Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Çelebi Sultan Mehmed, Osmanlı İmparatorluğunun ikinci kurucusudur. Çünkü Ankara savaşında mağlup olan Osmanlı devleti dağılma tehlikesi geçirmişti.İşte bu sıralarda, Osmanlı devletini en çok uğraştıran, Karamanoğulları olmuştu. Çelebi Mehmed 1413 yılında tahta çıktı. Dost düşman bütün hükümdarlar tebrik ettiler. Gelen elçilere:-Biz de sulh içinde yaşamak isteriz. Velakin her devlet aynı şekilde davranmalıdır. Bu söylediklerimi, krallarınıza hükümdarlarınıza bildiresiniz, dedi.Fakat az zaman sonra Karaman üzerine sefer yapmağa mecbur kaldı. Çünkü adaşı Karamanoğlu Mehmet Bey, fırsattan istifade Bursa kalesini kuşatmıştı.

Padişah, Edirne’de, Osmanlı tahtına henüz oturmuş, Rumeli işlerine nizam vermekle meşguldü. Gelen haberciye seslendi:-Nicedir anlat!-Karamanoğlu Bursa’ya girdiğinde muhafızımız İvaz Paşama haber salmış; “Hemen kaleyi telim etmezsen, canını cellatta bilersin!” demiş.-Hacı İvaz ne yapmış?-“Osmanlı kale vermez, can verir” demiş efendim.-Hak Celle cümle paşalarımın yüzünü ağ eylesin...-31 gün Bursa’yı zorladılar Sultanım...-Hacı İvaz’ı alt edemediler, değil mi?-Tam dediğiniz gibi Padişahım.-Karamanoğlu ne işledi?-Hırsından kudurdu Devletlûm. Hemi de o kadar kudurdu ki, akıl almaz bir çılgınlık ta bulundu!...-Ne eyledi?-Ceddiniz Gazi Sultan Yıldırım Bayezid Han hazretlerinin kabrini yakmak deliliğin de bulundu.-Fesühnallah!... bu adam hırsı ve dünya tama’ı yüzünden ölecek.Bu densizliğe çok sinirlenen Çelebi Mehmed artık Karamanoğlu işini halletmeye kat’i olarak karar verdi.Temmuz ayı sonlarında küçük bir Osmanlı kuvveti Bursa’ya yaklaşırken, kurnaz Karamanoğlu kaçmayı tercih etti. Halbuki Osmanlılar, Musa Çelebi’nin cenazesini getiriyor lardı. Dedesinin yanına defnedilecekti. Karaman ordusu kaçarken, “Harman Danası” adlı subayları;-Osmanoğlu’nun ölüsünden bu kadar korkarız, ya dirisi gelirse halimiz nice olur? diye söylenmişti.Osmanlı Sultanı bütün haşmetiyle Bursa’ya girdi. Karamanlılar çoktan uzaklaşmış lardı. Bahadır kale muhafızı acı İvaz Paşa’ya “Vezirlik” payesi verildi. Dedelerinin ve babasının yakılmış kabirlerini ziyaret eden Padişah, Karaman seferine başladı. Bu arada bütün Anadolu beyliklerine de gözdağı verilip, devlet içinde birlik yeniden sağlanacaktı. Konya’ya giderken, Germiyanoğlu Yakup Bey, geçtiği yerlerde orduya çok yiyecek ikram ettiği için, Padişah memnun kaldı. Ayrıca Candar oğullarından Şehzade Kasım Bey de askerleriyle Osmanlı hizmetindeydi.Akşehir, Seydişehir, Beyşehir yoluyla Ortaçay denilen yere varıldı. Yapılan kısa muharebede Osmanlılar galip geldiler. Karamanoğlu Mehmed Bey, Taşeli taraflarına kaçtı. Sarp dağlara sığındı. Oğlu Mustafa bey de Konya kalesine sığındığı için kale kuşatıldı. Bir müddet sonra Mustafa Bey aman