Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Kanuni Sultan Süleyman, kendi devrinde bütün cihanın padişahı idi. 1525 yılında, Alman İmparatoru Şarlken ile harbeden ve ona esir düşen Fransa kralı 1. Fransua’yı, bir mektup göndererek kurtarmış ve kendine müttefik yapmıştı. Böylelikle, Osmanlı İmparatorluğuna karşı kurulması planlanan Birleşik Avrupa İttifakını da bozmuş oluyordu. Fransua 31 Mart 1547’de ölmüş, yerine 2. Henri geçmişti. O da, Almanya, İspanya, Hollanda, Güney İtalya ve diğer bazı Avrupa ülkelerine hakim olan Şarlken ile ister istemez mücadele etmek zorundaydı. Karada olduğu gibi denizlerde de İspanyollar ve Andrea Doria ile bir türlü başa çıkamıyordu. Henri, selefi Fransua gibi Kanuni Sultan Süleyman’a müracaat etti ve yardım ricasında bulunmak üzere, Gabriel d’Aramon adındaki elçisini kalabalık bir maiyetle İstanbul’a gönderdi.

Sultan Süleyman Fransızlara karşı dostluk politikası takibediyor, onları himayesi altında bulunduruyordu.İstanbul’a gelen d’Aramon hemen huzura kabul edildi. Fransız kralı, hamisi ve velinimeti Sultan Süleyman hazretlerine şu istirhamda bulunuyordu: “Fransız donanması, Napoli sularında Osmanlı donanması ile birleşecek ve kayıtsız şartsız Kaptan Paşa’nın emrine girecekti. Alınacak esirler ve her türlü ganimet eşyası Türklere ait olacaktı. Henri de Fransua gibi padişaha bütün minnet ve şükran hisleriyle bağlıydı ve ölünceye kadar da bağlı kalacaktı.” Padişah, elçinin bu sözlerini tebessümle dinledi. Sonra elçiye:-Bilirim, siz taahhütlerinize sadık kalmazsınız. Vaktiyle de böyle yapmıştınız. Haydi gidiniz ve kralınıza söyleyiniz ki, Fransua gibi onu da düşmanlarından kurtaracağım.Kaptanı derya Sinan Paşa kumandasındaki Donanmayı Hümayun, 1552 senesi baharında Akdeniz’e yelken açarken, Turgut Reis’in de Tunus’dan kendi filosuyla hareket ederek Sicilya sahillerini vurması kararlaştırılmıştı. Fransız elçisi d’Aramon üç kadırga ile Osmanlı donanmasına katılmış, birlikte Napoli önlerinde Prustia adasına gelerek demirlemişti. Aradan on gün geçmesine rağmen, Fransız donanmasından eser yoktu. Daha sonra, Fransız filosuna yolda rastlanır ümidiyle demir alındı. Bu sırada, Sicilya sahillerini hallaç pamuğu gibi atan Turgut Reis de donanmaya katıldı. Birlikte kuzeye doğru yelken açıldı. Roma’nın iskelesi olan Ostia’ya gelerek taze su ve yiyecek alındı. Bu sırada Andrea Doria’nın otuz parça gemi ile Cenova’dan hareket ettiği haberi geldi. Sinan Paşa, kaptanları toplayıp, ne yapılması lazım geldiğini istişare etti. Kaptanlar:-Turgut Reis varken bize söz düşmez! Dediler. Bu ihtiyar deniz kurduna olan sevgi ve hayranlıklarını bir defa daha bildirdiler. Bunun üzerine Kapta Paşa, Turgut Reis’i baştardesine, yani Amiral gemisine davet ederek onun da mütalaasını istedi. Akdeniz’in her tarafını karış karış bilen Turgut Reis, Pons adaları civarında pusu kurulmasını teklif etti. Cenova’dan Napoli’ye gidecek olan gemiler, bu adalarla sahil arasındaki 40 mil genişliğindeki kanaldan geçmek zorundaydılar. Bu teklif kabul edildi. Donanma, adalar grubunun arkasındaki limanlardan birine girerek yattı, avını beklemeye başladı. Andrea Doria, Roma’nın Ostia iskelesine uğradığı zaman, Osmanlı donanmasının birkaç gün önce Pons adalarına yelken açtıklarını ve bir daha görünmediklerini öğrendi. Kaptanlarıyla müşavere ettikten sonra Ostia’da kalınması tehlikeli bulundu.