Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


1683’deki II. Viyana bozgunundan sonra, Osmanlı ordusu bütün cephelerde yeniliyor, on binlerce şehidin kanlar pahasına fethedilen şehirler, kasabalar, kaleler, birer birer düşman eline geçiyordu. Kanuni Sultan Süleyman’ın bergüzarı olan Belgrad bile elimizden çıkmıştı. Koca Osmanlı İmparatorluğu bir felakete doğru sürükleniyordu. Hazine tamtakırdı. Orduda disiplin diye bir şey kalmamıştı. Güngörmüş, tecrübeli askerler:-Ah, diyorlardı, eğer Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’ya kıyılmasaydı, devlet bu hallere düşmezdi.

Viyana mağlubiyetinin tek sorumlusu olarak bu kahraman vezir idam edilmişti. Eğer hayatı bağışlanmış olsaydı, belki de bu bozgunun intikamını alacaktı.Bu devirde Osmanlı devleti içinde de karışıklıklar hüküm sürüyordu. Sultan IV. Mehmet tahttan indirilmiş, yerine, 40 yıldır sarayda bir odada hapis tutulan II. Osman çıkarılmıştı. Fakat o da devleti idare edecek ehliyette değildi. İdare tamamen kabiliyetsiz vezirlerin eline kalmıştı. Güngörmüş kimseler:-Devlet kimlerin eline kaldı? Diye yanıp yakılıyorlardı.1689 yılı Kasımında sadaret makamına Köprülüzade Fazıl Mustafa Paşa getirildi. Bu bir ümit ışığı idi. Bu vezir, Osmanlı’nın en büyük sadrazamlarından Köprülü Mehmet Paşa’nın ikinci oğlu ve Fazıl Ahmet Paşa’nın kardeşi idi. Şimdiye kadar ulunduğu bütün vazifelerde namus ve dirayeti ile kendisini göstermişti. Fazıl Mustafa Paşa, kendisine ümitle bağlanan padişahın ve devlet ileri gelenlerinin yüzlerini kara çıkarmadı. İlk olarak, halka ağır bir yük olan, “avarız, nezil, sürsat, ve imdadiye” gibi manasız vergileri kaldırdı. Büyük servetler elde eden yüksek rütbeli memurların mallarını ellerinden alıp hazineye devretti ve bu sayede ödenemeyen asker maaşlarını ödedi. bu icraatlar kısa zamanda memlekette bir ferahlık meydana getirdi. Tecrübeli kimseler-Bu vezir babasına benziyor, diyorlardı.Fazıl Mustafa Paşa bundan sonra ordu ile meşgul olmaya başladı. Bu işi de başardı. Orduda da düzen ve disiplini sağladı ve eskisinden daha mükemmel bir hale getirdi. Artık herşey tamamdı. Sıra düşmandan intikam alınmasına ve elimizden çıkan toprakların ve kalelerin kurtarılmasına gelmişti. Padişah ona “Serdar-ı Ekrem” ünvanını da vererek, ordunun başına tayin etti. Hemen harekete geçen Fazıl Ahmet Paşa üst üste büyük başarılar kazanmağa başladı. Kanuni Sultan Süleyman yadigarı Belgrad kalesini yeniden fethetti ve muhteşem bir alayla İstanbul’a döndü. Davutpaşa sahrasında bizzat padişah tarafından karşılandı. Sultan II. Süleyman vezirini yanına oturttu ve:-Hoş geldin, yüzün ak, kılıcın berrak, ekmeğim sana helal olsun. Arzum üzere hizmet eyledin. Seleflerinden hiç birine böyle ulu bir gaza müyesser olmadı, dedi. Sonra arkasından çıkardığı samur kürkünü ona giydirdi ve belinden çıkardığı murassa hançerini beline, başından çıkardığı murassa sorgucu da başına taktı. Sonra ellerini semaya kaldırdı ve ağlayarak:-Ben mükafat vermeye kadir değilim. Allah iki cihanda yüzünü ak etsin, diye dua etti. Veziriazam da yerinden kalktı ve padişahın ayaklarına kapanarak:-Hünkarım, sana ve devlete hizmet için kılıç kuşanmışımdır, cevabını verdi. O da ağlıyordu.Bütün kışı hazırlıklarla geçiren Fazıl Ahmet Paşa, 13 Mayıs 1691 günü tekrar sefere çıktı. Edirne’ye geldiğinde, burada bulunan padişah II. Osman onu karşıladı ve:-Mustafa’m, seni Cenab-ı Bârî’ye emanet eyledim, yakında