Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Ahmet Şemseddin, Tokatlı’dır. Annesi, İbn-i Küpeli’nin kızı Yusuf Sinaneddin hazretleri nin yeğenidir. Ancak o, babası ve dedesi gibi bir asker olmak ister, orduya girer. İkinci Bâyezid Han’ın yanında seferlere katılır. Ama görünen o ki, bu ocağa ömrünü de verse, geleceği son nokta sıradan sipahiliktir. Zira askerliği sevmesine rağmen, çelebi meşreplidir. Kışlada Evranosoğlu Ahmed adında bir komutan vardır ki tam bir liderdir. Kara yağız, heybetli bir adamdır. Hani “dağ gibi” derler ya, işte öyle. Gözleri çakmak çakmaktır, sesi yıldırımları andırır. Her silahı maharetle kullanır ve tam bir kurmaydır. Vezirler ardınca yürür, paşalar selâma durur.İhtiyar bir âlimin ordugâha yolu düşer. Libası soluk, hırkası yamalıdır. Çarıkları dağılacak kadar eskidir sonra. Evranos bey hürmetle eğilir, ellerini öper. Vezir İbrahim Paşa kalkar, yerini gösterir. Kemalpaşazade sorar: “Bu zat kim?”-Ona Molla Lütfü derler, Filibe medresesinde muâllimdir.

