Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Kanuni Sultan Süleyman Han’ın 1543’de fethettiği Estergon Kalesi, 1595’de tekrar Avusturyalıların eline geçmişti. Sultan I. Ahmed Han, tahta çıkışının ilk yıllarında, Osmanlı Devletinin ileri karakolu olan bu çok önemli kalenin tekrar fethi için, Sadrazam Lala Mehmed Paşa’yı vazifelendirdi. 21 Mayıs 1605’de Davut Paşa sahrasından hareket eden Ordu-yu Hümayun, 29 Ağustos günü kaleyi kuşattı. Sadrazam ve Serdar-ı Ekrem Lala Mehmed Paşa, bir harp divanı topladı.İlk sözü kendisi aldı:-Padişah Efendimizin Emr-i Hümayununu unutmayalım. “Ya Estergon’a girersiniz, ya Cennete” buyurmuşlardı. İmdi, tedbir ne ola?Buraları iyi tanıyan, Bosna Beylerbeyi Hüsrev Paşa:-Devletlû Vezirim...dedi, bu kal’ayı düşürmek için yardım yollarını kesmek gerektir. Bunun için etrafındaki kal’aların fethi şarttır.

Sinan Paşa sordu:-Ciğerdelen ve Tepedelen’den gayrı etrafta kal’a mevcut mudur?Bektaş Paşa cevapladı:-Vişgrad derler, inatçı bir burç dahi vardır.Hüsrev Paşa gene söz aldı:-Onlarla bir hesabımız olupdur. İzin verin, onları biz halledelim...Serdar başını salladı:-Münasib...Başka tedbir dileyen?Yeniçeri Ağası Yusuf Ağa söz istedi:-Asıl muradımız Estergon ise...Ola ki muhasara uzayabile!.. Bu yüzden sonuna dek, güllesiz ve dahi barutsuz kalmamak gerek.Divandakiler “evet” mânâsında başlarını salladılar.Lala Mehmed Paşanın akrabası ve yaveri İbrahim Peçevi Efendi söz istedi. O sırada 31 yaşında bulunan, istikbalin büyük tarihçisi şunları söyledi:-Duyduğumuz kadarıyla bizim Budin’de barut ve dahi gülle ziyadesiyle mevcuttur. Ol canipten tedarik mümkün değil midir?Serdar, biliyorum dercesine gözlerini yumdu. Sonra sırf bu sefer niyetiyle İstanbul’ dan çıkan Ayasofya Vaizi Nureddin Efendiye döndü:-Hocam!..Acep bizlere bir tebşiratta bulunmazlar mı?Yetmişlik Mücahid cevap verdi:-“Allah kuluna kafidir”.Sizler O’nun yolunda oldukça karşınızda kim durabile!..Lala Mehmed Paşa, Divanı kapatmadan:-Cümleniz berhüdar olasınız... Gayri söz bitti. Meydan, er meydanıdır. Gün, Allah’a kul, Resulüne ümmet, Padişahımıza hizmet günüdür...dediSonra ecdadın ruhlarına el-Fatiha çekip, okudular......................................................................................Estergon’u Fransız asıllı bir Kont savunuyordu. Bu harpte Avusturya hesabına çarpışan Dampier Kontu çok meşhur bir askerdi.Ordu-yu Hümayun yaklaşırken, kaledeki bütün Macar askerlerini dışarı çıkardı. Çünkü, 4 yıl önceki Kanije kuşatmasını hatırladı. O gün Macar askerleri, Osmanlı ordusuna tek kurşun atmamışlardı. Böyle davranmayı akıllıca bulmuşlardı. Macarların kumandanı ise, Lala Mehmed Paşa ile konuşmak istedi:-Kal’ayı niçin terkettiniz General, ümidiniz mi tükendi?-Ümit, Osmanlı adaletindedir, Devletlû Vezir...-Estergon’da ne kadar asker kalmıştır?-On bine varmaz, Büyük Vezir.-Kontun maneviyatı nasıldır?-Sadece etraftaki kalelerden alacağı yardıma güvenmektedir.Gerekli malumatı alan Serdar, son bir sual sordu:-Memleketinize mi gideceksiniz, yoksa başka bir orduda parayla mı dövüşmek istersiniz?-Bizler de askeriz koca Vezirimiz. Şayet izin verirseniz, bu defa dünyanın en büyük ordusuna katılmak niyetindeyiz. Hiçbir ücret de istemiyoruz!Lala Mehmed Paşa gülerek cevap verdi:-Düşmanlarımızın düşmanı, dostumuzdur.Ordu-yu Hümayuna böylece, Macar asilzadeleri de katıldılar.Serdar, Estergon kalesi etrafındaki 3 düşman kalesine 3 Beylerbeyi gönderdi. Yardım yollaması mümkün Ciğerdelen, Tepedelen ve Vişgrad kaleleri tesirsiz kılınacaktı.E çabuk hareket eden Bosna Beylerbeyi oldu. Gazi Hüsrev Paşa sözünü tuttu ve 8 Eylül’de Vişgrad kalesini zaptetti. Bektaş Paşa da Tepedelen’in işini 19 Eylül günü bitirdi. Bu iki kalenin düşmesiyle Estergon’daki askerlerin moralleri çok bozuldu. Fakat Dampier inatçıydı ve hâlâ Ciğerdelen yardımını bekliyordu.İşte bu sırada Budin’den gelen askeri malzeme kervanı göründü. Büyük mandaların çektiği 25 muhasara topu, arabaların üstündeki 30.000 adet gülle ve 10.000 fıçı barut, düşman askerlerinin gözlerini faltaşı gibi açtı. Gerçekten tek ümitleri Ciğerdelen’de kalmıştı. Ama ertesi sabah bütün Türk topları birden patlamaya başladı. Kale duvarlarında büyük gedikler açılıyordu. 29 Eylül gecesi fedailer, Estergon’un Su Kulesini ele geçirdiler. Böylece kale, biraz daha zor duruma düştü. Bütün Gaziler, Lala Paşa’nın “Son Hücum” emrini bekliyorlardı. Padişahlarının fermanı gibi, “Ya Estergon’a, Ya Cennete” girecekleri anı yaşayabilmek için sabırsızlanıyorlardı. Serdar ise bekliyordu. Her saniye sanki bir asır gibiydi. Fakat Lala Paşa’nın beklediği ey fazla gecikmedi. O gün ikindiye doğru bir ulak, Veziriazamın otağına doğru hızla at sürdü. Bu herkesin tanıdığı Koca Osman Çavuştu:-Ciğerdelen düştü!...-Ciğerdelen bizim oldu!...