yeni fütuhatlarla döner ve rikab-ı hümanuyuma yüz sürersin inşaallah, dedi.Ordu Sofya’ya geldiğinde, Sultan II. Osman’ın vefat ettiği ve yerine II. Ahmet’in geçtiği, fakat sadrazamın vazifesinde bırakıldığı ve sefere devam edeceği haberi geldi. Buradan yola devam edilip Belgrad’a gelindi ve Sava nehrinin karşı yakasına geçmek için bir seyyar köprü kuruldu. Fakat askerin az bir kısmı henüz karşı sahile geçmişti ki, yağan şiddetli yağmurların tesiriyle Tuna ve Sava nehirleri taştı. Seyyar köprü yıkıldı. Askerin yarısı da diğer yakada kaldı. Fazıl Mustafa Paşa’nın buna çok canı sıkıldı. “Bu hayra alamet değil” diyordu.Osmanlı ordusunun Macaristan üzerine doğru hareket ettiğini haber alan Avusturya’lılar, Prens Baden kumandasında kalabalık bir ordu ile harekete geçmişlerdi. Bu sıralarda Osmanlı ordusunun bulunduğu Salankamen mevkiine geldiler ve hiç vakit kaybetmeden saldırıya geçtiler. Fazıl Mustafa Paşa, mevcut askeri ile Avusturya ordusunun hücumuna karşılık verdi. Çatışma çok kanlı oldu. Osmanlı ordusunun esas kısmı, taşan nehrin karşı sahilinde kalmıştı. Düşmanla karşı karşıya kalan kısmı ise, tecrübesiz ve sayıca çok azdı. Buna rağmen düşman hücumunu püskürtmeyi başardılar. Fakat Prens Baden, ertesi gün, aldığı takviye kuvvetlerle ani bir baskın yaptı. Fazıl Mustafa Paşa, daha önceden siperlerin önüne toplar yerleştirmiş olduğundan, düşman kuvvetlerine ağır kayıplar verdirdi. Buna rağmen Prens Baden ısrarla hücumlarına devam ediyordu. Avusturya süvarileri, Anadolu beylerbeyi Kemankeş Ahmet Paşa kumandasındaki Anadolu sipahilerine şiddetle saldırdılar. Daha önce böyle bir savaş görmemiş olan Anadolu askeri, bu saldırı karşısında dağıldı. Bu hali karşıdan takibeden Fazıl Mustafa Paşa, -Gayri iş bize düştü, diyerek Kapıkulu süvarilerinin başına geçti. Kılıcını çekerek:-Yiğitlerim, ne durursuz? Koman ha, koman ha! Diye bağırarak askeri teşvik ediyordu. Serdar-ı Ekrem’in elinde kılıç, en ön safta düşmana hücum ettiğini gören asker bir anda gayrete geldi ve hızla saldırıya geçti. Fazıl Ahmet Paşa, Sultan II. Osman’ın kendisine verdiği kılıcı düşmana doğru uzatıyor ve:-Baka küffar, İşte Osmanlı geliyor! Diye bağırıyordu. Kendisini tamamen kaptırmış, düşman alaylarını bozarak, parçalayarak ilerliyordu. Kethüda kendisini ikaz ediyor:-Paşa baba, kendine dikkat et! Diye bağırıyordu. Fakat o:-Biz hayatımız için değil, padişahımız ve devletimiz için cenk ederiz. Canın ne kıymeti var? Diyordu. Orduyu gayrete getiren ve mağlup olmak üzere iken zafere ulaştıran şey, vezirin cesareti ve ordunun başına geçmesi idi. Gaziler onun arkasında büyük bir şevk ve imanla ileri atılmışlardı. Artık Avusturyalılar için kurtuluş çaresi kalmamıştı. Fakat tam bu sırada, hain bir kurşun, kahraman vezir Fazıl Mustafa Paşa’nın tertemiz alnına isabet etti ve o anda şehit düştü. Bütün askerin gözü önünde cereyan eden bu hadise üzerine orduda bir anda karışıklık meydanda geldi. Diğer kumandanların çabası netice vermedi ve asker dağılmaya başladı. Tam mağlup olmak üzereyken bu durumu farkeden Prens Baden, derhal toparlanıp karşı saldırıya geçti . Kumandanlardan hiçbirisi, kazanmak üzere olduğumuz bu zaferi tamamlayamadı. Bu hadise, Osmanlı ordusu tarihinin en büyük mağlubiyetlerinden biriyle neticelendi. Ah, Fazıl Mustafa Paşa ah! Tedbirsiz davranmasa ve şehit düşmese idi, belki de Viyana bozgununun intikamını alacak ve Budin’e tekrar kavuşabilecektik.