diledi. Çelebi Sultan, her zamanki gibi şefkatli davrandı. Müsait şartlarla bir anlaşma imzalayıp ordusuyla kuzeye döndü.Fakat Konya’dan çıkar çıkmaz Karamanoğlu tekrar Osmanlı topraklarına saldırdı. Çok üzülen genç ve dertli padişah hastalandı. Yanındaki tabipler, derdine çare bulamadılar. Germiyan beldesindeki meşhur doktor Mevlana Sinan çağırıldı. O günlerde şiddetli yağmurlar yağdı. Büyük seller aktı. Pek çok hayvan ve malzeme telef oldu. Orduda harekat ve maneviyat azaldı. Padişahın üzüntüsü ve hastalığı da şiddetlendi.Nihayet Tabip Sinan ordugaha yetişti. Çelebi Sultanı muayene etti. teşhisini koydu; dedi ki,-Padişahımızın hastalığı “Hafakan” illetidir. Kalb hastalıklarındandır. Sebebi, fazla üzüntüdür. Muhtemelen, Karamanoğlu’nun edepsiz hareketleridir.Bunu duyan Osmanlı vezirleri, paşaları, meşveret yaptılar. Sultanı en çok sevindirecek şey,Karamanoğlu’nun yakalanmasıydı. Bu görevi, Anadolu Beylerbeyi Bayezid Paşa üstlendi. Zaten Karamanoğlu ile eski bir tanışıklığı vardı. Gûyâ onu düşünüyormuş gibi haberler gönderdi;“Padişahın hastalığı ilaçla geçecek gibi değildir. Bu günlerde vefat ederse yakınlarda bulunmanız faydalı olur...” dedi.Karamanoğlu da casuslar yollayıp, Çelebi Sultan’ın hakikaten hasta olduğunu öğren mişti. Padişah, ordusunun başında olamayınca, Osmanlıları kolayca yenebileceği zannına kapıldı. Askerlerini tedbirsizce dağlardan indirmeye başladı. İşte bu kargaşalık sırasında Anadolu Beylerbeyi Bayezid Paşa, karamanlıları bastırdı. Askerini dağıttı. Mehmed Bey ve oğlu Mustafa’yı esir aldı. İkisi de elleri bağlı, Çelebi Sultan Mehmet Han’ın huzuruna getiril diler. Padişah bu iki Osmanlı hasetçisini görünce, diller destan nezaketini yine esirgemedi:-Ey Karamanoğlu, şimdi biz seni neyleyelim? Dedi.-Baki ferman efendimizindir, Sultanım.-Üstelik öz halamınız oğlusun!..-Kerem eyle Sultanım...-Yaptıkların arasında en çok neye üzüldük bilir misin?-Merhamet eyle Sultanım...-Bir Müslüman öz dayısının kabrini nasıl yakar? Cedd-i Mübarekimiz Yıldırım Han ın merkadinden ne istedin?-Affeyle Sultanım...Hakikaten Çelebi Mehmet, babasının kabrini yakan Karamanoğlu’nu bir türlü anla yamamış ve affedememişti. Fakat koskoca bir devlet beyinin böyle yalvarması, zaten merha met dolu kalbini yumuşatmak üzereydi. Ama biraz daha içini boşaltmak istiyordu. -Bu nice haldir ki, tarafımızdan iyi yüz gösterildikçe, sizin canipten daima hainlik gelir?-Hata ettik Sultanım-Revâ mıdır ki, biz Rumeli’de kafir ile cihad eyler iken, siz bizim evlad ü ıyalimizi taciz edesiz?-Suçluyuz Padişahım, lakin sizin merhametiniz bizim suçumuzdan da ziyade derler.-Bizler îlâ-yı Kelimetullah için gaza eyler iken, siz düşmanlarımızla ittifak edersiniz.-Hatalıyız Sultanım.-Ve dahi Roma’daki Rim-Papa ile anlaştığınızı işitmişiz!...-Gayrı cezamıza razıyız...