Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Kanuni Sultan Süleyman, kendi devrinde bütün cihanın padişahı idi. 1525 yılında, Alman İmparatoru Şarlken ile harbeden ve ona esir düşen Fransa kralı 1. Fransua’yı, bir mektup göndererek kurtarmış ve kendine müttefik yapmıştı. Böylelikle, Osmanlı İmparatorluğuna karşı kurulması planlanan Birleşik Avrupa İttifakını da bozmuş oluyordu. Fransua 31 Mart 1547’de ölmüş, yerine 2. Henri geçmişti. O da, Almanya, İspanya, Hollanda, Güney İtalya ve diğer bazı Avrupa ülkelerine hakim olan Şarlken ile ister istemez mücadele etmek zorundaydı. Karada olduğu gibi denizlerde de İspanyollar ve Andrea Doria ile bir türlü başa çıkamıyordu. Henri, selefi Fransua gibi Kanuni Sultan Süleyman’a müracaat etti ve yardım ricasında bulunmak üzere, Gabriel d’Aramon adındaki elçisini kalabalık bir maiyetle İstanbul’a gönderdi.

Sultan Süleyman Fransızlara karşı dostluk politikası takibediyor, onları himayesi altında bulunduruyordu.İstanbul’a gelen d’Aramon hemen huzura kabul edildi. Fransız kralı, hamisi ve velinimeti Sultan Süleyman hazretlerine şu istirhamda bulunuyordu: “Fransız donanması, Napoli sularında Osmanlı donanması ile birleşecek ve kayıtsız şartsız Kaptan Paşa’nın emrine girecekti. Alınacak esirler ve her türlü ganimet eşyası Türklere ait olacaktı. Henri de Fransua gibi padişaha bütün minnet ve şükran hisleriyle bağlıydı ve ölünceye kadar da bağlı kalacaktı.” Padişah, elçinin bu sözlerini tebessümle dinledi. Sonra elçiye:-Bilirim, siz taahhütlerinize sadık kalmazsınız. Vaktiyle de böyle yapmıştınız. Haydi gidiniz ve kralınıza söyleyiniz ki, Fransua gibi onu da düşmanlarından kurtaracağım.Kaptanı derya Sinan Paşa kumandasındaki Donanmayı Hümayun, 1552 senesi baharında Akdeniz’e yelken açarken, Turgut Reis’in de Tunus’dan kendi filosuyla hareket ederek Sicilya sahillerini vurması kararlaştırılmıştı. Fransız elçisi d’Aramon üç kadırga ile Osmanlı donanmasına katılmış, birlikte Napoli önlerinde Prustia adasına gelerek demirlemişti. Aradan on gün geçmesine rağmen, Fransız donanmasından eser yoktu. Daha sonra, Fransız filosuna yolda rastlanır ümidiyle demir alındı. Bu sırada, Sicilya sahillerini hallaç pamuğu gibi atan Turgut Reis de donanmaya katıldı. Birlikte kuzeye doğru yelken açıldı. Roma’nın iskelesi olan Ostia’ya gelerek taze su ve yiyecek alındı. Bu sırada Andrea Doria’nın otuz parça gemi ile Cenova’dan hareket ettiği haberi geldi. Sinan Paşa, kaptanları toplayıp, ne yapılması lazım geldiğini istişare etti. Kaptanlar:-Turgut Reis varken bize söz düşmez! Dediler. Bu ihtiyar deniz kurduna olan sevgi ve hayranlıklarını bir defa daha bildirdiler. Bunun üzerine Kapta Paşa, Turgut Reis’i baştardesine, yani Amiral gemisine davet ederek onun da mütalaasını istedi. Akdeniz’in her tarafını karış karış bilen Turgut Reis, Pons adaları civarında pusu kurulmasını teklif etti. Cenova’dan Napoli’ye gidecek olan gemiler, bu adalarla sahil arasındaki 40 mil genişliğindeki kanaldan geçmek zorundaydılar. Bu teklif kabul edildi. Donanma, adalar grubunun arkasındaki limanlardan birine girerek yattı, avını beklemeye başladı. Andrea Doria, Roma’nın Ostia iskelesine uğradığı zaman, Osmanlı donanmasının birkaç gün önce Pons adalarına yelken açtıklarını ve bir daha görünmediklerini öğrendi. Kaptanlarıyla müşavere ettikten sonra Ostia’da kalınması tehlikeli bulundu.