Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Kanuni Sultan Süleyman Han’ın 1543’de fethettiği Estergon Kalesi, 1595’de tekrar Avusturyalıların eline geçmişti. Sultan I. Ahmed Han, tahta çıkışının ilk yıllarında, Osmanlı Devletinin ileri karakolu olan bu çok önemli kalenin tekrar fethi için, Sadrazam Lala Mehmed Paşa’yı vazifelendirdi. 21 Mayıs 1605’de Davut Paşa sahrasından hareket eden Ordu-yu Hümayun, 29 Ağustos günü kaleyi kuşattı. Sadrazam ve Serdar-ı Ekrem Lala Mehmed Paşa, bir harp divanı topladı.İlk sözü kendisi aldı:-Padişah Efendimizin Emr-i Hümayununu unutmayalım. “Ya Estergon’a girersiniz, ya Cennete” buyurmuşlardı. İmdi, tedbir ne ola?Buraları iyi tanıyan, Bosna Beylerbeyi Hüsrev Paşa:-Devletlû Vezirim...dedi, bu kal’ayı düşürmek için yardım yollarını kesmek gerektir. Bunun için etrafındaki kal’aların fethi şarttır.

Sinan Paşa sordu:-Ciğerdelen ve Tepedelen’den gayrı etrafta kal’a mevcut mudur?Bektaş Paşa cevapladı:-Vişgrad derler, inatçı bir burç dahi vardır.Hüsrev Paşa gene söz aldı:-Onlarla bir hesabımız olupdur. İzin verin, onları biz halledelim...Serdar başını salladı:-Münasib...Başka tedbir dileyen?Yeniçeri Ağası Yusuf Ağa söz istedi:-Asıl muradımız Estergon ise...Ola ki muhasara uzayabile!.. Bu yüzden sonuna dek, güllesiz ve dahi barutsuz kalmamak gerek.Divandakiler “evet” mânâsında başlarını salladılar.Lala Mehmed Paşanın akrabası ve yaveri İbrahim Peçevi Efendi söz istedi. O sırada 31 yaşında bulunan, istikbalin büyük tarihçisi şunları söyledi:-Duyduğumuz kadarıyla bizim Budin’de barut ve dahi gülle ziyadesiyle mevcuttur. Ol canipten tedarik mümkün değil midir?Serdar, biliyorum dercesine gözlerini yumdu. Sonra sırf bu sefer niyetiyle İstanbul’ dan çıkan Ayasofya Vaizi Nureddin Efendiye döndü:-Hocam!..Acep bizlere bir tebşiratta bulunmazlar mı?Yetmişlik Mücahid cevap verdi:-“Allah kuluna kafidir”.Sizler O’nun yolunda oldukça karşınızda kim durabile!..Lala Mehmed Paşa, Divanı kapatmadan:-Cümleniz berhüdar olasınız... Gayri söz bitti. Meydan, er meydanıdır. Gün, Allah’a kul, Resulüne ümmet, Padişahımıza hizmet günüdür...dediSonra ecdadın ruhlarına el-Fatiha çekip, okudular......................................................................................Estergon’u Fransız asıllı bir Kont savunuyordu. Bu harpte Avusturya hesabına çarpışan Dampier Kontu çok meşhur bir askerdi.Ordu-yu Hümayun yaklaşırken, kaledeki bütün Macar askerlerini dışarı çıkardı. Çünkü, 4 yıl önceki Kanije kuşatmasını hatırladı. O gün Macar askerleri, Osmanlı ordusuna tek kurşun atmamışlardı. Böyle davranmayı akıllıca bulmuşlardı. Macarların kumandanı ise, Lala Mehmed Paşa ile konuşmak istedi:-Kal’ayı niçin terkettiniz General, ümidiniz mi tükendi?-Ümit, Osmanlı adaletindedir, Devletlû Vezir...-Estergon’da ne kadar asker kalmıştır?-On bine varmaz, Büyük Vezir.-Kontun maneviyatı nasıldır?-Sadece etraftaki kalelerden alacağı yardıma güvenmektedir.Gerekli malumatı alan Serdar, son bir sual sordu:-Memleketinize mi gideceksiniz, yoksa başka bir orduda parayla mı dövüşmek istersiniz?-Bizler de askeriz koca Vezirimiz. Şayet izin verirseniz, bu defa dünyanın en büyük ordusuna katılmak niyetindeyiz. Hiçbir ücret de istemiyoruz!Lala Mehmed Paşa gülerek cevap verdi:-Düşmanlarımızın düşmanı, dostumuzdur.Ordu-yu Hümayuna böylece, Macar asilzadeleri de katıldılar.Serdar, Estergon kalesi etrafındaki 3 düşman kalesine 3 Beylerbeyi gönderdi. Yardım yollaması mümkün Ciğerdelen, Tepedelen ve Vişgrad kaleleri tesirsiz kılınacaktı.E çabuk hareket eden Bosna Beylerbeyi oldu. Gazi Hüsrev Paşa sözünü tuttu ve 8 Eylül’de Vişgrad kalesini zaptetti. Bektaş Paşa da Tepedelen’in işini 19 Eylül günü bitirdi. Bu iki kalenin düşmesiyle Estergon’daki askerlerin moralleri çok bozuldu. Fakat Dampier inatçıydı ve hâlâ Ciğerdelen yardımını bekliyordu.