-Komutan bey hürmet ettiğine göre bir özelliği olmalı. -Ne gibi? -Ne bileyim, padişaha yakındır belki. -Yo hayır. -Bu itibar sadece ilmine mi yani? -Ya sen ne sanıyordun? Kemâlpaşazade Ahmed’in mütevazı dünyasında hırsa yer yoktur. Ama o an ilme karşı dayanılmaz bir merak uyanır. Yüreğinde tomurcuklar açılır. İçi sığmaz olur içine. Rüyalarında kitaplar, rahleler görür, nur yüzlülerin önünde diz çöker. Dayanamaz, Molla Lütfü’yü bulur. Mübârek Kemâlpaşazade’yi hevesli görünce “Hiç durma!” der, “İlme niyetlenen soluğunun hesabını yapsa gerek.” Ahmed Kemalpaşazâde’de öylesine hızlı bir kavrayış kabiliyeti ve öylesine güçlü bir hafıza vardır ki Molla Lütfü hayretler içinde kalır. Bu genç bir cevherdir. Hâzâ cevher. Tozu alındığında göz kamaştıracak. Işığı cihanı saracaktır. Nitekim talebesinin elini tutar, onu zamanın alimlerinden Kestelli Muslihiddin ve Hatipzâde Muhyiddin ile tanıştırır. Derken Muarifzâde... Sultan İkinci Bâyezid âlimlere çok kıymet verir. İbn-i Kemâlpaşa’nın hızlı çıkışından haberdârdır. Onu Edirne’deki Taşlık medreselerine tayin eder ve İdris-i Bitlisi’nin Heşt Behişt’ ine benzer bir Osmanlı Tarihi yazmasını ister. Eser kısa sürede biter ve kelimenin tam manası ile mükemmeldir. Sultan öylesine hislenir ki anlatılamaz. Söyleyecek söz bulamaz. Onu derhâl Üsküp’teki İshak Paşa medreselerine tayin eder, sonra Edirne’deki Halebiye medreselerine terfi ettirir. Bayezid Han bu zinde âlimi çok sever. Elinden tutar, önünü açar. Ama Kemalpaşa zade’nin gönlündeki aslan Şehzade Selim’dir. Zira o günlerde doğu illerinde kanlı bir kavga sürer ve Dersaadet vahametin farkında değildir. Bâyezid ve paşalarının dikkati hâlâ Avrupa’ dadır. Halbuki İranlı askerler köylere kasabalara girer. Kınalı gelinleri, beşikteki bebekleri keserler. Ortalık mezbahaya döner. İbn-i Kemâlpaşa kışlayı iyi tanır. Anadolu’da yayılan fitneyi ancak Selim’in bastırabilece ğine inanır. Zira İslâm âlemini tek bayrak altında toplayabilecek dirayet onda vardır. Evet Bayezid Han dervişdir, âlimdir, gönül ehlidir. Ama şimdilerde devlet Şehzade Selim gibisine muhtaçtır. Kemâlpaşazâde kimseden çekinmeden hak bildiğini söyler. “Hünkâr dediğin güzel silah kullanmalı ve hatip olmalıdır” der. “Düşmanını küçük görmemeli ve bin tedbir bilmelidir. Evet, idarecilik mukaddes bir vazifedir, ancak her iyi kimse bunu yapamaz. Allahü teâlâ bazı kaabili yetleri bazı kullarına bahşetmiştir. Ki onlar doğuştan liderdirler! Kişiden iş sorarlar, yaş değil!” Gün gelir İbn-i Kemal hazretlerinin rüyaları gerçekleşir, Selim ağabeylerine rağmen sultan olur. Ancak o tahtına oturmadan yollara çıkar. Irak ve Horasan illerine yayılan ateşi söndürmeye koşar. Osmanoğulları görünüşte ona biat ederler, ama çadır şartlarında geçecek bir ömre hazır değildirler. “Şimdi sırası mı” diyenlerle, zaferden tereddüt edenler el ele verir, dedikodu üretirler. Öyle ya her seferin bir bedeli vardır ve İmparatorluk maceraya giremeyecek kadar büyüktür artık. İşte bu noktada ilim adamları girer devreye. İdris-i Bitlisi ve İbn-i Kemalpaşa sokak sokak, konak konak dolaşır, cihadı anlatırlar. Kışla kışla gezer, itimat sağlarlar Yavuz’a. İşte genç sultan onların gölgesinde güçlenir. İbn-i Kemâlpaşa, Akkoyunlu, Dulkadiroğulları ve Gürganilerin yaptığı zulümleri halka anlatır. “Korkmayın!” der, “Her Firavun’a bir Musa bulunur!” Ve bir beyti sıkça söyler: “Kısmetindir gezdiren yer yer seniArş’a çıksan âkıbet yer yer seni”Çaldıran seferinde padişahın yanı başındadır. Sıkıntılı anlarda destek olur ve zafer ümidini sürekli canlı tutar. Zaferi müteakip yeni hedefler gösterir. Şimdi İslâm âleminin güçlü bir halifeye ihtiyacı vardır. Dünya Müslümanları Türk’ün dinamizmine muhtaçtır. Hakikaten o devir Memluklu yönetimi çok kan kaybetmiştir. Bırakın dünya Müslümanlarının meselelerini, kendi sıkıntılarını çözmeye mecâli yoktur. Bir nöbet tesliminin vakti gelmiştir gayri. Öyle ya, gözü uzaklarda olan, içi içine sığmayan yiğitler neden bu köhne devletin emrinde kalsınlar ki?
İbn-i Kemâlpaşa Yavuz’u sefere ikna eder. Hoş, Yavuz buna çoktan niyetlidir ama edebe mugayir iş görmekten çekinir. Zira karşısındaki güçsüz de olsa bir halifedir ve kalbini kırmak istemez. Lâkin manevi işaretler Kemâlpaşazade’yi haklı çıkarır. Ayan beyan Halifeliğe memur olunurlar. Mübârek Suriye ve Mısır seferlerinde padişaha gayret verir. Hatta Şah Tahmasb’a gönderilen mektupları o yazar. Birgün, olacak bu ya İbn-i Kemâlpaşa'nın atı çamura saplanır. Hayvan bir gayretle çıkar, ama yanı başındaki sultanı çamura boyar. Mübârek mahçup olur. Yavuz "Üzülmeyin Efendim!" der, "Sizin atınızın ayağından sıçrayan çamur, bizim için şereftir!" Sonra Hasan Can'ın kulağına eğilir. "Vasiyyetim olsun!" buyurur "Bu çamurlu kaftan kabrimin üstüne serile!" Ve öyle de olur. Şüphesiz, bu ikilinin başka düşünceleri de vardır. Ama Yavuz genç yaşta rahmet-i Rahman’a kavuşur. Kânuni, baba yadigarının kıymetini bilir. Onu, Zembilli Ali Efendinin ardından Şeyh-ül İslâmlık makamına getirir. Kanuni imparatorluğun gücünü gösteren muhteşem mescidlere meraklıdır. Ama İbn-i Kemâlpaşa öncelikle eğitimden yanadır. Hatta “Taş ile, ağaç ile oyalanmak sultanlara yakışmaz” der, “insan yetiştirmek, Kâbe yapmak kadar sevaptır” İbn-i Kemâlpaşa bir deryadır. Öyle ya sadrazamı Sokullu, şairi Baki, mimarı Sinan, kaptanı Barbaros olan muhteşem bir devletin müftüsüdür o. Ulema yazdıkları kitapları huzuruna getirir, olurunu alır. Bırakın insanları, cinler bile fetva sorarlar. O, sadece büyük bir fakih değil güçlü bir edip ve benzeri az yetişen bir tarihçidir. Hepsi bir yana Allah dostudur, gönül eridir. İbn-i Kemal Hazretleri yıllar evvel “Ya Ehad, neccina mimma nehaf” (Ey Allah’ım! Bizi korktuğumuzdan kurtar!) buyururlar. (ki talebeleri bunu ebced hesabına vururlar, ölüm tarihini bulurlar.) O sultanların çekindiği sultan Allah’tan çok korkar, gecesiyle gündüzüyle çalışır, ölüme hazırlanır. Mübârek, mütevazı bir kabire defnedilir. Kefenine “Hiye ahirü’l libas” (Bu son elbisendir) yazılır, taşına tek cümle kazınır: “Hâzâ makam-ı Ahmed” (İşte Ahmet’in makamı!)




