Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Cihan Sultanı IV. Mehmed Han huzurlarına, Rus elçisini lütfen kabul buyurdular... Elçinin kirli sakalı göbeğine kadar uzanıyordu. Sırtındaki ayı postu ise yerleri süpürüyordu. Büyük bir reverans yaptı, eğildi ve:-Yeryüzünün en haşmetli Hükümdarına, Rus çarının saygı ve selamlarını sunarım!... dedi. Üstelik sırıtıyordu. Mâbeyn Çavuşu hayretle ona bakıyordu. Daha fazla eğilmesin bekledi. Fakat beklediği olmadı. Doğrulup konuşmasına devam etti:-Haşmetlû Rus çarımın ricaları şudur ki... demeğe kalmadan Çavuşun iri pençesi ensesine yapıştı:-Bre mel’un!... Padişah efendimizin huzurlarında eğilmesini dahi beceremezsin!... Senin gibilere konuşmak haramdır...diye çıkıştı. Sonra aslan pençesiyle, bu edep bilmezi yere kapaklattı.

Gerçekten Osmanlı Sultanının huzurunda, yeri öpecek yüzlerce elçi sıra bekliyordu. Herbirinin ayrı dertleri, ricaları vardı. Rus elçisini ise, sadece hatır için kabul etmişti. Sadaret kaymakamı Kara Mustafa Paşa ricacı olmuştu.Sultan IV. Mehmed, bu densizliğe pek sinirlendi:-Defolun!...Sizi görmek istemiyorum...diye bağırdı. Aslında yumuşak huylu bir insandı. Fakat elçiye olduğu kadar, Çavuşa da kızdı. Çünkü cezalandırmak gerekiyorsa huzurda değil, dışarıda yapılmalıydı. Bu yüzden bağırma ya mecbur kalmıştı. Papaz sakallı Rus önde, Mabeyn çavuşu arkada, doğru Kaymakam Paşa’nın yanına vardılar. Kara Mustafa Paşa merakla bekliyordu:-Padişah Efendimiz ne buyurdular?..diye sordu.İkisi de susuyorlardı. Huzurdan nasıl kovulduklarını süklüm püklüm anlatmaya başladılar. Merzifonlu Paşa, böyle bir şeyi hiç beklemiyordu. Padişahtan fazla hiddetlendi. Elçiyi tokatlamaya başladı:-Gidi Moskof kafiri!..Biz de şefaat edip, senin gibi kılıksızı “Zât-ı Şâhâneye” yollarız. Ulumasını bilmeyen kurt sürüye kurt düşürür derler. Sen kim, elçilik kim?...diye bağırıyordu. Sonra ötekine döndü:-Sen de Çavuş!...Tiz olasın...Şu pis ve iblis suratlıyı derhal Âsitane dışına süresin!.. Yoksa sen dahi onun yanını boylarsın...dedi,Çavuş yerden bir temenna çaktı ve:-Emrin başım üstüne Devletlû Paşam.. deyip Rus’u iteklemeye başladı. Herşeye rağmen ikisi de kelleyi kurtardıkları için memnundular. Hızla dışarı fırladılar.Merzifonlu’nun asıl gayesi, yeni imzalanan Rusya-Lehistan anlaşmasını bozmaktı. Bu sebeple elçiyi Padişaha yollamıştı. Fakat bu papaz bozuntusu işleri berbat etmişti. Şimdi başka şeyler yapılması gerekliydi. Derhal Lehistan Kralına bir mektup yolladı. Şunları yazdı:“Ey Sobiewsky!.. Şunu bilesin ki, Rusya ile imzaladığınız anlaşma bizim için asla mühim değildir. Allah’a Hamd olsun... Osmanlı kuvvetleri o haldedir ki, üzerimize yürüyen 7 ve 9 kral, sakalımızdan bir kıl dahi koparamamışlardır.Yine Allah’a Hamd ve Resulullah’a Salât ve Selâm olsun ki, o kralların tac ve taht ları şimdi ne haldedir!... Bunu da size tarih söylesin. İnşaallah Osmanlılar Devlet-i Ebed Müddet dünya yıkılıncaya kadar devlet sahibi olacaklardır...Vesselam.Herşeye rağmen sulh yolları kapanmışa benziyordu. Leh antlaşmasından sonra Rus lar, Ukrayna’ya saldırdılar. O tarihte Ukrayna, Osmanlı hakimiyeti altındaydı. Bunun üzerine 19 Şubat 1678’de Rusya’ya harp ilan edildi. 