Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Kânûnî Sultan Süleyman Han, Yahyâ Efendinin pek yüksek bir zât olduğunu, Hızır aleyhisselâmla görüştüğünü bilir, kendisini de görüştürmesini isterdi. Aralarında geçen bir menkıbe şöyle anlatılır:

Kânûnî, bir gün kayıkla Boğaz’da gezmeye çıkmıştı. Ortaköy hizâsına gelince, kıyıya yanaşıp, bir adam göndererek Yahyâ Efendi'yi çağırttı. O da yanında bir ahbâbı ile gelip kayığa bindi, birlikte giderlerken, Yahyâ Efendi'nin ahbâbı, devamlı Kânûnî’nin parmağındaki çok kıymetli bir yüzüğe bakıyor ve bu bakış dikkati çekiyordu. Kânûnî bu hâli farkedince, parmağındaki yüzüğü çıkarıp;
“Buyurun, daha yakından iyice bakıp inceleyebilirsiniz” diye uzattı. O zât yüzüğü aldı, evirip çevirdikten sonra, denize atıverdi. Yahyâ Efendi hâriç, kayıkta bulunanlar çok hayret ettiler. Bir müddet gittikten sonra, o zât inmek istediğini bildirince, kayık kıyıya yanaştı. O zât ineceği sırada denizden bir avuç su alıp Sultan’a uzattı. Avucundaki suda, biraz önce denize attığı yüzük görünüyordu. Yahyâ Efendi hâriç, kayıkta bulunan herkes yine çok hayret ettiler. Kânûnî elini uzatıp yüzüğü alınca, o zât birdenbire gözden kayboluverdi. Kânûnî, Yahyâ Efendi'ye dönerek;
“Ağabey, neler oluyor?” deyince; “O gördüğünüz Hızır aleyhisselâmdı” cevâbını verdi. Bunun üzerine Kânûnî; “O hâlde bizi niye tanıştırmadınız?” deyince; Yahyâ Efendi; “O kendini tanıttı. Ama siz tanımakta geç kaldınız!” buyurdu.

Yahyâ Efendi'nin iki oğlu olup, her ikisi de babaları gibi ilim ve irfân âşığı kimselerdi. Babalarının yolunda bulunmuşlar, vefâtlarında aynı türbeye defnolunmuşlardır. Yahyâ Beşiktâşî hazretlerinin şâirliği de kuvvetliydi. Müderris mahlasıyla tasavvufî şiirleri ve müretteb Dîvân’ı vardır.




Bugünkü rakamlarla ülkemizle 6.5 milyar dolarlık ticaret hacmi bulunan Amerika Birleşik Devletleri (ABD), bundan tam 217 yıl evvel Osmanlı Devleti’yle ticaret anlaşması imzalaya bilmek için 45 yıl uğraşmıştı. Ülkemizle ilk ticari ilişkilerini 1785’de başlatan ABD’ye, 174 yıl önceki yıllık ihracatımız ise 400 bin dolar idi. ABD’nin genç bir devlet olarak dünya siyasetine girişinden sonra ilk ABD gemisinin 1797’de İzmir limanına geldi, daha sonra bir başka ABD gemisinin de İstanbul’a kadar gelmesiyle ilk ilişkilerin başladı. Amerikan senatosunun Osmanlı Devleti ile anlaşma yapmak için büyük çaba gösterdi. Bu konuda görevlendirilen heyetler içinde Benjamin Franklin’in de vardı. Bu iş için 1802 yılında ABD’nin İzmir’e bir konsolos tayin etti ve konsolos iki yıl kaldıktan sonra Osmanlı Devleti’nin konsoloslu ğunu tasdik etmemesi nedeniyle ülkesine geri dönmek zorunda kaldı. ABD’nin 1808 yılında yeniden konsolosluk için teşebbüse geçti, fakat Osmanlı devleti yine kabul etmedi ancak Kaptan Paşa’nın girişimi ile 1811 yılında ticari ataşelik benzeri bir görev için izin verildi. 1816 yılından sonra ABD heyetlerinin Osmanlı devletine daha sık gelip gitmeye başladı. 1820’den sonra bu trafik daha da arttı. Bu arada resmi olmamakla birlikte ticari ilişkiler sürdürüldü. Osmanlı Devleti’nin siyasi ve ekonomik olarak sıkıntılar içinde bulunduğu 1828 yılında yaklaşık 70 bin dolarlık mal aldığı ABD’ye yaklaşık 400 bin dolarlık mal sattı.