Sultan Ahmed, Şeyhi Aziz Mahmud'a bir hediye sunmak istiyordu. Mürşidinin kendisin den bu hediyeyi kabul etmesi onu çok memnun edecekti. Sultan Ahmed bir gün kendine uygun gördüğü bir hediyeyi Aziz Mahmud Hüdayi Hazretlerine gönderdi. Ama Şeyh Hazretleri kabul etmedi. Şüphesiz bu kabul etmeyiş, sultana karşı bir tavır anlamına gelmiyordu. Evliyanın büyüklerinden çoğu prensip olarak hediye kabul etmezdi. Bu, büyük insanların dünya malına hangi gözle baktıklarını, başkaları için ulaşılmaz sayılan şeylerin nazarlarında hiçbir değer taşımadığını ifade etmenin bir yoluydu.

Sultan Ahmed şeyhi Hüdayi'nin kabul etmediği hediyeyi yine bu devrin evliyasından Abdülmecid Sivasî'ye gönderdi ve o da kabul etti. Kendisine, padişahın aynı hediyeyi Aziz Mahmud Hüdayi'e sunduğu ama kabul etmediği de hatırlatıldı. Sivasi Hazretleri gerçek büyüklere yakışır bir tutum ortaya koydu: "Hüdayi Hazretleri bir karga değildir ki leşi kabul etsin" dedi. Aziz Mahmud Hüdayi'ye de "Sizin kabul etmediğiniz hediyeyi Şeyh Sivasî kabul etti" dediler. Şu cevabı verdi: "Onun için hiç bir mahzuru yoktur. Çünkü o öyle büyük bir ummandır ki bir parçacık çamurun kendini bulandırmayacağını bilir."


1787'de neredeyse boş bir hazine ile savaşa başlayan Osmanlı devlet adamları büyük meblağlar tutan savaş masrafları nedeniyle artan hazine ihtiyaçlarını karşılamanın bir yolunu bulmak için birçok toplantı yapmış fakat bunlardan bir sonuç alınamamıştı. Yine bu mesele için kethüda bey'in dairesinde bazı devlet adamları ile bir görüşme yapılmış ve burada dışarıdan borçlanma gündeme gelmişti. Ancak mesele gizli tutulmak zorundaydı. Çünkü mâlî sıkıntıyı düşmanların öğrenmesi Osmanlı devletini daha zor durumda bırakabilirdi. Sonuçta mesele kaymakam tarafından Padişah'a arz olundu. Padişah sâdır olan hattı hümâyûnda konunun öncelikle Şeyhülislam'la görüşülmesini emrediyordu. Çünkü Osmanlı Devletinde dışardan borç alınması daha önce benzeri görülmemiş bir olaydı. Bunun üzerine Kaymakam Mustafa Paşa kıyafet değiştirip Şeyhülislam bulunan Mehmet Kamil Efendi'nin konağına giderek yabancı devletlerden borç alma konusunda fikrini sordu. Şeyhülislam yabancı bir ülkeden borçlanma nın mekruh olduğunu ancak kerahatine rağmen bunun mevcut şartlar altında yapılması gerek tiğini bildirmesi üzerine Hollanda'dan borç alınması tasarlandı ve Hollanda elçisiyle konu ile ilgili görüşmelere girişildi.