30 Nisan’da Padişah IV. Mehmed Han kumandasındaki Osmanlı ordusu sefere çıktı. 21 Mayıs’ta Hacıoğlupazarı’na varıldı. Avcı Mehmet Han burasını pek severdi. 5 yıl önce çıktığı seferde küçük oğlu Ahmet burada dünyaya gelmişti. Ertesi gün Veziriazam Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Padişahın huzuruna çıktı:-Devletlü Sultanım... Destur verirseniz, buradan sonraki harekatı biz halledelim. Rus kafirini bulduğumuz anda mahvü perişan eylemeye elbette gücümüz yeter. Zatı Şahane yi daha ileriye yormak gereksizdir... dedi.Dünyanın en iyi cirit atan süvarisi Mehmet Han cevap verdi: -Lalam!.. Devleti Aliyye ordularının ve sizin gibi bir Serdarın yenemeyeceği kuvvet yoktur...Lâkin bizim dahi “Sefer”niyetimiz bâkîdir.Otağda bulunan Hâce-i Sultânî Vanî Mehmed Efendi söze karıştı:-Bilirsiniz ya Hünkarım... “Her işin sevabı, niyete göre verilir” Sizin niyetiniz dahi Cihad olduğuna göre, ecrini kazandınız demektir.Padişah başını sallıyordu. Merzifonlu yine söz aldı:-Hem de Sultanım, şu Moskoflar, tebaanız olan Kırım Hanına vergi veririler. Padişah efendimizin bu sefere çıkması, onlara fazla kıymet vermek olmaz mı? Buraya kadar teşrifiniz kifayet eder Hünkarım.IV. Mehmed hocasını pek severdi. Çocukluğundan beri birlikteydiler. Onun bu sözü üzerine, Serdarlığı Veziriazam Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’ya verdi.26 Mayıs Cuma... Bu Mübarek günde, Ordu-yu Hümayun, düşmanın kalbine doğru hareket etti. Padişah dualar ederek, bu kahramanları uğurladı:-Cenâb-ı Hak kılıcınızı keskin, yolunuzu açık eylesin!...-Âmin...Âmin...Düşmanın kalbi Çehrin kalesinde atıyordu. Çünkü istilacı Rus ordusu oradaydı. Hain Ukrayna valisi de oraya kaçmıştı. Bütün yollar Çehrin’e çıkıyordu. Tuna nehri geçildi... Turla (Dniestr) nehri geçildi... Aksu (Bug) nehri geçildi...Yarıyolda ulaklar, Serdar’a haber getirdiler:“200.000 kişilik yeni bir Rus ordusu, Çehrin civarına yetişti. Kumandanları Prens Romodanof idi. Merzifonlu:-İnlerinden çıkmışlar!...diye mırıldandı. Sonra Kırım Hanına haber saldı:-Şu sürüyü kollayasın!..7 hafta içinde Çehrin’e ulaştılar. Kalenin etrafı bataklık idi. Romodanof, 200.000 zavallıyı bu batağa gizlemişti. Siper kazıp saklanmışlardı. Kale içinde de 20.000 asker mevcuttu. 2 Temmuz 1678...Osmanlı Ordusu Çehrin muhasarasına başladı. Kırım Hanı bataklıktaki sürüyü kontrol ediyordu. Kale kenarındaki Tasma çayı üzerinde 3 köprü vardı. buradan Rus yardımı gelebilirdi. Serdar, üçünü de havaya uçurdu. Yardım yolları kapanan Çehrinliler, canla başla çalışmaya mecburdular. Fakat kaleden burunlarını çıkaramıyorlardı. Çünkü çıkaranı Gaziler, ördek gibi avlıyorlardı. 