Sultan II. Abdülhamid demiryolu inşasına ehemmiyet vermişti . Toplam 33 yıl (1876–1909) padişahlık yapan Sultan II. Abdülhamid, bir hatırasında şunları ifade eder: "Bütün kuvvetimle Anadolu Demiryollarının inşasına çalıştım. Bundaki maksadımız, Mezopotamya ve Bağdat'ı Anadolu'ya bağlamak ve Basra Körfezine kadar ulaşmaktır. Alman yardımı sayesinde, buna maksat hasıl olmuştur. "Eskiden arazide çürüyen mahsülât ve hububatımız, şimdi rahatça sevkıyat bulmakta, madenlerimiz dünya piyasasına arz edilmektedir. "Hasılı, Anadolu için hayırlı, menfaatli bir istikbal hazırlanmıştır." * * * 66 yıllık Osmanlı döneminde (1856-1922) uzunluk rakamlarıyla birlikte inşa edilen demiryollarını şöylece sıralamak mümkün: * İzmir-Aydın ve şubeleri 610 km. * İzmir-Kasaba ve uzantısı 695 km. * Rumeli Demiryolları: 2383 km. * Anadolu-Bağdat DY: 2424 km. * Şam-Hama: 498 km. * Yafa-Kudüs: 86 km. * Bursa-Mudanya arası: 42 km. * Ankara-Yahşihan arası: 80 km. Yekûn: 8.600 km. * * * Burada önemli bir başka nokta da şudur: Osmanlı döneminde inşa edilen demiryolu hattının ancak 4000 kilometrelik (yarısından bile az) bölümü, misak-ı millî sınırları içinde kalabilmiş, geri kalan kısmı ise elimizden çıkıp gitmiş.



Osmanlılarda ilk önemli matematikçi ve astronom 1440’da vefat eden Bursa'lı Kadizade Rumi’dir. Musa Paşa da denen Kadızade-i Rumi, önce Bursa' da öğrenim gördü. Matematik ve astronomiyi Molla Fenari' den öğrendi. Kadızade, öğretimini Bursa’da yaptı. Kız kardeşinden başka kimseye haber vermeden Horasan’a oradan Türkistan’a giderek bilgisini artırmaya çalıştı. Timur Han’ın torunu Ulug Bey (1394-1449) zamanında Semerkand’da bulunduğu sırada, müdür Gıyaseddin Cemşid’in ölümü üzerine Semerkand rasathanesi müdürlüğüne, aynı zamanda Semerkand Medresesi baş müderrisliğine getirildi. Dört köşe olan bu medresenin dört tarafında dört sınıf vardı. Bir gün Uluğ Bey, müderrislerden birini görevden uzaklaştırdı. Kadızade, bunu protesto etmek için derslerine girmedi. Uluğ Bey, onu hastalandı sanarak ziyarete geldi. Karşısında Uluğ Bey’i gören gören Kadızade, 20. yüzyıl profesörlerine örnek olabilecek şu açıklamayı yapmış:" Biz müderrisliği, hiçbir kimseyle ilgisi olmayan bir görev zannederdik. Halbuki şimdi bunun da hüküm sahiplerinin elinde oyuncak olduğunu gördük. Öyleyse biz de dersten vazgeçtik."Bunun üzerine Uluğ Bey, görevden aldığı müderrisi eski görevine döndürdü ve bir daha bu işlere karışmayacağını açıkladı. Tarihte gerçekten büyük olan bilim adamlarının ve yöneticilerin varlığına bir örnek.