ABD’nin Osmanlı ile ticaret anlaşması imzalayabilmek için 45 yıl uğraştı. Sonuçta iki ülke arasındaki ilk resmi anlaşma, 1830 yılında “Türk Amerikan Dostluk, Ticaret ve Seyr-i Sefain Anlaşması” adıyla imzalandı. Sultan II Mahmud’un, Amerika’nın dünyada rüştünü ispatlamış harp gemilerinin teknolojisinin Osmanlı Devleti’ne aktarılması şartıyla bu anlaşmaya razı oldu. Sultan II. Mahmud’un bu isteğinin anlaşmaya “gizli madde” olarak konuldu. Amerikan senato sunun ticaretle ilgili maddeleri kabul ederken, gizli maddeyi anlaşmadan çıkardı. Bunu duyan Sultan II. Mahmud ise ABD elçisini huzurundan kovdu. Bu olaydan kısa bir süre sonra Sarayburnu’na gelen bir ABD savaş gemisinin “içindeki gemi yapım malzemeleri ile satışa çıkarıldığı” duyuruldu. Osmanlı Devleti de bu gemiyi hibe sayılabilecek bir bedelle satın almasıyla “gizli maddede öngörülen hususlar, ABD tarafından “gayrıresmi” olarak yerine getirildi. İlk buharlı gemimiz Bu tarihten sonra İstanbul’a gelen Amerikalı gemi mühendisleri, Sultan II. Mahmud’un himayesinde 1831-1839 yılları arasında Türkiye’nin ilk Amerikan tipi buharlı gemisini yaptılar. Sultan II. Mahmud bu mühendislere büyük bir tolerans gösterdi. Amerikalı mühendisler, istedikleri zaman Sultan II. Mahmud’un yanına girebildiler. Ancak idaredeki Ermenilerin entrikaları yüzünden Sultan II. Mahmud’un ani ölümünden sonra bu gemi mühendisleri İstanbul’u terketmek zorunda kaldılar ve 8 yıllık büyük hizmetler yarım kaldı. Henri Martini tüfekler Ticaret anlaşmasının imzalanmasından sonra Osmanlı Devleti, ABD’den büyük partiler halinde “Henri Martini” tipi tüfek satın aldı. Osmanlı Devleti Plevne Savaşı’nda da ABD’den aldığı Winchester adlı tüfek sayesinde büyük başarı kazandı. ABD’de üretilen beş seri atışlı bu silah o tarihlerde Avrupa’da bilinmiyordu. Osmanlı Devleti, tarihe geçen Plevne Savaşı’nda da Ruslara bu tüfeklerle kan kusturdu. Çünkü beş seri atışlı bu tüfekler, savaş teknolojisini birden bire değiştirdi. Tabya savaşlarında bizimkilerin tüfekleri boşaldı diye hücuma kalkan Ruslar, seri tüfek atışıyla karşılaşınca büyük zayiat verdi. Savaşlarda bulunan Avrupalı gazeteciler bile bunların çok etkili tüfekler olduğunu yazdılar.



1909 yılı, Nisan ayının 27’nci günü, çift atlı saray arabaları Yıldız Sarayı’nın önünde sıra sıra dizilmiş, yolcularını bekliyorlardı. Akşam karanlığında koşuşturan subaylar, askerler ve içinde mum yanan fanuslu lâmbaların ışığında güçlükle fark edilen sürücülerdeki telâş ve tedirginlik, atlara da sirayet etmişti. Huysuzlanıyor, başlarını aşağı yukarı sallıyor, ayakları ile toprağı eşeliyorlardı. Sanki, felâketlerle geçecek yılların işaretlerini şimdiden veriyorlardı.
600 yılı geride bırakarak yedinci asrını süren Osmanlı İmparatorluğu tarihinde, kırılma noktası denilebilecek çok önemli bir gün yaşanıyordu. 32 yıl, 7 ay ve 27 gün süren bir saltanattan sonra 34’üncü padişah Sultan İkinci Abdülhamid Han, o gün tahttan indirilmiş, yerine kardeşi geçirilmişti.

