Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Birinci Kosova savaşı ile büyük bir hezimete uğrayan haçlılar, bunun acısını çıkarmak için yedi yıl boyunca uğraşarak büyük bir ordu daha kurdular ve 1396 yılı yaz aylarında Macaristan’dan yola çıkan kalabalık haçlı ordusu 9 Eylül günü Tuna boyunda ki Niğbolu kalesi önlerine geldi. Sayıları öyle çoktu ki, ordugâhlarında, “Gök yıkılsa mızraklarımızla tutarız” sözleri işitiliyordu. Fransız, İngiliz, İskoç, Alman, Avusturya, Venedik, Ulah gibi Avrupa’nın en kuvvetli devletlerinin asilzadeleri kumandasındaki bu son derece kalabalık ordu, bu sefer Osmanlıları mağlup edip, kesin olarak Balkanlardan atacaklarından gayet emin görünüyorlardı. Niğbolu kalesi kumandanı Doğan Bey, yanındaki üç bin askerle, ikiyüz bin kişilik orduya karşı nasıl başedeceğini düşünüyor ve çareler arıyordu. Bu sırada Fransız birliklerinin kumandanı Mareşal Busiko kaleye bir elçi göndererek teslim olmalarını istedi ve,

-Eğer canınız tatlı ise bugün kalenin anahtarını veriniz. Artık hükümdarınızın da bu kaleye pek ihtiyacı kalmayacaktır. Çünkü bir daha Rumeli’ye gelemeyecektir. Belki bir ay sonra Bursa’da zafer alayları tertip edeceğiz, dediler.

Doğan Bey sözlere şu şekilde karşılık verdi:

-Kosova’yı unutmuşa benzersiniz. Biz aynı sözleri orada da işittik. Benim verecek bir karış toprağım yoktur. Bu beden ayakta kaldıkça, bu kale bizimdir.

Fakat Doğan Beyin gözüne uyku girmiyordu. Eğer Niğbolu düşerse, Haçlılar kolayca Edirne’ye kadar gelirler ve Yıldırım Bayezid daha Rumeli’ye geçemeden onlar Anadolu’ya çıkarlardı. Bu yüzden mümkün olduğu kadar zaman kazanması lazımdı. Hemen silah arkadaşlarını topladı ve onlarla istişare etti. Hepsi de topluca düşmana saldırıp, dövüşe dövüşe şehid olmayı teklif ediyorlardı. Fakat Doğan bey:

-Şehid olmak murad-ı ilahidir. Bundan kaçan kim? Fakat bizim vazifemiz, Bayezid bey gelinceye kadar dayanmaktır. Biz burada bir sed vazifesi yapıyoruz. Eğer sed yıkılırsa, çılgın bir nehir halindeki küffar ordusu soluğu Edirne’de alır. Bundan sonrası da felaket olabilir. Hemen birisi, kaleden gece yarısı çıkacak ve Padişahımıza, bizim durumumuzun gayet iyi olduğunu ve düşmanı en az bir oyalayabileceğimizi, bu tarafdan bir endişesini olmamasını bildirecek.

Hemen o gece bir bahadır kaleden aşağı indirildi. Gizlice düşman saflarının arasından geçerek yakındaki bir köye ulaştı. Oradan bir at temin etti ve kısa zamanda Yıldırım Bayezid’e haberi ulaştırdı. Bu sırada Osmanlı ordusu da Edirne yolunda idi. Bu haber üzerine Yıldırım Bayezid, orduyu daha hızlı yürüyüşe geçirdi. Fakat içi rahat değildi. Niğbolu’ya bir an önce ulaşmak istiyordu. Kale ne kadar dayanırsa dayansın, geç kalınırsa düşebilirdi. Ordu Edirne’yi geçtikten sonra bir gece ânî bir karar vererek atına atladı ve yanındakilere:

-Niğbolu’ya gidiyorum. Kalenin hali nicedir, bilmek isterim. Ona göre harp planında değişiklikler yapmam icabedebilir, dedi.

Veziri azam Çandarlı Ali Paşa buna mani olmak istiyor, padişahın böyle tek başına düşman hatlarına girmesinin tehlikelerini söylüyordu. Fakat Yıldırım Bayezid atını mahmuzlamış ve adına yakışır bir şekilde yıldırım gibi koşturuyordu.

Kuşatma onsekizinci gününe gelmiş, kalede yiyecek ve su tükenmişti. Buna rağmen Doğan bey hergün kaleden huruç hareketi yapıyor ve düşmana zayiatlar verdiriyordu. Fakat bu kalabalık orduya karşı daha fazla dayanabilmek mümkün değildi. Askerin üçte biri kırılmış, ikibin kişi kalmışlardı. Bunların da harbedecek mecali kalmamıştı. Herkes Yıldırım Bayezid’in kısa zamanda buraya yetişemeyeceğini ve toplu halde helak olacaklarına inanmaya başlamıştı. Doğan bey, askeri topladı. Kararını vermişti. Teslim olmayacaklardı. Yarın bütün kuvvetlerle son hücumu yapacaklar ve dövüşe dövüşe şehid olacaklardı.

