Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


93 Harbinde, Plevne ordusu esir düşmeden önce, Balkanların öbür tarafında Rusların istilasına uğrayan Servi, Lofça gibi kasabalar ve köylerin Müslüman halkı kaçarak Sofya’ya gelmişlerdi. Ayrıca Plevne elden çıkınca, Osman Paşanın oradan çıkardığı Müslümanlar da yine canlarını Sofya’ya atmışlardı. Bunu müteakip düşman Orhaniye geçit lerini tutarak her taraftan Sofya’yı sarmıştı. Öte yandan Kumarlı’daki askerimiz bozguna uğramış, Sofya’da ise asker kalmamıştı. Oralarda zaten bir şaşkınlık ve rezalet içinde yığılıp kalmış olan yüzbinlerce Müslüman ailesine Sofyalılar da eklenince, mahşer yerini andıran bir manzara ortaya çıktı. Hadiseyi nakledenler, hakkıyla anlatmaktan aciz kalmışlardı.

İşte o elem ve ıstırap dolu günlerde, artık devletin Sofya için yapacak bir şeyi kalmamıştı. “Düşman geliyor” sadaları bu zavallı halkın kulaklarını çınlatıyordu. Bu durum karşısında maneviyatları tamamen sarsıldığından, varlarını yoklarını yollara atıp çocuklarını da önlerine katarak, feryatlar içinde göç etmeye başladılar. Kışın olanca şiddetiyle hüküm sür düğü, her tarafın kar ve buzla kaplı olduğu bir zamandı. Nereye gideceklerini bilemeyen muhacirler, Sofya’yı Köstendil üzerinden Üsküp’e bağlayan anayolda toplandılar. O kadar kalabalık olmuştu ki, cadde üzerinde dört sıra konvoy teşkil eden arabaların hareket etme imkanı kalmamıştı. Bu sebeple bir araba dışardan konvoya girmek için 12 gün beklemiş ve binlerce insan bu yüzden arabalar içinde donarak ölmüştü. Mahmud Celaleddin Paşa, bu felaketi yaşayan birisinden duyduğu şöyle bir hadise nakleder; “Sofya dışındaki kabristanda bir muhacir kadın gördüm. Yanında iki kızı ve yedi sekiz yaşlarında bir oğlu vardı. Kadın etrafa seslenip, “Ben şu kızlarla başımın çaresine bakarım. Bu oğlanı benden alacak bir hayır sahibi yok mu?” dedi. O esnada biri “Ben kabul ederim” diye cevap verdi. Zavallı kadın, oğlanı ona doğru gönderirken ensesine şiddetli bir tokat indirdi. Orada bulunanlar, “Be kadın, niçin çocuğu dövüyorsun?” dediklerinde, “Ben artık onu ahirette göreceğim. Acısı yüreğinde kalsın da, yaşadığı müddetçe anasını unutmasın diye bu tokadı vurdum” cevabını verince, işitenlerin yüreği sızlamıştı. Esirlerin durumu ise, bundan çok daha feci idi. Balkanlar, tarihinin en büyük depremini yaşıyordu sanki. Plevne’yi kahramanca savunan, fakat sonunda esir düşen bu cengaver ordu, en kötü muamelelere maruz bırakılıyordu. 40.000’den fazla esir Türk askeri, Rus dipçiği altında, korkunç kış şartları altında, ayakları çıplak, üstleri açık ve aç bir halde, Bükreş’e doğru yürütülüyordu. Sıfırın altında 30 dereceye kadar düşen bir havada yürütül meye mecbur edilmek, ölüme mahkum edilmekti. Nitekim Plevne ile Bükreş arasındaki 200 kilometrelik yolda 5.000 kişi öldü. Daha sonra Ruslar, geri kalanları Sibirya içlerine kadar, aynı şekilde sürdüler. Bu yürüyüş sırasında da 25.000 kişi öldü. Savaştan sonra Osmanlı Hükûmetine iade edildiklerinde sayıları, ancak 10.000 kişi kalmıştı.