-Dragut’la Sinan berabermiş, bu müthiş korsanın her şeyi göze alarak limana baskın yapması mümkündür. İtiraz edenlere de şu cevabı verdi:-Kimse benim kadar Dragut’u tanıyamaz. Akdeniz, böyle pervasız bir korsan görmemiştir.Ona göre en iyi hareket, Sardunya adasına çekilmekti. Nihayet Pons adalarından uzak geçilmek şartıyla yola devam edilmesi kararı verildi. Ertesi gün İspanyol ve Ceneviz gemilerinden kurulu armada, Pons adalarında ancak birkaç mil mesafede bulunuyordu. Bu sularda hiçbir Osmanlı gemisine rastlanılmamış olması, Andrea Doria’ya rahat bir nefes aldırdı. Artık güvenle yollarına devam edebilirlerdi. Turgut Reis, Pons adalarına geldiği zaman bütün ihtiyat tedbirlerini almış, adaların yüksek tepelerine gözcüler çıkarmıştı. Hangi bandırayı taşırsa taşısın, limandan hiçbir geminin denize açılmasına müsaade edilmeyecekti. 10 Ağustos günü gözcülerden biri, düşman donanmasının pruva hattı nizamında güneye doğru seyrettiğini ve pek yakında bu sulardan geçeceğini müjdelemişti. Kaptan Paşa telaşlanmış ve derhal demir alınmasını istemişti. Turgut Reis buna engel oldu. Çünkü Türklerin mevcudiyetini hisseden Doria, rüzgarın kendisi için müsait esmesinden ve gemilerinin süratinden faydalanarak kaça bilirdi. Acele edilmemesi ve biraz daha beklenmesi tavsiyesinde bulundu. Sinan Paşa’nın:-Fakat birkaç saat sonra karanlık basacak. O zaman ne yapacağız?Sorusuna da:-Merak etme paşa, güneş elbet batacak, fakat ay ışığı denizi gün gibi aydınlatacaktır.Cevabını verdi. Turgut!a göre, bütün donanmayı bu kadar kısa bir süre içinde harekete geçirmek hem güç, hem de tehlikeliydi. Üstelik faydası da yoktu. Bu suları çok iyi bilen Andrea Doria, bütün bu şartlardan faydalanabilirdi. En münasibi ufak bir filonun, pruva hattında seyreden İspanyol donanmasının son kadırgasına hücum etmesi ve yakalayabildiği kadar yakalamasıydı. İleride giden kadırgaların geriye dönüp savaşa katılması ihtimali akla gelse bile, Türk donanmasının ani bir baskınına uğradığını sanacak düşman, böyle çok tehlikeli bir hareketi göze alamazdı. Turgut Reis:-Siz bana bırakın, on kadırga ile ben bu işi tamamlarım. Duanızdan bizi eksik etmeyin! Dedi.Düşman donanması kanala girdiği zaman, çoktan gece olmuştu. Ay ışığı denizi aydınlatıyordu. Turgut Reis:-Vira Bismillah!Kumandasıyla demir alındı, kendisini on bir tekne kendisini takip etti. Turgut Reis, üzerine çok tehlikeli ve sorumlu bir görev almıştı. 39 parça gemiden oluşan İspanyol donanması tehlikeden habersiz, kendisini güvende hissederek, fenerlerini yakmış, güneye doğru ilerliyordu. En geride, Don Mendoza kumandasında, Granda adlı büyük bir gemi seyrediyordu. Gönüllü filo süratle bu gemiye saldırdı. Basın o kadar ani oldu ki, Amiral Mendoza neye uğradığını şaşırmış, toplarını bile ateşlemeye fırsat bulamamıştı. Kısa bir mücadeleden sonra da teslim oldu. Turgut Reis’in tahminleri doğru çıkmıştı. Baskına uğradığını anlayan Andrea Doria, kesin bir savaşı kabul etmiyor, ne kurtarabilirsem kârdır diyerek, Sardunya adasına doğru kaçmaya çalışıyordu. Turgut Reis ise, işini gün doğmadan bitirmek zorundaydı. Sabaha bir saat kala Granda’dan başka beş kadırgayı daha yakalamış, yedeğine almıştı. Binden fazla İspanyol ve Alman denizci öldürüldü. Napoli’ye götürülmekte olan çok miktarda duka altını ele geçirilmişti. Artık fazla vakit geçirmeden geriye dönmek gerekti. Güneş doğduğu zaman, ufak bir korsan filosu tarafından takip edildiğini anlayacak olan düşmanın toparlanması