-Gazilerim, ordumuzun buraya doğru hareket ettiğine dair bir haber alamadık. Fakat her halde yoldadır. Keşke birkaç gün daha dayanabilsek. Düşman yarın kaleye tekrar saldıracak. Bu belki bizim için son, fakat şerefli bir mücadele olacak. Ettiğiniz yemini size tekrar hatırlatıyorum. Ölünceye kadar beraber miyiz?

Bütün asker hep bir ağızdan:

-Ölünceye kadar beraberiz.

-O halde gazilerim, birbirimizle helallaşalım. Hem, Allah’dan ümit kesilmez. Sultan Bayezid belki bizi unutmamıştır.

Doğan bey askerlerine yarınki muharebe için istirahat etmeleri emrini verdikten sonra kale burçları üzerine çıktı. Gözleri uzaklarda idi. Ah, Yıldırım Bayezid bir gelebilse idi. Tam bu sırada, duvarlardan duvarlara çarparak akisler yapan gür bir ses işitildi:

-Bre Doğan!.. Bre Doğan!..

Doğan bey bu sesi tanır gibi oldu, fakat ihtimal veremiyordu. Kısa bir tereddüt geçirdi. Evet o. Bu ses Yıldırım Bayezid’in sesi idi. Kulaklarına inanamıyordu. Heyecandan titriyordu. Gözlerinde sevinç yaşları tanelendi. Surlardan aşağı baktı. Karanlıkta bembeyaz bir at üzerinde, heybetli bir süvarinin gölgesini gördü. Hemen seslendi:

-Kimsiz?

Gür bir ses cevap verdi:

-Biz Sultan Bayezid’iz.

Padişah kaleye gerekli talimatları verdikten sonra geldiği gibi yine yıldırım hızıyla geriye döndü. Düşman nöbetçileri bir süvarinin muhasara hattının bir yerinden geçtiğini görmüşler, fakat kendisine yetişememişlerdi. Yıldırım Bayezid, büyük bir süratle Niğbolu’ya doğru gelmekte olan orduya, sabaha karşı yetişti. Ertesi gün, Osmanlı tarihinin en büyük zaferlerinden biri bu kale önünde kazanılıyordu. Kendisinden birkaç misli kalabalık haçlı ordularını birkaç saat içinde imha eden Osmanlı ordusu, Avrupa’ya öyle bir ders verdi ki, 50 yıl boyunca bir daha Osmanlı topraklarına saldırmaya cesaret edemediler.




Kânûnî Sultan Süleymân Hanın oğlu Şehzâde Bâyezîd saltanat iddiâsı ile ayaklanmıştı. Kânûnî, diğer oğlu Selîm'i, onun üzerine gönderdi. Şehzâde Selîm kuvvetleri ile Konya'ya geldi. O öncelikle Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretlerinin kabrini ziyâret etmek istedi. Yanında bulunanlarla birlikte türbeye girdi. Her zamanki yürüyüşü ile serbest bir şekilde kabre doğru ilerlerken, türbedâr Mahmûd Dede önünü kesti ve; "Mânâ âleminin sultanları olan böyle mübârek zâtların huzûrunda mütevâzî ve boynu bükük olmalıdır." diyerek ziyâret usûlünü hatırlattı. Bunun üzerine şehzâde ve yanındaki askerî erkân hatâlarını anladılar. Orada bulunan mihrabda Allah rızâsı için namaz kıldılar.

Türbenin içini ve kubbeyi seyreden Şehzâde Selîm, oradaki tezyinâtı, süslemeleri görünce; "Acaba önce gelen sultanlar ve vezirler niçin lüzum görmüşler de bu kadar masraf etmişler." diye düşündü. Ancak bu sırada maddî perdeler gözlerinin önünden kalktı ve Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretlerinin kabrinin yanında dikilen iki arslanın kendisine doğru hücum ettiklerini dehşetle gördü. Hemen, "Yetiş Mahmûd Dede!" diye bağırdı. Mahmûd Dede derhâl harekete geçerek şehzâdeyi arslanların parçalamasından kurtardı. Sonra şehzâdeye dönüp; "Evlâdım burası hakîkat sultanlarının pâyitahtıdır. Burada böyle arslanlar olmadan olmaz. Fakat onlar edep perdesini yırtanlara karşı harekete geçer ve böyle hârika gösterirler." diyerek îkâz etti.Şehzâde Selîm ertesi gün tekrar Mevlânâ hazretlerinin kabrini ziyârete gittiğinde türbe nin kapısında mânâ âleminin sultanlarından Çelebi Hüsrev hazretleri ile karşılaştı. Ondaki vakar ve heybetin karşısında Şehzâde Selîm'e dünyâ sultanlığının verdiği heybet bir anda yok oldu. Şeyh hazretlerine pekçok edeb ve hürmet gösterdi. Bu tavrı ile şeyhin mânevî yardımına kavuştu. Şeyh Hüsrev kendisine; "Mânâ sultânı ile dünyâ sultânı karşısında bir tek kişi baş kaldırmış ne yapabilir." diyerek onun endişesini giderdi. Böylece zafer kazanacağını müjdele miş oldu. Ayrıca tasarrufunun onun yanında olduğuna işâret etti. Ertesi gün Konya yakınında Şehzâde Selîm, Şehzâde Bâyezîd'i bozguna uğratıp mağlup etti (1559). Savaştan sonra Şeyh Hüsrev Efendinin yanına gelip muzaffer olmaları için duâcı olmaları ve mânevî yardımlarından dolayı teşekkürlerini arzetti. Ona karşı kalbinde büyük bir sevgi peydâ oldu. Pekçok ikrâm ve iltifâtlarda bulundu. Bütün mevlevî şeyhleri ve dervişlerini donatıp ihsânlarda bulundu. Ayrıca bu zaferin şükrânesi olarak gelip geçenlerin içmesi için bir de sebil yaptırdı