Fatih’in bilime olan hizmetlerine tanıklık eden anıtların en önemlisi, kuşkusuz camisinin etrafına yaptırdığı medreselerdir... Ancak ilk medrese eğitimi, fetihten hemen sonraki günlerde cami haline getirilen Ayasofya’da başlamış ve caminin yanındaki papaz odaları boşaltılarak öğrencilerin buralarda kalmaları sağlanmıştır. Molla Hüsrev’in başmüderrisliğe getirildiği bu ilk öğretim kurumunda, İstanbul’un ilk kadısı,Ayasofya'yı Cami olarak “tescil eden” Hızır Çelebi ’nin ilk müderrisler arasında bulunduğu görülmektedir. Bu sıralarda molla Zeyrek de müderris olarak Zeyrek camisinde derslere başlamıştır. (Türkiye Tarihi 2 s: 243) İşte İstanbul’da fetihten sonra öğretime başlayan ilk iki medrese bunlarrdır. Fatih medreselerinin yapımı bitince, Zeyrek’teki öğrenciler oraya taşınmış, Ayasofya’da ise öğretim sürdürülmüştür. Vakfiyesinde de belirtildiği üzere, Medaris-i Semaniye adı ile Fatih Camii’nin etrafında yapılmış olan bu yeni kuruluş, sekiz medrese ve her medresenin arkasında Tetimme adı verilen daha küçük sekiz medreseden oluşmaktadır. Ayrıca müderris ve öğrencilerin yararlanması için bir kitaplık, bir Darüşşifa ve bir de misafirhane bulunmakta idi. medreselerin her birinde “akli” ve “natli” bilimlerde birer müderris, Daruşşifada ise hangi ulustan olursa olsun iki hekim, bir göz hekimi, bir cerrah ve bir de eczacı görevlendirilmişti. Hekimlerin hastaları günde iki kez ziyaret etmeleri şart koşulmuştur.Fatih döneminde üzerinde durulması gereken önemli bir kuruluş da hızla geliştiği görülen bir yüksek okul niteliğindeki Enderun Okulu’dur. Bu kuruluş içinde askerlik, yöneticilik,güzel sanatlar bölümleri olduğu gibi, ayrıca bir de hastane bulunmakta idi. tanzimat dönemine kadar yaşadığı görülen Enderun Okulu’nda Galata Sarayı,Eski Saray ve Edirne Sarayı gibi sarayların orta dereceli saray okullarını bitirenler kabul edilmekte idi.



