Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Kanuni Sultan Süleyman Han’ın Mohaç zaferinden sonra Osmanlı ordusu kışı geçirmek üzere Belgrad’a çekilince Avusturya İmparatoru Fedinand meydanı boş bulmuş ve yüz bin kişilik bir ordu ile Budin’i kuşatmış, fakat burasını almaya muvaffak olamamıştı. Bunun üzerine Osmanlı ordusu baharla birlikte harekete geçerek Ferdinand’a haddini bildirmek üzere Avusturya üzerine ilerlemeye başlamıştı. Budin ile Viyana arasındaki yol üzerinde en önemli kalelerden biri Filek kalesi idi. Burasını zaptetmeden daha ileriye gitmek imkansızdı. Bu kale, o civardaki kalelerin en sarp ve zaptedilmesi en zor olanıydı. Avusturyalılar buraya, “Onun bir kulesine kartallar bile yuva yapamaz, çünkü başları döner” derlerdi.

Küçük bir akıncı kolu, bu kaleye gitmekle vazifelendirilmişti. Fakat akıncılar daha kaleye yaklaşmadan, nasıl müthiş bir yere geldiklerini anladılar. Kaleye ulaşmak için, iki yanı, tepesi zor seçilen dik uçurumlarla kaplı dar Şeytan Boğazından geçmek gerekiyordu. Ama ne var ki, Filek’in bir mazgal deliğinden siyah ağzını gösteren dehşetli bir görünüyordu ki bu, boğazı boydan boya ateş altına alabiliyordu. Bu top, gülleden başka, düştüğü yerde infilak edip ölüm saçan humbaralar da atıyordu. Bunu anlamak akıncılara pahalıya mal oldu. Tek atışta 70 şehid verdiler. Gaziler bu topa “Kanlı Top” adını verdiler.İşte bu korkunç manzaralı ilk gecede, akıncılar arasında bulunan bir yiğit, Şeytan Bo ğazı boyunca nihayete ulaşan bakışlarıyla kaleyi süzüyordu. Mesafe uzaktı. Ama ay, kara bulutların arasından sıyrılır gibi olunca, soluk, ölü sarısı bir renkle sanki aydınlanıyor ve o zaman mazgal deliği ve oradan uzanan kanlı topun ağzı görülüyordu. Adı Demirbaş Hasan olan bu yiğit, topa baktıkça yerinde duramıyordu:-Bre kanlı top, canavarın dölü!...Hele az bekle... Ya ben seni, ya sen beni.Demirbaş Hasan’a bu lakabın verilmesi, gülleyi andıran ve cenkte en tesirli bir silah gibi kullandığı sert kellesi bu defa iyice kızmıştı. Her zamanki gibi ani bir kararla hemen harekete geçti. Geride Şeytan Geçidi girişinde çadırla ve nöbetçilerin gölgeleri seçiliyordu. O yana doğru kızgın kızgın söylenerek yürüdü. Bir çadıra daldı. Uyuyan arkadaşlarından birini dürttü. Sonra diğerini çekiştirirken ihtiyatlı bir sesle konuştu:-Bre kalkın! Bre çabuk!-Hey kelle! Sen misin? Ne oluyor yine?-Size eğlence çıkaracağım...Akıncılar doğruldular:-Yine ne var?-Uçurum ile kalenin gölgeleri tam istediğim yerleri örtüyor. Acele edelim. Kırk kişi toparladığımızda size işi anlatırım. Yalnız gürültü etmeyelim. Deli Bekir! Sen Pala Hamid’in, sen de Samurkaşın çadırına git. En ötekilerini ayarlarım. Hepsi birden işe sarıldılar. Çok geçmeden 40 kişi toplanmıştı. Demirbaş Hasan, üç merdiven ile uzun ip ve makaralı çengeller hazırlamıştı. Bundan sonra başlarına koyu renkli örtüler sardılar. Uçurumun boğaz zemini boyunca uzayan ince gölgesinden taşmamaya çalı şarak kaleye doğru tek sıralı süzüldüler.Filek kalesinin burçları ip yetişemeyecek, çengel atılamayacak, hele merdivenle asla ulaşılamayacak yükseklikteydi. Üstelik evresi uçurumlarla çevrili bir adaya benziyordu. Demirbaş Hasan:-Bu defa kalenin sarplığı bize yardımcı olacak, iple merdivenle filan buralara tırmanılamayacağını bilen düşman, rahatına baktığından bizi sezmeyecektir.Uçurumun gölgesinden yürümek fikri ise pek yerindeydi. Bulutlar, ayın önünden fazlaca sıyrılırsa, oldukları yerde hareketsiz