İşte bu sırada Budin’den gelen askeri malzeme kervanı göründü. Büyük mandaların çektiği 25 muhasara topu, arabaların üstündeki 30.000 adet gülle ve 10.000 fıçı barut, düşman askerlerinin gözlerini faltaşı gibi açtı. Gerçekten tek ümitleri Ciğerdelen’de kalmıştı. Ama ertesi sabah bütün Türk topları birden patlamaya başladı. Kale duvarlarında büyük gedikler açılıyordu. 29 Eylül gecesi fedailer, Estergon’un Su Kulesini ele geçirdiler. Böylece kale, biraz daha zor duruma düştü. Bütün Gaziler, Lala Paşa’nın “Son Hücum” emrini bekliyorlardı. Padişahlarının fermanı gibi, “Ya Estergon’a, Ya Cennete” girecekleri anı yaşayabilmek için sabırsızlanıyorlardı. Serdar ise bekliyordu. Her saniye sanki bir asır gibiydi. Fakat Lala Paşa’nın beklediği ey fazla gecikmedi. O gün ikindiye doğru bir ulak, Veziriazamın otağına doğru hızla at sürdü. Bu herkesin tanıdığı Koca Osman Çavuştu:-Ciğerdelen düştü!...-Ciğerdelen bizim oldu!...-Ciğerdelen kafirlerden temizlendi!...diye bağıra bağıra müjdeyi getiriyordu.Serdar:-Elhamdülillahi Rabbil Âlemin..diyerek secdeye kapandı. Sonra:-Hücuuum!..emrini vermek üzere otağından fırladı. O anda gördükleri şaşırtıcıydı. Ama Lala Paşa şaşırmadı. Çünkü bunu bekliyordu. Esteron’dan çıkan beyaz bayraklı askerler geliyor du. Hücum emrini biraz erteledi. Beyaz bayraklılar Kont Dampier’in teslim olacağını arzettiler. Ancak teslim şartlarını konuşmak üzere Osmanlılardan bir temsilci istiyorlardı. Bu görev de İbrahim Peçevi Efendiye verildi. Biraz sonra beyaz bayraklılarla birlikte Estergon’a gitti.Osmanlı temsilcisini ayakta karşılayan mağrur Dampier, endişeli görünüyordu. İlk suali:-Acaba Lala Paşamız bize merhamet edecek mi? Oldu. Bu suali tercümanı vasıtasıyla sormuştu. İbrahim Peçevi Efendi, kendi diliyle cevap verdi:-Koca Vezirimiz merhamet göstermeseydi, şu anda hayatta olmanız imkansızdı!-Böyle hareketi Padişahınız mı emrettiler?-Hayır Kont cenapları! Padişah efendimiz yeryüzünün en büyük hükümdarıdır. Bütün Müslümanların halifesidir. Hazinede şu anda 50.000.000 düka altını mevcuttur ki, bu meblağı sizin krallarınız XIV. Louis ve II. Phillip hayal dahi edemezler. Koca Vezirim ki, O büyük Sultanın tam güven ve yetkisini taşımaktadır. Lala Mehmed Paşamız, harpte ve sulhte tek başına hüküm sahibidir. -Öyle midir?-Hem o kadar değil ki, değil ki sizinle, kralınızla dahi ceng-ü cidale veya sulha karar verebilir.-Sizin yetkileriniz bu kadar geniş midir elçi hazretleri?-Hayır!..biz sadece sizin şartlarınızı öğrenmekle görevliyiz. Serdar-ı Ekrem ne derse o olur.Kontun yanında Fransız, Alman,Avusturyalı ve Papalık temsilcileri bulunuyordu. Hepsi de yüksek rütbeliydiler. İbrahim Efendi müzakereyi kısa kesmek istiyordu. Bu yüzden dedi ki:-Serdarımız sabırlı Gazilerimiz sabırsızdır...Sizin teklifinizi bekler dururlar.Kont, etrafındaki süslü temsilcilere baktı ve:-Vire ile kaleyi teslim ederiz. Tek şartımız, canlarımızın bağışlanmasıdır...dedi. Osmanlı temsilcisi güldü:-Bu zaten muharebe icaplarındandır. Savaşmadan kaleyi teslim edenler, bu sayede canlarını kurtarmış olurlar. Kont Dampier, bu ağır hakareti anlamazlığa geldi ve:-Hâlâ yardım alabiliriz. Ama kan dökülmesini istemiyoruz. O yüzden Vire ile teslim olacağız...gibi laflarla vaziyeti kurtarmak istedi. Bu cevaba Peçevi daha da güldü:-Hangi yardım Kont efendi, Tepedelen (Saint Thomas), Ciğerdelen (Parkany) ve Vişgrad (Wisswgrad) kaleleri düştü. Budin Beylerbeyimizin yolladığı topları ve malzemeleri gözünüzle gördünüz. Değil yardım, güvercin uçsa avlıyoruz.-Gene de kurtulabiliriz.