Eski telgraf memuru, yeni dâhiliye nazırı 35 yaşındaki Talat Bey, İttihat ve Terakkî Partisi’nin başı olarak Meclis’e tamamen hakimdi. Pek çok milletvekili ve senatörün tereddüt içinde bulunmasına rağmen Meclis’i tehdit ederek hal’ kararını aldırmıştı. Ülke yönetimini ele geçirme hırsıyla akılları örtülmüş bulunan İttihatçılar, 33 sene tahtta kalmış bir padişaha hal’ kararının bildirilmesinde de büyük bir gaf yapmışlar, devletin şerefine ağır bir darbe indirmişlerdi. Aynı zamanda yeryüzündeki bütün Müslümanların halifesi unvanını da taşıyan padişaha hal’ kararını tebliğ için 275 kişilik meclisten seçtikleri dört kişilik heyete, biri Yahudi diğeri Ermeni iki gayrimüslim sokmuşlardı.İş, sandıklarından da kolay olmuştu. Eski padişahın, ağabeyi gibi ailesiyle Çırağan Sarayı’nda oturma isteğini reddetmişler, kendisini Selanik’e götürecekleri konusunda ısrarcı olmuşlardı. Onu öldürmeye cesaret edememişler, ancak İstanbul’da bulunmasını da tehlikeli görmüşlerdi. Osmanlı tarihinde ilk defa olarak, tahtından indirilen bir padişah İstanbul dışına çıkarılıyordu.Dışarıda bekleyen İkinci Ordu Kumandanı Hüseyin Hüsnü Paşa, İstanbul Merkez Kumandanı Albay Galip Bey ve eski padişahı Selanik’e götürmek üzere muhafız tayin edilen Kurmay Binbaşı Ali Fethi Bey duydukları ses üzerine başlarını çevirdiler. Elinde sadece küçük bir çanta olan Sultan İkinci Abdülhamid Han kapıda görünmüştü. Binbaşı Fethi Bey hemen ilerledi. Selâm verdikten sonra en öndeki arabanın kapısını açtı. Padişahın karşısına iki sultan hanım oturdu. Yanına Şehzade Abdürrahim Efendiyi almıştı. Küçük oğlu Şehzade Abid Efendi herşeyden habersiz annesinin kucağında uyuyordu. Diğer arabalara da diğer haremleri, kızları, hazinedarlar, musahip, bendegân ve hademeler bindiler. Bütün arabalar dolunca, eski padişaha Selanik’te geçirilen günlerde de tahtta imiş gibi hürmetkâr davranan muhafız Fethi Bey, atını padişahın arabasına doğru yaklaştırdı:-Hareket ediyoruz efendimiz, ferman-ı şahaneleri olacak mı? diye sordu. Hakan-ı sabık, içeriyi aydınlatan fanuslu mumun solgun ışığında binbaşının yüzüne baktı. Sakin ve vakur bir şekilde, Osmanlı Devleti tarihindeki bu önemli devreyi, kalın ve tesirli sesiyle, şu sözlerle başlattı:-Cenab-ı Hak yolumuzda muînimiz olsun..Kırbaçlar şakladı. Arabalar karanlığa doğru hamle yaptılar. Serencebey Yokuşu’ndan rıhtıma inen yolun iki tarafında silâhlı askerler, aralıklı olarak sıralanmışlardı. Rıhtıma varıp Karaköy’e yönelen arabalar, insandan eser görülmeyen İstanbul caddelerinde âdeta uçuyorlardı. Sanki herkes, Osmanlı Devleti için baş aşağı düşüşün başlangıcı olacak bu uğursuz anın, bir an önce bitmesini istiyordu... Sirkeci’ye varıldığında 6 vagonlu katar hazır bekliyordu. İstasyonun müdüriyet bölümünde bekleyen Talat Paşa, Fethi Beye son talimatları da verdi. Selanik’e kadar hiç durulmadan yol alınacaktı. Ortadaki 3 vagon eski padişah ve yanındakilere ayrılmıştı. Vagonlardan birine Fethi Bey ve yardımcısı 9 subay yerleşmişti. En ön ve en arkadaki 2 vagonda da 40 kişilik jandarma müfrezesi vardı. Nihayet tren hareket etti. Saatler, gece yarısından sonra biri