-Ciğerdelen kafirlerden temizlendi!...diye bağıra bağıra müjdeyi getiriyordu.Serdar:-Elhamdülillahi Rabbil Âlemin..diyerek secdeye kapandı. Sonra:-Hücuuum!..emrini vermek üzere otağından fırladı. O anda gördükleri şaşırtıcıydı. Ama Lala Paşa şaşırmadı. Çünkü bunu bekliyordu. Esteron’dan çıkan beyaz bayraklı askerler geliyor du. Hücum emrini biraz erteledi. Beyaz bayraklılar Kont Dampier’in teslim olacağını arzettiler. Ancak teslim şartlarını konuşmak üzere Osmanlılardan bir temsilci istiyorlardı. Bu görev de İbrahim Peçevi Efendiye verildi. Biraz sonra beyaz bayraklılarla birlikte Estergon’a gitti.Osmanlı temsilcisini ayakta karşılayan mağrur Dampier, endişeli görünüyordu. İlk suali:-Acaba Lala Paşamız bize merhamet edecek mi? Oldu. Bu suali tercümanı vasıtasıyla sormuştu. İbrahim Peçevi Efendi, kendi diliyle cevap verdi:-Koca Vezirimiz merhamet göstermeseydi, şu anda hayatta olmanız imkansızdı!-Böyle hareketi Padişahınız mı emrettiler?-Hayır Kont cenapları! Padişah efendimiz yeryüzünün en büyük hükümdarıdır. Bütün Müslümanların halifesidir. Hazinede şu anda 50.000.000 düka altını mevcuttur ki, bu meblağı sizin krallarınız XIV. Louis ve II. Phillip hayal dahi edemezler. Koca Vezirim ki, O büyük Sultanın tam güven ve yetkisini taşımaktadır. Lala Mehmed Paşamız, harpte ve sulhte tek başına hüküm sahibidir. -Öyle midir?-Hem o kadar değil ki, değil ki sizinle, kralınızla dahi ceng-ü cidale veya sulha karar verebilir.-Sizin yetkileriniz bu kadar geniş midir elçi hazretleri?-Hayır!..biz sadece sizin şartlarınızı öğrenmekle görevliyiz. Serdar-ı Ekrem ne derse o olur.Kontun yanında Fransız, Alman,Avusturyalı ve Papalık temsilcileri bulunuyordu. Hepsi de yüksek rütbeliydiler. İbrahim Efendi müzakereyi kısa kesmek istiyordu. Bu yüzden dedi ki:-Serdarımız sabırlı Gazilerimiz sabırsızdır...Sizin teklifinizi bekler dururlar.Kont, etrafındaki süslü temsilcilere baktı ve:-Vire ile kaleyi teslim ederiz. Tek şartımız, canlarımızın bağışlanmasıdır...dedi. Osmanlı temsilcisi güldü:-Bu zaten muharebe icaplarındandır. Savaşmadan kaleyi teslim edenler, bu sayede canlarını kurtarmış olurlar. Kont Dampier, bu ağır hakareti anlamazlığa geldi ve:-Hâlâ yardım alabiliriz. Ama kan dökülmesini istemiyoruz. O yüzden Vire ile teslim olacağız...gibi laflarla vaziyeti kurtarmak istedi. Bu cevaba Peçevi daha da güldü:-Hangi yardım Kont efendi, Tepedelen (Saint Thomas), Ciğerdelen (Parkany) ve Vişgrad (Wisswgrad) kaleleri düştü. Budin Beylerbeyimizin yolladığı topları ve malzemeleri gözünüzle gördünüz. Değil yardım, güvercin uçsa avlıyoruz.-Gene de kurtulabiliriz.-Sadece Allah’ın izniyle Lala Paşam kurtarabilir.Kont söylediklerine pişman olmuştu:-Sen bizim kusurumuza bakma... Koca Vezirimize haber ver ki, ne zaman dilersed Estergon onundur. Tek isteğim, yiğit savaşçılarımın canı kurtulsun. -Diyeceğiniz bittiyse, yiğit savaşçılarınızın (!) canları için gayrı Serdar’ın yanına varmam gerektir.Kont Dampier ve bütün subaylar, selam durarak Osmanlı temsilcisini uğurladılar.Muharebe esnasında Serdarlar, aynen Padişahın yetkilerini kullanırlar. Sonra da sadece Padişaha hesap verirlerdi. Lala Mehmed Paşa, hem Serdar-ı Ekrem, hem de Vezir-i Azam idi. Ayrıca Sultan I. Ahmed Han’dan tam yetki ve emir almıştı. 13 yıldır devam eden bu Avusturya-Osmanlı savaşını sona erdirmekle görevliydi. Çünkü Devlet-i Aliyye’nin doğu da önemli işleri vardı. Estergon’un vire ile teslimi bu yüzden kabul edildi. Böylece 10 yıl süren kafir işgali son buldu: 3 Ekim 1605Türk Akıncılarının kartal kalesi Estergon düşmandan temizlendi. 4.000 kadar haçlı askeri önlerine bakarak savuştular. Yalnız bazı Fransız birlikleri, Osmanlı saflarına katılmak istediler. Lala Paşa, Macarlarınki gibi onların da bu isteklerini kabul etti. Başpiskopos’un oturduğu en büyük kilise cami haline getirildi ve Ayasofya Vaizi Nureddin Efendi ilk Cuma namazını burada kıldırdı.




Ruslar 24 Nisan 1877’de Osmanlı devletine harp ilan etmişlerdi. Romanya, Bulgaristan, Sırbistan ve Karadağ da Rusların yanında yer almışlardı. Osman Paşa o zaman Vidin müstahkem mevki kumandanı idi. 7 Temmuz’da Sırp kuvvetlerini bozgu na uğratarak büyük bir ün yapmıştı. Rusların büyük bir ordu ile Tuna istikametine gelmekte olduğu haberi alınınca, Plevne’ye gönderildi. 20 Temmuz günü, burasını kuşatan Rus öncü kuvvetlerini dağıttı. Fakat 10 gün sonra asıl Rus birlikleri kalabalık bir şekilde gelerek Plevne yakınlarında karargah kurdular. 40.000 asker ve 172 ağır topu bulunan bu düşman ordusuna, gece yarısı ani bir baskın yapan Osman Paşa, birkaç saat içinde bu kalabalık Rus ordusunu perişan ederek geri çekilmeye mecbur etti. Ertesi gün kaleden çıkan Osman Paşa Lofça önlerinde kalabalık bir Rus birliğini daha mağlup etti. 7 Eylül günü Ruslar, tekrar Plevne önlerine geldiler. 10 gün süren bu kuşatma, daha şiddetli muharebelere sahne oldu. Osman Paşa sık sık kaleden çıkış hareketleri yaparak Rus birliklerine ani baskınlar yapıyor ve ağır kayıplar verdiriyor du. Nihayet 17 Eylül günü Ruslar yine geri çekilmek zorunda kaldılar. Bu tarihlerde Osmanlı tahtına, Sultan II. Abdülhamid henüz yeni çıkmıştı. Bir ferman göndererek Osman Paşa’ya Gazi ünvanı verdi ve rütbesini Mareşalliğe yükseltti.