pekâla mümkündü. Sonra Andera Doria’nın çok usta bir denizci olduğunu da unutmamak lazımdı. Turgut Reis tam dönecekti, fakat bir zamanlar, esir düştüğünde forsa olarak küreğe çakıldığı ve ir kaç ayını geçirdiği Santa Barba adındaki galiyi (en büyük gemi) görünce dayanamadı. Müthiş esaret günlerini hatırladı. İntikam hisleri kabardı:-Bırakmam seni Santa Barba!Diye bağırdı. Kadırgasını ona doğru rampa etti. Leventler kancalı merdivenlerin takarak şiddetli bir ok ve kurşun yağmuru altında Santa Barba’ya atlamaya başladılar. Güvertede korkunç bir boğuşma başladı. Leventler uzun ve enli palalarını durmadan sallıyorlardı. Kısa bir süre içinde düşman denizcilerinde panik başladı. Turgut Reis de arkasında beş levent olduğu halde düşman gemisine atladı. Kaptanın bulunduğu kasaraya doğru koştu. İspanyol Amirali Turgut Reis’i karşısında görünce hemen tanıdı:-Ah...Korsan Dragut!Diye haykırarak iki adım geri çekildi ve birdenbire sağ elini kılıcının kabzasına attı. Bunu gören Turgut Reis bağırdı:-Yaşamak istiyorsan çek elini oradan!İhtiyar amiral büyülenmiş gibiydi. Elini çekti. En ufak bir hareketin hayatına mal olacağını anladı. Yanındaki genç bir kaptanla iki İspanyol şövalyesi bu emre itaat etmedikleri için, Turgut Reis’in yanındaki leventlerin enli palaları altında can vermişlerdi. Cesetlerini de yırtık birer çuval gibi, hâlâ dövüşmekte olan güvertedeki şövalyelerin üzerine fırlatıldı. Turgut Reis, bu manzarayı dehşetle seyreden ihtiyar amirale: -Haydi, silahşörlerine teslim olmalarını söyle. Bu hareketinle birkaç İspanyol’un daha yaşamasına hizmet etmiş olacaksın. Yaşamak, kürekte çakılı olsa dahi, güzel şeydir, dedi. Amiral bu emre boyun eğdi:-Kadere boyun eğiyorum sinyor, dedi.Mücadele sona ermiş, sağ kalan İspanyol ve Alman savaşçıları ambara tıkıldı. Sabahın ilk ışıklarıyla beraber savaş sahasından ayrılarak donanmaya katılmak üzere dümen kıran Turgut Reis’in küçük filosunun yedeğinde, yedi muazzam gemi vardı.




Osmanlılarda İslam ahlâkı hakimdi. Umumî kaideler dahil, herkes, İslam ahlâkına ve örfe uymak zorundaydı. Vatanseverlik, vakar, büyüğe hürmet, küçüğe şefkat, vefa ve sadakat, hayırseverlik, cömertlik, merhamet ve hoşgörü, namus, temizlik, hayvan ve bitki sevgisi, his, kıymet ve idealleri başlığı altında toplanabilen ahlâk ölçülerine titizlikle riayet edilirdi. Güzel ahlâk ve bu değer ölçüleri sayesinde, Türk toprakları emniyet ve huzur içindeydi ve kardeşlik havası hakimdi. II. Abdülhamid Han zamanında Osmanlı ülkesinde bulunan Edmondo da Amicis, Constantinopoli adlı eserinde:"Paşasından sokak satıcısına kadar istisnasız her Türkte vakar, ağırbaşlılık ve asillik ihtişamı vardır. Hepsi, derece farkları olmasına rağmen, aynı terbiyeyle yetişmişlerdir. Kıyafetleri farklı olmasa, İstanbul'da bir başka tabakanın olduğu belli değildir... İstanbul'un Türk halkı, Avrupa'nın en nazik ve kibar cemaatidir. En ıssız sokaklarda bile, bir yabancı için küçük bir hakarete uğrama tehlikesi yoktur. Namaz kılınırken bile bir Hristiyan camiye girip, Müslüman ibadetini seyredebilir. Size bakmazlar bile, küstahça bir bakış değil, sizinle ilgilenen mütecessis bir nazar dahî göremezsiniz. Kahkaha ve kadın sesi duyamazsınız. Fuhuşla ilgili en küçük bir olaya şahit olmak imkân dışıdır. Sokaklarda bir yerde birikmek, yolu tıkamak, yüksek sesle konuşmak, çarşıda bir dükkânı lüzumundan fazla işgal etmek, ayıp sayılır..." demektedir.