Hatıralarını yazdığım Fransız kadını, yüz sene evvel misafir gittiği bir eski konağı anlatıyor: "Artık, İstanbul evlerinin harem daireleri ve Türk hanımları hakkında kafi derecede fikir edinmiş oldum. Bu hafta, tamamiyle eski eski alaturka tarzda, diğeri büsbütün alafranga, üçüncüsü de ikisi arası olmak üzere, üç konağı ziyaret ettim. İlk gittiğim konak, Üsküdar'ın yüksek ve fevkalade nazaretli (manzaralı) bir mevkiinde idi. Marmara'yı, İstanbul'u, Beyoğlu'nu alabildiğine görüyordu. Kapıda, zenci bir harem ağası bizi karşıladı. Bir kat merdiven çıktık; tavanı kubbeli geniş bir salona girdik. Ne süs, ne ziyafet, ne aydınlık! Adeta gözlerimiz kamaşıyor. Bu mebzul ziya, kubbe etrafındaki beyzi menfezlerden deniz cihetindeki enli ve yüksek pencerelerden giriyor.

Tavanın tezyinatında, muhtelif ve nadide tahtalar kullanılmış. Vakıa zamanla renkleri biraz koyulaşmışsa da daha cazip ve ahenktar bir şekil almışlar. Salon, bir sarayda bulunulduğu tesirini veriyor. Kapılar ve saçaklar, İran tarzında, ince arabesk nakışlarla müzeyyen pembe ve sarı zeminli duvarlar, çiçek sepetleri ve kitabelerle süslenmiş. Harem ağası, bizi yalnız bırakarak çekildi. Derin bir sessizlik içinde idik. Çıt bile olmuyordu. Harem halkı nereye gitmişlerdi? Peri masallarındaki esrarengiz saraylardan birine mi girmiştik? Tatlı bir hayret içinde sanki kendimden geçiyor, gaşyoluyor dum. İçine her taraftan aydınlık dolan bu şirin yerde, şu oturduğumuz kılaptan işlemeli minderlerde, Türk kadınları bir esir hayatı yaşıyorlar. Haremağası tekrar içeri girerken dışarısı gözümüze ilişti. birkaç kadın gölgesi dolaşıyor, karşıki odanın aralık kapısından, iki çocuk salıncağı görülüyordu. Arı kovanı gibi bir vızıltıdan kadınların çoklaştığı hissediliyordu. Karşılarında, hiç alışık olmadıkları yabancıları, bir ecnebi devlet sefirine mensup madamları gördükleri halde kimsede acayip acayip bakış, terbiyeden hariç muamele yok. Beyoğlu'ndaki Rum ailelerinin en maruflarından olan ve Sisam beyinin refikası bulunan madam Aristarchi, tercümanlık için bize refakat lütfunda bulunmuştu. Ev sahibeleri, birer birer içeri girdiler; kendi usülleri veçhile, hepimizi selamlayarak oturdular. Madam Aristarchi tercümanlığa başladı. O gün giren yaşlıca hanım, oldukça azametli ve vakarlı görünüyor. Herhalde paşanın ilk ve en itibarlı hanımı o olsa gerek. Belindeki kuşağına bir yığın anahtar asmış. Arkadan, eteklerini süre süre beş altı taze kadın girdi. Bunlar ihtimal odalıklar olacaktı. Çünkü orta hizmeti gören cariyeler, eteklerini bellerine bağlarlarmış ve daima elleri göğüslerinde, divan dururlarmış. İstanbul'da, kadınla erkek arasında, bizde aranılan nispet gözetilmiyor. Hiç nazar-ı dikkati celbetmeden 15 yaşındaki bir kız, 80 yaşındaki bir ihtiyara sevine sevine varıyor; bir delikanlı, anası, hatta büyük anası yerindeki bir kadını memnuniyetle nikah edebiliyor ve bunlar, mesrur, müsterih yaşıyorlar. Bu iklimde, güzelliğe, çirkinliğe, bilhassa yaşa, ehemmiyet verildiği yok. Dereden tepeden biraz görüşüldü. Gene etekleri toplu yaşlıca bir kadın, ellerinden sazları bulunan altı cariyeyi arkasına katarak içeri girdi. Kızlar, halka olup minderlerde bağdaş kurdular ve ahenk başladı. Ne yanık ve melal verici bir musiki! Çok geçmeden çalgı canlandı ve çabuklaştı. Birkaç güzel kız daha peyda oldu. Parmaklarındaki madeni zilleri şıkırdatarak raksa başladılar. Ayaklardan ziyade vücut harekette bulunuyor; gerdan, omuzlar, kalçalar, muntazam inhinalarla (eğilmelerle) yılan gibi kıvrılıyor. Vakıa oyunun tarzı yeknesak ve daima aynı vaziyetleri ihtiva ediyorsa da bir yabancı için herhalde çok şayan-ı dikkat. Raks devam ederken, yalnız seyredenlerin değil, rakkaselerin de zevk duydukları yüzlerinden belli idi. Muhakkak ki alaturka dans, vücut için güzel bir cimnastik. Çünkü bu tazelerin hepsi birbirinden güzel vücutlu, birbirinden çevik ve çalank (tez canlı).
Esirciler, bütün güzel cariyelerine, bu oyunları ve muhtelif sazları talimden başka erkekleri teshir edecek (büyüleyecek) evza ve etvarı (duruş ve tavırlar) da öğretirlermiş. Bu hocalıkta mahir olan esirciler pek çokmuş. İstanbul evlerinde hiç şömine yok. Kış geldi mi herkes mangallarla, kar yağdığı zamanlar ise tandırlarla ısınıyor. Tandır, altına küçük bir mangal konan bir örtüdür. Etrafına yer minderlerini çekip, ayakları da örtünün altına uzatıp ısınırlar, söze, sohbete dalarlarmış. Her tarafta, kıymettar Acem halıları göze çarpıyor. Salonun nihayeti bir basamak yükseklikte. En giranbaha (değerli) seccadeler buraya serili. Etrafa geniş sedirler dizilmiş. Ortadaki dimi kaplısı, en itibarlı ve şerefli mevkii teşkil ediyor. Sahibe-i hane buraya geçip misafirlerini etrafına topluyor. Bir de garibin garibi, İstanbul konaklarında muayyen bir yatak odası ve karyola bulunması. Şilteler, yastıklar, yorganlar, yerli dolaplarda duruyor ve arzu edilen odaya serilip mükellef bir yatak vücuda getiriliyor. Muhakkak olan birşey varsa o da bu yatakların temizliğine, rahatlığına, yumuşaklığına şüphe bulunmaması dır. Konaklarda mermer çeşmeler ve havuzlar pek mebzul (bol). Hemen her odada, her sofada var. Billur gibi sular, mütamadiyen cazip bir şırıltı ile akıyor; ortalığa latif bir serinlik veriyor ve göze de hoş geliyor. Bu gayet hoş ve cana yakın evde, pek tatlı saatler geçirdik ve büyük bir haz duyarak ayrıldık.