-Bir Müslümana karşı hristiyanlarla ittifak helal midir?-Ettiğimiz günahları yüzümüze vurma Sultanım.-Ya edecekleriniz? Eyleyecekleriniz?...-Etmeyiz Sultanım, bir dahi eylemeyiz...--Sizlere nasıl güvenilir ki? Sırtımızı dönünce sözünüzden döner durursunuz!...Çaresiz kalan Karamanoğlu, bu sırada elini şişkince duran göğsüne bastırdı ve yerlere kadar eğilerek:-Bu can bu bedende sağ kaldıkça, bir dahi sadakatten ayrılmayacağıma yemin ederim, billah ederim Sultanım... diye ağır yeminler etti.Çelebi Sultan Mehmet Han bu ısrarlı yeminler karşısında Karamanoğullarını bir defa daha affetti. Üstelik Konya ve havalisini tekrar kendilerine bıraktı. İkisi birden:-Çok lütufkarsınız Padişahımız, Sultanımız... diyerek töhmetle huzurdan ayrıldı. Tabip Mevlana Sinan’ın teşhisi doğru çıkmış, Karamanlıların yakalanmasına çok sevinen Padişahın hastalığı geçmişti. Mevlana Sinan’a Hekimbaşılık, Karamanoğul larını yakalayan Bayezid Paşa’ya da Vezirlik payeleri verildi. Bir müddet sonra Karamanoğlu Mehmet Bey, ordugahtan epeyce uzaklaşmıştı... Sağına soluna bakındı. Kimsenin görmediğine kanaat getirince, koynunda kıpırdayan güvercini çıkarıp boğdu. Böylece, bedendeki canı-sözde! Öldürmüş oldu. Artık ettiği yemini tutmasına gerek kalmadığını anlatmak istiyordu. Merakla seyreden adamlarına:-Benim Osmanoğlu ile düşmanlığım kıyamete kadar sürecek, diye homurdandı.Bu sözleri Çelebi Sultan Mehmet’e naklettiklerinde:-Gayrı kendisini yerin göğün tek sahibi Allahü teâlâ’ya havale ediyorum...Güzel Allah’ım nasıl dilerse öyle yapsın...demekten kendini alamadı.Hakikaten çok geçmeden Karamanoğlu, bir top güllesiyle parçalandı. Ettiklerinin cezasını çekmeye gitti.




Zenbilli Ali Efendi başta olmak üzere, bazı İslam hu­kukçuları bu çeşit vakıfların meşrûiyet dayanağı hakkında tartışmalar yapmaya başlayınca, bunlara Büyük Hanefi Hukukçusu Seyyid Ahmed Hamevî de katılmıştır. II. Selim devrinde Mısır'da yaşayan bu âlimin, Osmanlı padişahlarının önemli tasarruflarından olan bu vakıflar hakkında yazmış olduğu "El-Es’ilet'ül-Hanefiyye Bil-Ecvibet'il-Hameviyye" [1][2] adlı eserinde bakınız neler diyor:"Şafiî hukukçusu İbn-i Ebi Asrûn, tahsisat kabilin­den vakıflara fetva vermiştir. Buna zamanındaki Malikî, Hanbelî ve Hanefî hukukçuları da muvafakat etmiştir. Bunun üzerine Eyyubî devlet adamı Nureddin Eş-Şehîd, beytülmala ait araziden bir çoğunu, Şam'da hayır cihet­lerine vakıf yoluyla tahsis etmiştir. Selahaddin Eyyubî de, Kudüs, Şam ve Mısır'da bu tür çok vakıflar yapmışlardır. Bunlara daha sonra gelen Türk ve Çerkez Sultanları tabi olmuşlardır. Nihâyet saltanat ve devlet, ZAMANIN EN ÂDİL HÜKÜMDARLARI OLAN OSMANLI PADİŞAHLARINA geçmiştir. OSMANLI PADİŞAHLARI, EHL-İ KEŞİF VE İRFANIN KİTAPLARINDA SAHABEDEN SONRA EN ÂDİL HÜKÜMLARDARLAR olarak vasıflandırılmışlardır.