Kanuni Sultan Süleyman, kendi devrinde bütün cihanın padişahı idi. 1525 yılında, Alman İmparatoru Şarlken ile harbeden ve ona esir düşen Fransa kralı 1. Fransua’yı, bir mektup göndererek kurtarmış ve kendine müttefik yapmıştı. Böylelikle, Osmanlı İmparatorluğuna karşı kurulması planlanan Birleşik Avrupa İttifakını da bozmuş oluyordu. Fransua 31 Mart 1547’de ölmüş, yerine 2. Henri geçmişti. O da, Almanya, İspanya, Hollanda, Güney İtalya ve diğer bazı Avrupa ülkelerine hakim olan Şarlken ile ister istemez mücadele etmek zorundaydı. Karada olduğu gibi denizlerde de İspanyollar ve Andrea Doria ile bir türlü başa çıkamıyordu. Henri, selefi Fransua gibi Kanuni Sultan Süleyman’a müracaat etti ve yardım ricasında bulunmak üzere, Gabriel d’Aramon adındaki elçisini kalabalık bir maiyetle İstanbul’a gönderdi.

Sultan Süleyman Fransızlara karşı dostluk politikası takibediyor, onları himayesi altında bulunduruyordu.İstanbul’a gelen d’Aramon hemen huzura kabul edildi. Fransız kralı, hamisi ve velinimeti Sultan Süleyman hazretlerine şu istirhamda bulunuyordu: “Fransız donanması, Napoli sularında Osmanlı donanması ile birleşecek ve kayıtsız şartsız Kaptan Paşa’nın emrine girecekti. Alınacak esirler ve her türlü ganimet eşyası Türklere ait olacaktı. Henri de Fransua gibi padişaha bütün minnet ve şükran hisleriyle bağlıydı ve ölünceye kadar da bağlı kalacaktı.” Padişah, elçinin bu sözlerini tebessümle dinledi. Sonra elçiye:-Bilirim, siz taahhütlerinize sadık kalmazsınız. Vaktiyle de böyle yapmıştınız. Haydi gidiniz ve kralınıza söyleyiniz ki, Fransua gibi onu da düşmanlarından kurtaracağım.Kaptanı derya Sinan Paşa kumandasındaki Donanmayı Hümayun, 1552 senesi baharında Akdeniz’e yelken açarken, Turgut Reis’in de Tunus’dan kendi filosuyla hareket ederek Sicilya sahillerini vurması kararlaştırılmıştı. Fransız elçisi d’Aramon üç kadırga ile Osmanlı donanmasına katılmış, birlikte Napoli önlerinde Prustia adasına gelerek demirlemişti. Aradan on gün geçmesine rağmen, Fransız donanmasından eser yoktu. Daha sonra, Fransız filosuna yolda rastlanır ümidiyle demir alındı. Bu sırada, Sicilya sahillerini hallaç pamuğu gibi atan Turgut Reis de donanmaya katıldı. Birlikte kuzeye doğru yelken açıldı. Roma’nın iskelesi olan Ostia’ya gelerek taze su ve yiyecek alındı. Bu sırada Andrea Doria’nın otuz parça gemi ile Cenova’dan hareket ettiği haberi geldi. Sinan Paşa, kaptanları toplayıp, ne yapılması lazım geldiğini istişare etti. Kaptanlar:-Turgut Reis varken bize söz düşmez! Dediler. Bu ihtiyar deniz kurduna olan sevgi ve hayranlıklarını bir defa daha bildirdiler. Bunun üzerine Kapta Paşa, Turgut Reis’i baştardesine, yani Amiral gemisine davet ederek onun da mütalaasını istedi. Akdeniz’in her tarafını karış karış bilen Turgut Reis, Pons adaları civarında pusu kurulmasını teklif etti. Cenova’dan Napoli’ye gidecek olan gemiler, bu adalarla sahil arasındaki 40 mil genişliğindeki kanaldan geçmek zorundaydılar. Bu teklif kabul edildi. Donanma, adalar grubunun arkasındaki limanlardan birine girerek yattı, avını beklemeye başladı. Andrea Doria, Roma’nın Ostia iskelesine uğradığı zaman, Osmanlı donanmasının birkaç gün önce Pons adalarına yelken açtıklarını ve bir daha görünmediklerini öğrendi. Kaptanlarıyla müşavere ettikten sonra Ostia’da kalınması tehlikeli bulundu.