Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


1912 senesi. Osmanlı tarihinin en karanlık sayfalarından biri olan Balkan savaşı günleri. Aralık ayı başları idi. Edirne Müstahkem Mevkii Kumandanı Şükrü Paşaya gelen şifreli bir telgrafta, Bulgarlarla mütareke yapıldığı bildiriliyordu. Aylardan beri kuşatma atında bulunan Edirne’de yiyecek ve cephane iyice tükenmişti. Buna rağmen bu atalar yadigarını, her türlü takdirin üstünde bir cesaret ve kahramanlıkla savunuyorlardı. Balkan savaşlarını konu alan bir yabancı yazar:-Hiç kimse Edirne’nin akıbetinden, cesur müdafii Şükrü Paşa ve askerlerini sorumlu tutamaz. Demişti.Mütareke sırasında müttefikler arasında başlayan barış görüşmeleri devam ediyordu. Eğer Türkiye ile Balkan devletleri arasında anlaşma sağlanamazsa, savaşın tekrar başlayacağı söyleniyordu. İstanbul’dan gelen ikinci bir telgraf haberi de bunu teyit ediyor, Edirne’nin dayanması isteniyordu. Şükrü Paşa bundan memnundu. -Son kurşunu atmadan şehri düşmana teslim etmem, diyordu.