-Sadece Allah’ın izniyle Lala Paşam kurtarabilir.Kont söylediklerine pişman olmuştu:-Sen bizim kusurumuza bakma... Koca Vezirimize haber ver ki, ne zaman dilersed Estergon onundur. Tek isteğim, yiğit savaşçılarımın canı kurtulsun. -Diyeceğiniz bittiyse, yiğit savaşçılarınızın (!) canları için gayrı Serdar’ın yanına varmam gerektir.Kont Dampier ve bütün subaylar, selam durarak Osmanlı temsilcisini uğurladılar.Muharebe esnasında Serdarlar, aynen Padişahın yetkilerini kullanırlar. Sonra da sadece Padişaha hesap verirlerdi. Lala Mehmed Paşa, hem Serdar-ı Ekrem, hem de Vezir-i Azam idi. Ayrıca Sultan I. Ahmed Han’dan tam yetki ve emir almıştı. 13 yıldır devam eden bu Avusturya-Osmanlı savaşını sona erdirmekle görevliydi. Çünkü Devlet-i Aliyye’nin doğu da önemli işleri vardı. Estergon’un vire ile teslimi bu yüzden kabul edildi. Böylece 10 yıl süren kafir işgali son buldu: 3 Ekim 1605Türk Akıncılarının kartal kalesi Estergon düşmandan temizlendi. 4.000 kadar haçlı askeri önlerine bakarak savuştular. Yalnız bazı Fransız birlikleri, Osmanlı saflarına katılmak istediler. Lala Paşa, Macarlarınki gibi onların da bu isteklerini kabul etti. Başpiskopos’un oturduğu en büyük kilise cami haline getirildi ve Ayasofya Vaizi Nureddin Efendi ilk Cuma namazını burada kıldırdı.




Veliahd Selim, devam etmekte olan Osmanlı-Avusturya-Rus Harbinde cephelerden gelen acı haberlere dayanamayan amcası, Birinci Abdülhamid Hanın vefâtıyla 7 Nisan 1789 târihinde Osmanlı Sultanı oldu. İçte ve dışdaki meseleleri hâl etmek için yüksek devlet memurlarının katıldığı, 16 Mayıs 1789 târihinde büyük bir dîvân toplantısı yaptı.Dîvânda devlet meselelerinin halli için herkesin fikirlerini söylemesini istedi. Dîvândan sonra idârî, mâlî, siyâsî ve askerî meselelerin halli için tâlimat verdi. Avusturya ve Rusya ile harplerin devâmına karar verildi. Mâliyenin düzelmesi için, sarayda bulunan altın ve gümüş eşyânın büyük bir kısmı paraya çevrilmek üzere, darphâneye gönderildi. Merkez ve eyâletlerdeki halk da Sultan Selim Hana yardımcı olmak ve saraya uymak için, altın ve gümüşlerini devlete teslim etti. Saray ve halkın yardımlarıyla cepheler takviye edildi. Fransa ve İspanya sefirleri sulh; Prusya, Kırım’ın kurtarılması için antlaşma; İsveç ise Rusya ya karşı yardım talebiyle harp teklif ettiler.

Sultan Selim Han, cephelerdeki harbin devâmını istedi. İsveç ile Rusya’ya karşı 11 Temmuz 1789 târihinde Beykoz İttifak Antlaşması imzâlandı. 1788 yılından beri devam eden Osmanlı-Avusturya harplerinde, Serasker Kemankeş Mustafa Paşa, takviye kuvvetler le Yaş’tan Rus ordusuna karşı sefere giderken, Foksan’da Avusturya ordusunun âni taarru zuna uğradı. Arnavutların ihânetiyle Osmanlı ordusu, 1 Ağustos 1789 târihinde Foksan’da bozuldu. Avusturyalılar, Belgrat’a kadar ilerleyip, 8 Ekimde şehir düştü. 31 Ocak 1790’da Prusya ile Avusturya ve Rusya’ya karşı ittifak anlaşması imzâlandı. Prusya’nın arabulucu luğuyla Avusturya ile devam etmekte olan harbe son verilmesi kararlaştırıldı. Fransız İhtilâlinin Avrupa’da sebep olduğu hâdiseler üzerine, İngiltere ve Prusya’nın müdâhalesiyle Rusya da antlaşmaya taraftar hâle getirildi. Avusturya ile 4 Ağustos 1791 târihinde Ziştovi Antlaşması imzâlandı. Antlaşmaya göre; Avusturya 1788-1791 harbinde aldığı yerleri Osmanlı Devletine geri verecekti. Rusya ile 1787’den beri Kafkasya ve Balkanlar’da devam eden harp, 9 Aralık 1792 târihli Yaş Antlaşmasıyla neticelendi. Osmanlı Devleti, Rusya ile Avrupa’da Dinyester Turla Nehri, Kafkasya’da Kuban Nehri hudut kesildi. Osmanlı Devleti, Ziştovi ve Yaş Antlaşmalarıyla, en az kayıpla harbe son verip, büyük mâlî külfetlerden kurtulmuştur. Avusturya-Rus harplerinin antlaşmalarla halli sonrasında; Avrupa devletleri nin 1789 Fransız İhtilâli’nin etkisiyle, ülkelerinde meydana gelen hâdiselerle uğraşması, Osmanlı Devletini geçici bir sulh devrine soktu.Sultan Selim Han, devletin dışta sulh devrine girmesiyle; veliahtlığından beri düşündüğü ıslâhatların icraatına geçti. Osmanlı Devleti için lüzumlu