralarında âdetâ bir yetim gibi kalmıştı. Bu durum hocaefendinin dikkatini çekmişti. Çok duygulandı, gözleri nemlenir gibi oldu. Derhal babaları Yusuf bin Salih'e dönerek: "Efendi, senin bu yaptığın adalet sizliktir. Bir seninle kalan oğullarına bak, bir de kendisini ilme veren oğluna bak. İlmin peşine düşmenin mükâfatı bu mudur?" diyerek serzenişte bulundu. Bunun üzerine Yusuf Efendi güyâ kendini savunarak şu talihsiz cevabı verdi: "Hocaefendi! Mâlumunuz biz tüccar insanlarız. İşlerimiz de medresede değil, çarşı ve pazarda görülüyor. Benim adama ihtiyacım olduğu halde, o beni dinlemedi ve bizi terkedip medreseyi seçti. Varsın medrese onu doyurup zengin etsin."Hocaefendi, bütün ölçüsü para olan bu adama acıdı ve artık söz söylemenin fayda vermeyeceğini anlayarak sustu. Bu meclis dağıldıktan sonra, Muslihiddin'i yanına çağırarak birkaç akçe harçlık verdi ve buyurdu ki: "Üzülme evlâdım! Baban şu haliyle yanlış bir yolda. Amma bir gün gelecek Cenâb-ı Hakk, ilme sarıldığın için seni yükseltecektir. O kadar ki Sultanların meclisinde yer alıp itibar göreceksin. Ve inşaallah bir gün baban senin bu makam ve mertebeni duyacak, böyle davrandığından dolayı mahcub olacaktır. Baban serveti sebebiyle değil de, senin itibarın vesilesiyle Sultan'ın huzuruna varabilecektir..."Hocasının bu çok samimi ve içten gelen ifadeleri Muslihiddin'in aşkını kamçıladı, o günden itibaren daha hızlı ve hevesli bir çalışma devresine girdi. Yine bir gün hocası çok sevdiği ve en kıymetli talebesi olan Muslihiddin'in başını okşayıp ona dedi ki: "İstikametini sakın bozma, ilim yolundan sakın ayrılma. Her ne kadar başlangıçta sıkıntılar olsa da, bilmelisin ki saadet ve sefa caddesi senin seçtiğin yoldadır. Mesleğin Hakk'tır. İnşaallah yakın gelecekte büyük makamlara erişip bir çok imkanlara kavuşacaksın."Hocasının bu dedikleri vakti geldiğinde birer birer çıkacak, maddî ve mânevî dereceleri hızla kat edecekti. Zaman geldi, devrin büyük ulemâsından olan Hızır Bey'in medresesine geçti. Bu ünlü ilim adamında da birkaç yıl ilim tahsil etti. Muslihiddin müthiş zekâsı ve üstün yetenekleriyle göze çarpıyordu. Çok geçmeden Hızır Bey gibi ünlü bir müderrise yardımcı seçildi. Günler geçtikçe ilmine ilim katıyor, şöhreti gün be gün yayılıyordu. Mevlânâ Hızır Bey, ondan İkinci Murad Han'a övgüyle bahsetti. Sultan ile onu görüştürmek istedi. Sultan İkinci Murad dahî onunla görüşmek arzu etmişti. Lâkin o sıralarda sefere çıkmak üzere olduğundan bu mümkün olmadı. Ama vezirlerine verdiği talimat gereğince Kestel kasabasına tayin edildi. İkinci Murad seferden döndüğünde Hızır Bey tarafından tavsiye edilen bu molla ile görüşmek istedi. Huzura girdiğinde de kendisine son derece saygı gösterildi. Sultan ile uzun bir müddet görüştüler. İlmî kudretini, üstün zekâ ve yeteneğini ortaya koymuş, Sultan'ın sevgisini ve ilgisini üzerinde toplamıştı. İkinci Murad ise ülkesinde bu derece bilgili, açık konuşan, meselelere diplomat gözüyle bakan bir ilim adamının bulunmasına çok memnun olmuştu. Onu derhal Bursa'daki meşhur Esediye Medresesi'ne baş müderris olarak tayin etti.
Esediye Medresesi'nde tam altı yıl İslâmî ilimlere hizmet ederek talebe yetiştiren Muslihiddin Hocaefendi; büyük bir ilim adamı olarak Osmanlı ülkesinde baş köşeye geçecek olan İkinci Murad Han'dan sonra oğlu Fatih Sultan Mehmed Han'ın da sevgi ve saygısına mazhar olarak onun meclisinde yer alıp onun hocalarından olacak olan HOCAZÂDE'nin ta kendisi idi. Çünkü soylarını tanıtan isim böyle idi. Bugünkü tabirle soyadları Hocazâde idi. O da artık kendi ismiyle değil, soyadıyla bilinip tanındı ve Hocazâde nâmıyla meşhur oldu.Yıllar birbirini kovaladı, derken Fatih Sultan Mehmed Han tahta çıktı. Babasından daha çok ilme ve ilim adamlarına ilgi gösteren bu müstesna Sultan, çevredeki ilim adamlarını saraya davet etti. Bu vesileyle onlarla hem tanışacak hem de ilmî bakımdan en kudretli olanlarını tesbit edecekti. Hocazâde de İstanbul'a gidip bu davete iştirak etmek ve Sultan Fatih'le tanışmak istiyordu. İmkânları kısıtlı idi. Borç para tedârik ederek, kendisine binek ve elbise satın aldı. Yanına da yolda kendisine arkadaşlık edecek birini tutarak İstanbul'un yolunu tuttu. O sıralarda Sultan Fatih devlet ricâli ve ilim adamlarıyla birlikte toplanmıştı. Hocazâde İstanbul'a geldi, fakat Sultan'la nasıl görüşeceğini bilmiyordu. Derken bu arada Vezir Mahmud Paşa kendisini tanır gibi oldu. Kendisine yaklaşıp nereden geldiğini sorunca yanılmadığını anladı. Evet, bu genç ilim adamı İkinci Murad zamanında Esediye Medresesi'ne baş müderris olarak tayin edilmiş olan Hocazâde idi. Mahmud Paşa dedi ki: "Hocam, tam zamanında geldiniz, şu anda Sultan'ın huzurunda ilim adamları toplanmış ilmî münâzaralarda bulunuyor lar, buyurun sizi de oraya götüreyim."Hemen hazırlanıp Sultan'ın huzuruna girdiler. Sultan, Fatih Mahmud Paşa'ya: "Bu gelen kimdir?" diye sordu. O da: "Bursa'da Esediye Medresesi baş müderrisi Hocazâde'dir" diye cevap verdi. Sultan: "İlmî seviyesi nasıldır?" deyince Mahmud Paşa: "Sultanımın yüzünü güldürecek kadar" dedi. Bunun üzerine Sultan Fatih bu genç ilim adamının elinden tutup yanına oturttu, bir hayli iltifatta bulundu. Bu sırada Sultan'ın bir tarafında Mevlânâ Zeyrek, diğer tarafında ise Mevlânâ Seyyid Ali bulunuyor ve ilmî bir mesele hakkında görüşlerini beyan ediyorlardı. Fatih birden Hocazâde'ye dönerek: "Bunlardan birini seçerek onun tarafında bulununuz!" dedi. Bunun üzerine Hocazâde, Seyyid Ali Efendi'nin yanında yer aldı. İlmî münâzara hayli hararetli geçti. Bu genç ilim adamı ne kadarda müthişti. Zekası, mantığı çok kuvvetliydi. Öne sürdüğü deliller, ifade tarzı ve tavrı Sultan'ın dikkatini çekmiş, bundan da ötesi son derece beğenisini kazanmıştı. Meclis dağıldıktan sonra Sultan Fatih bu genç ilim adamıyla başbaşa görüşmek istedi. Ona bazı meselelerden sordu. Hocazâde sorulara salâhiyetle, kaynaklara dayanarak, hem de itirazı mümkün olmayan kuvvetli deliller getirerek doyurucu cevaplar veriyordu. Fatih Sultan Mehmed Han'ın Hocazâde'ye olan beğenisi hayranlığa dönüştü, sevgisi kat kat arttı. Seviyesini biraz daha ölçmek için Mevlânâ Zeyrek'i çağırdı ki bu zât, o devirde ilmi ve kültürü ile isim yapmıştı. Birçok ilim adamını da Sultan'ın huzurunda yapılan münâzaralarda cevapsız bırakmış, ilmî otoritesini isbat etmişti.
Sultan Fatih çok değer verdiği bu iki ilim adamını yüz yüze getirip kendisi dinleyici olarak kaldı. Çok ciddî konulara temas edildi. Mevlânâ Zeyrek önceleri önemsemediği bu genç ilim adamının çetin ceviz olduğunu anlamakta gecikmedi. Bütün ilmî dehâsını ortaya koyarak yarışmayı sürdürmeye çalıştıysa da, çok sert bir kayaya toslamıştı. Güçlü bir hafızaya, seyyal bir zekâya ve derin bir ilme sahip olan Hocazâde'nin karşısında tökezlemeye başladı ve cevap veremez duruma düştü. Tabiî bu manzarayı dikkatle takip eden Sultan Fatih de hayretler içindeydi. Mevlânâ Zeyrek gibi güçlü bir ilim adamını susturan bu genç âlim, denilebilir ki ülkenin en değerli ilim adamlarının başında geliyordu. "Tam vezir olacak bir adam" diye düşündü. İlme ve ilim adamına son derece saygı duyan Sultan Fatih, hem Mevlânâ Zeyrek'e, hem de Mevlânâ Seyyid Ali'ye büyük ihsanlarda bulundu. Hocazâde'yi de denemek için hiçbir şey vermedi. Meclis böylece dağılınca Hocazâde kaldığı hâna döndü, bütün başarısına rağmen Sultan'ın ihsanına mazhar olamadığının anlamını çözemedi, fakat bunu merak ediyor, çeşitli ihtimaller üzerinde duruyordu. Herşeye rağmen en ufak bir itiraz ve kırgınlık alâmeti de göstermemiş, hürmetle huzurdan ayrılmıştı. Bir iki gün daha hânda kaldıktan sonra bir sabah, Bursa'ya dönmek için hazırlanırken Fatih Sultan Mehmed Han'ın üç adamı içeri girdi. Hocazâde'yi soruyorlardı. Görüştüklerinde gelen zâtlar kendisine son derece hürmet ederek, Sultan tarafından büyük âlimlere sunulan bir kat elbise çıkarıp takdim ettiler ve: "Bu elbiseyi Sultanımız gönderdi, bundan böyle sizi kendisine hoca olarak seçmiş bulunuyor" dediler. Ayrıca birkaç günlük masraf olarak da bin akçe takdim edildi. Çok geçmeden, çok güzel eyerlenmiş bir at getirerek: "Sultan sizi istiyor" dediler. Evet, bundan böyle artık Hocazâde Hazretleri'ni Sultan'ın hocası olarak görüyoruz. Tasrif fenninden "İzzüddin"i Sultan Fatih'e okuttu ve daha birçok konularda ona ders vererek, ilmî susuzluğunu gidermeye çalıştı. Sultan'ın kalbine öyle bir girdi ki, Mahmud Paşa bile nerdeyse haset etmeye başladı. Hocazâde birçok önemli görevlere getirilmiş ve bu görevlerini başarıyla yürütmüştür. Bir ara Edirne Kazaskerliği'ne getirildi. Babası Yusuf bin Salih, oğlunun kazasker olduğunu duyunca önce inanamadı, sonra güvenebilir kimselerin şehadet etmesiyle doğru olduğuna kanaat getirdi. Yıllardır oğlunu arayıp sormayan, hatta biraz da kızgın olan Yusuf Efendi oğlunu ziyaret etmek üzere Bursa'dan Edirne'ye hareket etti. Hocazâde babasının geldiğini öğrenince ilmiye sınıfıyla onu karşıladı, hasretle kucaklaştı. Hatta bir ara makam ve servet hastalığına mübtelâ olan babasını taltif etmek ve Allah rızası için tahsil edilen ilmin insanıo nerelere yücelttiğini göstermek üzere onu İstanbul'a götürüp Sultan Fatih'in huzuruna çıkardı. O da Sultan'ın elini öpme ve onun iltifatına mazhar olma bahtiyarlığına erişmiş oldu. Böylece hocası Şeyh Veli Şemseddin Hazretleri'nin yıllar önce haber verdiği kerameti gerçekleşmiş oldu. Hocazâde Allah için ilim tahsil etmiş ve böylece üç sultan fdevrinde de (Sultan Fatih'in oğlu İkinci Bayezid zamanında da yaşamış, onun da iltifatına mazhar olarak çok önemli görevler üstlenmiştir) ülkenin ilmî hareketinde baş rolü oynamış, medreselerin daha ciddî çalışmasını sağlasmış ve ismini İslam aleminde duyuruyrak haklı bir şöhrete sahip olmuştur.