gösteriyordu. Sultan İkinci Abdülhamid Han bütün memleketi demiryolları ile donatmıştı. Öyle ki, İstanbul-Eskişehir-Ankara, Eskişehir-Adana-Bağdat ve Adana-Şam-Medine demiryollarını yaptırdığı zaman, başka memleketlerde bu kadar demiryolu yoktu. İşte şimdi 1893-1896 yılları arasında, bir Fransız şirketine yaptırdığı İstanbul-Selanik hattında kendisi sürgüne gidiyordu. Bütün gece ve ertesi gün yola devam edildi. Edirne’den sonra Dedeağaç, Gümülcine, İskeçe, Drama ve Serez istasyonları geçildi. Verilen talimat gereği Selanik’ten bir önceki Kılkış istasyonunda duruldu. Fethi Bey eski padişahın vagonuna giderek, Alâtini Köşkü’ne arabalarla gidileceğini arz etti. Vagondan inen eski padişah, bütün aile fertleri arabalara bininceye kadar ayakta bekledi, en son olarak baştaki arabaya bindi. Atlı askerlerin refakatinde, gece karanlığında yola düşüldü.Padişah ve ailesini taşıyan arabalar, Alâtini Köşkü’nün havagazı lâmbalarıyla aydınlatıl mış bahçesine girdiler. 3. Ordu Kumandan Vekili Hadi Paşa ve diğer eşraf orada idi. Eski hakan arabadan inmeden herkesin köşke girmesini bekledi. Küçük şehzade Abid Efendi kucağında idi. Fethi Bey arabadan inmeye hazırlandığını görünce yaklaştı ve “Müsaade buyurunuz şevketmeab...” diyerek şehzadeyi kucağına aldı. Köşkün merdivenlerini çıkarlarken Selanik’te yatsı ezanları okunmaya başladı. Sultan “Aziz Allah celle şanüh...” dedi, dönerek eliyle dışarıdakileri selâmladı ve içeri girdi. Pencereleri tahta kepenklerle sıkı sıkıya kapalı köşkün kapıları da üstlerine kapanarak kilitlendi...Odalarda eşya yoktu. Alâtini Köşkü, Selanik’te Yalılar semtinde, İtalyan uyruklu un tüccarı Yahudi Giorgio Allatini’ye ait dört katlı bir bina idi. En son kiracısı İtalyan generali Robilan Paşa, Osmanlı jandarma teşkilâtını düzenlemek için getirtilmişti. Sultan ve ailesi, salonun ortasında ne yapacaklarına karar vermeye çalışıyorlardı. Hepsi yorgun ve bitkindiler. Odalarda eşya yoktu. Salonun ortasında büyük bir masa ile iki koltuk vardı. Bu iki koltuğu el birliğiyle soldaki odaya sokup yan yana getirerek yaşlı padişaha dinlenmesi için hazırladılar. Uzun yolculuktan sonra ellerini yıkayacak su ve sabun yoktu. Yukarı katlara çıkacak mum yoktu. Musahip ağaların talebi üzerine Fethi Bey kovalarla su, sabun ve mum gönderdi. Yemek olarak gönderilen soğuk et, ekmek ve yoğurdun yanında çatal, kaşık ve bardak yoktu. Elleriyle yediler. Havlu bulunmadığı için yırttıkları bir gömleği bu iş için kullandılar.O sırada Fethi Bey bir otelden yorgan, yastık gibi şeyler bulup musahiplerle göndermişti. Çoğu kirli olan bu eşyadan en temizlerini seçip sultanın yatağını yaptılar. Koca köşkte bir tane bile halı, kilim bulunmadığından herkes yorganlara sarınıp kuru tahtaların üzerinde birer köşeye kıvrıldı. Yaşlı sultan yatsı namazını kılıp koltuktan bozma yatağına uzanırken, 3,5 yıl kalacağı bu yerde geçecek hayatının nasıl olacağını anlamış bulunuyordu. Tek bir mumun aydınlattığı odada için için ağlıyordu. Ama kendine değil, ülkesinin içine düştüğü karanlığa... Alâtini’de, gazete bile okumasına izin verilmeden geçecek uzun hapis günleri başlamıştı...