Babıâlî’ye gönderdiği telgrafta kararırını şöyle açıklıyordu: “Bu mukaddes şehri deni ve hunhar bir düşmana teslim edecek kadar alçak bir kumandan, tarihimizde görülmemişti. Bu cinayeti ben de irtikab etmeyeceğim”Şükrü Paşa, ikinci telgrafı aldıktan üç gün sonra, Bulgarlar tarafından kuşatılmış bulunan Edirne dışında bulunan ve şehirdeki karargah ile irtibatı kesilmiş olan bir birliğe yeni bir talimat göndermek ihtiyacını duydu. Bu kolay bir iş değildi. Talimatı götürecek bir veya birkaç kişi, kuşatma hattını geçerken ölümle karşı karşıya gelebilirdi. Şükrü Paşa, karargahtaki subayları birer birer gözünün önüne getirdi. Bu tehlikeli, fakat o nisbette de şerefli görevi kime verebileceğini düşündü. Üsteğmen Mehmet Ali, Üsteğmen Cafer, Teğmen Şevket ve Teğmen Sadık. Bunların dördü de yiğit çocuklardı. Hepsini de ayrı ayrı tecrübe etmişti. Kurmay başkanını çağırdı. Bu sırada topçu alayı kumandanı da yanında bulunuyordu. Kurmay başkanı tercihin kendisine bırakıldığını anlayınca:-Paşa hazretleri, bunları dördü de cevherli, ateş gibi gençler. Fakat bendeniz Teğmen Sadık beyi bu iş için daha uygun görüyorum. Ama takdir yine sizindir. Topçu Alay kumandanı da kurmay başkanının mütalaasına katıldı:-Binbaşı beyin tercihi yerindedir paşam.Şükrü Paşa sordu:-Bu tercihi nasıl yaptınız?Kurmay başkanı cevap verdi:-Teğmen Sadık Edirnelidir. Memleketinin kurtuluşu için yapamayacağı fedakarlık yoktur. Sonra yolları, arkadaşlarından daha iyi bilir. Şükrü Paşa:-Bu mukaddes şehir hepimizindir. Edirne’nin kurtuluşu için hepimiz canımızı verebiliriz. Fakat yoları iyi bildiğine göre, burada haklısınız. Teğmen Sadık’ı çağırınız, kendisi ile bizzat ve yalnız konuşmak istiyorum.-Emredersiniz paşa hazretleri!Aradan yarım saat geçti, geçmedi. Kumandan paşa yalnız kalmıştı. Harita üzerinde bazı işaretler yapıyor, Bulgar topçusunun yoğun ateşinin yerlerini tespit ediyordu. İçeriye giren bir posta eri, Sadık beyin geldiğini haber verdi. Paşa:-Gelsin, bekliyorum,dedi.Teğmen Sadık, bir dakika sonra kumandanın yanındaydı. Aslan gibi bir delikanlı idi Şükrü Paşa, selamı aldıktan sonra, yerinde kalktı, teğmenin yanına kadar geldi ve bir baba şefkati ile elini omzuna koydu:-Oğlum, dedi, sana tehlikeli, fakat çok şerefli bir vazife vermek istiyorum. Senin gibi bir Türk evladının cesaret ve kahramanlığının arttıracak sözleri de fazla buluyorum. Ne dersin?Sadık hazırol vaziyetinde duruyor, gözünü kırpmıyordu. Yalnız, bakışları o kadar tatlıydı ki, kendisine gösterilen güven ve teveccühten çok sevindiği derhal belli oluyordu. -Her tehlikeli vazife bana şeref verir paşam. Hata bu, hayatım pahasına bile olsa.Paşa sordu:-Hayatım pahasına mı dediniz?-Evet paşa hazretleri, hayatım pahasına bile olsa.Şükrü Paşa teğmenin bu mertçe sözlerden duygulanmış ve gözleri dolmuştu. -Öyle ise, dedi, kurmay başkanını gör, ondan lüzumlu talimatları al. Bu akşam hava karardıktan sonra yola çıkarsın. Allah yardımcın olsun Sadık.Teğmen Sadık topuklarını birbirine vurdu. -Başüstüne paşam!Geriye döndü, sert adımlarla kumandan paşanın odasından çıktı.Yanında kurmay başkanı olduğu halde topçu mevzilerini teftiş ettikten sonra karargaha dönen Şükrü Paşa, bir kurmay Yüzbaşının verdiği acı haberle karşılaştı. -Teğmen Sadık şehit oldu paşam!Teğmen Sadık görevini başarmış, fakat geriye dönerken düşmanın bir yaylım ateşine maruz kalarak vurulmuştu. Bu haber verilirken, kumandanlık odasında Şükür Paşa ve kurmay başkanından başka beş altı subay daha vardı. Şükrü Paşa başını önüne eğdi:-Vah Sadık vah, içim yandı! Dedi. Fakat subaylara bezginlik gelir endişesi ile birden başını kaldırdı. O sert halini aldı. Gözlerini silah arkadaşlarının üzerinde gezdirdi:-Hayır hayır, Sadık’a acımağa hiç birimizin hakkı yok. Sonra ruhu azap içinde kalır. Şehadet en büyük mertebedir. O da mertebeyi kazandı. Arkadaşlar, bu mukaddes vatan için hepimiz ölebiliriz!Odada bulunan subaylar, kumandanın sözlerini heyecana tasdik ettiler:-Bu mukaddes vatan için hepimiz ölebiliriz!Sabahın erken saatlerinde başlayan şiddetli bir topçu düellosundan sonra nisbi bir sükun hasıl olmuştu. Eğer ara sıra makinalı tüfeklerin aralıklı ateşleri olmasa, savaş haline son verildiği sanılabilirdi. Halbuki birkaç saat sonra daha büyük bir fırtına kopacak, kan gövdeyi götürecekti. Şükrü Paşa bu yeni harekat için kurmayları ile konuşuyor, onların görüşlerini soruyor, direktifler veriyordu. Söz, evvelce irtibatı kesildiği halde, Teğmen Sadık ile gönderilen talimatı aldıktan sonra kurtulan piyade birliğine gelmişti. Kurmay başkanı:-Birlik azimli bir süngü hücumundan sonra kendisine yol açmış ve az bir kayıpla esas kıtasına katılmayı başarmıştır, dedi.Teğmen Sadık şehit olmuş, fakat yüzlerce silah arkadaşını kurtarmıştı. Şükrü Paşa birden sordu:-Sadık’ın şehadet haberini ailesine haber verdiniz mi?-Evet Paşa hazretleri, emriniz dün yerine getirildi.-Peki, maddi bir sıkıntıları var mı imiş?-O cihet halledildi, icabına bakıldı Paşam!Bu konuşma sırasında posta eri, kucağında bir çocuğu olan genç bir kadının kumandan paşa ile görüşme istediğini haber verdi. Sürüp giden kuşatmadan bıkıp usanan halk ve özellikle kadınlar, hemen hemen her gün karargaha başvuruyorlar, türlü isteklerde bulunuyorlardı. Ancak bunlardan hiç biri kumandanın odasına giremezler, dertlerini karargah subaylarına söylerlerdi. Kiminin askerde evladı vardı, kimi başka bir cephede dövüşen kocasından veya babasından haber sorardı. Herhalde bu genç kadın da onlardan biri olacaktı. Kurmay başkanına:-Sorun bakalım, dedi, ne istiyormuş, beni ne için görecekmiş?Kurmay başkanı posta ile dışarı çıktı ve iki üç dakika sonra geri döndü. Gelen çocuklu genç kadın, şehit Sadık’ın dul hanımı, kucağındaki de yetim yavrusu idi. Henüz on aylıktı. Kurmay başkanı:-Sizinle görüşmek istiyor ve bu hususta ısrar ediyor. Bir şehit hanımının buna hakkı olduğunu söylüyor.Şükrü Paşa yerinden kalktı, kapıyı bizzat açtı:-Gel kızım, gelİçeriye, belki onyedi-onsekiz yaşlarında, kucağında nur topu gibi bir çocuk olan, şehit Sadık’ın hanımı girdi. Metin ve vekarlı idi. Ağlamıyordu. Paşa, köşedeki sandalyelerden birini gösterdi:-Otur yavrum.Genç kadın oturmadı.-Paşam, dedi, sizi fazla rahatsız edecek değilim. Bir tek dileğim var, yalnız onu söyleyeceğim. Sadık’ım, benim bircik erkeğim şehit oldu. Allah’ına kavuştu. Şimdi onun boş bıraktığı yeri ben doldurmak istiyorum. Bu mukaddes vatan uğruna hepimiz ölebiliriz değil mi paşam?Şükrü Paşa, o mert ve şerefli asker:-Evet kızım, dedi, evet yavrum bu mukaddes vatan uğruna hepimiz ölebiliriz.Sonra geriye döndü. Gözlerinden boşanan yaşları bu kahraman Türk anasına göstermek istemiyordu.