Yıldırım Bayezid Han'ın 25 Eylül 1396'da Niğbolu'da kazandığı büyük meydan savaşı, Avrupa'da derin yankılar yandırmıştı. Savaş alanında on binlerce Macar askerinin öldüğünü ağlayarak seyrettikten sonra, Haçlı ordusunu yüz üstü bırakıp kaçan Macar Kralı ve Haçlı ordusu başkumandanı Sigismund, Budin'e vardığı zaman:
-Hristiyan dünyasının böyle büyük bir felaket gördüğünü tarih yazmamıştır, diyerek sarayına kapanmıştı. Halbuki Sigismund, bu sefere çıkmadan önce, Budin'de yüze yakın Prens ve kumandanın katıldığı büyük bir toplantıda, sağ elini kıymetli taşlarla süslü kılıcına atarak:
-Hristiyanlığın gerçek zaferi demek bugünmüş! Kosova mağlubiyeti, bu ittifakın kurulmasına vesile olduğu için şükredelim. Bu orduların kurulmasına ön ayak olan Fransa kralı Şarl hazretlerine minnet hislerimizi sunalım. Bugün bütün Avrupa, Türkler üzerinde kazanılacak büyük zaferin bayramını yapıyor demişti.

Yüzlerce Fransız asilzadesinin en genci, fakat en şöhretlisi olan, Fransa kralı 4.Şarl'ın amcasının oğlu, Navar kontu ve Burgondiya Veliahdı Jan (sonradan Korkusuz Jan adını almıştı) toplantıda bulunanlar adına Macar kralına şu cevabı vermişti:
-Haşmetmeab, Türk ordularını tarihin en kesin hezimetine uğratacağımıza Fransa ve müttefik arkadaşlarım adına söz veriyorum. Bu seferimiz Sultan Bayezid'i yalnız Avrupa'dan atmakla kalmayacak, Anadolu da beklediği saadet dolu günlere kavuşacaktır. Belki Malazgirt savaşında talihsiz İmparator Romanos Diogenes'in kaybettiği topraklar, tekrar Bizans sınırları içine girmiş olacaktır. Ancak endişem şudur; Osmanoğullarının haris hükümdarı Bayezid, acaba karşımıza çıkmağa cesaret edebilecek midir?
Sigismund: -Umarım ki, Bursa'ya kadar ellerimizi kollarımızı sallayarak gitmemiz mümkün olacaktır.
İşte, savaştan önce bunları konuşan Macar kralı, şimdi sarayına kapanmış, buhranlar geçiriyor, Niğbolu'nun korkunç manzarası gözünün önüne geldikçe, dehşetle ürperiyordu. Bu seferin tahrikçisi olan Papa, ne yapacağını şaşırmıştı. Roma'ya kadar gelen felaket haberlerine inanmak istemiyor:
-Hayır hayır, böyle şey olamaz. Haçlı orduları Niğbolu'dan daha ileri gitmişler, hatta Anadolu topraklarına ayak basmışlardır, diyordu.
Evet, Haçlı ordusunun bazı ünlü kumandanları ve asilzadeleri, Niğbolu'dan daha ileri gittiler, hatta Anadolu topraklarına ayak bastılar. Fakat bir fatih olarak değil, bir esir olarak. Bizans İmparatoru II. Manuel Paleologos ise, haçlı ordusuna asker vermemekle beraber ittifaka girmişti. Niğbolu savaşının sonucunu haber aldığı gün:
-Eyvah! diye bağırdı. Türkler bunun intikamını Bizans'tan alacaklardır.
Bizans imparatoru haklıydı. Niğbolu'da muazzam haçlılar ordusunu yere vuran Bayezid, sefer dönüşünde İstanbul kapılarına dayanmış, şehri kuşatmıştı. Kendisine, Bursa'da bir süre istirahat etmesini tavsiye eden vezirine:
-Hayır, dedi, ben zafer için doğmuş bir padişahım.

Niğbolu zaferinin en büyük tepkisi Fransa'da oldu. 1 Ocak 1397 Cuma günü, Paris'teki Saint Paul sarayının büyük salonunda, Fransız hanedanının en seçkin üyeleri toplanmışlardı. Başta kral Şarl olmak üzere hepsinin yüzünde derin bir teessürün izleri vardı. Kadınların ise gözleri yaşlıydı.
Kral Şarl:
-Hâlâ inanamıyorum, dedi, inanmak istemiyorum. Fransızlar mağlup olmazlar!..
Orléans Dükü, ağabeyini tasdik etti:
-Hakkınız var, gelen haberlerin hiçbirine bende inanmak istemiyorum. Bütün bu rivayetler, bazı kendini bilmezlerin çıkardıkları şayialardan ibarettir, sanıyorum.
Sonra yanında oturan Burgondiya Dükü'ne dönerek onu teselli etmek istedi:
-Hayır, hayır üzülmeyiniz! Göreceksiniz ki, hakikat pek yakın da anlaşılacaktır. Ortada belki bir mağlubiyet vardır. Milletlerin kaderinde bu da yazılagelmiştir. Fakat yenilenler Fransız değil, belki müttefiklerdir. Yarına kadar sabredelim, Jak Helli bize iyi haberler getirecektir.