Tarihe geçen Plevne müdafaası bundan sonra başlıyor. 25 Ekim 1877’de Ruslar, Grandük Nikola kumandasında gayet kalabalık bir orduyla tekrar Plevne’yi kuşattılar. Öyle ki, 170 tabur, 152 süvari bölüğü, 571 ağır topları bulunuyordu. Şehri savunacak kuvvetler o kadar az di ki, mukayese bile edilemezdi. 3 aydan fazla süren muhasaralar ve aralıksız devam eden muharebeler yüzünden şehirde yiyecek kalma mış, cephane tükenmişti. Yardım gelebilecek yollar, aylardır Rus kontrolü altındaydı. Grandük Nikola Gazi Osman Paşa’ya bir ültimatom gönderdi:ne mani olmak üzere:“Mareşal hazretleri, zât-ı devletinize aşağıdaki hususları bildirmekle şeref kazanırım:Gorna Dubnik ve Teliş’teki Türk kıt’aları esir edilmişlerdir. Rus orduları da Osikovo ve Vratça mevzilerini ele geçirmişlerdir. Plevne, Çarlık muhafızları ve topçulardan mürekkep bir kolordu ile takviye edilmiş olan Batı Kolordusu tarafından kuşatılmıştır. Bundan böyle hiçbir iaşe kolunun gelmesi beklenemez.İnsaniyet namına ve mes’ûliyeti zât-ı âlînize râci olacak fazla kan dökülmesine mani olmak üzere sizi, bütün mukavemetleri kesmeye ve tayin edeceğimiz bir yerde teslim şartlarını görüşmeye davet ederim.Mareşal hazretleri, yüksek saygılarımı kabul buyurunuz.”Grandük Nikola’nın yazdıkları gerçeğe uygundu. Fakat Osman Paşa, arkadaş larının fedakarlığına müracaat etti. Teslim olmayacaklardı. Hemen cevap gönderildi:“Kumandam altında bulunan Türk ordusu, cesaret, şecaat ve enerjilerini isbat etmekten iç bir zaman geri kalmamışlardır. Bugüne kadar yapılan bütün savaşlarda muzaffer olmuşlardır. Bu sebeple majeste Çar, kendi muhafız kuvvetleri ile topçuları nı, imdat kuvveti olarak buraya getirmek lüzumunu duymuşlardır. Gorna Dubnik ve Teliş mağlubiyetleri, buralarda bulunan kıt’aların teslim olmaları, muhabere ve muva sala yollarının kesilmesi, büyük yolların işgal olunması, ordumu teslim etmem için kafi sebep değildir. Bu suretle, askerimin şevkinden iç bir şey eksilmemiştir. Ve bunlar. Türk askeri şerefini muhafaza etmek için yapmaları lazım gelen her şeyi henüz yapmış değildirler. Bu güne kadar vatanımız uğrunda seve seve kan döktük. Teslim olmaktansa, buna devam edeceğiz. Dökülen kanların mes’uliyetine gelince, bu dünyada da, öteki dünyada da bu harbe sebep olanların üzerinedir.”Gazi Osman Paşa, bütün mahrumiyetler içinde iki ay daha savaştı. 8 Aralık’ta bütün hakikatler, artık teslim olmaktan başka çare kalmadığını açıkça ihtar ediyordu. Fakat Osman Paşa, talihini bir defa daha deneyecek, muhasarayı yarıp çıkacaktı. -Böyle bir teşebbüsün muvaffak olacağı hakkında kimse kendisini aldatamaz. Fakat bana öyle geliyor ki, vatanımızın şerefi ve ordumuzun şöhreti, bizim böyle son ve yüksek bir teşebbüse girişmemizi vacib kılar” Diyordu. Talihi yaver olmadı. 16 Aralık 1877 günü, elinde kalan son kuvvetlerle kaleden dışarı çıktı ve düşman kuşat ma hatlarına saldırdı. Bunlardan bir kısmını parçalayıp geçebildi ise de, kesin bir netice alamadı. Birinci Tümenin başında döğüşürken ağır bir şekilde yaralandı. Bu durum bütün birliklerde hemen paniğe yol açtı. Osman Paşa Plevne ordusunun her şeyi idi. Tümen ve Tugay kumandanlarının ricası ile, düşmandan teslim şartlarını sormak zorunda kaldı. Savaşa son verilmesi emrini, ağlaya ağlaya verdi. Plevne dolaylarında ufak bir kulübede, daima şan ve şeref içinde taşıdığı kılıcını, vazifesini hakkıyla yapmış insanların duyduğu huzur içinde, general Ganeçki’ye teslim edecekti. -Ne yapalım, kaderde bu da yazılıymış. Kimse bizim namus askerimizi yerine getirmediğimizi iddia edemez. Allah şahittir ki, biz vazifemizi yaptık.Dedi. Kulübede diğer paşalarla, paşanın doktoru, Albay Hasip Bey de vardı. Kurmay başkanı Tahir Paşa bu manzara karşısında gözyaşlarının tutamadı. Osman Paşa, arkadaşının yüzüne sevgi ve minnetle baktı ve-Alın yazısını kimse değiştiremez, dediSonra aralı bir aslan gibi, gözlerini düşman generaline çevirdi. Doktor Hasip Bey’in kolunu tutarak hafifçe doğruldu.-Buyur generalim, diyerek kılıcını uzattı.Hayret! Rus generali Ganeçki, ellerini yüzüne kapamıştı-Ben, bu kılıcı alamam!Diye geri geri çekiliyordu. Onun da gözleri yaşlıydı. Hayatında ilk defa böyle büyük bir kahramanla karşılaşıyordu. Mücadele müsavi şartlar altında geçmemişti. Bire karşı ona hücum etmişler, her defasında yenilmişlerdi. Gazi Osman Paşa vazifesini yapmış, dünya askerlik tarihine şan ve şerefle dolu bir destan hediye etmişti. Böyle bir kumandanın kılıcı nasıl alınırdı? Osman Paşa, bir araba ile Plevne’ye götürüldü. Yolda, başkumandan Grandük Nikola ile Romanya prensi Karol tarafından karşılandı. Grandük elini Osman Paşa’ya uzattı:-Siz ne büyük askersiniz Mareşalim, dedi.Prens Karol de büyük bir saygı ile eğildi. Paşa’nın elini sıkmak istedi, fakat Osman Paşa vermedi.-Ben, koskoca bir imparatorluğun müşiriyim, bir âsiye elimi sıktırmam, dedi.O tarihe Romanya Osmanlı devletine bağlı bir eyaletti. Bu savaşta da Romanya halkı Rusların yanında yer almışlardı. Plevne’ye gelirken düşman askerleri yollarda sıralanmışlar, bu yaralı aslanı alkışlıyorlardı. Gazi Osman Paşa, ertesi gün Plevne’ye gelen Rus Çarı I. Alexandr’ın huzuruna çıkarıldı. O da bu kahramanın kılıcını almak cesaretinde bulunamadı. -Mareşalim, dedi, sizi candan tebrik ederim. Müdafaanız, askerlik tarihinin en güzel hadiselerinden biri olmuştur. Sizin gibi bir kumandanın kılıcı alınmaz. Onu kendi memleketinizdeymiş gibi şerefle taşıyabilirsiniz.Bir müddet sonra Gazi Osman Paşa, Harkov’a götürüldü. Orada 34 ay kadar esir kaldıktan sonra İstanbul’a gönderildi ve büyük bir merasimle karşılandı. Sultan II. Abdülhamid Han, onu alnından öperek taltif etti.