33 gün içinde Çehrin içinde dövüşecek asker kalmadı. Tasma çayının üstü düşman cesetleriyle kaplıydı. Osmanlıların zafer ayı geçmek üzereydi. Fakat 21 Ağustos 1678 sabahına karşı Çehrin fetholundu. Doğudan doğan İslam ışığı, bu kuzey kalesini aydınlattı. Cuma namazını Vani Mehmed Efendi kıldırdı.Artık Serdar başka bir şey düşünmüyordu: bataklıkta gizlenen 200.000’lik sürüyü temizlemek. Kırım Hanı bir tekini bile kaçırmamıştı. Kıpırdayanı yok etmişti. Fakat Romodanof, bu sırada garip bir emir verdi:-Hiçbir Rus yerinden kıpırdamasın!..Böylece Osmanlı askerini batağa çekmek istiyorlardı. Gaziler ellerinden eleni esirgemediler. Lakin, çok geniş bir sahaya yayılan bu bataklık sineklerini yok etmek imkansızdı. Teker teker öldürmek ise fazla zaman isterdi. Oysa “General Kış” gelmek üzereydi. Sert kuzey rüzgarları geceleyin kar düşürüyordu. Üstelik savaşmak istemeyen bir orduyla değil savaş, barış bile yapılamazdı. Merzifonlu , ordusunu batağa saplamak niyetinde değildi. -Bu kadar ders şimdilik kâfi...dedi. Sonra da dönüş emrini verdi.20 Kasım 1678... Gaziler sevinç ve zafer naralarıyla İstanbul’a vardılar. Büyük şenlikler yapıldı. Bu sefer, 6 ay 20 gün sürmüştü.Osmanlı ordusu ayrılır ayrılmaz, bataklıktaki ordu canlandı. Prens Romodanof kahramanlaştı. Meydanı boş bulunca, harpçilik oynamaya heveslendi. Bütün kış, Çehrin kalesini ve Kırımlıları rahatsız ettiler. Bunu üzerine Padişah, Veziriazamı çağırttı ve:-Lala!.. Moskof üzerine yine sefere çıkıyoruz. Bu defa, mümkünü yok, sefer sonuna kadar beraber olacağız... dedi.29 Ekim 1680...Cihan Sultanı IV. Mehmed Han ve Ordu-yu Hümayun, kış olmasına rağmen İkinci Moskof seferine başladı. Rus çarı durumu öğrenir öğrenmez aklı başından gitti. Derhal Kırım Hanına ricacılar gönderdi. Hediyeler sundu. Sulh istedi. Padaişah katında şefaat diledi. Ne istenirse kabule âmâde olduğunu arzetti. 11 Şubat 1681’de Edirne Muahedesi imzalandı. Ruslar, gerçekten her şartı kabul ettiler. Bu antlaşmayı tasdik ederken, IV. Mehmed Han, Rus elçisine şunları söyledi:-Çarına bildir!...Sulh şartlarına muhkem riayet eyleye. Ve dahi Kırım Hanına vergi sini zamanında ödeye!..İllâ cezası tertib oluna...




Sultan II. Abdülhamid demiryolu inşasına ehemmiyet vermişti . Toplam 33 yıl (1876–1909) padişahlık yapan Sultan II. Abdülhamid, bir hatırasında şunları ifade eder: "Bütün kuvvetimle Anadolu Demiryollarının inşasına çalıştım. Bundaki maksadımız, Mezopotamya ve Bağdat'ı Anadolu'ya bağlamak ve Basra Körfezine kadar ulaşmaktır. Alman yardımı sayesinde, buna maksat hasıl olmuştur. "Eskiden arazide çürüyen mahsülât ve hububatımız, şimdi rahatça sevkıyat bulmakta, madenlerimiz dünya piyasasına arz edilmektedir. "Hasılı, Anadolu için hayırlı, menfaatli bir istikbal hazırlanmıştır." * * * 66 yıllık Osmanlı döneminde (1856-1922) uzunluk rakamlarıyla birlikte inşa edilen demiryollarını şöylece sıralamak mümkün: * İzmir-Aydın ve şubeleri 610 km. * İzmir-Kasaba ve uzantısı 695 km. * Rumeli Demiryolları: 2383 km. * Anadolu-Bağdat DY: 2424 km. * Şam-Hama: 498 km. * Yafa-Kudüs: 86 km. * Bursa-Mudanya arası: 42 km. * Ankara-Yahşihan arası: 80 km. Yekûn: 8.600 km. * * * Burada önemli bir başka nokta da şudur: Osmanlı döneminde inşa edilen demiryolu hattının ancak 4000 kilometrelik (yarısından bile az) bölümü, misak-ı millî sınırları içinde kalabilmiş, geri kalan kısmı ise elimizden çıkıp gitmiş.