askerî, idârî, iktisâdî, ticârî ve sosyal ıslâhatları Nizâm-ı Cedid adıyla tatbikat safhasına koydu Son sefer ve harplerdeki mağlûbiyet ve kesin netîce alınamaması, askeriyenin ıslâhını daha fazla gerektiriyordu. Sultan Selim Han, devlet adamlarından aldığı lâyihalarla 24 Şubat 1793 târihinde, modern tarzda, yeni bir orduyu Nizâm-ı Cedid adıyla kurdu.Nizâm-ı Cedid ordusunun masraflarının karşılanabilmesi içinİrâd-ı Cedîd Defterdar lığı kurulup, eski sadâret kethüdâlarından Mustafa Reşîd Efendi de bu işle vazifelendirildi. Levend çiftliğinde kışla kurulup, yeni ordu hemen tâlime başlatıldı. Nizam-ı Cedîd ordusuna getirilen yenilik ve tâlimler, Yeniçerilere de tatbik edilmek istendi. Ancak Yeniçeriler, yenilik ve tâlimleri kabullenmeyerek, birkaç ay sonra eğitimi terk ettiler. Ordunun teknik sınıfları takviye edilerek; humbaracı, lağımcı, topçu ocakları için yeni kânunlar yapıldı. 1794’te Teknik Üniversite mâhiyetinde Sütlüce’de Mühendishâne-i Berrî-i Hümâyûn kuruldu. Okulun öğretim üyesi, kitap, ders âlet ve edevatları yurtiçi ve dışından bütünüyle karşılandı. Nizâm-ı Cedîd ordusu yetiştirilmek üzere Ankara, Kayseri ve Konya’da teşkilât kurulup, askerin mevcudu artırılmaya çalışıldı.Mülkî ıslâhat da yapılıp, Anadolu ve Rumeli toprakları, yirmi sekiz eyâlete ayrıldı. Âyanların eskiden olduğu gibi halk tarafından seçilmesi kânun hâline getirildi. Resmî dâirelere tâlimat gönderilerek, yazışmalara, kullanılan dile, tâbirlere dikkat edilmesi ve halkın işlerinin sür’atle tâkip ve yerine getirilmesi istendi. İlmiye ricâli (ileri gelen devlet adamları) için yeni nizâmnâme yayınlandı. İlmî eserler yazılıp, pekçok kitap tercüme edilerek, yayınlandı. Ticârî ve iktisâdî sahada yenilik yapılıp, Zahire Nazırlığı kuruldu. Tecdid-i Kânun-i Tımar ve Zeamet kânunuyla, harbe katılmayan tımar ve zeâmet sâhiplerin den topraklarının geri alınması esâsı getirildi.Gayri müslim esnaf ve tüccardan bâzıları vergi ve yurt dışına para kaçırmak ve Osmanlı ülkesinde oturduğu halde, yabancı devlet tebaasına giriyorlardı. Bu durum ve para nın dışarıya çıkarılmasına karşı tedbir alındı. Avrupa devletlerine daimi elçilikler kurularak, 1793’te ilk tâyinler yapıldı. Avusturya, Fransa, İngiltere ve Prusya merkezlerine gönderilen elçiler; bulundukları memleketlerin yalnız siyâseti ve diğer devletlerle olan münâsebetleri hakkında bilgiler toplamakla kalmadılar. Aynı zamanda, oraların kültürleri, her türlü ilerle me ve gelişmeleri hakkında bilgiler toplayıp, rapor hâlinde İstanbul’a gönderdiler.Avrupalılar ve Rusya’nın kışkırtmasıyla Balkan kavimleri, İngilizlerin teşvikleriyle Arabistan’da Vehhâbi Bedevîler, Ortadoğu’da Dürzî ve Marunîler, Kölemen Beğleri, Rumeli de kânun kaçaklarından meydana gelen eşkiyânın koruyucusu Kırcalılar da denilen Dağlı Eşkiyası, devlete âsi olup, isyan çıkardılar. Bu meselelerin halli için teşebbüs edildiyse de, Fransa’nın Balkanlar, Akdeniz, Kuzey Afrika, Mısır, Filistin ve Suriye’deki faaliyetleri ardından Napolyon Bonapart’ın 1798’de âni harekâtla Mısır’a asker çıkarması sebebiyle bütünüyle tam bir hal çâresi bulunamadı.Arabistan Yarımadasındaki Vehhâbiler, Avrupalılardan gördükleri yardımlarla, çeşitli batı dillerinde birçok yayınlarda da bulunup, 18 Şubat 1803’te Tâif’i muhâsara ettiler. Sultan Selim Han, Arabistan’daki hâdiselere esaslı tedbirler almayı plânladıysa da; İngiltere ve Rusya Balkanlar meselesinden Bâbıâli’ye baskı yapmak istemeleri, muvaffak olamayınca, Rusya’nın harp îlân dahi etmeden Osmanlı hududunu ihlâli sebebiyle gerçekleştiremedi. Sâdece, Mısır Vâlisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa, sultandan aldığı emirle Vehhâbi isyanını bastırıp, Arabistan ve Mısır’da kısmen huzur ve asayişi temin etti.Sultan Üçüncü Selim Han zamânında İngiltere’nin Ortadoğu’da; Rusya