1299 yılı Nisan ayının son günleri. Kayı aşiretinin Söğüt ve civarında günden güne güçlenmesi karşısında, şimdiye kadar birbirleri ile devamlı kavga halinde olan Rum tekfurları, Türklere karşı artık ittifak yapma yolarını aramağa başladılar. İlk olarak, Bilecik tekfuru, Yarhisar tekfurunun, güzelliği dillere destan olan kızı Holofira ile evlenerek akraba olacak ve bu suretle sağlam bir ittifak yapacaklardı. Bilecik tekfuru bu düğüne Osman Gazi ve arkadaşlarını da davet etmek istiyordu. Eğer gelirlerse, düğünün en hareketli bir anında üstlerine çullanıp esir edebilirlerdi. Böylece bir taşla iki kuş vurmuş olacaklardı.

Bu günlerde, Rum olduğu halde Osman Gazi’nin dostu olan ve Rum tekfurları arasında olan bitenleri Türklere haber veren, Harmankaya tekfuru Mihal Bey Bilecik’te bulunuyordu ve tekfurların bu hain planlarını hemen Osman Gazi’ ye haber verdi. O da, aşiretin ileri gelen yaşlılarıyla istişare ettikten sonra bir plan yaptı ve bu düğün davetini kabul ettiklerini Bilecik tekfuruna bir mektupla bildirdi:“Yaylağa teveccüh olunmuştur. Ancak ailelerimizi ve çoluk çocuğumuz ile kıymetli eşyalarımızı koyacak bir yer bulmak iktiza eder. Düğünün devamı müddetince ailelerimiz Bilecik hisarında istirahat eylerler ve eşyalarımız da muhafaza edilirse ziyade mahzuz oluruz. Amma havalar sıcaktır, bu makule düğün kalede olmak münasip değildir. Gönül açıcı bir mesirede tertip edilmiş olsa idi daha iyi olurdu.”Osman Gazi’nin mektubu ile hediyelerini alan Bilecik tekfuru sevincinden ne yapacağını şaşırdı. Bu Türkler ne kadar akılsız şeylerdi! Kuzuları kurda emanet ediyorlardı. Bir taşla üç kuş birden vuruyordu: Kendisi 60 yaşında olmasına rağmen, 15 yaşında bebek gibi güzel bir kızla evleniyordu. Başta Osman Gazi olmak üzere en tanınmış Türk bahadırlarını ortadan kaldırıyordu. Kendisine emanet bırakılan servetlere sahip oluyordu. Osman Gazi’nin mektubuna derhal cevap yazdı ve bütün isteklerini kabul ettiğini, düğünün de Bilecik’e iki saat mesafedeki Çakırpınar’da yapıla cağını bildirdi. Osman Gazi de planlarını yaptı. En dilaver silah arkadaşları, kadın kılığına giyerek Kayı aşiretinin aileleri imiş gibi, eşyalarla birlikte kaleye gireceklerdi. Ayrıca hazine sandıklarına da birer bahadır gizlenecek, işaret verilir verilmez buradan fırlayıp savaşa gireceklerdi. 1299 yılı Mayıs’ının ilk günleri. Çakırpınar binlerce davetli doldurmuştu. Büyük meydanlarda kurulan çadırlara kurulan sofralar pek gösterişli idi. Meydanın baş tarafında gelin çadırı kurulmuş, güzel Holofira gayet süslü elbiseler içinde düğünü seyrediyordu. Fakat son derece üzgündü. Ağlamamak için kendisini zor tutuyordu. Öyle ya, dedesi yaşında birisi ile evlendiriliyordu. Onun da aklı, düğüne davet edilen Osman Gazi ve arkadaşlarında idi. Onları çok merak ediyordu. Kahramanlıkları dillere destan olmuştu. Hele onun genç oğlu Orhan Bey, hayallerini süslüyordu. Osman Gazi ve oğluna duyduğu hayranlık, büyük bir sevgiye dönüşmüştü. Ah, ne olurdu müslüman olsaydı da, ihtiyar bir Rum tekfuru ile değil de, genç bir Türk bahadırı ile evlenseydi! Bir anda aklından bunları geçirdi.Öğleye doğru yemek başladı. Fakat Osman Gazi ve arkadaşları hâlâ ortada yoktu. Bilecik tekfuru, arkadaşı Mihal beye sordu:-Ne dersin, asilzadem, Osman bey bize bir oyun etmeğe kalkmasın?Osman Gazi’nin vefakar dostu Mihal Bey, vaziyeti idare ediyordu:-Merak etmeyin, mutlaka gelecektir.Nihayet Osman Gazi, yanında birkaç kişiyle çıkageldi. Bilecik tekfuru o kadar memnun oldu ki, az kalsın kayınpederinin boynuna sarılacaktı. İşte bütün plan işlemeye başlamıştı. Akşama doğru Osman Gazi ve arkadaşları, ani bir hücumla esir edilecek, böylece bu büyük tehlike ortada kalkacaktı. Sabah erken saatlerde de Rum süvarileri Kayı aşireti topraklarına saldıracak ve Türkleri