"Cesur" lakabıyla anılan Burgondiya Dukası Filip, başını ellerinin arasına almış:
-Ben de inanmak istemiyorum. Ancak oğlumun akıbetini düşündükçe teessüre kapılıyorum. Cesaretimi kaybettim. Durumu muhakeme demez oldum.
Filip, heyecan ve teessüründe haksız değildi. Paris'e birbiri arkasına gelen haberler müthişti. Başta Fransız ve Macarlar olmak üzere, Almanlar, Belçikalılar, Felemenkler, İsviçreliler, İngilizler, İskoçlar, Ulahlar, Lehler, Bosnalılar ve diğer milletlere mensup asker ve kumandanlardan kurulu, sayıları 120.000'den fazla olan Haçlı ordusu, 25 Eylül 1396'da Niğbolu'da yapılan meydan savaşında tarihin en büyük hezimetlerinden birine uğradı. Bu haberi ilk defa, savaştan, ateş hattına girmeden kaçmaya muvaffak olan ve aynı yılın Aralık ayı başlarında Paris'e gelen diğer milletlere mensup 15-20 savaşçı getirmişti. Paris birdenbire karışmış, büyük teessür ve heyecan kapılan halk, kiliselerde toplanmaya başlamıştı. Yılbaşı şenlikleri için yapılan hazırlıkların yerini matem alayları almıştı. Haçlı ordusundan zafer haberleri bekleyen Fransa Kralı 4.Şarl, bunların hiçbirine inanmamış, bu söylentileri yayanları yakalatarak Chatel zindanlarına attırmıştı.
-Bu söylentileri çıkaranlar, Fransa'nın düşmanlarıdır! diyordu.
Fakat birkaç gün sonra Paris'e gelen başka bir grup de hemen hemen aynı şeyleri tekrarlamışlar, tamamlayıcı bilgi vermişlerdi. Bu bilgilere göre Macar Kralı Sigismond, orduyu yüz üstü bırakıp kaçmıştı. Fransız Prens ve asilzadelerinden hiçbir haber yoktu. Bununla birlikte, Korkusuz Jean, Mareşal Busiko, Amiral Prens Jan de Vienne, Mareşal de France, Kont de Marche, Henri du Baure gibi bazı yüksek şahsiyetlerin Türklere esir düşmüş olmaları ihtimali vardı. Bunların en ünlüsü henüz 22 yaşında olmasına rağmen korkusuz adıyla anılan Jean de Burgond idi. Bu bilgileri getirenler de aynı akıbete uğradı ve Chatel şatosuna atıldı. Kral Şarl, bunlardan hiçbirine inanmak istemiyor:
-Hainler, katiller! diye bağırıyordu. Gerçek bütün çıplaklığıyla anlaşılacaktı. Çünkü esirler arasında bulunup serbest bırakılan Jak Helli adındaki asilzade, Paris'e gelmek üzereydi. Daha önce adamlarından birini yollayarak sarayın başmabeyincisine durumu bildirmiş ve gelir gelmez huzura kabulü ricasında bulunmuştu. Sait Paul sarayında, 1 Ocak 1397 günü öğleden önce yapılan toplantı, işte bunun içindi. Jak Helli'nin geleceğini öğrenen hanedan üyeleri, Kralı ziyarete gelmişlerdi. Kral 4. Şarl, dayısı olan Burgondiya Dukası Filip'e:
-Dayıcığım üzülmeyiniz, eğer oğlunuz Jan gerçekten esirler arasında ise, onu kurtarmak için her fedakarlığı yapacağım, diyordu. Ertesi gün asilzade Jak Helli Paris'e gelmiş ve doğruca Saint Paul sarayına giderek huzura kabul edilmişti. Salon yine kalabalıktı. Helli, kralın önünde diz çökerek, müthiş hezimeti anlattı. Chatel zindanlarına atılanların verdikleri haberler doğruydu.

-Haşmetmeap, dedi,
Tanrı bir daha Hristiyan alemine böyle bir felaket göstermesin. Tarihte pek az ordular böyle bir hezimete uğramıştır. Muzaffer olduğumuzu sandığımız bir sırada mağlubiyete sürüklendik. Gururumuzun kurbanı olduk. Herkes kendi bayrağı için dövüştü. Bizler, sadık kullarınız, Fransa'yı ateş hattında temsil ettik. Fakat ne yazık ki, şu anda o ordudan, hazin bir hatıradan başka bir şey kalmadı. İtiraf etmek lazımdır ki, düşmanımız Sultan Bayezid, savaş sanatının en usta bir temsilcisidir. On binlerce askeri bir emirle ateş hattına sokan bu adam, aynı zamanda bir Fransız şövalyesi kadar cesurdur. Tam mağlup olacağı bir anda harp talihini kendi tarafına çevirmesini bilmiştir. Bununla birlikte Fransız asilzadeleri ve şövalyeleri, Fransa'nın şerefine leke sürmeyecek tarzda dövüşmüşlerdir. Bunu bendenize bizzat Osmanlı Padişahı söyledi. Kralınıza, Fransızlar vazifesini yaptıktan sonra öldüler dersiniz, demişti.

Huzurdakiler, bu sözleri hayret, takdir, fakat derin bir teessürle dinlemişlerdi. Türkleri tanımıyorlardı. Bayezid'in adını son zamanda işitmişlerdi. Jak Helli'ye, yeni bir haçlı ordusunun ne derece bir şansa sahip olduğunu sordular:
-Siz Türk ordusunu gördünüz, sayıca bizden az olmasına rağmen muzaffer oldu. Biz, bunun sebebini, Türklerin savaş kudretine değil, İsa'ya inanların birbirlerine inanmadıklarında buluyoruz. Hayale kapılmayınız. Türk Sultanının tesiri altında kaldığınız anlaşılıyor.
Helli'de hâlâ Niğbolu'nun korkusu hüküm sürüyordu. Kralın bu sorusuna cevap verirken dudakları titriyordu:
-Haşmetmeap, biz Türkleri çok az tanıyoruz. Onların en büyük silahı, savaş ve zafer için doğmuş büyük bir adama malik olmalarıdır.
Helli'nin, bundan sonra savaş meydanında ölenler ve esir olanlar hakkında verdiği bilgi ise, salonda garip bir rüzgar estirdi. Akrabaları ölenler teessürlerini, selamette olanlar ise sevinçlerini saklamıyorlardı.
Burgondiya Dükası Filip: -Bana Jean'dan bahsediniz, dedi. Oğlum kimbilir şimdi, ne korkunç zindanlarda ne kadar ıstırap çekmektedir.
Helli teminat verdi:
Merak buyurmayınız efendimiz, asil oğlunuz Bursa'da misafir muamelesi ve itibar görüyor, çünkü Sultanın takdirini savaş boylarında kazandı. Esasen onun gözüne girmek için tek çare karamanlıktır.
Helli'nin sözünde mübalağa yoktu. Bayezid Han'ın, bu genç ve cesur Fransız asilzadesine kanı ısınmıştı. Savaşın hemen ertesi günü huzura kabul ettiği zaman kendisine, teessüre kapılmamasını söylemiş, gönlünü almıştı. Ayrıca, hayatını bağışlayacağı vadinde bulunmuştu.
Padişahın:

-"Gök yıkılsa mızraklarımızla tutarız"

demişsiniz, bu doğru mu? Sorusuna:
-Evet haşmetmeap, doğrudur. Muazzam bir ordu ile üzerinize geliyorduk. Zaferden en ufak bir şüphemiz yoktu. Gök yıkılsa, belki mızraklarımızla tutardık. Fakat başımıza müthiş bir yıldırım düştü. Mızraklarımız bu yıldırımın altında kırıldılar, ezildiler, yandılar.
Cevabını verdi. Sultan Yıldırım Bayezid Han, Fransız asilzadesinin bu sözlerinden memnun olmuştu. Korkusuz Jean, padişaha şunları da söyledi:
-Size, şerefli bir Fransız asilzadesi olarak söz veriyorum. Bir daha size karşı silah kullanmayacağım. Jak Helli, Osmanlı hükümdarı ile Jean arasında geçen bu konuşmayı da anlatı ve bu asilzadenin kurtuluşu için Türklerin 200.000 duka altını kurtuluş parası istediklerini söyledi. Bu müthiş bir rakamdı. Fakat Bursa'daki esirler de Fransa'nın en seçkin kişileriydi. Kral 4. Şarl, ne pahasına olursa olsun, başta Jean olmak üzere bütün Fransız asilzadelerini kurtarmaya kararlıydı:
-Çare yok, fedakarlık yapacağız!
Hemen faaliyete geçildi. Bütün Fransa'ya ağır vergiler konmak ve bir taraftan da Venedik, Macaristan ve diğer memleketlerden toplanmak suretiyle istenilen bu para tedarik edildi. Kral başmabeyincisi ve müşaviri Chateau Moran'ın başkanlığında bir elçiler heyeti kuruldu. Elçilerin maiyetlerine bir çok hizmetkarlar verildi. Osmanlı padişahına ayrıca bir çok kıymetli hediyeler ile avcılığa ait şeyler de götürülüyordu. Bunlar arasında 12 adet ak doğan da vardı ki, bunlar Paris'ten, Almanya'dan çok yüksek fiyatlarla satın alınmıştı. İnci ve elmas işlemeli doğancı eldivenleri, 12 ağır koşum ve pahalı kumaşlarla süslenmiş bir eyer takımı ilk bakışta göze çarpıyordu. Tazılar, Ren kumaşları, nefis al çuhalar, Aras halıları oldukça çoktu. Halılarda İskender'in hayatına ait resimler vardı. Altın ve gümüş takımlar arasında en dikkati çeken, tarihi kıymeti büyük bir altın kupaydı. Bütün bu hediyeler, kurtuluş parası olarak verilen 200.000 dukanın dışındaydı. Elçiler Paris'ten törenle ayrıldılar ve muhtelif yollardan hareket ettiler. Her uğradıkları memlekette bu hediyelere yenileri eklendi. Jak Helli Bursa'ya ulaştığı zaman heyet üyelerinden bir kısmı da Macar başkenti Budin'de, bir kısmı da daha Milan'da idi. Helli, Fransa kralı 4. Şarl'ın saygılarını padişaha sunduktan sonra, elçilerin Türk topraklarına geçmesi için müsaade istedi, bu müsaade verildi. Helli, nabza göre şerbet vermesini bilen gözü açık ve zarif bir diplomattı. Korkusuz Jean'a karşı büyük bir sevgi ve saygısı vardı. Onu kurtarmak için herşeye başvurmuştu. Aynı zamanda Bayezid'e de hayran kalmıştı. Bir gün, padişahın Korkusuz Jean için neler düşündüğünü anlamak için sordu:
-Efendimiz, bazen dikkat ediyorum, asil esiriniz Jean'a iltifat ediyor, hatta onun fikrini sormak tenezzülünde bulunuyorsunuz. Acaba neden?
-Ben hangi milletten olursa olsun, kahramanların ellerini sıkmaktan haz duyarım.
Helli, padişahtan, Fransız elçilerinin Türk topraklarına girme müsaadesini aldıktan sonra Bursa'dan ayrılarak Fransız sefaret heyetinin beklemekte olduğu Budin'e geldi. Chateau Moran da, Milan dukasından aldığı hediyelerle Macaristan başkentine gelmişti. Bayezid'in kılıcından güçlükle kurtulabilen Macar Kralı Sigismond, Fransızların Türklere gösterdiği bu yakın ilgiden müteessir olmuştu. Yeni bir Haçlı ordusu kurulması için başvurabileceği en kudretli devlet yine Fransa idi. Şimdi bu da suya düşmüştü. Chateau Moran'a teessürlerini anlattı:
-Fransa, Osmanlı sınırlarına çok uzaktır. Fakat Sultan Bayezid'in Macar ovalarında gözükmeyeceğini bize kim temin edebilir? Osmanoğullarını hediye ve dostlukla değil, silahla yola getirme çaresini aramak daha iyiydi.
Fransız elçilik heyeti başkanı, Kral 4. Şarl'ın yeni bir Haçlı ordusunda kendi şövalyelerinin artık görev almak istemediklerini uzun uzadıya anlattı. Sigismond ısrar ediyor ve mânâsız tavsiyelerde bulunuyordu. Nihayet Helli dayanamadı ve muhatabının bir kral olmasına önem vermeyerek:
-Bükemediğimiz eli öpmesini bilelim haşmetmeap!
İhtarında bulundu ve Macar kralını aklı selime davet etti. O da Osmanlı padişahına gönderilmek üzere hediyeler hazırladı. Fransız heyeti Budin'de pek az kaldıktan sonra, Balkanları süratle geçerek Bursa'ya geldi. Bayezid, o sırada Fransız asilzadeleriyle birlikte Bursa'dan 60 fersah (360km.) mesafede bir yerde bulunuyordu. Elçilerin oraya gelmelerini emretti. Kasabada, onların şerefine ziyafetler verildi. Bilhassa Helli'nin güzel sözleri padişahın üzerinde iyi bir tesir bıraktı. Chteau Moran, emredilen 200.000 altının hazır olduğunu bildirdi. Bayezid, Korkusuz Jean'ın gönlünü alacak şeyler söyledi:
-Sizi fidye-i necata lüzum görmeden de memleketinize müreffehen iade edebilirdim, fakat talep eylediğimiz 200.000 altın gibi mühim bir meblağ sizin Fransa'daki şöhretinizi bir kat daha arttırmaya yarayacaktır. Ben bu hareketimle Fransa'ya şunu hatırlatmak istedim ki, Jean ve arkadaşlarının değeri, krallarından daha fazladır.
Bu gönül alıcı sözlerden çok duygulanan Jean, büyük hükümdar Bayezid'e bir kat daha bağlandı:
-Haşmetmeab, memleketime döndükten sonra da size olan saygım ebedi kalacaktır. Bir Fransız şövalyesi olarak temin edebilirim ki, size karşı kullanılacak bir kılıcın kabzasına elim bir daha değmeyecektir. Bana civanmertliğin ve kahramanlığın zevkini tattırdınız.
Sultan Bayezid, esirlerin Fransa'ya hareket edecekleri günün arefesinde, 24 Haziran 1397 günü muhteşem bir av eğlencesi tertip etti. Buna Fransız şövalyeleri de davet edildiler. Avda, padişahın maiyetinde 7.000 doğancı, 6.000 sekban vardı. av köpeklerinin çulları canfes denilen çok pahalı bir kumaştandı. Tasmaları mücevherlerle işlenmişti. Fransızlar, hayretler içinde kaldılar. Hayatlarında bu kadar muhteşem bir av eğlencesi ne görmüşler, ne de işitmişlerdi. Ertesi gün asilzadeler padişaha veda ettiler. Sultan Yıldırım Bayezid, Korkusuz Jean'a, tarihe geçecek şu sözleri söyledi:

-Jean, sen memleketinin tanınmış bir asilzadesinin, kudretli bir oğlusun, işte gidiyorsun. Belki birkaç yıl ileriye bakamayacaksın. Henüz gençsin, ilk silah tecrübendeki muvaffakiyetsizliğinden dolayı memleketinde takbih edilebilirsin. Bu lekeyi silmek ve şerefini yeniden kazanmak isteyebilirsin.
Şimdi beni dinle:
Aleyhimde silah kullanmayacağına dair evvelce yemin etmiştin. Ettiğin yemini sana iade ediyorum. Vatanına döndüğün zaman benimle yine harp etmek istersen, bütün Avrupa krallarıyla ittifak edebilirsin. Ne kadar fazla müttefik ve ne kadar büyük bir ordu toplayabilirsen, bana iktisab-ı şan için o kadar fazla fırsat vermiş olursun. Beni daima karşında bulacağına emin ol. Çünkü ben, zafer için doğmuş bir hükümdarım.



Bir Osmanlı Yeniçeri’si 1683’deki Viyana Kuşatması’nın hemen ardından bir yeniçeri İtalya’ya geçip yerleşir. İl Turco olarak çağrılan Yeniçeri’mizin yerleştiği köyün adı Moena. Şimdi, kendilerini bu Türk’ün torunları olarak bilen köy halkı, o zamanlar Ausburg Dükalığı’na bağlıymış. Târih boyunca birçok kültürün izlerini taşıyor.Avusturya’nın sınır kapısına 165, Roma’ya da 700 kilometre uzaklıktaki Alp’ler üzerindeki Teronda bölgesinde bulunan bu köy, bu şirin dağ kasabası şimdi Moena sporları için modern bir turizm yeri. Bütün geliri turizmden. Yerli turstlerin dışında Avusturya ve Almany’dan gelenler çoğunlukta. Gerçek nüfusu 2600, ancak nüfus kışın 55 bin yazın da 30 bin’e ulaşıyor.

Moena’yı yani Türk Köyü’nü ilk önce Türkoloji dalında öğretim üyeliği yapan Prof. Dr. Anna Masala keşfetmiş. Prof. Masala köyle ilgili ilk tanışmasını şöyle anlatıyor: “Âilemle Moena da dolaşırken birden (Turchia) yazan bir ok işâreti görmüştüm. Bu işâret bir ara sokağı gösteriyordu. Sokak, Avusturya usulü balkonlu, bol çiçekli ahşap evlerle doluydu. Meydanın ortasında bir çeşme vardı. Çeşmenin sulağının bittiği yerde, bir Yeniçeri büstü bütün heybeti ile sanki bana bakıyordu. Donakaldım...Gördüklerimin ne olduğunu sordum. Cevâbı karşısında şoke oldum. Burası bir Türk’e inanç duyan ve asırlarca bunu koruyabilen bir Türk köyüydü. Anlatılan hikâyesi şöyle: 1683 Viyana Kuşatması sonrası yara alan bir yeniçeri donmak üzereyken bir Ausburglu kendisini bulur ve köye yerleştirir. Yeniçeri bir kızla evlenir. Osmanlı erkeği görünümü ile köyün ağası hâline gelir. O zaman köy en çok 30 hânedir. Sık sık dükalığın askerleri vergi toplamak için köye gelmektedir. Bizim Türk, köyünün erkeklerini bu haksız vergiye karşı ayaklandırır. Türk yaşadığı sürece bir daha ne askerler gelirler ve ne de vergi toplanabilir. Kahramanımız kısa sürede, Ladino dilini de öğrenir. Ama hiç bir zaman frenk elbisesine alışamaz. Başında sarık, belinde kılıç, günlerini geçirir.Türk damat kendini çok sevdirmiş. Türk âdet ve örflerinden hiçbir zaman vazgeçmemiş tir. Öğrettikleri de bugün bile, köylüler tarafından hâlâ bir tabu gibi tatbik edilmeye çalışılıyor. O kasabanın belediye başkanı şöyle anlatıyor:“Ben kendimi bildim bileli her yıl, karnaval sırasında Türk gelenekleri ve Elbiseleri ile tören düzenleriz. Topluluğun en yaşlısı sultan olarak İl Turco’yu temsil eder. Şiirler okuruz, deyişler kullanırız, tekerlemeler söyleriz. İl Turco bir anlamda hâlâ bizim liderimizdir. Onu her zaman hatırlarız. Bu bizim için artık bir gelenek, bir kuvvettir. Çoğumuz bırakın İstanbul’u, Türkiye’yi, Roma’yı bile bilmeyiz. Kitaplardan, televizyonlardan gördüğümüz kadarı ile Türk elbiselerini taklit ederiz. Düğünlerde Türk elbiseleri giyeriz. Türk bayrağını da İtalyan bayrağı kadar benimseriz. Türk topluluğundan olmakla gurur duyarız. Şimdi 120 kadarız. Her geçen gün sayımız azalıyor. Her ay bir kere dernekte toplanırız. 3 yılda bir başkan seçeriz.Aramızdan Türkiye’ye ziyârete gidenler olur. Dönüşte halkımıza arka arkaya konferans lar verilir. Türkiye ile ilgili izlenim ve hâtıralar anlatılır, sorular cevaplandırılır. Türk’ün torunları olan bizlerin başlıca kaynağı ne var ki yine turizm. Erkekler kayak öğretmenliği yaparken bâzılarımız evlerinin iki odasını pansiyon olarak verir...”