-Dragut’la Sinan berabermiş, bu müthiş korsanın her şeyi göze alarak limana baskın yapması mümkündür. İtiraz edenlere de şu cevabı verdi:-Kimse benim kadar Dragut’u tanıyamaz. Akdeniz, böyle pervasız bir korsan görmemiştir.Ona göre en iyi hareket, Sardunya adasına çekilmekti. Nihayet Pons adalarından uzak geçilmek şartıyla yola devam edilmesi kararı verildi. Ertesi gün İspanyol ve Ceneviz gemilerinden kurulu armada, Pons adalarında ancak birkaç mil mesafede bulunuyordu. Bu sularda hiçbir Osmanlı gemisine rastlanılmamış olması, Andrea Doria’ya rahat bir nefes aldırdı. Artık güvenle yollarına devam edebilirlerdi. Turgut Reis, Pons adalarına geldiği zaman bütün ihtiyat tedbirlerini almış, adaların yüksek tepelerine gözcüler çıkarmıştı. Hangi bandırayı taşırsa taşısın, limandan hiçbir geminin denize açılmasına müsaade edilmeyecekti. 10 Ağustos günü gözcülerden biri, düşman donanmasının pruva hattı nizamında güneye doğru seyrettiğini ve pek yakında bu sulardan geçeceğini müjdelemişti. Kaptan Paşa telaşlanmış ve derhal demir alınmasını istemişti. Turgut Reis buna engel oldu. Çünkü Türklerin mevcudiyetini hisseden Doria, rüzgarın kendisi için müsait esmesinden ve gemilerinin süratinden faydalanarak kaça bilirdi. Acele edilmemesi ve biraz daha beklenmesi tavsiyesinde bulundu. Sinan Paşa’nın:-Fakat birkaç saat sonra karanlık basacak. O zaman ne yapacağız?Sorusuna da:-Merak etme paşa, güneş elbet batacak, fakat ay ışığı denizi gün gibi aydınlatacaktır.Cevabını verdi. Turgut!a göre, bütün donanmayı bu kadar kısa bir süre içinde harekete geçirmek hem güç, hem de tehlikeliydi. Üstelik faydası da yoktu. Bu suları çok iyi bilen Andrea Doria, bütün bu şartlardan faydalanabilirdi. En münasibi ufak bir filonun, pruva hattında seyreden İspanyol donanmasının son kadırgasına hücum etmesi ve yakalayabildiği kadar yakalamasıydı. İleride giden kadırgaların geriye dönüp savaşa katılması ihtimali akla gelse bile, Türk donanmasının ani bir baskınına uğradığını sanacak düşman, böyle çok tehlikeli bir hareketi göze alamazdı. Turgut Reis:-Siz bana bırakın, on kadırga ile ben bu işi tamamlarım. Duanızdan bizi eksik etmeyin! Dedi.Düşman donanması kanala girdiği zaman, çoktan gece olmuştu. Ay ışığı denizi aydınlatıyordu. Turgut Reis:-Vira Bismillah!Kumandasıyla demir alındı, kendisini on bir tekne kendisini takip etti. Turgut Reis, üzerine çok tehlikeli ve sorumlu bir görev almıştı. 