bu topraklardan atacaklardı. Osman Gazi’ye sahte bir itibar ve hürmet gösteriyorlardı. -Siz olmasa idiniz, erkesin neşesi kaçacaktı. Huzurunuz ile şeref verdiniz.Sözleri tekrarlanıyordu. Bilecik tekfuru şarabı fazla kaçırmıştı. Mütemadiyen konuşuyordu:-Bilecik’in en mutena evleri ailelerinize tahsis edildi. Rahat bir gece geçireceklerine hiç şüpheniz olmasın.Osman Gazi de nezaketi elden bırakmıyordu:-Aşiretimizin komşu beylere itimadı berkemaldir. Yalnız ailelerimizi, çoluk çocuğumuzu değil, bütün servetimizi de Bilecik hisarına emanet ettik. Bu sırada Türk bahadırlarından biri gelerek Osman Gazi’ye şu haberi getirdi:-Beyim, atlardan ikisi birden hastalandı, bir baksanız!Osman Gazi ile arkadaşları,-Eyvah!... diyerek yerlerinden fırladılar ve göz açıp kapayıncaya kadar atlarına binerek hızla oradan uzaklaştılar. Hayvanlarının bulunduğu karşıki yamaca doğru at koşturuyorlardı. Bütün davetliler şaşırdılar. Fakat biraz sonra geri geleceklerini tahmin ediyorlardı. Aradan uzun bir zaman geçmesine rağmen gelen giden yoktu. Neden sonra durum anlaşıldı. Osman Gaziye gelen haber, bir şifre idi. Bilecik kalesine gire kadın kıyafetindeki Türk bahadırları, hemen üzerlerindeki elbiseleri atarak kılıçlarını çektiler ve, sarhoş vaziyetteki kale muhafızlarını kısa zamanda bertaraf ettiler. Hazine sandıkları içinde saklanan diğer askerler de hemen buralardan çıkarak kale kapısını tuttular. Böylece düğün dolayısıyla zaten boşalmış olan kaleyi rahatça teslim aldılar. Bu arada Osman Gazi ve arkadaşları da Bilecik’e yetişmişlerdi. Kaleye muhafızları yerleştiren Osman Gazi, derhal geriye döndü ve düğün alanına, yanındaki askerleri ile birlikte geldi. Tekfurlar durumu anlamaya başlamışlardı ki, 50 kadar Türk bahadırı, sayıları 1000 den fazla olan Rum askerlerine aniden saldırdı. Böyle bir şeyi akıllarının ucundan bile geçirmeyen Rumlar, fazlaca içtikleri için yerlerinden kıpırdayacak durumda değildiler. Bir saat içinde yarıdan fazlası kılıçtan geçirildi, geri kalanlar esir edildi. Esirler arasında Bilecik ve Yarhisar tekfurları da vardı. Konur Alp, Yarhisar tekfurunu sakalından yakalamış:-Beyim müsaade et, şu keferenin kellesini koparayımDiyordu. Fakat Osman Gazi:-Biz buraya düğüne geldik beyim, henüz düğün bitmedi. DediŞaşkın bakışlar arasında olan biteni anlamağa çalışan güzel Holofira, Türk bahadırlarının Rum askerlerini tepeleyip, babası olan Yarhisar tekfuru ile evlendirilmek istendiği Bilecik tekfurunun esir edilmesine çok sevindi. Çok şükür, istemediği bu evlilikten kurtulmuştu. Holofira’ya Nilüfer adı verildi ve Orhan Bey ile nikahlandı. Bilecik’in fethi, Osmanlı devletinin kuruluşu kabul edilir. Bu tarihten sonra bir müddet burası başkent olarak kullanıldı. Daha sonra İznik, sonra da Bursa fethedilince orası başkent oldu. Nilüfer Hatun’a gelince, son derece dindar bir müslüman olan bu hanım, İznik ve Bursa’da bir çok cami ve hayır eserleri yaptırdı. Orhan Gazi’den sonra padişah olan I. Murad Hüdavendigar’ın da annesidir.



Sultan II. Murad, Balkanlarda uzun yıllar devam eden muharebelerden sonra Macaristan ile Segedin anlaşmasını imzaladı. Şimdi Devlet-i Âl-i Osmaniyye rahattı. Çok yorulmuştu. Köşesine çekilip kalan ömrünü ibadetle geçirmek istiyordu ve saltanatı, 14 yaşındaki oğlu Mehmed’e bırakmayı düşünüyordu. Vezirlerini toplayıp:-Oğlumuz Mehemmed Han-ı Sânî devlete büyük hizmetler ifa edecektir. Allah padişahlığını mübarek eylesin.Diyerek saltanatı ona devrettiğini ilan etti. Osmanlı tahtındaki bu değişikliği haber alan Macarlar, Papa’nın Macaristan vekili Julyen Sezarini’nin “Hristiyan olmayanlara verilen sözü tutmak mecburiyeti yoktur” fetvasıyla, İncil’e el basarak yaptıkları Segedin anlaşması tanımadıklarını söylediler ve Osmanlı Devletine karşı savaş hazırlılarına başladılar.