ve Avusturya’ nın Balkanlarda Osmanlı Devletinin iç işlerine karışıp, müdâhaleci bir siyâset tâkip etmeleri, bu devletlerle harp hâlinde bulunan Fransa’ya yakınlaşmaya sebep oldu. Osmanlı Devletine tâbi Eflâk Beyi Konstantin İpsilanti ile Boğdan beyi Aleksandr Moruzzi, Rus yanlısı oldukla rından azledilince, İngiltere ve Rusya’nın müdâhalesiyle karşılaşıldı. Rusya, harp îlân etme den, General Michelson komutasındaki altmış bin mevcutlu Rus Ordusuyla, Eflâk ve Boğdan ı işgâle başladı. Vezir-i âzam İbrâhim Hilmi Paşa, sefer için Serdar-ı ekrem tâyin edildi.Rusya’nın Balkanlara girmesiyle, İngiltere’de on altı gemiden meydana gelen bir İngiliz filosunu İstanbul önlerine gönderdi. İstanbul önlerine kadar gelen İngiliz donanma sı, Fransa ile münâsebetlerin kesilmesini, Osmanlı-İngiliz ittifakının yenilenmesini teklif ettiler. Kabul edilmeyince, teklifi daha da ağırlaştırdılar. Eflâk ve Boğdan’ın Rusya’ya, Ça nakkale Boğazının da İngiltere’ye teslimini teklif ettiler. İngiltere’nin teklifleri kabullenme nin ötesinde akıl ve hayâle sığmayacak derecede olduğundan, İngilizler müzâkerelerle oya lanılarak, boğaz sâhillerinin iki yakası askerlerin ve ahâlinin gayretleriyle kısa zamanda tah kim edildi. Boğaz sâhillerine birkaç gün içinde bin iki yüzden fazla top yerleştirildi. İngiliz donanması, Osmanlı Devletinin ve ahâlinin kuvvetli tepkisini görünce, çekildi. Bunun üzeri ne İngiltere hükümeti, Akdeniz’deki İngiliz donanmasını Mısır’ın zaptıyla vazifelendirdi.İngilizler, Osmanlıya âsi Kölemenlerle anlaşıp, 20 Mart 1807 târihinde İskenderiye ye çıkarma yaparak teslim aldılar. Balkanlarda; İbrâhim Hilmi Paşa, Rus Cephesine sefere çıkınca, İstanbul’da türeyen âsiler harekete geçti. Sultan Selim Hanın, Osmanlı Devleti lehine icraatlarına karşı, iç ve dış düşmanların aleyhine propagandasıyla muhâlefet başladı.1806 Edirne Vak’asına sebep olan Nizâm-ı Cedid aleyhtarlığıyla başlayan muhâlefet, âsilerden Kabakçı Mustafa’nın liderliğinde büyük hâdiselere sebep oldu. Yeniçeri zorbaları, 25 Mayıs 1807 Kabakçı Vak’asından sonra; asıl niyetlerini ortaya koyarak, 29 Mayısta Sultan Üçüncü Selim Hanı hâl edip, tahttan indirdiler. Âsiler, Sultan SelimHanın amcasının oğlu Veliaht Mustafa’yı Osmanlı tahtına geçirdiler. Sultan Selim Han, on dört ay Topkapı Sarayında nezâret altında yaşadı. Kendisine sâdık devlet adamları ve âsilerin hükümetteki icraatlarını beğenmeyen taraftarları, tekrar tahta geçirmek için faaliyet gösterdiler. Sultan SelimHan taraftarları, Rusçuk’taki Alemdar Mustafa Paşa etrafında toplanıp, harekete geçtiler. Alemdar Mustafa Paşa, Sultan SelimHanı tekrar tahta geçirmek için Rumeli’deki maiyetiyle İstanbul’a geldi. 28 temmuz 1807’de Bâbıâli ve Topkapı Sarayını basıp, Sultan Selim Hanı tahta geçirmek istediyse de muvaffak olamadı. Sultan Selim Han, 28 Temmuz 1808 târihinde Harem Dairesinde şehit edildi. 29 Temmuzda kalabalık bir cenâze merâsimiyle, Lâleli Câmii yanında babası Üçüncü Mustafa Hanın türbesine defnedildi.Sultan Selim Han, yaratılışında halim, selîm ve çok zekîydi. Hayırsever olup, pekçok hayır müessesesi ve eserler yaptırdı. Üsküdar’da Selimiye Câmiini ve Çiçekçi Câmiini yaptı. Eyüp Câmiini büyüterek yeniden yaptırdı. Karaca Ahmed’de Miskinler Tekkesi denilen Dede ler Mescidini yaptırıp, Küçükmustafapaşa’da Gül Câmiini kiliseden çevirdi. Üsküdar’da hâlâ kullanılan meşhur Selimiye Kışlasını, Heybeliada’da Deniz Harp Okulu olan Bahriye Mektebi ni, Halıcıoğlu’ndaTeknik Üniversite mâhiyetindeki Mühendis ve Topçu mekteplerini yaptırıp yeni bölükler kurdu. Saltanatı müddetince içte ve dışta büyük düşmanlarla mücâdele etmesine rağmen, ülke îmâr edilip, fazla toprak kaybı olmadı. Tam ıslâhata başlayacağı zaman şehit edilmesi, düşündüğü büyük hizmetlerin yerine getirilmesine mâni oldu.