-Dragut’la Sinan berabermiş, bu müthiş korsanın her şeyi göze alarak limana baskın yapması mümkündür. İtiraz edenlere de şu cevabı verdi:-Kimse benim kadar Dragut’u tanıyamaz. Akdeniz, böyle pervasız bir korsan görmemiştir.Ona göre en iyi hareket, Sardunya adasına çekilmekti. Nihayet Pons adalarından uzak geçilmek şartıyla yola devam edilmesi kararı verildi. Ertesi gün İspanyol ve Ceneviz gemilerinden kurulu armada, Pons adalarında ancak birkaç mil mesafede bulunuyordu. Bu sularda hiçbir Osmanlı gemisine rastlanılmamış olması, Andrea Doria’ya rahat bir nefes aldırdı. Artık güvenle yollarına devam edebilirlerdi. Turgut Reis, Pons adalarına geldiği zaman bütün ihtiyat tedbirlerini almış, adaların yüksek tepelerine gözcüler çıkarmıştı. Hangi bandırayı taşırsa taşısın, limandan hiçbir geminin denize açılmasına müsaade edilmeyecekti. 10 Ağustos günü gözcülerden biri, düşman donanmasının pruva hattı nizamında güneye doğru seyrettiğini ve pek yakında bu sulardan geçeceğini müjdelemişti. Kaptan Paşa telaşlanmış ve derhal demir alınmasını istemişti. Turgut Reis buna engel oldu. Çünkü Türklerin mevcudiyetini hisseden Doria, rüzgarın kendisi için müsait esmesinden ve gemilerinin süratinden faydalanarak kaça bilirdi. Acele edilmemesi ve biraz daha beklenmesi tavsiyesinde bulundu. Sinan Paşa’nın:-Fakat birkaç saat sonra karanlık basacak. O zaman ne yapacağız?Sorusuna da:-Merak etme paşa, güneş elbet batacak, fakat ay ışığı denizi gün gibi aydınlatacaktır.Cevabını verdi. Turgut!a göre, bütün donanmayı bu kadar kısa bir süre içinde harekete geçirmek hem güç, hem de tehlikeliydi. Üstelik faydası da yoktu. Bu suları çok iyi bilen Andrea Doria, bütün bu şartlardan faydalanabilirdi. En münasibi ufak bir filonun, pruva hattında seyreden İspanyol donanmasının son kadırgasına hücum etmesi ve yakalayabildiği kadar yakalamasıydı. İleride giden kadırgaların geriye dönüp savaşa katılması ihtimali akla gelse bile, Türk donanmasının ani bir baskınına uğradığını sanacak düşman, böyle çok tehlikeli bir hareketi göze alamazdı. Turgut Reis:-Siz bana bırakın, on kadırga ile ben bu işi tamamlarım. Duanızdan bizi eksik etmeyin! Dedi.Düşman donanması kanala girdiği zaman, çoktan gece olmuştu. Ay ışığı denizi aydınlatıyordu. Turgut Reis:-Vira Bismillah!Kumandasıyla demir alındı, kendisini on bir tekne kendisini takip etti. Turgut Reis, üzerine çok tehlikeli ve sorumlu bir görev almıştı. 39 parça gemiden oluşan İspanyol donanması tehlikeden habersiz, kendisini güvende hissederek, fenerlerini yakmış, güneye doğru ilerliyordu. En geride, Don Mendoza kumandasında, Granda adlı büyük bir gemi seyrediyordu. Gönüllü filo süratle bu gemiye saldırdı. Basın o kadar ani oldu ki, Amiral Mendoza neye uğradığını şaşırmış, toplarını bile ateşlemeye fırsat bulamamıştı. Kısa bir mücadeleden sonra da teslim oldu. Turgut Reis’in tahminleri doğru çıkmıştı. Baskına uğradığını anlayan Andrea Doria, kesin bir savaşı kabul etmiyor, ne kurtarabilirsem kârdır diyerek, Sardunya adasına doğru kaçmaya çalışıyordu. Turgut Reis ise, işini gün doğmadan bitirmek zorundaydı. Sabaha bir saat kala Granda’dan başka beş kadırgayı daha yakalamış, yedeğine almıştı. Binden fazla İspanyol ve Alman denizci öldürüldü. Napoli’ye götürülmekte olan çok miktarda duka altını ele geçirilmişti. Artık fazla vakit geçirmeden geriye dönmek gerekti. Güneş doğduğu zaman, ufak bir korsan filosu tarafından takip edildiğini anlayacak olan