39 parça gemiden oluşan İspanyol donanması tehlikeden habersiz, kendisini güvende hissederek, fenerlerini yakmış, güneye doğru ilerliyordu. En geride, Don Mendoza kumandasında, Granda adlı büyük bir gemi seyrediyordu. Gönüllü filo süratle bu gemiye saldırdı. Basın o kadar ani oldu ki, Amiral Mendoza neye uğradığını şaşırmış, toplarını bile ateşlemeye fırsat bulamamıştı. Kısa bir mücadeleden sonra da teslim oldu. Turgut Reis’in tahminleri doğru çıkmıştı. Baskına uğradığını anlayan Andrea Doria, kesin bir savaşı kabul etmiyor, ne kurtarabilirsem kârdır diyerek, Sardunya adasına doğru kaçmaya çalışıyordu. Turgut Reis ise, işini gün doğmadan bitirmek zorundaydı. Sabaha bir saat kala Granda’dan başka beş kadırgayı daha yakalamış, yedeğine almıştı. Binden fazla İspanyol ve Alman denizci öldürüldü. Napoli’ye götürülmekte olan çok miktarda duka altını ele geçirilmişti. Artık fazla vakit geçirmeden geriye dönmek gerekti. Güneş doğduğu zaman, ufak bir korsan filosu tarafından takip edildiğini anlayacak olan düşmanın toparlanması pekâla mümkündü. Sonra Andera Doria’nın çok usta bir denizci olduğunu da unutmamak lazımdı. Turgut Reis tam dönecekti, fakat bir zamanlar, esir düştüğünde forsa olarak küreğe çakıldığı ve ir kaç ayını geçirdiği Santa Barba adındaki galiyi (en büyük gemi) görünce dayanamadı. Müthiş esaret günlerini hatırladı. İntikam hisleri kabardı:-Bırakmam seni Santa Barba!Diye bağırdı. Kadırgasını ona doğru rampa etti. Leventler kancalı merdivenlerin takarak şiddetli bir ok ve kurşun yağmuru altında Santa Barba’ya atlamaya başladılar. Güvertede korkunç bir boğuşma başladı. Leventler uzun ve enli palalarını durmadan sallıyorlardı. Kısa bir süre içinde düşman denizcilerinde panik başladı. Turgut Reis de arkasında beş levent olduğu halde düşman gemisine atladı. Kaptanın bulunduğu kasaraya doğru koştu. İspanyol Amirali Turgut Reis’i karşısında görünce hemen tanıdı:-Ah...Korsan Dragut!Diye haykırarak iki adım geri çekildi ve birdenbire sağ elini kılıcının kabzasına attı. Bunu gören Turgut Reis bağırdı:-Yaşamak istiyorsan çek elini oradan!İhtiyar amiral büyülenmiş gibiydi. Elini çekti. En ufak bir hareketin hayatına mal olacağını anladı. Yanındaki genç bir kaptanla iki İspanyol şövalyesi bu emre itaat etmedikleri için, Turgut Reis’in yanındaki leventlerin enli palaları altında can vermişlerdi. Cesetlerini de yırtık birer çuval gibi, hâlâ dövüşmekte olan güvertedeki şövalyelerin üzerine fırlatıldı. Turgut Reis, bu manzarayı dehşetle seyreden ihtiyar amirale: -Haydi, silahşörlerine teslim olmalarını söyle. Bu hareketinle birkaç İspanyol’un daha yaşamasına hizmet etmiş olacaksın. Yaşamak, kürekte çakılı olsa dahi, güzel şeydir, dedi. Amiral bu emre boyun eğdi:-Kadere boyun eğiyorum sinyor, dedi.Mücadele sona ermiş, sağ kalan İspanyol ve Alman savaşçıları ambara tıkıldı. Sabahın ilk ışıklarıyla beraber savaş sahasından ayrılarak donanmaya katılmak üzere dümen kıran Turgut Reis’in küçük filosunun yedeğinde, yedi muazzam gemi vardı.




1513 yılı baharında Batı Akdeniz sularında pervasızca dolaşan bir korsan gemisi. Güvertede orta yaşlı, kırmızı sakallı, yüzü deniz rüzgarlarıyla sertleşmiş, tecrübeli bir kaptan. Adı, Oruç, fakat leventleri ona Baba Oruç diyorlar. Muavinleri, Kazdağlı Salih ve ihtiyar Süleyman Reisler. Bir hafta kadar İtalya sahillerinde dolaştıkları halde bir tüccar gemisine tesadüf edemediler. Üsleri olan Cerbe adasında eli boş dönmek itibarlarını sarsacak. Sonra, Tunus sultanına vergi de verecekler.