Karamanoğlu İbrahim'in 1464'te ölmesi üzerine oğulları birbirlerine düşmüşlerdi. Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan'ın yardımıyla İshak Bey Karamanoğlu beyliğine sahip oldu. Bunun üzerine diğer oğlu Pir Ahmed Bey Fatih Sultan Mehmed'den yardım istedi ve gelen yardım sayesinde Beyliği ele geçirdi. Fakat Pir Ahmed Bey bir süre sonra gidip Venediklilerle anlaşınca, bu duruma sinirlenen Fatih Sultan Mehmed, Karaman Seferi'ne çıkmaya karar verdi. Konya ve Karaman alınarak Osmanlı'ya bağlandı. Karaman halkı İstanbul'a ve çeşitli yerlere göç ettirildiler. Pir Ahmed Bey kaçarak Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan'a sığındı. Bu olay Osmanlılarla Akkoyunluların arasının açılmasına neden oldu. Osmanlılar Avrupa ve Anadolu'daki topraklarını genişletirken, Akkoyunlular Devleti'de Doğu Anadolu, Kafkasya, İran ve Irak üzerinde hakimiyet kurmuşlardı. Sınırlarını genişleten iki Türk Devleti arasında büyük bir savaş kaçınılmaz olmuştu. Otlukbeli mevkiinde 11 Ağustos 1473'de yapılan savaşta, devrin en kuvvetli savaş tekniğine ve araçlarına sahip olan Osmanlı ordusu, Uzun Hasan'ın kuvvetli süvarilerden kurulmuş olan ordusunu birkaç saatte dağıttı. Bu savaştan sonra Akkoyunlular bir daha kendilerini toparlayamadılar. Fatih Sultan Mehmed, Akkoyunlu tehlikesini bu şekilde engellemiş oldu. Anadolu'da ve Rumeli'de birçok sefer düzenleyip pek çok zafer kazanmıştı. Buna rağmen güneyde güçlü bir devlet konumunda olan Memlüklerle problemler yaşandığı halde sıcak bir savaştan kaçınmıştı.



Yavuz Sultan Selim'in en büyük amacı doğudaki bütün Türk İslam devletlerini tek bir devlet çatısı altında birleştirmekti. Yavuz Sultan Selim, 1514 yılı baharında ordusuyla birlikte İran seferine çıktı. Osmanlı kuvvetleri, Erzincan'dan Tebriz'e doğru yürüyüşüne devam etti. Çaldıran'da 23 Ağustos 1514'te yapılan savaşta Osmanlı kuvvetleri büyük bir zafer kazanırken, Safeviler bozguna uğradılar. Şah, kaçarak hayatını zor kurtardı. Yavuz yoluna devam ederek Tebriz'e girdi. Şehirdeki birçok sanatçı ve ilim adamı İstanbul'a gönderildi. Bu zafer sonucunda Şah İsmail eski prestijini kaybetti. Bu sayede Doğu Anadolu'da Osmanlılar için bir tehlike kalmamış oldu. 15 Eylül 1514'te de Tebriz'den Karabağ'a hareket eden Yavuz'un amacı, kışı orada geçirip, baharda İran'ı tümüyle almaktı. Ancak şartlar müsait olmadığı için Amasya'ya gidildi. Çaldıran Zaferi'nden sonra, Erzincan, Bayburt kesin olarak Osmanlı hakimiyetine geçti. Kemah kalesi alındı. 12 Haziran 1515'de kazanılan Turnadağ zaferi ile Dulkadiroğlu beyliğine son verildi. Diyarbakır, Mardin ve Bitlis Osmanlı hakimiyetine girdi. Böylece Anadolu'da Türk birliği sağlanmış oldu.



Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı Devleti Doğu cephesindeki muharebeleri kaybedince,Ruslar bütün Doğu Anadolu'yu işgal ettiler ve burada yaşayan Ermeniler ile Rusya Ermenistanı'ndaki Ermenileri silahlandırarak bu vilayetlerde yaşayan vatandaşlarımız üzerine saldılar. Ermenilerin binlerce Türk'ün canına mal olan isyan ve katliamları karşısında bile, Osmanlı Hükümeti'nin ortaya koyduğu sakin ve sağduyulu tavır, belgeleriyle sabittir. Ancak, tedhiş hareketleri bir türlü durmak bilmeyince hükümet, ülkenin çeşitli bölgelerinde yaşayan Ermenileri, savaş bölgelerinden uzak yeni yerleşim merkezlerine götürmek zorunda kalmıştır. Kafkas, İran ve Sina cephelerinin güvenlik hattını oluşturan bölgelerdeki Ermenilerin yerlerinin değiştirilmesi, onları imha etmek değil, devlet güvenliğini sağlamak, onları korumak amacını gütmüştür ve dünyanın en başarılı yer değiştirme uygulamasıdır.