düşmanın toparlanması pekâla mümkündü. Sonra Andera Doria’nın çok usta bir denizci olduğunu da unutmamak lazımdı. Turgut Reis tam dönecekti, fakat bir zamanlar, esir düştüğünde forsa olarak küreğe çakıldığı ve ir kaç ayını geçirdiği Santa Barba adındaki galiyi (en büyük gemi) görünce dayanamadı. Müthiş esaret günlerini hatırladı. İntikam hisleri kabardı:-Bırakmam seni Santa Barba!Diye bağırdı. Kadırgasını ona doğru rampa etti. Leventler kancalı merdivenlerin takarak şiddetli bir ok ve kurşun yağmuru altında Santa Barba’ya atlamaya başladılar. Güvertede korkunç bir boğuşma başladı. Leventler uzun ve enli palalarını durmadan sallıyorlardı. Kısa bir süre içinde düşman denizcilerinde panik başladı. Turgut Reis de arkasında beş levent olduğu halde düşman gemisine atladı. Kaptanın bulunduğu kasaraya doğru koştu. İspanyol Amirali Turgut Reis’i karşısında görünce hemen tanıdı:-Ah...Korsan Dragut!Diye haykırarak iki adım geri çekildi ve birdenbire sağ elini kılıcının kabzasına attı. Bunu gören Turgut Reis bağırdı:-Yaşamak istiyorsan çek elini oradan!İhtiyar amiral büyülenmiş gibiydi. Elini çekti. En ufak bir hareketin hayatına mal olacağını anladı. Yanındaki genç bir kaptanla iki İspanyol şövalyesi bu emre itaat etmedikleri için, Turgut Reis’in yanındaki leventlerin enli palaları altında can vermişlerdi. Cesetlerini de yırtık birer çuval gibi, hâlâ dövüşmekte olan güvertedeki şövalyelerin üzerine fırlatıldı. Turgut Reis, bu manzarayı dehşetle seyreden ihtiyar amirale: -Haydi, silahşörlerine teslim olmalarını söyle. Bu hareketinle birkaç İspanyol’un daha yaşamasına hizmet etmiş olacaksın. Yaşamak, kürekte çakılı olsa dahi, güzel şeydir, dedi. Amiral bu emre boyun eğdi:-Kadere boyun eğiyorum sinyor, dedi.Mücadele sona ermiş, sağ kalan İspanyol ve Alman savaşçıları ambara tıkıldı. Sabahın ilk ışıklarıyla beraber savaş sahasından ayrılarak donanmaya katılmak üzere dümen kıran Turgut Reis’in küçük filosunun yedeğinde, yedi muazzam gemi vardı.



Sultan Ahmed Han, birgün bâzı devlet erkânıyla gezmeye çıkmışlardı. Ormanlık bir yerde istirâhat ederlerken hizmetçiler bir koyun kesip, kızartarak Pâdişâha ikrâm ettiler. Sultan Ahmed Han besmele çekerek elini ete uzattığı an, Azîz Mahmûd Hüdâyî hazretleri beliriverdi. Pâdişâha; "Sultânım! Sakın yemeyiniz, o et zehirlidir." buyurdu. Etten bir mikdâr kesip, oradaki bir köpeğe verdiklerinde, köpeğin derhal öldüğü görüldü.

Zamânın pâdişâhı Ahmed Han; vezirlerinden birini azletmiş, mührünü de Üsküdar tarafında oturan bir başka vezire göndermişti. Yolda mührü götüren haberci, bir deniz kazâsına tutulduğu için mührü denize düşürdü. Mührün denize düştüğünü öğrenen Pâdişâh, Azîz Mahmûd Hüdâyî'ye gidip durumu anlatınca, o da pöstekisinin altına elini uzatıp, suları damlamakta olan mührü Pâdişâha teslim etti.Sultan Ahmed Han, hocası Azîz Mahmûd Hüdâyî hazretlerini ziyârete gitmişti. Bir müddet sohbetten sonra atlarına binerek gezintiye çıktılar. Karacaahmed mezârlığının yanından geçerken, Mahmûd Hüdâyî, Pâdişâha dönerek; "Sultânım! İster misiniz bugün size bir şey göstereyim?" diye sordu. Sultânın, "İsterim!" demesi üzerine, kabristanlığa dönerek; "Kalkınız!" dedi. Bu hitâb karşısında bütün ölüler arpa başağı gibi kabirlerinin içinde dikiliverdiler. Pâdişâh bu hâli gördükten sonra, Mahmûd Hüdâyî; "Dönünüz!" emrini verince, kabir ehli yine eski hâllerine döndüler.