Osmanlılarda İslam ahlâkı hakimdi. Umumî kaideler dahil, herkes, İslam ahlâkına ve örfe uymak zorundaydı. Vatanseverlik, vakar, büyüğe hürmet, küçüğe şefkat, vefa ve sadakat, hayırseverlik, cömertlik, merhamet ve hoşgörü, namus, temizlik, hayvan ve bitki sevgisi, his, kıymet ve idealleri başlığı altında toplanabilen ahlâk ölçülerine titizlikle riayet edilirdi. Güzel ahlâk ve bu değer ölçüleri sayesinde, Türk toprakları emniyet ve huzur içindeydi ve kardeşlik havası hakimdi. II. Abdülhamid Han zamanında Osmanlı ülkesinde bulunan Edmondo da Amicis, Constantinopoli adlı eserinde:"Paşasından sokak satıcısına kadar istisnasız her Türkte vakar, ağırbaşlılık ve asillik ihtişamı vardır. Hepsi, derece farkları olmasına rağmen, aynı terbiyeyle yetişmişlerdir. Kıyafetleri farklı olmasa, İstanbul'da bir başka tabakanın olduğu belli değildir... İstanbul'un Türk halkı, Avrupa'nın en nazik ve kibar cemaatidir. En ıssız sokaklarda bile, bir yabancı için küçük bir hakarete uğrama tehlikesi yoktur. Namaz kılınırken bile bir Hristiyan camiye girip, Müslüman ibadetini seyredebilir. Size bakmazlar bile, küstahça bir bakış değil, sizinle ilgilenen mütecessis bir nazar dahî göremezsiniz. Kahkaha ve kadın sesi duyamazsınız. Fuhuşla ilgili en küçük bir olaya şahit olmak imkân dışıdır. Sokaklarda bir yerde birikmek, yolu tıkamak, yüksek sesle konuşmak, çarşıda bir dükkânı lüzumundan fazla işgal etmek, ayıp sayılır..." demektedir.