kalıyorlardı.Filek kalesinin karşı tarafındaki uçurum, zor da olsa tırmanmaya müsaitti. Burada hayli irtifa kazandılar. Oradaki böğürtlen kümeleri arasına girdiler. Dik kayaların gölgesi burada tam üstlerine düşüyordu. Ay ilerleyip de bulundukları yer aydınlanmadan işlerini çabuk görmeleri lazımdı. Böğürtlenlerin üstlerine attıkları siyah keçelerden yürüdüler. Dikenli yığını aşıp uçurumun başına geldiler. Birkaç metre ileride, karşı yamaçta Filek’in duvarı yükseliyor, tepeye bakıldığında bu kara yığın, üzerlerine devrilecekmiş gibi görünü yordu. Kanlı topun namlusu tam hizalarında ve yirmi metre yukarıda mazgaldan hafifçe çıkmış halde görünür gibi oluyordu.Kemend atmakta çok usta olan Ece Bey, üç kat halindeki çengelli ipi Besmele ile savurdu Her yanına keçe sarılmış çengel garip bir hışırtı ile yükseldi. Yere muntazam kıvrımlar halin de yerleştirilen kangal hızla küçüldü. Çengel mazgalı azıcık geçti, top namlusuna takılıp kaldı Gaziler, bu üç katlı ipin ucunu peşpeşe eklenmiş merdivenlerin ucuna bağlamışlardı. Bu ip, çengelin dibindeki makaradan geçiyor ve öbür taraftan aşağı sarkıyordu. İp çekildikçe mer divenin ucu da yükselmeğe başladı. Nihayet duvara dayandıysa da, kısa geldi. Lakin Hasan, bunu da hesap etmişti. Ayaklara alttan iki sırık bağlayınca merdiven tam mazgala ulaştı. Deli Bekir:-Senin gibi böylesine kalın kafada ne marifetler varmış bre!...diyordu.Her şey tamam olunca Demirbaş Hasan, kedi çevikliğiyle merdivene tırmanmaya baş ladı. Merdiven sağa sola bel kıracak gibi sallanıyor, ama Hasan buna aldırmadan yükseldik çe yükseliyordu. Az sonra kale bedeninin yarı yüksekliğindeki yuvarlak top mazgalına ulaştı.. Kanlı top tam burnunun ucundaydı. Hasan:-Gidi kanlı top seni! Kaç serhad akıncısının kanına girdin, diye söylenerek, amansız pençelerini mazgalın iki yanına geçirdi. Sonra topun ağzını göğüsledi.-Yâ Allah!...diye fısıldarken yüklendi. Ancak, mandalarla çekilen top, önce dayanır gibi oldu. Ama sonra yavaşça kımıldadı. Zora dayanamayan duvar hizasına kadar girip öylece kaldı. Aşağıdakiler, şöyle böyle seçer gibi oldukları Hasan’a heyecanla bakıyorlar, kenetle nen parmaklarıyla palalarının kabzalarını sıkıyorlardı.Terler içinde kalan Hasan, bu işi yaparken çıt çıkmadığını anladı. Topu daha ileri itip mazgalı açmak lazımdı. Fakat merdiven tepesinde bu iş olmuyordu. Şimdi başka türlü terler dökmeye başlamıştı. Eğer bu işi beceremezse, muzip arkadaşları onu kızdırıp küplere bindir mek için yakaladıkları bu fırsatı fena halde değerlendireceklerdi. Hele Deli Bekir’in suratındaki ifadeyi şimdiden görür gibiydi. Bu endişenin korkusundan gelen can havliyle öyle bir düşündü ki, hemen yüzü aydınlandı. Ona boş yere mi Demirbaş demişlerdi? Güçlü pençeleriyle mazgalın iki yanını tekrar yakaladı. Kellesini namlunun ağzına da yamasıyla:-Yâ Hak!...diye yüklenmesi bir oldu. Top, gülleden beter olan bu kelleye dayanamadı, hızla geri kaydı ve büyük bir gürültüyle kalenin iç avlusuna yuvarlandı. Demirbaş Hasan’ın mazgal deliğinde kaybolduğunu gören otuzdokuz serdengeçti akıncı, peşpeşe merdivene saldırdılar. Birisi de geriye haber vermek üzere seğirtip, koşa koşa uzaklaştı.Filek kalesi, on beş dakika sonra hiç şehid vermeden zaptedilmişti. Hasan’a gelince, hem kendisini “Sanki büyük bir şey yapmış gibi” methedenlerden sıkılıp utanmak için, hem de izinsiz iş yaptı diye paşadan azar işitmemek maksadıyla süt dökmüş kedi gibi kaçacak delik arıyordu.