1520 senesinde, babası Yavuz Sultan Selim’in vefatından sonra tahta çıkan Kanuni Sultan Süleyman, ilk seferini Belgrad üzerine yaptı ve 12 Temmuz 1521’de burçlara zafer sancağını çekti. Haçlı devletlerinin Akdeniz’deki müstahkem kalesi olan Rodos, aynı zamanda korsanların da üssü haline gelmişti. Akdeniz’in neresinde bir Müslüman gemisi yakalansa, buraya getirilirdi. Batı Akdeniz'de İspanyollardan kaçabilen bir Müslüman gemisi, doğu sularında mutlaka Rodosluların eline düşerdi. Ada zindanları Türk ve Müslüman esirleri ile dolup taşıyordu. Osmanlı donanması bu suları kontrol edecek kadar güçlü değildi. Bu yüzden ticari gemiler her zaman bir tehlike ile karşı karşıya idi.

Kanuni Sultan Süleyman, dedesi Fatih Sultan Mehmet’in çok arzu ettiği, fakat başaramadığı Rodos’un fethi için harekete geçti. İlk olarak adaya casuslar gönderdi ve kalenin şiddetli bir kuşatmaya dayanamayacağını, ayrıca korsanlar ile şövalyeler arasında bir çekişme yaşandığını öğrendi.Padişah, son kararın verilmesi için divan-ı hümayunu topladı ve vezirlerine:-Korsan ceziresi Rodos’un fethini mukarrer kıldım. Ne dersiz?Pîrî Mehmet Paşa, padişahı tasdik etti:-Efendimiz keramet buyururlar. Cezirenin zindanlarında inleyen ayağı prangalı, boynu zincirli çaresiz dindaşlarımızı kurtarmak gerektir.Kaptanı derya Kurdoğlu Muslihittin Reis de aynı şekilde fikir beyan etti. Nihayet, 4 Haziran 1522 günü Donanma-yı Hümayun, 300 gemi ile Rodos’a müteveccihen, İstanbul’dan hareket etti. Şimdiye kadar böyle büyük bir donanmanın sefere çıktığı görülmemişti. Gemilerde 40.000 levent ve 20.000 azep askeri vardı. 13 Haziran günü de Kanuni Sultan Süleyman Han, Ordu-yu Hümayun’un başında, Üsküdar’a geçti ve 43 gün süren bir yürüyüşten sonra Rodos adasının tam karşısındaki Marmaris’e gelindi. O gün ve o gece, bütün ordu gemilerle adaya taşındı. 28 Temmuz günü Rodos kalesi beş koldan kuşatıldı. Savaş çok çetin başladı. Hendekler cesetlerle doluyordu. İspanyol, İtalyan, Alman, İngiliz ve Hollanda şövalyelerinin savunduğu kale, inatla direniyordu. Osmanlı askerinin açtığı lağımlara karşılık, düşman da mukabil lağımlar açıyordu. Bu yüzden iki taraf da ağır kayıplar veriyordu. Sultan Süleyman, her gün mevzileri yakından inceliyordu. 4 Eylül’de İngiliz burcuna kazılan lağımlar patlamış ve kalenin bir kısmı havaya uçmuştu. Açılan gedikten içeri girenler çetin bir direnişle karşılaştılar ve ağır kayıplar vererek geri çekildiler. 13 Eylül günü girişilen umumi taarruz da bir netice vermedi. Muhasaranın uzaması karşısında padişah sabırsızlanıyor, Veziriazam Pîrî Mehmet Paşa ile Sefer Serdarı Mustafa Paşa’yı sıkıştırıyor:-Kulluk bu mudur? Neden ziyade ikdam göstermezsiniz? Diyordu.Bu iki tedbirli vezir, başlarını öne eğiyorlar:-Nusret sabriledir sultanım! Diyorlardı. Rodos kalesi top ve tüfekle kolay alınacağa benzemiyordu. Şövalyeler kendilerini çok iyi savunuyorlardı. Yapılan bir toplantıda, lağımların bir anda patlatılmasından sonra bütün kollardan birden taarruza geçilmesi kararlaştırıldı. Bütün kazmacılar, gece lağım kazmaya başladılar. Böylece kale duvarları temelinden yıkılacaktı. 