Osmanlılarda ilk önemli matematikçi ve astronom 1440’da vefat eden Bursa'lı Kadizade Rumi’dir. Musa Paşa da denen Kadızade-i Rumi, önce Bursa' da öğrenim gördü. Matematik ve astronomiyi Molla Fenari' den öğrendi. Kadızade, öğretimini Bursa’da yaptı. Kız kardeşinden başka kimseye haber vermeden Horasan’a oradan Türkistan’a giderek bilgisini artırmaya çalıştı. Timur Han’ın torunu Ulug Bey (1394-1449) zamanında Semerkand’da bulunduğu sırada, müdür Gıyaseddin Cemşid’in ölümü üzerine Semerkand rasathanesi müdürlüğüne, aynı zamanda Semerkand Medresesi baş müderrisliğine getirildi. Dört köşe olan bu medresenin dört tarafında dört sınıf vardı. Bir gün Uluğ Bey, müderrislerden birini görevden uzaklaştırdı. Kadızade, bunu protesto etmek için derslerine girmedi. Uluğ Bey, onu hastalandı sanarak ziyarete geldi. Karşısında Uluğ Bey’i gören gören Kadızade, 20. yüzyıl profesörlerine örnek olabilecek şu açıklamayı yapmış:" Biz müderrisliği, hiçbir kimseyle ilgisi olmayan bir görev zannederdik. Halbuki şimdi bunun da hüküm sahiplerinin elinde oyuncak olduğunu gördük. Öyleyse biz de dersten vazgeçtik."Bunun üzerine Uluğ Bey, görevden aldığı müderrisi eski görevine döndürdü ve bir daha bu işlere karışmayacağını açıkladı. Tarihte gerçekten büyük olan bilim adamlarının ve yöneticilerin varlığına bir örnek.



Fatih’in bilime olan hizmetlerine tanıklık eden anıtların en önemlisi, kuşkusuz camisinin etrafına yaptırdığı medreselerdir... Ancak ilk medrese eğitimi, fetihten hemen sonraki günlerde cami haline getirilen Ayasofya’da başlamış ve caminin yanındaki papaz odaları boşaltılarak öğrencilerin buralarda kalmaları sağlanmıştır. Molla Hüsrev’in başmüderrisliğe getirildiği bu ilk öğretim kurumunda, İstanbul’un ilk kadısı,Ayasofya'yı Cami olarak “tescil eden” Hızır Çelebi ’nin ilk müderrisler arasında bulunduğu görülmektedir. Bu sıralarda molla Zeyrek de müderris olarak Zeyrek camisinde derslere başlamıştır. (Türkiye Tarihi 2 s: 243) İşte İstanbul’da fetihten sonra öğretime başlayan ilk iki medrese bunlarrdır. Fatih medreselerinin yapımı bitince, Zeyrek’teki öğrenciler oraya taşınmış, Ayasofya’da ise öğretim sürdürülmüştür. Vakfiyesinde de belirtildiği üzere, Medaris-i Semaniye adı ile Fatih Camii’nin etrafında yapılmış olan bu yeni kuruluş, sekiz medrese ve her medresenin arkasında Tetimme adı verilen daha küçük sekiz medreseden oluşmaktadır. Ayrıca müderris ve öğrencilerin yararlanması için bir kitaplık, bir Darüşşifa ve bir de misafirhane bulunmakta idi. medreselerin her birinde “akli” ve “natli” bilimlerde birer müderris, Daruşşifada ise hangi ulustan olursa olsun iki hekim, bir göz hekimi, bir cerrah ve bir de eczacı görevlendirilmişti. Hekimlerin hastaları günde iki kez ziyaret etmeleri şart koşulmuştur.Fatih döneminde üzerinde durulması gereken önemli bir kuruluş da hızla geliştiği görülen bir yüksek okul niteliğindeki Enderun Okulu’dur. Bu kuruluş içinde askerlik, yöneticilik,güzel sanatlar bölümleri olduğu gibi, ayrıca bir de hastane bulunmakta idi. tanzimat dönemine kadar yaşadığı görülen Enderun Okulu’nda Galata Sarayı,Eski Saray ve Edirne Sarayı gibi sarayların orta dereceli saray okullarını bitirenler kabul edilmekte idi.