Nihayet 1444 yılı Ağustos ayı sonlarında büyük bir ordu sefere hazır hale geldi. Macar prensi Yanoş Hünyad’ın kumandasındaki bu orduda ayrıca Alman, İtalyan, Polonya ve Çek şövalyeleri de yer alıyorlardı. Macar kralı Ladislas da, son anda bu sefere katılmaya karar vererek, prens Yanoş’un kumandası altında sefere çıktı. Haçlı ordusu 1 Eylül günü hareket etti ve 20 Eylül’de Tuna’yı geçerek Osmanlı topraklarına girdi. Hiçbir tecrübesi olmayan, henüz tahta çıkmış bir çocuk, bu kalabalık haçlı ordusu ile nasıl baş edecekti? Hemen babası II. Murad’a haber göndererek, gerçekte babasının padişah olduğunu, derhal tahta geçmelerini ve orduyu düşman üzerine sevketmelerini bildirdi. Fakat II. Murad, -Oğlumuz Mehemmed Han’a serir-i saltanatı tefvizden maksadımız, bundan böyle istirahat eylemek için idi. Padişah iseler, kendileri din ü devleti sıyanet edeler. (Yani, ben padişah değilim, sana devrettim, sen devleti korumakla vazifelisin)Diye cevap gönderdi. Bu cevaba karşılık, II. Mehmed:-Saltanat kendilerine aid ise, def’i a’dâya mübaşeretleri farz-ı ayndır. Yok eğer bu cânibe aid ise, ülü’l-emre itaat lüzumu, zâmir-i müzmirlerinin ma’lumudur. (Yani, eğer siz padişahsanız, düşman üzerine ordu göndermeniz farzdır. Yok eğer ben padişah isem, ülül-emre itaat gereği, size emrediyorum, ordunun başına geçiniz) Bu emir üzerine II. Murad tekrar tahta çıktı ve emen ordusunu toplayıp Bursa’dan hareket etti. O tarihte İstanbul henüz fetholunmamış idi. Bu yüzden Çanakkale boğazı üzerinden Avrupa tarafına geçebiliyorlardı. Fakat burası Venedik gemileri tarafından abluka altına alınmıştı. Bu yüzden İstanbul boğazı önlerine geldiler ve daha önceden buraya ticaret için gelmiş bulunan Ceneviz gemicileri ile anlaşma yapıldı. Ceneviz gemileri, asker başına bir altın karşılığında, Osmanlı askerini karşı sahile geçirdi. Ordu, buradan hızla Edirne’ye hareket etti. Buradaki Rumeli kuvvetleri ile buluştu. Bu sırada haçlı ordusu da hızla Edirne üzerine doğru geliyordu. Sultan II. Murad Edirne’den ayrılarak, kuzeyde Varna civarına geldi. Haçlı ordusunu burada karşılayacaktı.Nihayet 10 Kasım 1444 günü Haçlı ordusu ile muharebeler başladı. Mevcudu Osmanlı ordusundan kat kat fazla olan haçlılar, ilk hücumda bir başarı kazandılar. Kral Ladislas, kalabalık bir kuvvetle Sultan Murad’ın çadırı yakınlarına kadar sokuldu. Maksadı, Sultanı öldürüp, askerin maneviyatını bozarak savaşı kazanmaktı. Tepeden tırnağa kadar zırhlara bürünmüş kralı, Koca Hızır isimli, ihtiyar bir yeniçeri farketti. Hemen arkadan takibetti ve yıldırım gibi üzerine atlayıp attan aşağı yuvarladı. Sonra da ani bir hamle ile kılıcını indirdi ve başını gövdesinden ayırdı. Hemen kralın kesik başını bir mızrağın ucuna geçirip Macar askerlerine:-İşte kralınız, cesareti olan varsa beri gelsin!Diye bağırmaya başladı. Bunu gören Macarlar paniğe kapılıp kaçmaya başladılar. Haçlıların ani hücumu karşısında bir ara dağılma tehlikesi geçiren Osmanlı kuvvetleri, düşmanın bu duraklamasını fırsat bilerek hemen hücuma geçti ve birkaç saat içinde koca haçlı ordusunu yok etti. Meşhur Yanoş Hünyad, kıyafet değiştirerek canını zor kurtardı. Böylece, bir askerin yaptığı ufak, ama çok mühim bir hareketi ile koca bir harp kazanıldı.



1513 yılı baharında Batı Akdeniz sularında pervasızca dolaşan bir korsan gemisi. Güvertede orta yaşlı, kırmızı sakallı, yüzü deniz rüzgarlarıyla sertleşmiş, tecrübeli bir kaptan. Adı, Oruç, fakat leventleri ona Baba Oruç diyorlar. Muavinleri, Kazdağlı Salih ve ihtiyar Süleyman Reisler. Bir hafta kadar İtalya sahillerinde dolaştıkları halde bir tüccar gemisine tesadüf edemediler. Üsleri olan Cerbe adasında eli boş dönmek itibarlarını sarsacak. Sonra, Tunus sultanına vergi de verecekler.

Nihayet, bu küçük korsan gemisinin gözcüsü, iki büyük geminin oraya doğru yaklaştığını haber verdi. Biraz sonra, bu gemilerin, bir kadırganın iki katı büyüklükte, dev birer alamet olduğunu gördüler. Bu durumda yapılacak en akıllıca iş, dümen kırıp kaçmaktı. Kazdağlı Salih ile Süleyman reis, endişeli bir şekilde reislerine bakıyorlardı. Fakat Baba Oruç sakin, ama vakurdu. -Herkes tüfeklerini, oklarını palalarını kuşanıp güverteye çıksınlar!Bu emir üzerine bütün leventler kısa zamanda hazırlanıp, gemileri beklemeye başladılar. Her biri iki kadırga büyüklüğündeki, kali-royal denilen bu gemiler, tanınmış İtalyan kaptanlarından Paolo Vittorio’nun kumandasında idi ve Papa II. Jullianus’un maiyet bandırasını hamildi. Topuklarına kadar silahlı İtalyan denizcilerinin muhafazasında olarak, Roma’nın bir iskelesi olan Civita Vecchia’dan kalkmışlar, Cenova limanına gidiyorlardı. Sefinelerin içi tıklım tıklım mal dolu idi. Kaptan Paolo da onları görmüş, üzerlerine düşecek şekilde manevra yapmıştı. Kuvvetler arasındaki fark çok büyüktü. Leventler, kendilerinden tam 50 kat fazla düşmanla savaşacaklardı. Bu sebeple bazılarının tereddütleri yüzlerinden okunuyordu. Bir ara gözden kaybolan Oruç Reis, biraz sonra güverteye çıktı ve denizin üstünde yüzen kürekleri gösterdi. Meğer bütün kürekleri iskarmozlarından çıkarıp deniz atmıştı:-İşte şimdi de