Kara Çebeş ve Menküb'ün fethinde sahte ricat taktiğinin uygulandığı görülmektedir. Kara Çebeş fethinde Orhan Gazi, kaleye bir konak mesafede askeri üç bölüğe ayırdı. Kendi komutasındaki bir bölüğü hisarın önüne yerleştirdi. Gece olunca diğer bir bölük hisarın arkasında mevzi aldı. Üçüncü bölük ise bir dere içine girdi. Kuşatma harekâtı başladıktan bir kaç gün sonra Osmanlı birlikleri geri çekilme görüntüsü veren geri harekâta başladılar. Bizanslılar, Türklerin kaçtıkları zannına kapıldıkları gibi, kale önünde yakaladıkları bir Türk askerinden de düşmanlarının kaçtığı şeklinde yanlış istihbarat aldılar. Bunun üzerine kaleden çıktılar ve pusuya düştüler. Bu suretle Kara Çebeş'in fethi mümkün oldu36. 1475-76 tarihinde Kırım'da bulunan Menkub şehri Ahmed Paşa tarafından muhasara edilmişti. Kalenin savaş yoluyla alınamayacağını gören Ahmed Paşa, burada bir miktar asker bırakarak geri çekildi. Bir kaç gün sonra buradaki askerler de çekildiler ve pusuya yattılar. Muhasara öncesinde kaleye dışarıdan bir çok insan girmişti ve uzun süren muhasarada erzak vs. sıkıntısı başlamıştı. Osmanlı askerinin geri çekildiğini görünce hemen hisardan dışarı çıkmaya başladılar. Bunun üzerine harekete geçen Osmanlı askerleri hücuma geçerek hisarın kapısını ele geçirdiler ve şehri fethettiler



Fatih’in oğlu Sultan Cem’e, Papaların yaptıkları eziyetler, onların kendi dinlerinden olmayanlara ne gözle baktıklarının açık göstergesidir. Papa VIII. İnnocent, Saint Jean şövalyelerinden Sultan Cem’i para ile satın almıştır. Yani insan tacirliği yaptığı delilli, ispatlıdır. Papa huzuruna getirilen Sultan Cem’e, Hıristiyan olduğu takdirde, kendisini Macar kralı yapacağını vadetmiştir. Yani din değiştirmesi için, rüşvet teklif etmiştir. Cem Sultan bunu şiddetle reddettiğinde, Papa “Ben senin bizim fakir Hıristiyanlar’a bol sadaka verdiğini işittim. Hıristiyanlığı seviyorsun zannettim” deyince, Cem Sultan acıyan bakışlarla Papa’ya bakarak “İşte siz burada yanılıyorsunuz. Biz insanların inançlarına bakmaksızın, ihtiyacı olanlarına yardım ederiz. Bizim dinimiz bunu emreder” dediğinde, Papa öfkelenerek ve maalesef “Öyle ise bir köşede sinip yat” diyerek; zaten olmayan terbiyesinin seviyesini ortaya döküvermiştir. Cem Sultan’ın babası Fatih idi. Papalar onu, onaltı defa zehirletme teşebbüsünde bulunmuş ve onyedincisinde; başarılı olmuşlardır. Roma Papalarının ekserisi, insan zehirlemenin üstadıdır.

Bunlardan Cem Sultan’ı son kere satın alan Alexandr Borcia, birçok muhalifini, üstadı olduğu Tofana zehri ile ortadan kaldırmıştır. Cem Sultan’ı da Napoli Kralı’na satmadan önce, Tofana ile zehirletmiştir. Bu zehir zamanla tesirini gösterirdi. Başı, boynu, yüzü, gözü şişirerek öldürür dü. Cem Sultan da böyle oldu. Bu Papa evli olmadığı halde, çok ahlaksız bir kızı, iki de oğlu vardı? Bu kızı ağabeyi ve kardeşi ile yasak ilişkilere girmeyi normal sayardı. Papa Borcia, Cem Sultan’ı hem Napoli kralına satmış, hem de cenazesini paraya çevirmek için ölüsünü geri almaya çok uğraşmıştır. Napoli kralı ile bozuşmuştur. Papalar, siyasi sahada güçlendikçe, Haçlı seferleri tertiplemişlerdir. Bu seferlerin hedefi Türk toprakları idi. En son Haçlı seferleri de, Birinci Dünya Harbi’nde, Osmanlı devletini yıkmaya çalışan İtilaf devletleri orduları idi. Almanlar Papa’ya bağlı olmadıklarından, Papa onları da gözden çıkarmıştı.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
22 Rebiü'l-Evvel 1439
Miladi:
11 Aralık 2017

Söz Ola
Padişah-ı âlem olmak bir kuru kavga imiş, bir veliye bende olmak cümleden ala imiş.
Yavuz Sultan Selim Han
Osmanlılar Twitter