Osmanlı saray ve konak haremlerinde misafirlere bir törenle kahve ikram edilirdi. Önce gümüş tatlı takımı ile tatlı (reçel) sunulurdu. Ardından üç hizmetçi kahve ikramına başlarlardı. Kahvenin soğumaması için güğüm, ortasında kor ateş bulunan stile oturtulur ve kenarlarına takılı üç zincirden tutularak taşınırdı. Stil takımları tombak, gümüş veya pirinçten yapılmıştır. Kahve ikramında ayrıca yuvarlak stil örtüsü kullanılırdı. Atlas veya kadifeden yapılan bu örtü sırma, sim, pul, hatta inci ve elmas işlemelidir. Stil takımı ve örtüsünün zenginliği ailenin varlık derecesini yansıtırdı.

İçinde kahve fincanı ve zarflar bulunan tepsiyi taşıyan hizmetçi, stil örtüsünü kenardan iki eli ile önlük gibi önünde tutar, ikinci hizmetçi stil takımını taşırdı. Üçüncü kız tepsiden porselen fincanı alır, stildeki güğümden kahveyi doldurur, fincanı altın,tombak, gümüş veya porselen zarfa yerleştirir, zarfın ayağından iki parmağı ile tutarak tek tek misafirlere ikram ederdi. Tiryakiler kahve ile birlikte nargile veya uzun çubuklarda tütün içerlerdi.



Okçuluk Osmanlıların ünlü sporlarındandır. Çok eski zamanlardan beri harp sahasında kendileriyle karşılaşanlar, Türklerin ok atmadaki ustalıklarından hayranlıkla söz etmişlerdir. Türkler, kısa fakat çok kuvvetli yaylar kullanırlardı. Oku gerek piyade ve gerekse süvari olarak kullanmakta emsalleri yoktu. Süratle giden bir atın üzerinden, hedefe isabetli ok atarlardı. Okmeydanı'nda kurulan meşhur kemankeşler ocağı, 15 ve 16. asırlarda emsalsiz üstadlar yetiştirmiştir. Bu arada lodos, poyraz, gündoğusu, batı, kıble, karayel, yıldız gibi yönlerde esen rüzgârlara atılan kamış ve tahta oklarla kurulan menziller, yani kırılan rekorlar, erişilemeyecek kadar yüksektir.Makbul İbrahim Paşa, Atmeydanı'ndaki sarayını yaptırması nedeniyle Kanuni Sultan Süleyman'a bir ziyafet vermiştir. Bu ziyafet eğlenceleri sırasında, Türk Okçuluk Tarihinin önemli kişilerinden biri olan Tozkoparan İskender, at üstünden attığı okla birbirinin içine yerleşmiş 5 kalkanı delmiştir. Bu usta kemankeşin başarıları efsanelere konu olacak kadar büyüktür. Osmanlı İmparatorluğu sınırlarında Tozkoparan İskender'in Gündoğusundaki 1281,5 gez menzilinden (845 metre) daha uzağa ok atışı hiçbir dönemde gerçekleşememiştir.

Türkler, kılıç kullanmakta da ustaydılar. Bu, şimşirbazlık denilen bir sporun, yani bugünkü eskrim sporunun doğmasına sebep olmuştur. Türk kılıçları, başlıca yatağan ve pala olmak üzere iki kısımdı. Yatağan, yeniçeri silahlarından olup, meşhur kıvrık Türk kılıcıydı. Pala ise daha ziyade bahriye askeri ve süvariler tarafından kullanılırdı. Pala, düz, genişliği ucuna doğru biraz artan ve bu yüzden hafifçe öne kıvrık gibi görünen bir silahtı. Türklerin gürzleri de ünlüydü. Bunlar yekpare saplı veya zincir saplı olurdu. Spor için ise somak veya mermer gürz kullanılırdı. Talim gürzleri, ikiyüz okka (256.5 kg) kadar olurdu. Bununla müsabakalardan önce çok idman yapılırdı. Gürz, sağ ve sol elde, değişik yönlerde, belli kaidelerle çevrilip sallanarak, kaldırılıp indirdilerek kullanılırdı.



Osmanlılarda İslam ahlâkı hakimdi. Umumî kaideler dahil, herkes, İslam ahlâkına ve örfe uymak zorundaydı. Vatanseverlik, vakar, büyüğe hürmet, küçüğe şefkat, vefa ve sadakat, hayırseverlik, cömertlik, merhamet ve hoşgörü, namus, temizlik, hayvan ve bitki sevgisi, his, kıymet ve idealleri başlığı altında toplanabilen ahlâk ölçülerine titizlikle riayet edilirdi. Güzel ahlâk ve bu değer ölçüleri sayesinde, Türk toprakları emniyet ve huzur içindeydi ve kardeşlik havası hakimdi. II. Abdülhamid Han zamanında Osmanlı ülkesinde bulunan Edmondo da Amicis, Constantinopoli adlı eserinde:"Paşasından sokak satıcısına kadar istisnasız her Türkte vakar, ağırbaşlılık ve asillik ihtişamı vardır. Hepsi, derece farkları olmasına rağmen, aynı terbiyeyle yetişmişlerdir. Kıyafetleri farklı olmasa, İstanbul'da bir başka tabakanın olduğu belli değildir... İstanbul'un Türk halkı, Avrupa'nın en nazik ve kibar cemaatidir. En ıssız sokaklarda bile, bir yabancı için küçük bir hakarete uğrama tehlikesi yoktur. Namaz kılınırken bile bir Hristiyan camiye girip, Müslüman ibadetini seyredebilir. Size bakmazlar bile, küstahça bir bakış değil, sizinle ilgilenen mütecessis bir nazar dahî göremezsiniz. Kahkaha ve kadın sesi duyamazsınız. Fuhuşla ilgili en küçük bir olaya şahit olmak imkân dışıdır. Sokaklarda bir yerde birikmek, yolu tıkamak, yüksek sesle konuşmak, çarşıda bir dükkânı lüzumundan fazla işgal etmek, ayıp sayılır..." demektedir.