Daha sonra Sultanımızın dedesi Yavuz Selim, Mısır'ı fethetmiş ve Hz. Yusuf'un koltuğuna oturmuştur. Beytülmallara ve gelir durumlarına nazar eylemiş ve bey­tülmala ait gelirlerin üçte ikisinin cami, medrese ve tekye gibi hayır cihetlerine yukarda bahsedilen yolla vakfe­dildiğini görmüştür. Devlet hazinesine üçte biri kalmış durumdadır. Bazı vezirleri, hazineye ait malların üçte bi­rinin hayır cihetlerine vakıf olmasını çok görmüş ve bir kısım İslam hukukçularının görüşleri istikâmetinde bun­ların iptal edilmesi fikrini ileri sürmüşlerdir. Böyle bir teklifi reddetmekle kalmayan Yavuz Sultan Selim, onları ayıpladığı gibi görevlerinden de uzaklaştırmış ve şu tarihî cevabını yapıştırmıştır: "Bunlar, bizden öncekilerin yaptıkları hayrattır. Bizden öncekilerin hayratını azaltmak değil, çoğaltmak bize yakışır"



II. Selim, Kıbrıs'ın fethini tamamladıktan sonra he­men, Venedikliler devrindeki şiddetli baskı idaresinin iz­lerini silmiş; araziye bağlı esaret demek olan feodalite sistemini kaldırmış ve yerli gayr-i müslimlere meşru da­irede tam bir din hürriyeti tanımıştır. Ada, Kıbrıs Eyaleti haline getirilip Tarsus, Alâiye ve İçel buraya bağlandıktan sonra, ilk Osmanlı valisi zamanında yapılan bir nüfus sayımına göre, 120.000 erkek nüfusu bulunan Kıbrıs halkı arasında hak ve adaletin tesisi için gönderi­len 23 Zilhicce 979/1572 tarihli şu ferman, Osmanlı Devleti ve Kıbrıs münasebetleri açısından tarih içinde parlayan altın bir sayfadır. Belgenin asıl metnini ve sonra da sadeleştirilmiş şeklini beraber okuyalım: Fermanın Asıl Metni:

"Kıbrıs çavuşlarından Ali'ye verildi. Fî 23 Zilhicce sene 979Kıbrıs beglerbegine ve Kadısına ve defterdârına hü­küm ki:Cezire-i Kıbrıs kuvvet-i kâhire-i hüsrevânem ile begile feth olunmuş memleket olup re‘âyâsına dahi nev‘an za‘f târi olup cezire-i mezbûre re‘âyâsına zulüm ve te‘addî olunmayup adâlet olunup, eger icrây-ı şer‘-i şerîfde ve eger tahsil-i emval-i beytülmalde ve eger sâir tekâlif-i ör­fiyye ve avârız-ı divaniyeden himâyet ve sıyânet olunub; takviyet verilmekle memleket ve vilayet eski hali üzere ma‘mûr ve âbâdân olmak mühimmâtdan olmağın buyur­dum ki;Bu bâbda her biriniz bizzat mukayyed olub tâife-i re‘âyâ beğe vedâyi‘-i hâlık-ı berâyâdır. Mehmâ emken himâyet ve sıyânet eyleyüb kimesneye zulm ve te‘addî et­dürmeyüb, eğer icrây-ı ahkâm-ı şer‘-i şerîfde ve eğer mîrî hidemâtda ve eğer beytülmal cem‘ ve tahsilinde tedrîc ve adâlet ile tutub eyleyesiz. Eyyâm-ı hümâyûn-ı adâlet-makrûnumda her biri ferâğ-ı bal ve huzûr-ı hâl ile kâr u kisblerinde olmağla cezire-i mezbûre eski hali üzere ma‘mûr ve âbâdan ve re‘âyâ ve berâyâsı emn ü emân ve refâhiyyet ve itmi‘nân üzere olması, nihâyet-i âmâl-i beh­çet-me‘âbımdır.Bu hususda gereği gibi her birinüz mukayyed olub her vechi ile şeneldüb ma‘mûr ve âbâdân olması bâbında mesâ‘i-i cemilenüz vücuda getürüb bâb-ı ikdâmda dakika fevt eylemeyesiz. fiöyle ki, re‘âyâya zulm ve te‘addî olunub fevkal-hadd tekâlif ile müte’ezzi olmağla mâbeynlerine tefrika ve ihtilâl verüldüği istimâ‘ oluna, beyân olunan gadrinüz kabul olmak ihtimâli