küreksiz kaldık. Ya cesaretle cenk edip galip geleceğiz, veya ömrümüzün sonuna kadar kafir gemilerinde forsa çekeceğiz. Buradan geri dönüş yok!Bütün leventler bir ağızdan reislerine destek oldular ve:-Sen nasıl istersen öyle olsun Baba, nasip ise yüzünü ak, kılıcını muzaffer ederiz! Dediler.Kaptan Paolo’nun Kali’si, pür ihtişam bu küçük geminin üzerine geliyordu. Onu Endülüs’lü hurda bir harami gemisi zannetmişlerdi. Dakikalar geçtikçe gemiler birbirlerine yaklaşıyorlardı. Oruç Reis’in gemisinden bir hareket göremeyince, kaçmaya bile mecali olmadığına hükmetmişlerdi. Hiç zahmetsiz bir gemiye sahip olacaklarından gayet emin bir şekilde, mahirane bir manevra ile Oruç Reis’in perkendesine rampa ettiler. İlk anda güvertede bir şeyler göremediler. Fakat Oruç Reis’in:-Vurun leventlerim, koman yiğitlerim! Narası ile leventler bir anda kancalı merdivenlerini düşman gemisine takıp, kedi çevikliği ile tırmandılar ve hiç beklemedik leri bir gayretle üzerlerine atıldılar. Neye uğradığını anlayamayan İtalyanlar, birden toparlanmaya muvaffak olamadılar. Osmanlı palaları süratle üzerlerine iniyordu. Baba Oruç ise beş kişiyi alarak kaptan köşküne çıkmaya muvaffak oldu ve Paolo Vittorio ile yanındaki tanınmış birkaç şövalyeyi bir anda cansız yere serdi. Bunun duyulması ile, Papa cenaplarının şöhretli denizcileri teslim oldular. Esir edilen denizciler hemen ambarlara indirilip forsaya çakıldı. Bunların elbiselerini ise leventlere giydiren Baba Oruç’un bir planı vardı. Diğer düşman gemisi, savaşı kendilerinin kazandığından gayet emin bir şekilde, ganimetten pay almak için üzerlerine doğru geliyordu. Biraz sonra Oruç Reis’in gemisine rampa etti. Güvertede İtalyan kıyafetli denizcileri görünce, onların kazandığı bu savaştan kendi paylarına düşen ganimetleri istediler. İtalyan kıyafetindeki leventler ise rahat bir şekilde onların gemisine tırmandılar. Tam bu sırada palalarını çekip bir anda üzerlerine saldırdılar. Toparlanmaya fırsat bulamayan İtalyan denizcilerin çoğu teslim oldu, bir kısmı da canını kurtarmak için denize atladı. Süleyman Reis, kaptan köşküne çıkmış ve palasını kaptanın göğsüne dayamıştı bile.Oruç Reis, genç denizcileri hemen forsaya çaktı, yaşlı ve sakat olanları bir sandala bindirerek İtalya sahillerine gönderdi. Bu hadiseden Baba Oruç’un müsaahası sayesinde kurtulanlar, Cenova’ya giderek olanı biteni anlattılar. Kızıl sakallı ve orta yaşlı bu Türk denizcisinin kahramanlıklarını yeminler ederek söylediler. Bu haber bütün Akdeniz sahillerine kısa zamanda yayıldı. Kızıl sakalından ötürü “Barbarossa” dedikleri Oruç Reis için, “Kara sularımıza geliyormuş” şayiaları yayılan sahil şehirlerin de büyük bir panik başlıyordu. Bundan sonra, Baba Oruç ile birlikte kardeşi Hızır Reis de aynı isimle anılmaya başladı ve Barbaros Hayrettin Paşa adı ile Osmanlı devleti Kaptan-ı Derya’lığına kadar yükseldi.



Yavuz Sultan Selim’in iki atı vardı: Akduman ve Karaduman. Sulh zamanlarında Akduman’la dolaşırdı. Harpte ise Karaduman’a binerdi. İkisi de çok cins Arap atlarıydı. Akduman’ın kuyruğu ve yeleleri pek gösterişliydi. Karaduman ise, uzun bacaklı ve daha kuvvetliydi. Alnı ak akıtmalı, ayakları sekiliydi. Hiçbir yarışta onu geçen görül memişti. Güzel bir sonbahar sabahı, Cihan Padişahı Yavuz Selim Han at gezintisi yapıyordu. Yanında can yoldaşı Hasan Can bulunuyordu. Yavuz’un, Allah, Peygamber ve atlarından sonra en sevdiği insandı. Gizli ve açık müşküllerini sadece onunla dertleşirdi. Fakat Hasan Can merak içindeydi. Çünkü büyük Padişah, bugün Karaduman’a binmişti.

Nihayet dayanamayıp sordu:-Merakımı bağışla Sultanım, Efendim. Görürüz ki Karaduman pek sabırsızlanır!.Cihan Hükümdarı tane tane cevap verdi:­-Bizim dahi sabrımızı taşırırlar Hasan Can...-Başımız yoluna feda...Acep sıkıntınız nice ola Padişahım?-Şu Tomanbay dedikleri, tedbirsizlik eyler...-Mısır Sultanı mı Devletlûm?-Başına topladığı kıptî ve diğer taifesiyle İslam aleminde fitne çıkarır.-Yazılar olsun fitneciye...-Amma biz dahi isteriz ki, Atalarımız gibi Frenk illerine cihad idelüm.-Beli Sultanım...-Velakin arkamızda böyle fitneciler varken, kafir eline gidilir mi?-Haklısınız Devletlûm. Müslümanlar arasında anlaşmazlık oldukça düşman bayram eder. Yavuz kaşlarını çattı. Gür bıyıklarını düzeltti:-Önce şu Mısır fesadının halli gerek. Tomanbay kibirlisinin burnu kırılmalı ki, İslam alemi ferahlaya..-Seferimiz ne vakittir Sultanım?-At üstünde değil miyiz Hasan Can? Gayrı sevdiklerinle helalleşmeye çalış!-Cenab- Hak, niyetiniz gibi seferinizi de mübarek kıla Sultanım...Biz cümlemiz Allah yolunda Din ve Devlet uğruna kurbanız. Hemen Padişahımız emretsinler yeter.Koca Yavuz sakinleşti. Tebessüm etti. çok nadir gülerdi:-Gel hele Hasan!... Şu gölgelikte iki rekat namaz kılalım...dedi.İki koca Osmanlı, billur bir pınardan abdest tazelediler. İki koca çınar gibi namaza durdular. İki uzun nehir gibi eşil çimenlerde secdeye vardılar. Sonra iki beyaz minare gibi ellerini göğe uzatıp dua ettiler. 