Fatih Sultan Mehmed Han devri, bilindiği üzere İslâmî ilimlerde olduğu kadar pozitif sahada da en hareketli ve verimli dönemini yaşamıştır. Başta Sultan Fatih olmak üzere devletin her kademesindeki yetkili, bu konuyla yakından ilgilenmiş ve ve bu sayede ilim adamları arasında büyük bir rekâbet başlamış, böylece medreseler harıl harıl çalışarak güçlü il im adamları yetiştirmek amacını gütmüşlerdir. Bu sıralarda İstanbul gibi Bursa da âdetâ bir ilim merkezi halinde bulunuyordu. Ülkenin her tarafından kabiliyetli talebeler oraya akın etmekte idi. O zamanlar Bursa'nın büyük tüccar larından Yusuf bin Salih adında bir şahsın çok zeki ve yetenekli bir oğlu vardı. Ne var ki, ismi Muslihiddin olan bu çocuk ile babası arasında anlayış bakımından çok büyük farklar bulunuyor du. Babada tüccar kafası, oğlunda ilim, irfan ve kültür kafası vardı. Aralarında bu konularda anlaşmazlıklar çıkıyordu.

Babası, mahalle mektebinden sonra onu da diğer çocuklar gibi okut mayıp, ticari sahada yetiştirmek istiyordu. Ona göre ticaret yapmak, para kazanıp servetini artırmak çok daha önemliydi. Oysa Muslihiddin'in gözü ilim tahsilinde idi. Onun derdi babasının mirası olacak dünya serveti değil, Peygamberlerin mirası olan ilim serveti idi. Bu mirasa sahip olmak için de okumaktan, ilim tahsil etmekten başka çare yoktu. Netice olarak, baba ile oğul arasındaki anlaşmazlık büyümüş ve aralarındaki bağ bu yüzden kopma noktasına gelmişti. Bu konuda babasını ikna edemeyeceğini anlayan Muslihiddin, sadece üzerindeki elbiseyle baba ocağını terkederek, Emir Sultan Hazretleri'nin halifelerinden, Şeyh Veli Şemseddin hazretleri'nin medresesine girdi. Ne cebinde bir akçesi, ne de yedek bir çamaşırı vardı. Sadece ilme karşı sonsuz bir aşk, fevkalâde bir kararlılık ve müthiş bir azmi vardı. Medresenin bitişiğindeki imaretten pişen çorba ve yemeklerle karnını doyuruyor, çok az bir uyku uyuyup geriye kalan zamanın tümünü dersleriyle meşgul olarak geçiriyordu. Bir gün hocası Şeyh Veli Şemseddin Hazretleri'nin huzurunda beldenin ileri gelenleri toplanmışlardı. Muslihiddin'in babası ve kardeşleri de o mecliste bulunuyorlardı. Muslihiddin uzun zamandır görmediği babası ve kardeşleriyle hasret gidermek için onların yanına gidip, onlarla beraber oturdu. Tabiî kardeşleri çok güzel elbiseler giyinmişlerdi ve oldukça bakımlı ve gürbüz görünüyorlardı. Oysa Muslihiddin'in üstü başı perişan görünüyordu. Yüzü de biraz soluktu. Aralarında âdetâ bir yetim gibi kalmıştı. Bu durum hocaefendinin dikkatini çekmişti. Çok duygulandı, gözleri nemlenir gibi oldu. Derhal babaları Yusuf bin Salih'e dönerek: "Efendi, senin bu yaptığın adalet sizliktir. Bir seninle kalan oğullarına bak, bir de kendisini ilme veren oğluna bak. İlmin peşine düşmenin mükâfatı bu mudur?" diyerek serzenişte bulundu. Bunun üzerine Yusuf Efendi güyâ kendini savunarak şu talihsiz cevabı verdi: "Hocaefendi! Mâlumunuz biz tüccar insanlarız. İşlerimiz de medresede değil, çarşı ve pazarda görülüyor. Benim adama ihtiyacım olduğu halde, o beni dinlemedi ve bizi terkedip medreseyi seçti. Varsın medrese onu doyurup zengin etsin."Hocaefendi, bütün ölçüsü para olan bu adama acıdı ve artık söz söylemenin fayda vermeyeceğini anlayarak sustu. Bu meclis dağıldıktan sonra, Muslihiddin'i yanına çağırarak birkaç akçe harçlık verdi ve buyurdu ki: "Üzülme evlâdım! Baban şu haliyle yanlış bir yolda. Amma bir gün gelecek Cenâb-ı Hakk, ilme sarıldığın için seni yükseltecektir. O kadar ki Sultanların meclisinde yer alıp itibar göreceksin. Ve inşaallah bir gün baban senin bu makam ve mertebeni duyacak, böyle davrandığından dolayı mahcub olacaktır. Baban serveti sebebiyle değil de, senin itibarın vesilesiyle Sultan'ın huzuruna varabilecektir..."Hocasının bu çok samimi ve içten gelen ifadeleri Muslihiddin'in aşkını kamçıladı, o günden itibaren daha hızlı ve hevesli bir çalışma devresine girdi. Yine bir gün hocası çok sevdiği ve en kıymetli talebesi olan Muslihiddin'in başını okşayıp ona dedi ki: "İstikametini sakın bozma, ilim yolundan sakın ayrılma. Her