Yavuz Sultan Selîm Han pâdişâh olmadan önce, Trabzon'da vâliyken Halîmî Çelebi'yi kendine hoca edinip, talebe oldu ve ondan feyz aldı. Gece-gündüz onun huzûrundan ayrılmaz dı ve devamlı sohbetinde bulunurdu. Abdülhalîm Efendiye pekçok iltifât ve ihsânlarda bulundu. Allahü teâlânın inâyet ve ihsâniyle Osmanlı tahtına geçip pâdişâh olunca, onu yine yanından ayırmadı. Devamlı birlikte olmak ister ve kendisiyle ilmî sohbetlerde bulunurdu. Halîmî Çelebi, Yavuz Sultan Selîm Han ile birlikte Mısır Seferine katıldı.Nakledilir ki: Yavuz Sultan Selîm Han zamânında, Molla Şemseddîn diye bir saray hocası vardı. Teheccüd namazını kılan, iyi huylu bir zâttı. Yazması çok süratliydi ki, on günde bir mushaf-ı şerîfi yazıp bitirirdi. Yavuz Sultan Selîm Han, Mısır feth olununca, hocası, Halîmî Efendiye buyurdu ki: "Şemseddîn bize Tarih-i Vassâf yazsın." Halîmî Çelebi, pâdişâhın emrini Şemseddîn Efendiye bildirdikten sonra, Şemseddîn Efendi yirmi beş gün mühlet alıp, Halîmî Çelebi'nin evinde yazmaya başladı. Ancak Halîmî Çelebi'yi ziyârete gelenlerden bâzıları Molla Şemseddîn'le tanış olduklarından onun hücresine de uğrarlar ve çalışmasına mâni olurlardı. Bunun için odasının kapısını kilitleyip ve üstten kapının sürgüsünü çekip hızla yazmayı sürdürdüğü sırada âniden yanında bir kimseyi oturur halde gördü. Korkup heyecanlandı.

Bunun üzerine o kimse yaklaşıp, dizine yapıştı ve; "Korkma, biz de senin gibi insanız. Seni ziyâret için geldik." dedi. Molla Şemseddîn, kapıların kilitli ve pencerelerin demirli olduğunu görüp, bu kimsenin ricâl-i gâipten olduğunu anladı. Yazmayı bırakıp, sohbete başladılar. İlk önce şöyle sordu: "Arap diyârının tamâmı fethedilip Osmanlı topraklarına katılacak mı? Yoksa dönüşten sonra tekrar başka milletlerin eline mi geçecek?" O zât dedi ki: "Yavuz Sultan Selîm Hân bu vazife ile vazifelendirildi. Mübârek beldelerin, Mekke ve Medîne'nin hizmeti ona ve nesline verildi. Şimdi İslâm pâdişâhları arasında makbûl olan Âl-i Osman'dır. Selîm Hân dahî evliyânın dışında değildir." dedi.Molla Şemseddîn dedi ki: Sultan Selîm'in saltanat süresi uzun sürer mi?" O kimse; "Üç yıl vakti vardır." dedi. Molla Şemseddîn tekrar sordu: "Konağında oturduğum Halîmî Efendinin sonu nicedir? Yâni ne zaman vefât eder?" O zât dedi ki: Şam'ı öteye geçemez, orada kalır." Şemseddîn Efendi dedi ki: "Ya benim ölümüm ne zaman olur?" O zât; "Kişiye kendi ölüm zamânını bilmek âdetullaha ters düşer. Hiçbir nefs nerede öleceğini bilemez." dedi. Şemseddîn Efendi; "Ricâl-ül-Gayb, Allahü teâlânın bildirmesiyle bilebilirler. Lutf edip de beni uyarınız." dedi. Bunun üzerine; "Allahü teâlâ bilir, ama sen dahi Halîmî Çelebi ile aynı günde vefât edip, sizinle birlikte bir cenâze daha zuhûr eder. Yavuz Sultan Selîm Hân, üçünüzün de cenâze namazında hazır bulunur." dedi. Koynundan bir arâkiyye (tiftikten ince başlık) çıkarıp, Şemseddîn Efendiye; "Bu, Selîm Hana hediyemizdir. Ona iletin." buyurdu. Bir daha çıkarıp; "Bunu da Halîmî Çelebi'ye veresin" dedi. Bunun üzerine Şemseddîn Efendi; "Bana bir hâtıranız olmaz mı." dedi. "Sana bir şey hazırlamadım. Eğer kötü demezsen, başımdaki arâkiyyeyi vereyim." dedi. Şemseddîn Efendinin istek göstermesi üzerine başındaki arâkiyyeyi ona verip; "Kitabını yaz bakayım, nice hızlı yazarsın göreyim." dedi. Şemseddîn Efendi yazmaya başladı. Gaybden gelen o zât hemen gözden kayboldu.Bu durumları Hasan Can'a anlatıp, arâkiyyeyi Selîm Hana ulaştırması için verdi. Hasan Can da arâkiyyeyi vermek