1517 senesinin ılık bir Mayıs sabahı, Osmanlı ordusu Üsküdar’da toplandı. Mağlubiyet yüzü görmeyen bu mübarek askerler sefere hazırdılar. Cihan Padişahı Sula Selin Han, biraz sonra atının üzerinde, askerlerinin karşısına geçti:-“Gazilerim...Yiğitlerim...Şahbazlarım...Erlerim...Erenlerim...Askerlerim...Ne mutlu bize ki, Allah yolunda, din ve devlet uğrunda harbe gideriz. Yeryüzünde fesat çıkaranları temizlemek, üzerimize farz oldu. Bu yolda ölürsek, müjdeler olsun bize. Cenab-ı Hak cümlemizin yardımcısı olsun. Âmin. Gelin gayri helallaşalım. Bizim sizlerde bir hakkımız varsa, yerden göğe kadar helal olsun. Sizin de kaldıysa...-Helal olsun!...-Helal olsun!...-Helal olsun!...Daha sonra Koca Sultan, sefer emrini verdi:-Ya Allah...Bismillah...Zaferle beslenen Osmanlı ordusu, geçtiği beldelere adalet ve bereket dağıtarak ilerledi, ilerledi.9 Ocak Perşembe günü Meşhur Sina Çölüne geldi, dayandılar.Bu kum deryası, bir yanardağ krateri gibi kaynıyordu. O tarihe kadar bu çölü geçen ordu görülmemişti. Büyük İskender buraya geldiği vakit, askerlerini denizden göndermeğe mecbur olmuştu. Timur Han da Hindistan!ı, İran’ı, Anadolu’yu ve Bağdad, Halep, Şam gibi birçok memleketi fethedip geçmişti. Ancak buraya geldiği zaman çaresiz kalarak geri dönmüştü. Burada güneş o kadar kızgındı ki, yumurtayı kuma koysalar 40 saniyede pişer, lop olurdu. Havadaki kuşlar yanlışlıkla çöle dalsa, 500 metre uçmadan cansız yere düşerdi. İşte büyük Osmanlı Sultanı Yavuz Selim Han, ordusunu bütün mevcuduyla çölden geçirip, Mısır’ı fethe niyetliydi. Daima olduğu gibi bir keşif kolu çıkartıp, geçit yerlerini tespit ettirmek istedi. Bu iş için Vezir Hüsam Paşa görevlendirildi. Paşa yanına aldığı 7 çöl adamıyla birlikte yarım saat sonra geri döndü. Yavuz at üzerine onu bekliyordu. Karaduman da binicisi gibi meraklıydı. Bütün asker de meraktaydılar.İlk söz Padişahındı:-De bakalım Hüsam Paşamız! Neler gördün?..Ne tedbirler uygundur?...De bakalım, ne söylersin?..Paşa önüne bakıyordu. Ne söyleyeceğini değil, nasıl söyleyeceğini düşünüyordu. Yavuz hafiften celallendi:-Ne susarsın Paşa!...Susma zamanı mıdır?-Bizi affediniz Sultanım...Velakin bu kızgın çöl deryasını geçmek...-Evet geçmek?-İnsanoğlu için geçmek mümkün değildir diye düşünürüz Devletlûm...-Hele hele!..-Hele Piyade askeriniz çöl ortasına varmadan tebahhur eder buharlaşır Hünkarım.Yavuz’un boynundaki şahdamarı kabarmaya başladı. Bunu ancak Hasan Can fark etti. Terden sırılsıklam olan alnını silmeyen Koca Cihangir:-Allahü Teâlâ, dünyadaki her şeyi, dağları, denizleri, ovaları, gölleri ve çölleri, evet çölleri de...İnsanoğluna musahhar kılmıştır...dedi ve Hasan Can’a baktı. O da bakışıyla tasdik etti. bu bakış ve baş eğiş sanki bir parola idi. Sonra da padişah emri duyuldu:-Azlettim Hüsam Paşayı!..Emir derhal yerine getirildi.Ordudaki heyecan son haddine varmıştı. Eğer Osmanlı Sultanı bir an tereddüt gösterseydi, Hüsam Paşa gibi düşünenlere engel olunamazdı.Mücahid Serdar, Karaduman’ın üzengileri üzerinde doğruldu ve son defa hitabetti:-Ey Cennet yolcuları!...Ey Can kardeşlerim!...Bilirsiniz ki Müslümanlar, muharebe meydanında ve bütün ömürlerince yalnız ve yalnız Allah’tan korkarlar... Önüne çıkan hiçbir engel O’nu Allah yolunda cihaddan alıkoyamaz. Sizler Cenab-ı Hakk’ın emirlerine uydukça O‘nun yardımıyla bu çölü geçmek de sizlere nasib olur İnşaallah...Sonra Mübarek Osmanlı ordusu, düğüne gider gibi alevli Sina Çölüne daldı.Neredeyse çölün ortasına varmışlardı. Yavuz Sultan Selim Han hazretleri, birdenbire Karaduman’dan yere atladı...Onu gören başta Veziriazam Sinan Paşa olmak üzere, Anadolu ve Rumeli Beylerbeyi de atlarından indiler. Rütbe rütbe bütün kumandanlar, sipahiler, süvariler de yaya yürümeye başladılar... Başlarında Halifeyi Rûy-i Zemin olmak üzere, Koca Osmanlı ordusu piyade bir ordu haline dönüvermişti. Üstelik Padişah, çok saygılı bir şekilde ve önüne bakarak yürüyordu...Bütün vezirler kumandanlar, askerler, merak içinde kalmışlardı. Her zamanki gibi Hasan Can’a müracaat ettiler. O da ne olduğunu anlayamamıştı. Fakat öğrenmek için gene ondan başkası cesaret edemezdi. Hünkar’a iyice yaklaştı ve:-Hayırdır İnşaallah Sultanım!...dedi. Bütün ordu merak eyler.. “Devletlû Padişahı mız acep niçin yaya yürürler?” diye telaş ederler.Koca Sultan, sanki öbür dünyayı seyrediyorcasına fısıldadı:-İki cihan Sultanı Peygamber Efendimiz, önümüzde yaya yürürlerken, biz nasıl at üstünde olabiliriz, Hasan Can!..Sevgili Peygamberimizin bu inanılmaz derecede güzel mucizelerinden sonra, ikinci bir mucize daha meydana geldi. 100 yıldır yağmur yüzü görmeyen Sina Çölüne, biraz sonra bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordu. Tıpkı 9 asır önce, Bedr gazasında olduğu gibi. Kaygan kumlar pekleşti, yürümek kolaylaştı. Gaziler ve Mücahidler serinleyip, suya kandılar...Allahü Teâlânın rahmeti ve Peygamber Efendimizin mucizeleriyle kanatlanan Mübarek Osmanlı ordusu da, şeref dolu tarihine yeni bir zafer daha ekledi.Mısır fethedildi.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
4 Şevval 1438
Miladi:
29 Haziran 2017

Söz Ola
Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payitahtı olmalıdır.
Fatih Sultan Mehmed Han
Osmanlılar Twitter