ne kadar başlangıçta sıkıntılar olsa da, bilmelisin ki saadet ve sefa caddesi senin seçtiğin yoldadır. Mesleğin Hakk'tır. İnşaallah yakın gelecekte büyük makamlara erişip bir çok imkanlara kavuşacaksın."Hocasının bu dedikleri vakti geldiğinde birer birer çıkacak, maddî ve mânevî dereceleri hızla kat edecekti. Zaman geldi, devrin büyük ulemâsından olan Hızır Bey'in medresesine geçti. Bu ünlü ilim adamında da birkaç yıl ilim tahsil etti. Muslihiddin müthiş zekâsı ve üstün yetenekleriyle göze çarpıyordu. Çok geçmeden Hızır Bey gibi ünlü bir müderrise yardımcı seçildi. Günler geçtikçe ilmine ilim katıyor, şöhreti gün be gün yayılıyordu. Mevlânâ Hızır Bey, ondan İkinci Murad Han'a övgüyle bahsetti. Sultan ile onu görüştürmek istedi. Sultan İkinci Murad dahî onunla görüşmek arzu etmişti. Lâkin o sıralarda sefere çıkmak üzere olduğundan bu mümkün olmadı. Ama vezirlerine verdiği talimat gereğince Kestel kasabasına tayin edildi. İkinci Murad seferden döndüğünde Hızır Bey tarafından tavsiye edilen bu molla ile görüşmek istedi. Huzura girdiğinde de kendisine son derece saygı gösterildi. Sultan ile uzun bir müddet görüştüler. İlmî kudretini, üstün zekâ ve yeteneğini ortaya koymuş, Sultan'ın sevgisini ve ilgisini üzerinde toplamıştı. İkinci Murad ise ülkesinde bu derece bilgili, açık konuşan, meselelere diplomat gözüyle bakan bir ilim adamının bulunmasına çok memnun olmuştu. Onu derhal Bursa'daki meşhur Esediye Medresesi'ne baş müderris olarak tayin etti.
Esediye Medresesi'nde tam altı yıl İslâmî ilimlere hizmet ederek talebe yetiştiren Muslihiddin Hocaefendi; büyük bir ilim adamı olarak Osmanlı ülkesinde baş köşeye geçecek olan İkinci Murad Han'dan sonra oğlu Fatih Sultan Mehmed Han'ın da sevgi ve saygısına mazhar olarak onun meclisinde yer alıp onun hocalarından olacak olan HOCAZÂDE'nin ta kendisi idi. Çünkü soylarını tanıtan isim böyle idi. Bugünkü tabirle soyadları Hocazâde idi. O da artık kendi ismiyle değil, soyadıyla bilinip tanındı ve Hocazâde nâmıyla meşhur oldu.Yıllar birbirini kovaladı, derken Fatih Sultan Mehmed Han tahta çıktı. Babasından daha çok ilme ve ilim adamlarına ilgi gösteren bu müstesna Sultan, çevredeki ilim adamlarını saraya davet etti. Bu vesileyle onlarla hem tanışacak hem de ilmî bakımdan en kudretli olanlarını tesbit edecekti. Hocazâde de İstanbul'a gidip bu davete iştirak etmek ve Sultan Fatih'le tanışmak istiyordu. İmkânları kısıtlı idi. Borç para tedârik ederek, kendisine binek ve elbise satın aldı. Yanına da yolda kendisine arkadaşlık edecek birini tutarak İstanbul'un yolunu tuttu. O sıralarda Sultan Fatih devlet ricâli ve ilim adamlarıyla birlikte toplanmıştı. Hocazâde İstanbul'a geldi, fakat Sultan'la nasıl görüşeceğini bilmiyordu. Derken bu arada Vezir Mahmud Paşa kendisini tanır gibi oldu. Kendisine yaklaşıp nereden geldiğini sorunca yanılmadığını anladı. Evet, bu genç ilim adamı İkinci Murad zamanında Esediye Medresesi'ne baş müderris olarak tayin edilmiş olan Hocazâde idi. Mahmud Paşa dedi ki: "Hocam, tam zamanında geldiniz, şu anda Sultan'ın huzurunda ilim adamları toplanmış ilmî münâzaralarda bulunuyor lar, buyurun sizi de oraya götüreyim."Hemen hazırlanıp Sultan'ın huzuruna girdiler. Sultan, Fatih Mahmud Paşa'ya: "Bu gelen kimdir?" diye sordu. O da: "Bursa'da Esediye Medresesi baş müderrisi Hocazâde'dir" diye cevap verdi. Sultan: "İlmî seviyesi nasıldır?" deyince Mahmud Paşa: "Sultanımın yüzünü güldürecek kadar" dedi. Bunun üzerine Sultan Fatih bu genç ilim adamının elinden tutup yanına oturttu, bir hayli iltifatta bulundu. Bu sırada Sultan'ın bir tarafında Mevlânâ Zeyrek, diğer tarafında ise Mevlânâ Seyyid Ali bulunuyor ve ilmî bir mesele hakkında görüşlerini beyan ediyorlardı. Fatih birden Hocazâde'ye dönerek: "Bunlardan birini seçerek onun tarafında bulununuz!" dedi. Bunun üzerine Hocazâde, Seyyid Ali Efendi'nin yanında yer aldı. İlmî münâzara hayli hararetli geçti. Bu genç ilim adamı ne kadarda müthişti. Zekası, mantığı çok kuvvetliydi. Öne sürdüğü deliller, ifade tarzı ve tavrı Sultan'ın