üzere Selîm Hanın huzûruna vardı. Olanları anlatıp, arâkiyyeyi Selîm Hana verdi. Selîm Han arâkiyyeyi alıp, kokladı ve yüzüne saygı ile sürdü.Pâdişâh Mısır'dan Şam'a doğru yola çıkınca, Halîmî Efendi hastalandı. Hekimlerin ilaçları fayda etmedi. Yavuz Sultan Selîm Han onu zaman zaman ziyâret edip kalbini hoş tutmaya çalıştı. Üçüncü günde, Halîmî Çelebi vefât etti. Aynı gün, Molla Şemseddîn ve Pâdişâhın sarayından bir hoca da vefât etti. Üçünün de cenâze namazı aynı yerde kılınıp, Yavuz Sultan Selîm Han hazır bulundu.Nakledilir ki: Yavuz Sultan Selîm Hân Anadolu topraklarına ayak basınca, sık sık hocasını hatırlar; "Mevlanâ Abdülhalîm ile sefere çıktık, şimdi ise, sâdece onun hâtıralarıyla dönüyoruz." diyerek, saygı ve sevgisini dile getirdi.



zamânında ondan daha kuvvetli yay çeken yoktu. Babası Kânûnî Sultan Süleymân devrinde birçok savaşa katılmakla berâber, tahta geçtikten sonra sefere çıkmadı. Çünkü devrindeki seferler umûmiyetle büyük deniz seferleri olup bu seferlere de pâdişâhın kumanda etmesi âdet değildi. Tecrübeli ve bilgili bir vezir olan Sokullu Mehmed Paşayı hükûmet işlerinde tamâmen serbest bırakmakla berâber, lüzumlu gördüğü birkaç meselede duruma müdâhale etmiştir. Âlimlere büyük hürmet göstermiş, çok sevdiği büyük âlim Ebüssü’ûd Efendiyi vefâtına kadar meşîhat (şeyhülislâmlık) makâmında tutmuştur. Cülûs bahşişinin ilmiye sınıfına da verilmesi âdetini ilk defâ İkinci Selim Han çıkarmıştır.

İkinci Selim, Kânûnî Sultan Süleyman Hanın bütün şehzâdeleri gibi çok iyi tahsil görmüştü. Dîvân sâhibi değerli bir şâirdi. Selim ve Selîmî mahlaslarıyla yazdığı şiirler çok beğenilmektedir. Yahyâ Kemâl’in; “Bir beyti bir de câmi-i mâ’mûru var” diye övdüğü;Biz bülbül-i muhrık dem-i şekvâ-yı firâkizÂteş kesilir geçse sabâ gülşenimizdenbeyti, bütün Türk şiirinin en güzel beyitlerinden biri sayılmaktadır.İkinci Selim aynı zamanda îmârcı bir pâdişâhtır. Kısa süren saltanat döneminde Türk ve dünyâ sanatının şâheseri sayılan Edirne Selimiye Câmii’ni inşâ ettirmiştir. Tâmire muhtaç olan Ayasofya Câmiini yaptırdığı istinâd duvarlarıyla tahkim ettirerek günümüze kadar gelmesini sağladığı gibi, iki minâre eklemiş, yanına iki de medrese yaptırarak külliye hâline getirmiştir. Bunlardan başka Mekke-i mükerremenin su yollarının tâmiri, Mescid-i Harâm’ın mermer kubbelerle tezyini, Lefkoşe Selimiye Câmii, Azîz Efendi tekkesi, Navarin limanına hâkim bir mevkiye yaptırdığı kule, hayrâtı arasındadır.



İkinci Selim Hanın ilgilendiği işlerden biri de Tunus meselesi’ydi. İspanya’nın Tunus’tan bir türlü elini çekmemesi bu devletle harp hâlinin devâm etmesine sebep oluyor du. Osmanlı donanması, Kıbrıs Seferine çıktığı sırada, Cezâyir beylerbeyi olan Uluç (Kılıç) Ali Paşa da Tunus üzerine yürümüş ve 30.000 kişilik kuvvetle karşısına çıkan Hafsî Sultânı Mevlây Hamîd’i yenip, ikinci defâ fethetmişti. Fakat kendi yanında fazla bir kuvvet bulunma dığı gibi, bu arada Kıbrıs Seferine katılma emri de aldığından, Tunus’a Ramazan Beyi bıraka rak donanmasıyla birlikte Kıbrıs Seferine katılmıştı.Kaptan-ı deryânın bölgeden uzaklaşmasından sonra, İspanya Kralı Don Juan büyük bir donanmayla Tunus üzerine yürüdü. Direndiği takdirde İspanyolların sivil halka karşı katliâma girişeceklerini anlayan Ramazan Bey, Kayrevân’a çekildi ve bu sûretle Tunus bir kere daha İspanyolların eline geçmiş oldu (Ekim 1573). Don Juan, Tunus hükümdârlığını kendi taraftârı Mevlây Muhammed’e verip bir miktar da asker bırakıp İspanya’ya döndü.