24 Eylül günü şafak sökerken patlatılan lağımlar, kale duvarlarını havaya uçururken, donanmanın büyük topları da denizden surları dövüyordu. “Allahü Ekber” nidalarıyla hücuma kalkan asker de yıkılan duvarlardan içeri girmeye çalışıyordu. Surlardan aşağı dökülen kızgın katranlar, askerin gediklerden içeri girmesini zorlaştırıyordu. O gün kale civarı mahşere dönmüştü. Ölen ölüyor, kalan kalıyordu. Sultan Süleyman harekatı bizzat idare ediyor, askerin şevkini ve cesaretini arttırıyordu:-Ne durursuz şahbazlarım, vurun kurtlarım! Naralarıyla askeri hücuma kaldırıyor, manevi bir güç veriyordu.O gün akşama kadar yapılan hücumlardan da bir netice alınamadı. Üstelik binlerce asker şehit düştü. İki gün sonra tekrar başlayan hücumlar birbirini kovaladı, fakat hiçbir netice alınamadı. 21 Ekim’de yapılan bir hücumda Mısır Valisi Hayırbay Paşa şehit düştü. Bu arada casusların getirdiği bir haberde, surların önüne lağım kazılacağı ve buralara barut doldurulup, Türkler hücuma geçtiği sırada patlatılacak ve ağır kayıplar verdirilecekti. Bunu haber alan Sultan Süleyman Han, düşmandan önce davrandı ve hücum emrini verdi. Şiddetli bir savaş oluyor, kan gövdeyi götürüyordu. Hendekler bir anda cesetlerle dolmuştu. Günlerce devam eden bu taarruzlardan da bir netice alınamadı. 10 Aralık günü padişah, kaleye iki elçi yollayarak, üç gün içinde teslim olurlarsa merhametli davranacaklarını, aksi takdirde taş üstünde taş bırakmayacaklarını ihtar etti. Rodos şövalyeleri üç gün sonunda padişaha red cevabı verdiler ve müdafaaya devam edecek lerini bildirdiler. Bunun üzerine hücumlar daha da şiddetli olarak devam etti. Kanuni:-Surları çeviren her karış toprakta asker kullarımın mübarek kanları vardır. Ölürüm de kaleyi küffar elinde bırakmam, diyordu. Nihayet, 19 Aralık’ta Rodos Başşövalyesi L’Isle Adam, şu şartlarla kaleyi teslim edebileceklerini bildirdi:“Adada kalmak isteyenlerin dînî âyinlerinde serbest olması, beş yıl süreyle halktan vergi alınmaması, isteyenlerin üç yıl içinde adayı terkedebilmesi, şövalye ve savaşçıların Osmanlı gemileriyle Girit adasının Kandiye kalesine nakledilmesi, adanın on iki güne kadar boşaltılarak teslim edilmesine izin verilmesi.”20 Aralık günü L’Isle Adam, yanında ünlü şövalyelerle birlikte Osmanlı ordugahına geldi. Daha sonra padişahın huzuruna kabul edildiler. Sultan Süleyman, mağlupları vakur bir eda ile süzdü, fakat yüzünde kin ve nefretten eser yoktu. Başşövalye, şimdiye kadar aman dilemedikleri için cezalandırılmalarını, affedilmelerini istedi. Konuşurken sesi titriyordu. Sultan Süleyman bundan müteessir oldu:-Memleketler kaybetmek hükümdarların nasiplerinde vardır. Elem çekmeyin. Siz vazifenizi yaptınız, dedi. Başşövalye yerlere kadar eğildi. Padişah da onlara kıymetli hediyeler vererek gönderdi.Padişah, 29 Aralık’ta şehre girerek kaleyi dolaştı. Başşövalyenin sarayını gezdi ve kendisine iltifatlarda bulundu. Ertesi gün şehrin muhafazası için 1.000 asker bırakıldı. Birkaç gün sonra Başşövalye, veda etmek için padişahın huzuruna çıktı. Dört altın vazo sundu. Gösterilen iyi muameleden dolayı teşekkürlerini tekrarladı:-Bütün Hristiyan orduları emrimde olsa, yine sizin karşınıza çıkma cesaretini gösteremem. Hristiyan devletleri bize yardım etmediler. Fakat korkarım ki, muzaffer kılıcınız bir gün onların da başlarında gezecek. Müsaade buyurursanız, bu akşam adadan ayrılmak istiyoruz. Dedi.Ertesi Rodos’un en büyük kilisesi olan Saint Jean’da Cuma namazı kılınarak camiye çevrildi. Her karış toprağı şehit kanlarıyla sulanan Rodos, yüzyıllarca Osmanlı toprağı olarak kaldı.