dikkatini çekmiş, bundan da ötesi son derece beğenisini kazanmıştı. Meclis dağıldıktan sonra Sultan Fatih bu genç ilim adamıyla başbaşa görüşmek istedi. Ona bazı meselelerden sordu. Hocazâde sorulara salâhiyetle, kaynaklara dayanarak, hem de itirazı mümkün olmayan kuvvetli deliller getirerek doyurucu cevaplar veriyordu. Fatih Sultan Mehmed Han'ın Hocazâde'ye olan beğenisi hayranlığa dönüştü, sevgisi kat kat arttı. Seviyesini biraz daha ölçmek için Mevlânâ Zeyrek'i çağırdı ki bu zât, o devirde ilmi ve kültürü ile isim yapmıştı. Birçok ilim adamını da Sultan'ın huzurunda yapılan münâzaralarda cevapsız bırakmış, ilmî otoritesini isbat etmişti.
Sultan Fatih çok değer verdiği bu iki ilim adamını yüz yüze getirip kendisi dinleyici olarak kaldı. Çok ciddî konulara temas edildi. Mevlânâ Zeyrek önceleri önemsemediği bu genç ilim adamının çetin ceviz olduğunu anlamakta gecikmedi. Bütün ilmî dehâsını ortaya koyarak yarışmayı sürdürmeye çalıştıysa da, çok sert bir kayaya toslamıştı. Güçlü bir hafızaya, seyyal bir zekâya ve derin bir ilme sahip olan Hocazâde'nin karşısında tökezlemeye başladı ve cevap veremez duruma düştü. Tabiî bu manzarayı dikkatle takip eden Sultan Fatih de hayretler içindeydi. Mevlânâ Zeyrek gibi güçlü bir ilim adamını susturan bu genç âlim, denilebilir ki ülkenin en değerli ilim adamlarının başında geliyordu. "Tam vezir olacak bir adam" diye düşündü. İlme ve ilim adamına son derece saygı duyan Sultan Fatih, hem Mevlânâ Zeyrek'e, hem de Mevlânâ Seyyid Ali'ye büyük ihsanlarda bulundu. Hocazâde'yi de denemek için hiçbir şey vermedi. Meclis böylece dağılınca Hocazâde kaldığı hâna döndü, bütün başarısına rağmen Sultan'ın ihsanına mazhar olamadığının anlamını çözemedi, fakat bunu merak ediyor, çeşitli ihtimaller üzerinde duruyordu. Herşeye rağmen en ufak bir itiraz ve kırgınlık alâmeti de göstermemiş, hürmetle huzurdan ayrılmıştı. Bir iki gün daha hânda kaldıktan sonra bir sabah, Bursa'ya dönmek için hazırlanırken Fatih Sultan Mehmed Han'ın üç adamı içeri girdi. Hocazâde'yi soruyorlardı. Görüştüklerinde gelen zâtlar kendisine son derece hürmet ederek, Sultan tarafından büyük âlimlere sunulan bir kat elbise çıkarıp takdim ettiler ve: "Bu elbiseyi Sultanımız gönderdi, bundan böyle sizi kendisine hoca olarak seçmiş bulunuyor" dediler. Ayrıca birkaç günlük masraf olarak da bin akçe takdim edildi. Çok geçmeden, çok güzel eyerlenmiş bir at getirerek: "Sultan sizi istiyor" dediler. Evet, bundan böyle artık Hocazâde Hazretleri'ni Sultan'ın hocası olarak görüyoruz. Tasrif fenninden "İzzüddin"i Sultan Fatih'e okuttu ve daha birçok konularda ona ders vererek, ilmî susuzluğunu gidermeye çalıştı. Sultan'ın kalbine öyle bir girdi ki, Mahmud Paşa bile nerdeyse haset etmeye başladı. Hocazâde birçok önemli görevlere getirilmiş ve bu görevlerini başarıyla yürütmüştür. Bir ara Edirne Kazaskerliği'ne getirildi. Babası Yusuf bin Salih, oğlunun kazasker olduğunu duyunca önce inanamadı, sonra güvenebilir kimselerin şehadet etmesiyle doğru olduğuna kanaat getirdi. Yıllardır oğlunu arayıp sormayan, hatta biraz da kızgın olan Yusuf Efendi oğlunu ziyaret etmek üzere Bursa'dan Edirne'ye hareket etti. Hocazâde babasının geldiğini öğrenince ilmiye sınıfıyla onu karşıladı, hasretle kucaklaştı. Hatta bir ara makam ve servet hastalığına mübtelâ olan babasını taltif etmek ve Allah rızası için tahsil edilen ilmin insanıo nerelere yücelttiğini göstermek üzere onu İstanbul'a götürüp Sultan Fatih'in huzuruna çıkardı. O da Sultan'ın elini öpme ve onun iltifatına mazhar olma bahtiyarlığına erişmiş oldu. Böylece hocası Şeyh Veli Şemseddin Hazretleri'nin yıllar önce haber verdiği kerameti gerçekleşmiş oldu. Hocazâde Allah için ilim tahsil etmiş ve böylece üç sultan fdevrinde de (Sultan Fatih'in oğlu İkinci Bayezid zamanında da yaşamış, onun da iltifatına mazhar olarak çok önemli görevler üstlenmiştir) ülkenin ilmî hareketinde baş rolü oynamış, medreselerin daha ciddî çalışmasını sağlasmış ve ismini İslam aleminde duyuruyrak haklı bir şöhrete sahip olmuştur.