Kara Çebeş ve Menküb'ün fethinde sahte ricat taktiğinin uygulandığı görülmektedir. Kara Çebeş fethinde Orhan Gazi, kaleye bir konak mesafede askeri üç bölüğe ayırdı. Kendi komutasındaki bir bölüğü hisarın önüne yerleştirdi. Gece olunca diğer bir bölük hisarın arkasında mevzi aldı. Üçüncü bölük ise bir dere içine girdi. Kuşatma harekâtı başladıktan bir kaç gün sonra Osmanlı birlikleri geri çekilme görüntüsü veren geri harekâta başladılar. Bizanslılar, Türklerin kaçtıkları zannına kapıldıkları gibi, kale önünde yakaladıkları bir Türk askerinden de düşmanlarının kaçtığı şeklinde yanlış istihbarat aldılar. Bunun üzerine kaleden çıktılar ve pusuya düştüler. Bu suretle Kara Çebeş'in fethi mümkün oldu36. 1475-76 tarihinde Kırım'da bulunan Menkub şehri Ahmed Paşa tarafından muhasara edilmişti. Kalenin savaş yoluyla alınamayacağını gören Ahmed Paşa, burada bir miktar asker bırakarak geri çekildi. Bir kaç gün sonra buradaki askerler de çekildiler ve pusuya yattılar. Muhasara öncesinde kaleye dışarıdan bir çok insan girmişti ve uzun süren muhasarada erzak vs. sıkıntısı başlamıştı. Osmanlı askerinin geri çekildiğini görünce hemen hisardan dışarı çıkmaya başladılar. Bunun üzerine harekete geçen Osmanlı askerleri hücuma geçerek hisarın kapısını ele geçirdiler ve şehri fethettiler



Fatih’in oğlu Sultan Cem’e, Papaların yaptıkları eziyetler, onların kendi dinlerinden olmayanlara ne gözle baktıklarının açık göstergesidir. Papa VIII. İnnocent, Saint Jean şövalyelerinden Sultan Cem’i para ile satın almıştır. Yani insan tacirliği yaptığı delilli, ispatlıdır. Papa huzuruna getirilen Sultan Cem’e, Hıristiyan olduğu takdirde, kendisini Macar kralı yapacağını vadetmiştir. Yani din değiştirmesi için, rüşvet teklif etmiştir. Cem Sultan bunu şiddetle reddettiğinde, Papa “Ben senin bizim fakir Hıristiyanlar’a bol sadaka verdiğini işittim. Hıristiyanlığı seviyorsun zannettim” deyince, Cem Sultan acıyan bakışlarla Papa’ya bakarak “İşte siz burada yanılıyorsunuz. Biz insanların inançlarına bakmaksızın, ihtiyacı olanlarına yardım ederiz. Bizim dinimiz bunu emreder” dediğinde, Papa öfkelenerek ve maalesef “Öyle ise bir köşede sinip yat” diyerek; zaten olmayan terbiyesinin seviyesini ortaya döküvermiştir. Cem Sultan’ın babası Fatih idi. Papalar onu, onaltı defa zehirletme teşebbüsünde bulunmuş ve onyedincisinde; başarılı olmuşlardır. Roma Papalarının ekserisi, insan zehirlemenin üstadıdır.

Bunlardan Cem Sultan’ı son kere satın alan Alexandr Borcia, birçok muhalifini, üstadı olduğu Tofana zehri ile ortadan kaldırmıştır. Cem Sultan’ı da Napoli Kralı’na satmadan önce, Tofana ile zehirletmiştir. Bu zehir zamanla tesirini gösterirdi. Başı, boynu, yüzü, gözü şişirerek öldürür dü. Cem Sultan da böyle oldu. Bu Papa evli olmadığı halde, çok ahlaksız bir kızı, iki de oğlu vardı? Bu kızı ağabeyi ve kardeşi ile yasak ilişkilere girmeyi normal sayardı. Papa Borcia, Cem Sultan’ı hem Napoli kralına satmış, hem de cenazesini paraya çevirmek için ölüsünü geri almaya çok uğraşmıştır. Napoli kralı ile bozuşmuştur. Papalar, siyasi sahada güçlendikçe, Haçlı seferleri tertiplemişlerdir. Bu seferlerin hedefi Türk toprakları idi. En son Haçlı seferleri de, Birinci Dünya Harbi’nde, Osmanlı devletini yıkmaya çalışan İtilaf devletleri orduları idi. Almanlar Papa’ya bağlı olmadıklarından, Papa onları da gözden çıkarmıştı.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
22 Rebiü'l-Evvel 1439
Miladi:
11 Aralık 2017

Söz Ola
Padişah-ı âlem olmak bir kuru kavga imiş, bir veliye bende olmak cümleden ala imiş.
Yavuz Sultan Selim Han
Osmanlılar Twitter