Her şeyden önce, yer değiştirme kararı bütün Ermenilere uygulanmamıştır. Katolik ve Protestan mezhebinde bulunan Ermenilerin yanı sıra, Osmanlı ordusunda subay ve sıhhiye sınıflarında hizmet gören Ermeniler ile Osmanlı Bankası şubelerinde ve bazı konsolosluklarda çalışan Ermeniler devlete sadık kaldıkları sürece göçe tabi tutulmamışlardır. Öte yandan, hasta, özürlü, sakat ve yaşlılar ile yetim çocuklar ve dul kadınlar da sevke tabi tutulmamış, yetimhaneler ve köylerde koruma altına alınarak ihtiyaçları devletçe, Göçmen Ödeneği'nden karşılanmıştır. Bu tablo, Osmanlı'nın yer değiştirme konusundaki iyi niyetini göstermesi açısından önemlidir. 27 Mayıs 1915 tarihli yer değiştirme kanunu ve bu kanuna dayalı olarak çıkarılan emirler çerçevesinde; Erzurum, Van ve Bitlis vil'yetlerinden çıkarılan Ermeniler, Musul'un güney kısmı, Zor ve Urfa sancağına; Adana, Halep, Maraş civarından çıkarılan Ermeniler ise Suriye'nin doğu kısmı ile Halep'in doğu ve güneydoğusuna nakledilmişlerdir. Bu arada, Ermenilerin sıkça dile getirdiği gibi yer değiştirme sırasında 1.5 milyon Ermeni ölmemiştir. Gerek Osmanlı ve Ermeni, gerekse yabancılara ait istatistikler, I. Dünya Savaşı döneminde Osmanlı topraklarında yaşayan Ermenilerin nüfusunun en fazla 1.250.000 civarında olduğunu göstermektedir. Ne kadar Ermeni'nin yer değiştirme uygulaması çerçevesinde bulundukları yerden çıkarıldığı ve ne kadarının sağ salim yeni yerleşim bölgelerine ulaştığı da belgeleriyle ortadadır. Osmanlı Devleti'nin son nüfus istatistiği 1914 yılında yapılmıştır. Buna göre Ermeni nüfusu 1.221.850'dir. Yer değiştirmeye tabi tutulmayan nüfus; 82.880'i İstanbul, 60.119'u Bursa 'da, 4.548'i Kütahya Sancağı ve 20.237'si Aydın vilayetinde olmak üzere toplam 167.778'dir. Ermenilerin yer değiştirme uygulaması büyük bir disiplin içinde yapılmıştır. 9 Haziran 1915'ten 8 Şubat 1916 tarihleri arasında Adana, Ankara, Dörtyol, Eskişehir, Halep, İzmit, Karahisarı sahib, Kayseri, Mamuretülaziz, Sivas, Trabzon, Yozgat, Kütahya ve Birecik'ten toplam 391.040 kişi yerleştirilecekleri yeni bölgelerine sevk edilmiş, bunlardan 356.084'ü yerleşim bölgelerine ulaşmıştır. Yani, Ermenilerin yer değiştirme uygulaması sırasında verdiği kayıplar 35.000 kişi civarındadır. Yer değiştirme uygulamasına tabi tutulan nüfus içerisinde yer alan Halep'teki 26.064 Ermeni nüfusu, göç ettirilenler içerisine dahil edilmemiştir. Bu rakam 35.000'den çıkarıldığında geriye 9-10 bin kişi kalmaktadır. Yani Ermenilerin yer değiştirme sırasında verdikleri toplam kayıp 9-10 bin kişiden ibarettir. Bunlar da, Türkler tarafından öldürülmemiş, 500'ü Erzurum-Erzincan arasıda eşkıya grupları tarafından, 2000 civarında kişi, Urfa'dan Halep'e giden yol üzerinde Meskene'de Urban eşkıyaları tarafından, 2000 kişi Mardin'de eşkıya tarafından öldürülmüştür. Dersim bölgesinden geçen kafilelere bölge halkının saldırıları sonucunda yaklaşık 5-6 bin kişi öldürülmüştür. Ancak bunun kesin rakamları Osmanlı arşivlerinde yer almamaktadır. Toplam 9-10 bin kişinin ölmüş olduğu diğer verilerden tespit edilmektedir. Böylece, yer değiştirme sırasında soykırım maksadıyla Osmanlı ordusu tarafından öldürülen bir tek Ermeni yoktur. Osmanlı Devleti yer değiştirme uygulamasına tabi tuttuğu Ermenilerin nakli sırasında, ağır savaş şartlarına rağmen olağanüstü gayret göstermiş, bu gayret, yabancı diplomatlarca da tesbit edilmiştir. Hükümet, göçmenlerin iaşesi ve korunmasına yönelik büyük harcamalar yapmıştır. Uygulamaya ait belgelerde hangi il ve ilçelerde hastane kurulduğu, Ermeni çocuklarından yetim kalanlar için hangi binanın ayrıldığına kadar detaylı bilgiler verilmektedir. Yer değiştirmeye tabi göçmenlerin; sevk, yerleştirme ve geçimlerinin sağlanması için 1915 yılında 25 milyon, 1916 yılı sonuna kadar ise 230 milyon kuruş harcandığı belgelerden anlaşılmaktadır. Ermenilerin yer değiştirilmeleri, onları imha etmek değil, devlet güvenliğini sağlamak, onları korumak amacını gütmüştür ve dünyanın en başarılı yer değiştirme uygulamasıdır. Şayet, Osmanlı Devleti Ermeni tebaasından kurtulmak isteseydi; bunu asimilasyon yoluyla veya savaşı gerekçe göstererek rahatlıkla halledebilirdi. Osmanlı, yer değiştirme uygulamasıyla savaş şartlarında her an ölümle burun buruna gelebilecek olan yüz binlerce Ermeni'nin hayatını kurtarmıştır. Nitekim, yeni bölgelere yerleştirilen Ermeniler sağ salim hayatlarını sürdürürken, Rus ordusu saflarında Türklere karşı savaşan Ermeniler, savaş şartları gereği ölmüşlerdir.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
11 Ramazan 1439
Miladi:
26 Mayıs 2018

Söz Ola
Na-murad olma dila düştün ise bahr-i gama, Hele emvac-ı felaket geçer inşaallah. (Ey gönül gam deryasına düştünse de ümitsiz olma; felaket dalgaları inşaallah geçecektir.)
Barbaros Hayreddin Paşa
Osmanlılar Twitter