yok­dur. Âna göre gaflet eylemeyesiz"[1][3]. Fermanın Sadeleştirilmiş fiekli"Kıbrıs beylerbeyi, kadısı ve defterdârına hüküm;Kıbrıs adası beyim vasıtasıyla fethedilmiş bir memle­kettir. Yeni fethedildiğinden ahali, kısmen zayıf düşmüştür. Ada ahalisine zulüm ve haklarına tecavüz olunmayıp adaletle hareket edilmek; ister şer‘î hükümle­rin yani İslâm hukukunun tatbikinde ve ister hazine gelir­lerinin tahsilinde azami titizlik göstermek ve gerekse örfî ve divanî vergilerden ada ahalisini muaf tutarak ahaliyi koruma yolunu takip etmekle, adanın güçlenmesine çalışmak ve adayı eski hâli üzere ma‘mûr kılmak en önemli hizmetlerdendir.Bu sebeple buyurdum ki, her biriniz azami dikkat gösterip zulüm etdirmeyesiz ve haklara tecavüze müsa­ade etmeyesiz.Gerek İslâm hukukunun hükümlerini icrada, gerek hazineye ait vergi gelirlerinin tahsilinde ve gerekse devlet hizmetlerinin görülmesinde, adalet ve tedrîcilikle hareket edip ahaliye tefrika ve ihtilal verebilecek hallerden kaçınasız.Adaletle dolu olması gereken benim saltanat günle­rimde ahalinin her ferdi, gönlü hoş ve huzurlu olarak iş ve kârına devam eyleye, eski halleri aynen koruna, ma‘mûr kalalar.Mezkûr adanın şen ve ma‘mûr, ahalisinin ise emni­yet, refah ve itminan içinde olması, en güzel emelimdir.Bu hususa gereği gibi dikkat edesiz. Her açıdan adanın şen ve ma‘mûr olması için güzel gayretler göste­resiz. Üzerinize düşeni yapmakda dakika fevt etmeyesiz. fiöyle ki, ahaliye zulüm ve haklarına tecavüz olunarak güçlerinin üstünde vergiler yüklenerek rahatsız edildik­leri ve aralarına tefrika ve ihtilal verecek davranışlara gi­rildiği tarafımdan duyula, gadr ve zulmünüzün kabul edilmesi ihtimali asla mevcut değildir. Âna göre gaflet eylemeyesiz."



Adı Soyadı: Mehmet Baba Adı: TevfikAnne Adı: RukiyeDoğum Yeri: Van-GöllüDoğum Tarihi: 1901Göllü köyündenim. Van'daki ordunun Erzurum tarafına çekilmesi üzerine Ermeniler harekete geçtiler. Analarımız, babalarımız hep Ermeniler tarafından kesildi. Benim babam da orada şehit oldu. Jandarma çavuşu idi. Mollakasım, Amik, Şeyhayne, Göllü, Hıdır, Kurtsatan, Köprüköy köylülerinin hepsi katledildiler. Bizim köyün bir kısmı Zeve'ye sığındı, orada şehit oldular. Biz zor kaçabildik. Ermeniler, hamile kadınların karınlarını süngülerle yarıp çocuklarını süngülerin ucunda çıkardılar. Bütün Müslüman köylerini basıp ateşe verdiler. Kadın-erkek, genç-yaşlı demeden birçok insanı katlettiler. Adını saydığım köylerden kaçıp kurtulan Müslüman halk, Zeve'den Van gölüne dökülen Ablengez suyu üzerinde bulunan köprüden karşıya geçerek kurtulmaya çalışıyorlardı. Annem, ben ve iki kızkardeşim geçtikten sonra baktık ki, Ermeniler köprüyü yıktılar. Esirleri öldürüp Ablengez suyuna attılar. Cesetleri, baharda kar sularının taşırdığı Ablengez suyu göle götürdü. Ben, annem ve iki kızkardeşim, gündüzleri ekinlerin arasında derelerde sürüne sürüne ilerliyor, geceleri dağlarda kalıyorduk. Ermenilerin eline geçersek öldürüleceğimizi biliyorduk. Diyarbakır'a kadar kaçtık. O kaçış sırasında annem öldü. Sonra iki kızkardeşimi de kaybettim. Yapayalnız kaldım.