Rodos adasında bir Konsolos Hıristiyan halkını devamlı hükümet aleyhine kışkırtırmış. Durumdan haberdar olan Kaptan-ı derya Çengeloğlu Tahir Paşa, Konsolosu birkaç kez:"Size buranın havası pek yaramıyor," diyerek kibarca uyarmış. Konsolos, bu uyarıları hiç dikkate almadığı gibi faaliyetini de kendi çapında sürdürmeye devam etmiş. Paşa bu duruma daha çok sinirlenerek Konsolosun adadan ayrılmasına vesile olacak olan şu sözleri söylemiş:"Siz beni beş yüz beş kuruş zarar ettireceksiniz. Sizi vurup öldürmesi için önce beş yüz kuruşa bir köle alacağım. O seni öldürdükten sonra da beş kuruşa bir ip alıp köleyi asacağım."



Bugünkü rakamlarla ülkemizle 6.5 milyar dolarlık ticaret hacmi bulunan Amerika Birleşik Devletleri (ABD), bundan tam 217 yıl evvel Osmanlı Devleti’yle ticaret anlaşması imzalaya bilmek için 45 yıl uğraşmıştı. Ülkemizle ilk ticari ilişkilerini 1785’de başlatan ABD’ye, 174 yıl önceki yıllık ihracatımız ise 400 bin dolar idi. ABD’nin genç bir devlet olarak dünya siyasetine girişinden sonra ilk ABD gemisinin 1797’de İzmir limanına geldi, daha sonra bir başka ABD gemisinin de İstanbul’a kadar gelmesiyle ilk ilişkilerin başladı. Amerikan senatosunun Osmanlı Devleti ile anlaşma yapmak için büyük çaba gösterdi. Bu konuda görevlendirilen heyetler içinde Benjamin Franklin’in de vardı. Bu iş için 1802 yılında ABD’nin İzmir’e bir konsolos tayin etti ve konsolos iki yıl kaldıktan sonra Osmanlı Devleti’nin konsoloslu ğunu tasdik etmemesi nedeniyle ülkesine geri dönmek zorunda kaldı. ABD’nin 1808 yılında yeniden konsolosluk için teşebbüse geçti, fakat Osmanlı devleti yine kabul etmedi ancak Kaptan Paşa’nın girişimi ile 1811 yılında ticari ataşelik benzeri bir görev için izin verildi. 1816 yılından sonra ABD heyetlerinin Osmanlı devletine daha sık gelip gitmeye başladı. 1820’den sonra bu trafik daha da arttı. Bu arada resmi olmamakla birlikte ticari ilişkiler sürdürüldü. Osmanlı Devleti’nin siyasi ve ekonomik olarak sıkıntılar içinde bulunduğu 1828 yılında yaklaşık 70 bin dolarlık mal aldığı ABD’ye yaklaşık 400 bin dolarlık mal sattı.