Sultan II. Osman 22 Kasım 1617’de padişah olduğunda henüz 14 yaşındaydı. Fakat yaşı nın çok üzerinde bir olgunluğa sahip olan bu genç padişah, ecdadı gibi celadetli ve cesurdu. Tahta çıktığı senelerde, Avrupa’da söz sahibi bir devlet olan Polonya, Osmanlı sınırlarına saldırıyor, hatta bazı kaleleri ele geçiriyordu. Bunlardan en önemlisi de Hotin Kalesi idi. Bunun üzerine hemen sefere çıkılmasını emretti ve hazırlıklara başlandı.

Nihayet 21 Mayıs 1621 günü Osmanlı ordusu, 18 yaşındaki genç padişah Sultan II. Osman’ın kumandasında sefere çıktı ve 1 Eylül günü Hotin kalesi önlerine gelindi. Uzun yıllar dan beri ilk defa bir padişah sefere çıkıyordu. Bu, orduya büyük bir moral kaynağı olmuştu. Fakat genç padişahın hiç savaş tecrübesi yoktu. Kendisine, Budin Beylerbeyi Karakaş Mehmet Paşa’nın çok cesur ve tecrübeli bir kumandan olduğu, bu savaşta onun tecrübelerinden istifade edilmesi gerektiği padişaha arzedildi. Bunun üzerine hemen Hotin’e çağrıldı. Zaten o da böyle bir davet bekliyordu. Hemen emrindeki kuvvetlerle birlikte yola çıktı. Bu arada kuşatma başlatıldı. Siperler kazıldı ve şiddetli çarpışmalar, günlerce sürüp gitti. 8 Eylül günü yapılan bir taarruz, padişaha ümit verdi. Fakat sonraki günlerde aynı neticeler alınamadı. Genç padişah üzülüyor ve vezirlerine:-Paşalarım, beylerim, diyordu, siz böyle mi gayret gösterirsiz? Yazıklar olsun. Hani uğrumda baş koyduklarını söyleyenler nerede?Sultan Osman’ın bütün ümidi Karakaş Mehmet Paşa’da idi. Saray ağalarından biri:-Üzülme padişahım, dedi, hele Mehmet Paşa kulunuz gelsin de gör. O, kaleye çekilen bayrak gibidir.Padişahın gözleri parladı:-Kaleye çekilen bayrak gibi mi dedin?-Evet padişahım, bir bayrak gibi, bir sancak gibi.Nihayet 14 Eylül günü Karakaş Mehmet Paşa askerleriyle birlikte geldi. Padişaha onun geldiği haber verilince hemen huzura çağırttı ve büyük bir iltifat eseri olarak elini öptürdü, sonra sordu:-Neden gözlerimizi yollarda bıraktın Mehmet?Karakaş Mehmet Paşa, noksanlarını tamamlamak ve serhat ahvalini düzene koymak için geç kaldığını anlattı. Sultan Osman bunları makul karşıladı, gönlünü aldı ve güzel şeyler söyledi. -Baka Mehmet, dedi, lehinde çok şeyler duyduk, yüzünden de temiz insan olduğun anlaşılır. Nasıl kulluk olurmuş göster de diğer vezirler ibret alsınlar. Yarın hücum vardır. Dilerim Allah’tan, yüzün ak olsun.Mehmet Paşa tatlı bir heyecanla ürperiyordu. Bu ne paha biçilmez bir iltifattı. Gözleri dolu dolu oldu.-Padişahım, Mehmet kulun, senin uğruna canını fedadan çekinmez. Eğer gayrette en ufak bir kusurum olursa, yediğim ekmek gözüme dizime dursun! Dedi. Sonra sesini biraz daha yükselterek:-Yarın düşman ordugahına bir hançer gibi saplanacak, kaleye de bir bayrak gibi çıkacağım!