Sultan II. Abdülhamid demiryolu inşasına ehemmiyet vermişti . Toplam 33 yıl (1876–1909) padişahlık yapan Sultan II. Abdülhamid, bir hatırasında şunları ifade eder: "Bütün kuvvetimle Anadolu Demiryollarının inşasına çalıştım. Bundaki maksadımız, Mezopotamya ve Bağdat'ı Anadolu'ya bağlamak ve Basra Körfezine kadar ulaşmaktır. Alman yardımı sayesinde, buna maksat hasıl olmuştur. "Eskiden arazide çürüyen mahsülât ve hububatımız, şimdi rahatça sevkıyat bulmakta, madenlerimiz dünya piyasasına arz edilmektedir. "Hasılı, Anadolu için hayırlı, menfaatli bir istikbal hazırlanmıştır." * * * 66 yıllık Osmanlı döneminde (1856-1922) uzunluk rakamlarıyla birlikte inşa edilen demiryollarını şöylece sıralamak mümkün: * İzmir-Aydın ve şubeleri 610 km. * İzmir-Kasaba ve uzantısı 695 km. * Rumeli Demiryolları: 2383 km. * Anadolu-Bağdat DY: 2424 km. * Şam-Hama: 498 km. * Yafa-Kudüs: 86 km. * Bursa-Mudanya arası: 42 km. * Ankara-Yahşihan arası: 80 km. Yekûn: 8.600 km. * * * Burada önemli bir başka nokta da şudur: Osmanlı döneminde inşa edilen demiryolu hattının ancak 4000 kilometrelik (yarısından bile az) bölümü, misak-ı millî sınırları içinde kalabilmiş, geri kalan kısmı ise elimizden çıkıp gitmiş.



Osmanlılarda ilk önemli matematikçi ve astronom 1440’da vefat eden Bursa'lı Kadizade Rumi’dir. Musa Paşa da denen Kadızade-i Rumi, önce Bursa' da öğrenim gördü. Matematik ve astronomiyi Molla Fenari' den öğrendi. Kadızade, öğretimini Bursa’da yaptı. Kız kardeşinden başka kimseye haber vermeden Horasan’a oradan Türkistan’a giderek bilgisini artırmaya çalıştı. Timur Han’ın torunu Ulug Bey (1394-1449) zamanında Semerkand’da bulunduğu sırada, müdür Gıyaseddin Cemşid’in ölümü üzerine Semerkand rasathanesi müdürlüğüne, aynı zamanda Semerkand Medresesi baş müderrisliğine getirildi. Dört köşe olan bu medresenin dört tarafında dört sınıf vardı. Bir gün Uluğ Bey, müderrislerden birini görevden uzaklaştırdı. Kadızade, bunu protesto etmek için derslerine girmedi. Uluğ Bey, onu hastalandı sanarak ziyarete geldi. Karşısında Uluğ Bey’i gören gören Kadızade, 20. yüzyıl profesörlerine örnek olabilecek şu açıklamayı yapmış:" Biz müderrisliği, hiçbir kimseyle ilgisi olmayan bir görev zannederdik. Halbuki şimdi bunun da hüküm sahiplerinin elinde oyuncak olduğunu gördük. Öyleyse biz de dersten vazgeçtik."Bunun üzerine Uluğ Bey, görevden aldığı müderrisi eski görevine döndürdü ve bir daha bu işlere karışmayacağını açıkladı. Tarihte gerçekten büyük olan bilim adamlarının ve yöneticilerin varlığına bir örnek.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
25 Rebiü'l-Evvel 1439
Miladi:
14 Aralık 2017

Söz Ola
Matlabımız din-i Hüdâ' dır bizim
Mesleğimiz rah-ı Hüdâ' dır bizim
Yoksa, kuru mihnet ve kavga değil
Şah-ı Cihan olmağı dava değil
Osman Gâzi "rahmetullahi aleyh"
Osmanlılar Twitter