Sultan II. Abdülhamid demiryolu inşasına ehemmiyet vermişti . Toplam 33 yıl (1876–1909) padişahlık yapan Sultan II. Abdülhamid, bir hatırasında şunları ifade eder: "Bütün kuvvetimle Anadolu Demiryollarının inşasına çalıştım. Bundaki maksadımız, Mezopotamya ve Bağdat'ı Anadolu'ya bağlamak ve Basra Körfezine kadar ulaşmaktır. Alman yardımı sayesinde, buna maksat hasıl olmuştur. "Eskiden arazide çürüyen mahsülât ve hububatımız, şimdi rahatça sevkıyat bulmakta, madenlerimiz dünya piyasasına arz edilmektedir. "Hasılı, Anadolu için hayırlı, menfaatli bir istikbal hazırlanmıştır." * * * 66 yıllık Osmanlı döneminde (1856-1922) uzunluk rakamlarıyla birlikte inşa edilen demiryollarını şöylece sıralamak mümkün: * İzmir-Aydın ve şubeleri 610 km. * İzmir-Kasaba ve uzantısı 695 km. * Rumeli Demiryolları: 2383 km. * Anadolu-Bağdat DY: 2424 km. * Şam-Hama: 498 km. * Yafa-Kudüs: 86 km. * Bursa-Mudanya arası: 42 km. * Ankara-Yahşihan arası: 80 km. Yekûn: 8.600 km. * * * Burada önemli bir başka nokta da şudur: Osmanlı döneminde inşa edilen demiryolu hattının ancak 4000 kilometrelik (yarısından bile az) bölümü, misak-ı millî sınırları içinde kalabilmiş, geri kalan kısmı ise elimizden çıkıp gitmiş.



Osmanlılarda ilk önemli matematikçi ve astronom 1440’da vefat eden Bursa'lı Kadizade Rumi’dir. Musa Paşa da denen Kadızade-i Rumi, önce Bursa' da öğrenim gördü. Matematik ve astronomiyi Molla Fenari' den öğrendi. Kadızade, öğretimini Bursa’da yaptı. Kız kardeşinden başka kimseye haber vermeden Horasan’a oradan Türkistan’a giderek bilgisini artırmaya çalıştı. Timur Han’ın torunu Ulug Bey (1394-1449) zamanında Semerkand’da bulunduğu sırada, müdür Gıyaseddin Cemşid’in ölümü üzerine Semerkand rasathanesi müdürlüğüne, aynı zamanda Semerkand Medresesi baş müderrisliğine getirildi. Dört köşe olan bu medresenin dört tarafında dört sınıf vardı. Bir gün Uluğ Bey, müderrislerden birini görevden uzaklaştırdı. Kadızade, bunu protesto etmek için derslerine girmedi. Uluğ Bey, onu hastalandı sanarak ziyarete geldi. Karşısında Uluğ Bey’i gören gören Kadızade, 20. yüzyıl profesörlerine örnek olabilecek şu açıklamayı yapmış:" Biz müderrisliği, hiçbir kimseyle ilgisi olmayan bir görev zannederdik. Halbuki şimdi bunun da hüküm sahiplerinin elinde oyuncak olduğunu gördük. Öyleyse biz de dersten vazgeçtik."Bunun üzerine Uluğ Bey, görevden aldığı müderrisi eski görevine döndürdü ve bir daha bu işlere karışmayacağını açıkladı. Tarihte gerçekten büyük olan bilim adamlarının ve yöneticilerin varlığına bir örnek.