Kasım 1788'de Kaymakam Meşalecizâde Mustafa Paşa tarafından padişah'a sunulan arz tezkiresinde ordunun masrafları için 12.000 keseye ihtiyaç duyulduğu bunun yanında yaklaşan bahar mevsimi nedeniyle denize çıkacak donanmanın hazırlıkarı için de bir miktar para gerektiği ve böylece ihtiyaç duyulan para miktarının yaklaşık 25.000 kese olduğu belirtiliyor ve Reisül Küttâb'ın paranın temini için Hollanda elçisiyle yapmış olduğu görüşmeden bahisle Elçi'nin Reis Efendi'ye ne kadar paraya ihtiyaç duyulduğu, ne kadar faiz teklif edildiği, anamal ve faize karşılık olarak gösterilecek teminatı ve geri ödemenin ne zaman yapılacağını sorduğu bildiriliyordu. Tezkireden anlaşıldığı kadarıyla Reis Efendi 15.000 keseye ihtiyaç duyulduğunu ve faiz oranının Elçi tarafından bildirilmesinin daha uygun olacağını söyleyip, sorulan diğer soruların ise sonradan cevaplandırılacağını bildirmişti.Yapılan görüşmenin ardından Aralık 1788'de Osmanlı hükümeti Hollanda Elçisi'ne bir ödeme planı takdim etmişti. Plana göre paranın alındığı tarihten itibaren üç sene boyunca faiz ödenmesi, üç senenin sonunda, belirlenen 8 Osmanlı iskelesinin her birinden senede rayiç fiyat üzerinden altışar bin İstanbûli kîle buğday, yıllık 900 keseden fazla tutan Yenişehir cizyesi, her yıl Selanik, Siroz, Yenişehir ve İzmir iskelelerinden rayiç fiyat üzerinden bir miktar pamuk ve Selanik'ten yün verilerek ödemenin taksit taksit yapılması öngörülmekte idi.



Zenbilli Ali Efendi başta olmak üzere, bazı İslam hu­kukçuları bu çeşit vakıfların meşrûiyet dayanağı hakkında tartışmalar yapmaya başlayınca, bunlara Büyük Hanefi Hukukçusu Seyyid Ahmed Hamevî de katılmıştır. II. Selim devrinde Mısır'da yaşayan bu âlimin, Osmanlı padişahlarının önemli tasarruflarından olan bu vakıflar hakkında yazmış olduğu "El-Es’ilet'ül-Hanefiyye Bil-Ecvibet'il-Hameviyye" [1][2] adlı eserinde bakınız neler diyor:"Şafiî hukukçusu İbn-i Ebi Asrûn, tahsisat kabilin­den vakıflara fetva vermiştir. Buna zamanındaki Malikî, Hanbelî ve Hanefî hukukçuları da muvafakat etmiştir. Bunun üzerine Eyyubî devlet adamı Nureddin Eş-Şehîd, beytülmala ait araziden bir çoğunu, Şam'da hayır cihet­lerine vakıf yoluyla tahsis etmiştir. Selahaddin Eyyubî de, Kudüs, Şam ve Mısır'da bu tür çok vakıflar yapmışlardır. Bunlara daha sonra gelen Türk ve Çerkez Sultanları tabi olmuşlardır. Nihâyet saltanat ve devlet, ZAMANIN EN ÂDİL HÜKÜMDARLARI OLAN OSMANLI PADİŞAHLARINA geçmiştir. OSMANLI PADİŞAHLARI, EHL-İ KEŞİF VE İRFANIN KİTAPLARINDA SAHABEDEN SONRA EN ÂDİL HÜKÜMLARDARLAR olarak vasıflandırılmışlardır.