Sultan II. Abdülhamid demiryolu inşasına ehemmiyet vermişti . Toplam 33 yıl (1876–1909) padişahlık yapan Sultan II. Abdülhamid, bir hatırasında şunları ifade eder: "Bütün kuvvetimle Anadolu Demiryollarının inşasına çalıştım. Bundaki maksadımız, Mezopotamya ve Bağdat'ı Anadolu'ya bağlamak ve Basra Körfezine kadar ulaşmaktır. Alman yardımı sayesinde, buna maksat hasıl olmuştur. "Eskiden arazide çürüyen mahsülât ve hububatımız, şimdi rahatça sevkıyat bulmakta, madenlerimiz dünya piyasasına arz edilmektedir. "Hasılı, Anadolu için hayırlı, menfaatli bir istikbal hazırlanmıştır." * * * 66 yıllık Osmanlı döneminde (1856-1922) uzunluk rakamlarıyla birlikte inşa edilen demiryollarını şöylece sıralamak mümkün: * İzmir-Aydın ve şubeleri 610 km. * İzmir-Kasaba ve uzantısı 695 km. * Rumeli Demiryolları: 2383 km. * Anadolu-Bağdat DY: 2424 km. * Şam-Hama: 498 km. * Yafa-Kudüs: 86 km. * Bursa-Mudanya arası: 42 km. * Ankara-Yahşihan arası: 80 km. Yekûn: 8.600 km. * * * Burada önemli bir başka nokta da şudur: Osmanlı döneminde inşa edilen demiryolu hattının ancak 4000 kilometrelik (yarısından bile az) bölümü, misak-ı millî sınırları içinde kalabilmiş, geri kalan kısmı ise elimizden çıkıp gitmiş.



Osmanlılarda ilk önemli matematikçi ve astronom 1440’da vefat eden Bursa'lı Kadizade Rumi’dir. Musa Paşa da denen Kadızade-i Rumi, önce Bursa' da öğrenim gördü. Matematik ve astronomiyi Molla Fenari' den öğrendi. Kadızade, öğretimini Bursa’da yaptı. Kız kardeşinden başka kimseye haber vermeden Horasan’a oradan Türkistan’a giderek bilgisini artırmaya çalıştı. Timur Han’ın torunu Ulug Bey (1394-1449) zamanında Semerkand’da bulunduğu sırada, müdür Gıyaseddin Cemşid’in ölümü üzerine Semerkand rasathanesi müdürlüğüne, aynı zamanda Semerkand Medresesi baş müderrisliğine getirildi. Dört köşe olan bu medresenin dört tarafında dört sınıf vardı. Bir gün Uluğ Bey, müderrislerden birini görevden uzaklaştırdı. Kadızade, bunu protesto etmek için derslerine girmedi. Uluğ Bey, onu hastalandı sanarak ziyarete geldi. Karşısında Uluğ Bey’i gören gören Kadızade, 20. yüzyıl profesörlerine örnek olabilecek şu açıklamayı yapmış:" Biz müderrisliği, hiçbir kimseyle ilgisi olmayan bir görev zannederdik. Halbuki şimdi bunun da hüküm sahiplerinin elinde oyuncak olduğunu gördük. Öyleyse biz de dersten vazgeçtik."Bunun üzerine Uluğ Bey, görevden aldığı müderrisi eski görevine döndürdü ve bir daha bu işlere karışmayacağını açıkladı. Tarihte gerçekten büyük olan bilim adamlarının ve yöneticilerin varlığına bir örnek.