Fatih’in bilime olan hizmetlerine tanıklık eden anıtların en önemlisi, kuşkusuz camisinin etrafına yaptırdığı medreselerdir... Ancak ilk medrese eğitimi, fetihten hemen sonraki günlerde cami haline getirilen Ayasofya’da başlamış ve caminin yanındaki papaz odaları boşaltılarak öğrencilerin buralarda kalmaları sağlanmıştır. Molla Hüsrev’in başmüderrisliğe getirildiği bu ilk öğretim kurumunda, İstanbul’un ilk kadısı,Ayasofya'yı Cami olarak “tescil eden” Hızır Çelebi ’nin ilk müderrisler arasında bulunduğu görülmektedir. Bu sıralarda molla Zeyrek de müderris olarak Zeyrek camisinde derslere başlamıştır. (Türkiye Tarihi 2 s: 243) İşte İstanbul’da fetihten sonra öğretime başlayan ilk iki medrese bunlarrdır. Fatih medreselerinin yapımı bitince, Zeyrek’teki öğrenciler oraya taşınmış, Ayasofya’da ise öğretim sürdürülmüştür. Vakfiyesinde de belirtildiği üzere, Medaris-i Semaniye adı ile Fatih Camii’nin etrafında yapılmış olan bu yeni kuruluş, sekiz medrese ve her medresenin arkasında Tetimme adı verilen daha küçük sekiz medreseden oluşmaktadır. Ayrıca müderris ve öğrencilerin yararlanması için bir kitaplık, bir Darüşşifa ve bir de misafirhane bulunmakta idi. medreselerin her birinde “akli” ve “natli” bilimlerde birer müderris, Daruşşifada ise hangi ulustan olursa olsun iki hekim, bir göz hekimi, bir cerrah ve bir de eczacı görevlendirilmişti. Hekimlerin hastaları günde iki kez ziyaret etmeleri şart koşulmuştur.Fatih döneminde üzerinde durulması gereken önemli bir kuruluş da hızla geliştiği görülen bir yüksek okul niteliğindeki Enderun Okulu’dur. Bu kuruluş içinde askerlik, yöneticilik,güzel sanatlar bölümleri olduğu gibi, ayrıca bir de hastane bulunmakta idi. tanzimat dönemine kadar yaşadığı görülen Enderun Okulu’nda Galata Sarayı,Eski Saray ve Edirne Sarayı gibi sarayların orta dereceli saray okullarını bitirenler kabul edilmekte idi.



Kara Çebeş ve Menküb'ün fethinde sahte ricat taktiğinin uygulandığı görülmektedir. Kara Çebeş fethinde Orhan Gazi, kaleye bir konak mesafede askeri üç bölüğe ayırdı. Kendi komutasındaki bir bölüğü hisarın önüne yerleştirdi. Gece olunca diğer bir bölük hisarın arkasında mevzi aldı. Üçüncü bölük ise bir dere içine girdi. Kuşatma harekâtı başladıktan bir kaç gün sonra Osmanlı birlikleri geri çekilme görüntüsü veren geri harekâta başladılar. Bizanslılar, Türklerin kaçtıkları zannına kapıldıkları gibi, kale önünde yakaladıkları bir Türk askerinden de düşmanlarının kaçtığı şeklinde yanlış istihbarat aldılar. Bunun üzerine kaleden çıktılar ve pusuya düştüler. Bu suretle Kara Çebeş'in fethi mümkün oldu36. 1475-76 tarihinde Kırım'da bulunan Menkub şehri Ahmed Paşa tarafından muhasara edilmişti. Kalenin savaş yoluyla alınamayacağını gören Ahmed Paşa, burada bir miktar asker bırakarak geri çekildi. Bir kaç gün sonra buradaki askerler de çekildiler ve pusuya yattılar. Muhasara öncesinde kaleye dışarıdan bir çok insan girmişti ve uzun süren muhasarada erzak vs. sıkıntısı başlamıştı. Osmanlı askerinin geri çekildiğini görünce hemen hisardan dışarı çıkmaya başladılar. Bunun üzerine harekete geçen Osmanlı askerleri hücuma geçerek hisarın kapısını ele geçirdiler ve şehri fethettiler

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
23 Rebiü'l-Evvel 1439
Miladi:
12 Aralık 2017

Söz Ola
Tarih milletlerin aynasıdır, her millet geçmişinde ne ekmişse, gelecekte de onu biçer
Churchill.
Osmanlılar Twitter