Daha sonra Sultanımızın dedesi Yavuz Selim, Mısır'ı fethetmiş ve Hz. Yusuf'un koltuğuna oturmuştur. Beytülmallara ve gelir durumlarına nazar eylemiş ve bey­tülmala ait gelirlerin üçte ikisinin cami, medrese ve tekye gibi hayır cihetlerine yukarda bahsedilen yolla vakfe­dildiğini görmüştür. Devlet hazinesine üçte biri kalmış durumdadır. Bazı vezirleri, hazineye ait malların üçte bi­rinin hayır cihetlerine vakıf olmasını çok görmüş ve bir kısım İslam hukukçularının görüşleri istikâmetinde bun­ların iptal edilmesi fikrini ileri sürmüşlerdir. Böyle bir teklifi reddetmekle kalmayan Yavuz Sultan Selim, onları ayıpladığı gibi görevlerinden de uzaklaştırmış ve şu tarihî cevabını yapıştırmıştır: "Bunlar, bizden öncekilerin yaptıkları hayrattır. Bizden öncekilerin hayratını azaltmak değil, çoğaltmak bize yakışır"



II. Selim, Kıbrıs'ın fethini tamamladıktan sonra he­men, Venedikliler devrindeki şiddetli baskı idaresinin iz­lerini silmiş; araziye bağlı esaret demek olan feodalite sistemini kaldırmış ve yerli gayr-i müslimlere meşru da­irede tam bir din hürriyeti tanımıştır. Ada, Kıbrıs Eyaleti haline getirilip Tarsus, Alâiye ve İçel buraya bağlandıktan sonra, ilk Osmanlı valisi zamanında yapılan bir nüfus sayımına göre, 120.000 erkek nüfusu bulunan Kıbrıs halkı arasında hak ve adaletin tesisi için gönderi­len 23 Zilhicce 979/1572 tarihli şu ferman, Osmanlı Devleti ve Kıbrıs münasebetleri açısından tarih içinde parlayan altın bir sayfadır. Belgenin asıl metnini ve sonra da sadeleştirilmiş şeklini beraber okuyalım: Fermanın Asıl Metni:

"Kıbrıs çavuşlarından Ali'ye verildi. Fî 23 Zilhicce sene 979Kıbrıs beglerbegine ve Kadısına ve defterdârına hü­küm ki:Cezire-i Kıbrıs kuvvet-i kâhire-i hüsrevânem ile begile feth olunmuş memleket olup re‘âyâsına dahi nev‘an za‘f târi olup cezire-i mezbûre re‘âyâsına zulüm ve te‘addî olunmayup adâlet olunup, eger icrây-ı şer‘-i şerîfde ve eger tahsil-i emval-i beytülmalde ve eger sâir tekâlif-i ör­fiyye ve avârız-ı divaniyeden himâyet ve sıyânet olunub; takviyet verilmekle memleket ve vilayet eski hali üzere ma‘mûr ve âbâdân olmak mühimmâtdan olmağın buyur­dum ki;Bu bâbda her biriniz bizzat mukayyed olub tâife-i re‘âyâ beğe vedâyi‘-i hâlık-ı berâyâdır. Mehmâ emken himâyet ve sıyânet eyleyüb kimesneye zulm ve te‘addî et­dürmeyüb, eğer icrây-ı ahkâm-ı şer‘-i şerîfde ve eğer mîrî hidemâtda ve eğer beytülmal cem‘ ve tahsilinde tedrîc ve adâlet ile tutub eyleyesiz. Eyyâm-ı hümâyûn-ı adâlet-makrûnumda her biri ferâğ-ı bal ve huzûr-ı hâl ile kâr u kisblerinde olmağla cezire-i mezbûre eski hali üzere ma‘mûr ve âbâdan ve re‘âyâ ve berâyâsı emn ü emân ve refâhiyyet ve itmi‘nân üzere olması, nihâyet-i âmâl-i beh­çet-me‘âbımdır.Bu hususda gereği gibi her birinüz mukayyed olub her vechi ile şeneldüb ma‘mûr ve âbâdân olması bâbında mesâ‘i-i cemilenüz vücuda getürüb bâb-ı ikdâmda dakika fevt eylemeyesiz. fiöyle ki, re‘âyâya zulm ve te‘addî olunub fevkal-hadd tekâlif ile müte’ezzi olmağla mâbeynlerine tefrika ve ihtilâl verüldüği istimâ‘ oluna, beyân olunan gadrinüz kabul olmak ihtimâli yok­dur. Âna göre gaflet eylemeyesiz"[1][3]. Fermanın Sadeleştirilmiş fiekli"Kıbrıs beylerbeyi, kadısı ve defterdârına hüküm;Kıbrıs adası beyim vasıtasıyla fethedilmiş bir memle­kettir. Yeni fethedildiğinden ahali, kısmen zayıf düşmüştür. Ada ahalisine zulüm ve haklarına tecavüz olunmayıp adaletle hareket edilmek; ister şer‘î hükümle­rin yani İslâm hukukunun tatbikinde ve ister hazine gelir­lerinin tahsilinde azami titizlik göstermek ve gerekse örfî ve divanî vergilerden ada ahalisini muaf tutarak ahaliyi koruma yolunu takip etmekle, adanın güçlenmesine çalışmak ve adayı eski hâli üzere ma‘mûr kılmak en önemli hizmetlerdendir.Bu sebeple buyurdum ki, her biriniz azami dikkat gösterip zulüm etdirmeyesiz ve haklara tecavüze müsa­ade etmeyesiz.Gerek İslâm hukukunun hükümlerini icrada, gerek hazineye ait vergi gelirlerinin tahsilinde ve gerekse devlet hizmetlerinin görülmesinde, adalet ve tedrîcilikle hareket edip ahaliye tefrika ve ihtilal verebilecek hallerden kaçınasız.Adaletle dolu olması gereken benim saltanat günle­rimde ahalinin her ferdi, gönlü hoş ve huzurlu olarak iş ve kârına devam eyleye, eski halleri aynen koruna, ma‘mûr kalalar.Mezkûr adanın şen ve ma‘mûr, ahalisinin ise emni­yet, refah ve itminan içinde olması, en güzel emelimdir.Bu hususa gereği gibi dikkat edesiz. Her açıdan adanın şen ve ma‘mûr olması için güzel gayretler göste­resiz. Üzerinize düşeni yapmakda dakika fevt etmeyesiz. fiöyle ki, ahaliye zulüm ve haklarına tecavüz olunarak güçlerinin üstünde vergiler yüklenerek rahatsız edildik­leri ve aralarına tefrika ve ihtilal verecek davranışlara gi­rildiği tarafımdan duyula, gadr ve zulmünüzün kabul edilmesi ihtimali asla mevcut değildir. Âna göre gaflet eylemeyesiz."