Kanuni kumandasındaki Osmanlı ordusu Viyana önlerinde bir an geri püskürtülünce, o zamana kadar sessiz duran kiliselerin çanları sevinçle çangırdamaya başladı. Kanuni Sultan Süleyman, esir olan Avusturya ordusu bayraktarı Von Sedlitz’den bunun sebebini sordu. Von Sedlitz:“Sizi geri püskürtmenin verdiği sevinçtir” cevabını verdi. Bozgu nun verdiği acıya rağmen Kanuni, Von Sedlitz’in bu cesaretinden hoşlandı. Bu sebepten ona ve arkadaşlarına iftihar elbisesi giydirerek:“Artık serbestsiniz” dedi ve gitmelerine izin verdi.



Sen gittin ey Osmanlı, âlemden elem kaldı
Altın kubbelerinden geride alem kaldı

Söğüd'ün yaylasını uzattın Viyana'ya
Çizdiğin haritadan elimde kalem kaldı

Atların nal sesini işiten o yıldızlar
Döküldü birer birer, göklerde dîdem kaldı

Tuna'nın sularına zehr attı nice küffar
Yeşerttiğin diyarda kupkuru bir nem kaldı

Baş eğdi minareler puthane karşısında
Camilerin yerinde, secdeden büsem kaldı

Resulun türabından uzaklaştı dudağım
Orda senin aşkından ağlayan Ka'bem kaldı

Revaklarla süsledin Ka'benin etrafını
Kubbelerin altında bir mahzun harem kaldı

Arzı dilhûn eyledin hasretinle dembedem
Ziyasını kaybeden gözlerimde nem kaldı

Adl ile muamelen mes'ûd kıldı beşeri
Bize o saadetten sadece matem kaldı

Kalbindeki zikirle aştın nice surları
Surların alnında tek harab kitabem kaldı

Kılıcın gölgesinde dinlenirdi bu cihan
Kılıçlar girdi kına ateşten gölgem kaldı

Asırlar hasretinden kıyamete koşuyor
Hatıran gönlümüzde mağrur, muhteşem kaldı

***

Sen gittin ey Osmanlı, kağıtta ferman kaldı
Leventlerinden yetim binlerce umman kaldı

Barbaros gemilerle selamlar Akdeniz'den
Topkapı Sarayı'nda bitmeyen hazan kaldı

Alemdeki her gülün özlediği bahçendi
Şimdi gül ve bülbülde, bir sonsuz hicran kaldı

Kuş görmeyen saraylar duvarda mahbus hâlâ
Rüzgarlar saraylarda kaç asır mihman kaldı

Cem edip nice aklı, emrine ram eyledin
Ukala'dan her akla bir başka derman kaldı

Her anın Bezm-i Aşkta şuaraya ilhamdı
Şiirlerin övdüğü yaşanan cinan kaldı

Kucak açtı İstanbul sevgilisi Fatih'e
Güller atan kızlardan bir tutam reyhan kaldı

Yedi tepe vecd ile yüklendi kubbeleri
Yedi kat arştan inen ilahi ezan kaldı

Mührünü vurdu arza aşk ile kubbe kubbe
Tarihlerin tahtinde bir Mimar Sinan kaldı

Gam dağıtan çeşmeler dest-i Muhammed idi
Bağrında bin yarayla, davet-i iz'an kaldı

Baki ile Nef'iden derin bir irfan kaldı
Söz bilmeyen Nedim'den derin bir irfan kaldı

Genç yaşında dünyaya sırt çevirdi Şeyh Galib
Ak düşmeyen bir sakal ve inci sühan kaldı

İstanbul'un ufkunda yükselen türbelerde
Peygamberin sevdiği kaç kutlu hakan kaldı

***

Sen gittin ey Osmanlı, yolunda esrar kaldı
Terk ettiğin mülklerde zehir yüklü har kaldı

Göğsünü siper edip durdurdu Selimiye
Evlad'ı Fatihan'dan kaç acı firar kaldı

Acz içinde seyrettik nice muhacereti
Istırablâ titreyen gönlümüzde ar kaldı

Orduların kurduğu otağların yerinde
Çadır kurduk mazluma içinde bizar kaldı

Düşmanların ardından, bin bayram icad etti
Sevınçle oynamayan toprakta mezar kaldı

Aşkın mürekkebiyle yazılmış nice hatlar
Silındi adavetle duvarlar bimar kaldı

Gözlerinden bilinen ma'şükalar gittiler
Uğrunda can verilen ne aşık, ne yar kaldı

Leb-i Derya yalılar kucaklardı fakiri
Yadımda o günlerden mehtabla, bahar kaldı

Boğazın sularıyla öpüşen saraylarla
Bu sevdayı arayan melül bir nazar kaldı

Ab-ı hayat akan o Sadabad'ın yerinde
Mazisine ağlayan mülevves cüy-bar kaldı

Kadrini bilmek için ne yazayım Osmanlı
Aczinin idrakinde bu küçük eş'ar kaldı



Kanuni Sultan Süleyman Han, birgün yakınları ile sohbet eder ken yanındakilere:“Milletin efendisi kimdir?” diye sordu. Onlar da:“Padişah hazretleridir” deyince,“Hayır, milletin efendisi reâyâ, yani köylüdür ki, ziraat ve hayvan cılık için huzur ve rahatı terkedip meydana getirdikleri mahsullerle bizleri doyururlar” cevabını verdi.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
29 Şevval 1438
Miladi:
24 Temmuz 2017

Söz Ola
Tarih milletlerin tarlasıdır, her millet geçmişinde ne ekmişse, gelecekte de onu biçer
Churchill.
Osmanlılar Twitter