Yardım, şefkat ve sevgi hissinin ebedileşmesi arzusundan doğan ve bunların müesseseleşmiş şekli olan vakıf müesseselerimiz sâyesinde cemiyetimizin yıllarca huzur içinde varlığını devam ettirmek için, insanı hayretler içinde bırakan çok enteresan vakıflar vardı. Bunlardan bazıları şunlardır: Kışın aç kalan kuşların ve yabani hayvanların beslenmesi, Bayram günlerinde şehir ve kasabalarda çocukların sevindirilmesi, Koyun cinsinin ıslah edilmesi,t Et fiyatlarının kış aylarında yükselmemesi için tedbirlerin alınması, Hasta ve garip göçmen leyleklerin bakım ve tedavi edilmesi,  Câmi ve türbe duvarlarındaki ot ve yosunların temizlenmesi,  Ramazan ayında, câmilerde hurma, zeytin gibi iftâriyeliklerin dağıtılması,  Köy ihtiyarlarına elbise temini,  Hamalların sırtlarındaki yükleri, üzerine koyup dinlendikten sonra kimsenin yardımına muhtaç olmaksızın sırtlanabilmeleri için mola taşları dikilmesi, Çalışan kadınlara süt anne bulunması, Hac yolunda parasız kalanlara para dağıtılması, Yüksek dağ ve geçitlerde kar ve tipiden korunmak için sığınak yapılması,  Yaz aylarında sıcaktan bunalanlar için gölgelik yapılması ve icabeden yerlere su küplerinin konulması...



Kızı Hundi Fatıma Sultan’ın Emirsultan ile nikâh haberi Edirne'ye ulaşınca, Yıldırım Bâyezîd, Kapıkulu askerlerinden kırk askeri Süleymân Paşanın emrine vererek, Emîr Sultan'ın ve Hundî Hâtun'un başlarını getirmesi için Bursa'ya gönderdi. Süleymân Paşa Bursa'ya gelince, Vâlide Sultandan onları istedi. Vâlide Sultan vermeyince, kırk asker, Vâlide Sultan'ın sarayına saldırdı. Vâlide Sultan, onların bu saldırısından korktu. Emîr Sultan onun bu hâlini görünce, ona; "Bu dehşet ve korkunuz nedir? Allah aşkına söyleyin." dedi. Sonra Vâlide Sultan'a "Şu yayı alın ve oku gerin. Ben bakayım siz atın." dedi. Vâlide Sultan; "Ben ok atamam." deyince, Emîr Sultan; "Siz oku takın, o kendiliğinden gider." dedi. Bunun üzerine Vâlide Sultan, pencereden askerlere karşı oku kirişe koyup, bıraktı. Yeşil ok, parlayarak gidip kırkına saplandı. Askerler derhâl kaçtılar. Vâlide Sultan; "Yâ Emîr Sultan! Niye oku sen atmadın da bize attırdın?" diye sorunca, Emîr Sultan; "Eğer oku biz atmış olsaydık, hem o askerlerin, hem de Osmanoğullarının nesilleri helâk olurdu. Onun için bu işi size yaptırdık." dedi

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
28 Safer 1439
Miladi:
18 Kasım 2017

Söz Ola
Her kim Al-i Osman'dan dua alırsa , şüphesiz tutuğu iş kolay gelir... Zira Onlar bir ulu ocaktır. Kim onlara yan bakarsa başı aşağı olur
Barbaros Hayreddin Paşa
Osmanlılar Twitter