Fatih’in bilime olan hizmetlerine tanıklık eden anıtların en önemlisi, kuşkusuz camisinin etrafına yaptırdığı medreselerdir... Ancak ilk medrese eğitimi, fetihten hemen sonraki günlerde cami haline getirilen Ayasofya’da başlamış ve caminin yanındaki papaz odaları boşaltılarak öğrencilerin buralarda kalmaları sağlanmıştır. Molla Hüsrev’in başmüderrisliğe getirildiği bu ilk öğretim kurumunda, İstanbul’un ilk kadısı,Ayasofya'yı Cami olarak “tescil eden” Hızır Çelebi ’nin ilk müderrisler arasında bulunduğu görülmektedir. Bu sıralarda molla Zeyrek de müderris olarak Zeyrek camisinde derslere başlamıştır. (Türkiye Tarihi 2 s: 243) İşte İstanbul’da fetihten sonra öğretime başlayan ilk iki medrese bunlarrdır. Fatih medreselerinin yapımı bitince, Zeyrek’teki öğrenciler oraya taşınmış, Ayasofya’da ise öğretim sürdürülmüştür. Vakfiyesinde de belirtildiği üzere, Medaris-i Semaniye adı ile Fatih Camii’nin etrafında yapılmış olan bu yeni kuruluş, sekiz medrese ve her medresenin arkasında Tetimme adı verilen daha küçük sekiz medreseden oluşmaktadır. Ayrıca müderris ve öğrencilerin yararlanması için bir kitaplık, bir Darüşşifa ve bir de misafirhane bulunmakta idi. medreselerin her birinde “akli” ve “natli” bilimlerde birer müderris, Daruşşifada ise hangi ulustan olursa olsun iki hekim, bir göz hekimi, bir cerrah ve bir de eczacı görevlendirilmişti. Hekimlerin hastaları günde iki kez ziyaret etmeleri şart koşulmuştur.Fatih döneminde üzerinde durulması gereken önemli bir kuruluş da hızla geliştiği görülen bir yüksek okul niteliğindeki Enderun Okulu’dur. Bu kuruluş içinde askerlik, yöneticilik,güzel sanatlar bölümleri olduğu gibi, ayrıca bir de hastane bulunmakta idi. tanzimat dönemine kadar yaşadığı görülen Enderun Okulu’nda Galata Sarayı,Eski Saray ve Edirne Sarayı gibi sarayların orta dereceli saray okullarını bitirenler kabul edilmekte idi.



Kara Çebeş ve Menküb'ün fethinde sahte ricat taktiğinin uygulandığı görülmektedir. Kara Çebeş fethinde Orhan Gazi, kaleye bir konak mesafede askeri üç bölüğe ayırdı. Kendi komutasındaki bir bölüğü hisarın önüne yerleştirdi. Gece olunca diğer bir bölük hisarın arkasında mevzi aldı. Üçüncü bölük ise bir dere içine girdi. Kuşatma harekâtı başladıktan bir kaç gün sonra Osmanlı birlikleri geri çekilme görüntüsü veren geri harekâta başladılar. Bizanslılar, Türklerin kaçtıkları zannına kapıldıkları gibi, kale önünde yakaladıkları bir Türk askerinden de düşmanlarının kaçtığı şeklinde yanlış istihbarat aldılar. Bunun üzerine kaleden çıktılar ve pusuya düştüler. Bu suretle Kara Çebeş'in fethi mümkün oldu36. 1475-76 tarihinde Kırım'da bulunan Menkub şehri Ahmed Paşa tarafından muhasara edilmişti. Kalenin savaş yoluyla alınamayacağını gören Ahmed Paşa, burada bir miktar asker bırakarak geri çekildi. Bir kaç gün sonra buradaki askerler de çekildiler ve pusuya yattılar. Muhasara öncesinde kaleye dışarıdan bir çok insan girmişti ve uzun süren muhasarada erzak vs. sıkıntısı başlamıştı. Osmanlı askerinin geri çekildiğini görünce hemen hisardan dışarı çıkmaya başladılar. Bunun üzerine harekete geçen Osmanlı askerleri hücuma geçerek hisarın kapısını ele geçirdiler ve şehri fethettiler

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
23 Rebiü'l-Evvel 1439
Miladi:
12 Aralık 2017

Söz Ola
Tarih milletlerin aynasıdır, her millet geçmişinde ne ekmişse, gelecekte de onu biçer
Churchill.
Osmanlılar Twitter