Adı Soyadı: Mehmet Baba Adı: TevfikAnne Adı: RukiyeDoğum Yeri: Van-GöllüDoğum Tarihi: 1901Göllü köyündenim. Van'daki ordunun Erzurum tarafına çekilmesi üzerine Ermeniler harekete geçtiler. Analarımız, babalarımız hep Ermeniler tarafından kesildi. Benim babam da orada şehit oldu. Jandarma çavuşu idi. Mollakasım, Amik, Şeyhayne, Göllü, Hıdır, Kurtsatan, Köprüköy köylülerinin hepsi katledildiler. Bizim köyün bir kısmı Zeve'ye sığındı, orada şehit oldular. Biz zor kaçabildik. Ermeniler, hamile kadınların karınlarını süngülerle yarıp çocuklarını süngülerin ucunda çıkardılar. Bütün Müslüman köylerini basıp ateşe verdiler. Kadın-erkek, genç-yaşlı demeden birçok insanı katlettiler. Adını saydığım köylerden kaçıp kurtulan Müslüman halk, Zeve'den Van gölüne dökülen Ablengez suyu üzerinde bulunan köprüden karşıya geçerek kurtulmaya çalışıyorlardı. Annem, ben ve iki kızkardeşim geçtikten sonra baktık ki, Ermeniler köprüyü yıktılar. Esirleri öldürüp Ablengez suyuna attılar. Cesetleri, baharda kar sularının taşırdığı Ablengez suyu göle götürdü. Ben, annem ve iki kızkardeşim, gündüzleri ekinlerin arasında derelerde sürüne sürüne ilerliyor, geceleri dağlarda kalıyorduk. Ermenilerin eline geçersek öldürüleceğimizi biliyorduk. Diyarbakır'a kadar kaçtık. O kaçış sırasında annem öldü. Sonra iki kızkardeşimi de kaybettim. Yapayalnız kaldım.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
1 Rebiü'l-Evvel 1439
Miladi:
20 Kasım 2017

Söz Ola
Nola tacım gibi başımda götürsem daim, Kadem-i resmini ol Hazreti Şahı Rusülün Gül-i Gülzarı Nübüvvet, o kadem sahibidir Ahmeda durma yüzün sür kademine ol gülün..
Sultan I. Ahmed Han
Osmanlılar Twitter