ABD’nin Osmanlı ile ticaret anlaşması imzalayabilmek için 45 yıl uğraştı. Sonuçta iki ülke arasındaki ilk resmi anlaşma, 1830 yılında “Türk Amerikan Dostluk, Ticaret ve Seyr-i Sefain Anlaşması” adıyla imzalandı. Sultan II Mahmud’un, Amerika’nın dünyada rüştünü ispatlamış harp gemilerinin teknolojisinin Osmanlı Devleti’ne aktarılması şartıyla bu anlaşmaya razı oldu. Sultan II. Mahmud’un bu isteğinin anlaşmaya “gizli madde” olarak konuldu. Amerikan senato sunun ticaretle ilgili maddeleri kabul ederken, gizli maddeyi anlaşmadan çıkardı. Bunu duyan Sultan II. Mahmud ise ABD elçisini huzurundan kovdu. Bu olaydan kısa bir süre sonra Sarayburnu’na gelen bir ABD savaş gemisinin “içindeki gemi yapım malzemeleri ile satışa çıkarıldığı” duyuruldu. Osmanlı Devleti de bu gemiyi hibe sayılabilecek bir bedelle satın almasıyla “gizli maddede öngörülen hususlar, ABD tarafından “gayrıresmi” olarak yerine getirildi. İlk buharlı gemimiz Bu tarihten sonra İstanbul’a gelen Amerikalı gemi mühendisleri, Sultan II. Mahmud’un himayesinde 1831-1839 yılları arasında Türkiye’nin ilk Amerikan tipi buharlı gemisini yaptılar. Sultan II. Mahmud bu mühendislere büyük bir tolerans gösterdi. Amerikalı mühendisler, istedikleri zaman Sultan II. Mahmud’un yanına girebildiler. Ancak idaredeki Ermenilerin entrikaları yüzünden Sultan II. Mahmud’un ani ölümünden sonra bu gemi mühendisleri İstanbul’u terketmek zorunda kaldılar ve 8 yıllık büyük hizmetler yarım kaldı. Henri Martini tüfekler Ticaret anlaşmasının imzalanmasından sonra Osmanlı Devleti, ABD’den büyük partiler halinde “Henri Martini” tipi tüfek satın aldı. Osmanlı Devleti Plevne Savaşı’nda da ABD’den aldığı Winchester adlı tüfek sayesinde büyük başarı kazandı. ABD’de üretilen beş seri atışlı bu silah o tarihlerde Avrupa’da bilinmiyordu. Osmanlı Devleti, tarihe geçen Plevne Savaşı’nda da Ruslara bu tüfeklerle kan kusturdu. Çünkü beş seri atışlı bu tüfekler, savaş teknolojisini birden bire değiştirdi. Tabya savaşlarında bizimkilerin tüfekleri boşaldı diye hücuma kalkan Ruslar, seri tüfek atışıyla karşılaşınca büyük zayiat verdi. Savaşlarda bulunan Avrupalı gazeteciler bile bunların çok etkili tüfekler olduğunu yazdılar.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
4 Zi'l-ka'de 1438
Miladi:
28 Temmuz 2017

Söz Ola
Dağ ne kadar yüksek olursa olsun, yol onun üzerinden geçer. Sen dağ olmaya heveslenme, asla gururlanma; yol ol ki, herkes senin üzerinden geçerken, sen dağların bile üzerinden geçesin.
Akşemseddin Hazretleri
Osmanlılar Twitter