-Bayrak gibi mi dedin?-Evet padişahım, bir bayrak gibi, bir sancak gibi!Sultan Osman ayağa kalktı, belindeki murassa kılıcını çıkardı-Yaklaş Mehmet, yaklaş kahraman vezir!Diyerek kılıcını onun beline taktı. Mehmet Paşa, sevincinden ağlıyordu.Ertesi gün büyük bir hücuma başlandı. Karakaş Mehmet Paşa merkezde ve askerin en önündeydi. Padişahın hediye ettiği kılıcı ileriye doğru savurarak atılıyor, attığı naralar Hotin kalesi surlarına çarparak yankılanıyordu. Böyle kahraman bir veziri başlarında gören asker de coşmuştu. Savaş çok kanlı oluyordu. Mehmet Paşa’nın göğsü bağrı açılmış, saldırıyor, vuruyor, vuruyordu. Nihayet düşmanın müstahkem mevkiine kadar girmeyi başardı. Hemen kethüdasının elindeki bayrağı kaptı ve hızla kale burçlarından birine dikmeyi başardı. Fakat o kadar ileri mevzilere gitmişti ki, bir anda yanında birkaç kişiden başka kimsenin kalmadığını farketti. Bu bir avuç kahraman erimeye mahkumdu. Kethüdası,-Paşa hazretleri, fırsat varken geriye dönelim, dedi. Fakat Mehmet Paşa:-Hayır, cevabını verdi. Hayır, biz şehid olmadan bu bayrak indirilemez. O bayrak bizim canımızdan ileridir.Karakaş Mehmet Paşa sözünde durdu. Geri dönmedi, sonuna kadar, her türlü takdirin üstünde bir celadetle dövüştü ve alnına isabet eden bir kurşunla şehid düştü.



Sultan İkinci Bâyezîd'in hanımı Şehzâde Korkut'un annesi bir gün dergâha gelip Abdurrahîm Tırsî'nin hanımından; "Beyin Abdürrahîm Tırsî'den ricâ edip, yardım taleb ederiz. Sultan Bâyezîd'den sonra oğlum Korkut pâdişâh olsun." diye ricâda bulundu. O da bu dileği beyine sık sık hatırlatırdı.

Bir gece rüyâsında Peygamber efendimizin huzûrunda bir meclisin kurulduğunu gördü. Abdürrahîm Tırsî de orada idi ve Peygamber efendimize şehzâdelerin hangisinin tahta geçmesinin daha uygun olacağını soruyordu. Sultan-ül-Enbiyâ buyurdu ki: "Rûmun Kara oğlanının murâdı Sultan Selîm'dir. Kara oğlan Abdürrahîm Tırsî'dir." Uyanınca hanımı hemen Abdürrahîm Tırsî'nin yanına gidip rüyâsını anlattı ve; "Siz Şehzâde Selîm'in pâdişâh olmasını istediniz. Biz sizden Korkut'un pâdişâh olmasını ricâ ederdik." dedi. Bunun üzerine Abdürrahîm Tırsî; "Ey hocamın kızı! Şehzâde Korkut'tan evlat gelmez. Âl-i Osmân'ın nesli yok mu olsun? Bu, Hak teâlânın rızâsına muhâliftir." buyurdu

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
4 Ramazan 1438
Miladi:
30 Mayıs 2017

Söz Ola
Tahtın vârisi Mehmed’dir. Onun vazifesi Kostantiniyye’yi almaktır. Bütün malım, parmağımdaki yüzüktür. Helal malımdır. Satıla ve parası bitinceye kadar başucumda Kur’an-ı kerim okuna!..
Sultan II. Murad Han
Osmanlılar Twitter