Cezâyir ve Trablusgarb Osmanlı Devletinin elinde olduğu hâlde, ikisinin ortasında bulunan ve stratejik ehemmiyeti büyük olan Tunus’un, İspanyol hâkimiyeti altında halka zulüm eden kukla bir hükûmet elinde olması, Akdeniz’de hâkimiyeti elinde bulunduran Türk donanması için tehlikeydi. Bu sebeple İkinci SelimHan, Tunus işinin kökünden hâlledilmesi için emir verdi. Kapdân-ı deryâ Kılıç Ali Paşa, yanında kara ordusu serdârı Koca Sinan Paşa olduğu hâlde Tunus’a hareket etti (15 Mayıs 1574). Navarin üzerinden Sicilya sularına geçen donanma, Messina havâlisini de vurduktan sonra, Tunus üzerine yürüdü. İki yüz ellinin üzerinde harp gemisi ve kırk-elli bin civârında askerden meydana gelen muhteşem Osmanlı donanması, Tunus önlerine gelir gelmez derhâl Halk-ul-Vâd Kalesi yakınına çıkarma yaptı. Koca Sinân Paşa kendisi Halk-ul-Vâd’ı kuşatırken, Trablusgarb Beylerbeyi Mustafa Paşa ile eski Tunus Beylerbeyi Haydar Paşayı Tunus Gölü ile şehir arasında bulunan Bastiyon Kalesini fethe memur etti.Tunus’un yıllardan beri İspanyollar tarafından tahkim edilerek hiçbir sûretle zaptedi lemez diye öğündükleri Halk-ul-Vad, Osmanlı ordusuna ancak otuz üç gün mukâvemet etti. 24 Ağustosta kale fethedilip Mevlây Muhammed’le kale komutanı Don Pietro Cerrera esir edilerek İstanbul’a gönderildi.13 Eylülde Bastion Kalesinin de fethiyle Tunus tamâmen ele geçti. Tunus, aynen Cezâyir ve Trablusgarb gibi bir eyâlet hâline getirildi ve beylerbeyliğine Ramazan Paşa tâyin edildi. Böylece Tunus’ta üç asırdan fazla sürecek olan Osmanlı idâresi başladı.



1569’da Rusya’nın Hazar kıyılarındaki ilerlemelerinin önünü almak, Astırhan’ı kurtarmak ayrıca İran üzerine yapılacak seferlerde Hazar Denizi vâsıtasıyla askere kısa zamanda zahîre ve harp malzemesi yetiştirebilmeyi sağlamak gâyesiyle Volga Nehri ile Don Nehirlerinin birbirlerine çok yaklaştıkları bir noktada kanal açma teşebbüsüne girişildi. Ancak kış mevsiminin gelmesi üzerine çalışmalar tamamlanamadı. Ertesi yıl da İran ile Rusya’nın Kırım Hânını kandırmaları yüzünden, tekrar işbaşı yapılamadığından bu büyük teşebbüs gerçekleştirilemedi.Kıbrıs’ın fethinden sonra Kırım Hanına bir miktar asker ve top gönderen Selim Han, 1569’da Astırahan Seferi başarısızlığını telâfi etmek ve daha fazla genişlememeleri için gözdağı vermek üzere Rusya içlerine bir sefer düzenlenmesini emretti. Nitekim 1571 baha rında harekete geçen Devlet Giray Han, 120.000 kişilik süvârîden meydana gelen ordusu ile Rusya üzerine yürüdü. Çok sür’atli hareket eden Devlet Giray, yaptığı muhârebe lerde Rus ordularını on binlerce zâyiât verdirerek dağıttı ve Moskova’ya girdi. 150.000 esirle Kırım’a dönen Devlet Giray Han, bu zaferi üzerine Taht-alan lakabıyla anıldı. Ertesi yıl tekrar sefere çıkan Devlet Giray Han, Oka Nehrine kadar uzandı. Bu başarıları üzerine İkinci Selim Han, murassâ kılıcı, hil’at ve nâme-i hümâyûn göndererek Devlet Giray’ı tebrik etti. Çar, Osmanlı Devletine bağlı Kırım Hanlığıyla, yılda 60.000 altın vergi vermeyi kabûl ederek barış yaptı.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
2 Safer 1439
Miladi:
23 Ekim 2017

Söz Ola
Söz ola kestire başı, Söz ola kese savaşı
Yunus Emre Hz.
Osmanlılar Twitter