Nihayet, bu küçük korsan gemisinin gözcüsü, iki büyük geminin oraya doğru yaklaştığını haber verdi. Biraz sonra, bu gemilerin, bir kadırganın iki katı büyüklükte, dev birer alamet olduğunu gördüler. Bu durumda yapılacak en akıllıca iş, dümen kırıp kaçmaktı. Kazdağlı Salih ile Süleyman reis, endişeli bir şekilde reislerine bakıyorlardı. Fakat Baba Oruç sakin, ama vakurdu. -Herkes tüfeklerini, oklarını palalarını kuşanıp güverteye çıksınlar!Bu emir üzerine bütün leventler kısa zamanda hazırlanıp, gemileri beklemeye başladılar. Her biri iki kadırga büyüklüğündeki, kali-royal denilen bu gemiler, tanınmış İtalyan kaptanlarından Paolo Vittorio’nun kumandasında idi ve Papa II. Jullianus’un maiyet bandırasını hamildi. Topuklarına kadar silahlı İtalyan denizcilerinin muhafazasında olarak, Roma’nın bir iskelesi olan Civita Vecchia’dan kalkmışlar, Cenova limanına gidiyorlardı. Sefinelerin içi tıklım tıklım mal dolu idi. Kaptan Paolo da onları görmüş, üzerlerine düşecek şekilde manevra yapmıştı. Kuvvetler arasındaki fark çok büyüktü. Leventler, kendilerinden tam 50 kat fazla düşmanla savaşacaklardı. Bu sebeple bazılarının tereddütleri yüzlerinden okunuyordu. Bir ara gözden kaybolan Oruç Reis, biraz sonra güverteye çıktı ve denizin üstünde yüzen kürekleri gösterdi. Meğer bütün kürekleri iskarmozlarından çıkarıp deniz atmıştı:-İşte şimdi de küreksiz kaldık. Ya cesaretle cenk edip galip geleceğiz, veya ömrümüzün sonuna kadar kafir gemilerinde forsa çekeceğiz. Buradan geri dönüş yok!Bütün leventler bir ağızdan reislerine destek oldular ve:-Sen nasıl istersen öyle olsun Baba, nasip ise yüzünü ak, kılıcını muzaffer ederiz! Dediler.Kaptan Paolo’nun Kali’si, pür ihtişam bu küçük geminin üzerine geliyordu. Onu Endülüs’lü hurda bir harami gemisi zannetmişlerdi. Dakikalar geçtikçe gemiler birbirlerine yaklaşıyorlardı. Oruç Reis’in gemisinden bir hareket göremeyince, kaçmaya bile mecali olmadığına hükmetmişlerdi. Hiç zahmetsiz bir gemiye sahip olacaklarından gayet emin bir şekilde, mahirane bir manevra ile Oruç Reis’in perkendesine rampa ettiler. İlk anda güvertede bir şeyler göremediler. Fakat Oruç Reis’in:-Vurun leventlerim, koman yiğitlerim! Narası ile leventler bir anda kancalı merdivenlerini düşman gemisine takıp, kedi çevikliği ile tırmandılar ve hiç beklemedik leri bir gayretle üzerlerine atıldılar. Neye uğradığını anlayamayan İtalyanlar, birden toparlanmaya muvaffak olamadılar. Osmanlı palaları süratle üzerlerine iniyordu. Baba Oruç ise beş kişiyi alarak kaptan köşküne çıkmaya muvaffak oldu ve Paolo Vittorio ile yanındaki tanınmış birkaç şövalyeyi bir anda cansız yere serdi. Bunun duyulması ile, Papa cenaplarının şöhretli denizcileri teslim oldular. Esir edilen denizciler hemen ambarlara indirilip forsaya çakıldı. Bunların elbiselerini ise leventlere giydiren Baba Oruç’un bir planı vardı. Diğer düşman gemisi, savaşı kendilerinin kazandığından gayet emin bir şekilde, ganimetten pay almak için üzerlerine doğru geliyordu. Biraz sonra Oruç Reis’in gemisine rampa etti. Güvertede İtalyan kıyafetli denizcileri görünce, onların kazandığı bu savaştan kendi paylarına düşen ganimetleri istediler. İtalyan kıyafetindeki leventler ise rahat bir şekilde onların gemisine tırmandılar. Tam bu sırada palalarını çekip bir anda üzerlerine saldırdılar. Toparlanmaya fırsat bulamayan İtalyan denizcilerin çoğu teslim oldu, bir kısmı da canını kurtarmak için denize atladı. Süleyman Reis, kaptan köşküne çıkmış ve palasını kaptanın göğsüne dayamıştı bile.Oruç Reis, genç denizcileri hemen forsaya çaktı, yaşlı ve sakat olanları bir sandala bindirerek İtalya sahillerine gönderdi. Bu hadiseden Baba Oruç’un müsaahası sayesinde kurtulanlar, Cenova’ya giderek olanı biteni anlattılar. Kızıl sakallı ve orta yaşlı bu Türk denizcisinin kahramanlıklarını yeminler ederek söylediler. Bu haber bütün Akdeniz sahillerine kısa zamanda yayıldı. Kızıl sakalından ötürü “Barbarossa” dedikleri Oruç Reis için, “Kara sularımıza geliyormuş” şayiaları yayılan sahil şehirlerin de büyük bir panik başlıyordu. Bundan sonra, Baba Oruç ile birlikte kardeşi Hızır Reis de aynı isimle anılmaya başladı ve Barbaros Hayrettin Paşa adı ile Osmanlı devleti Kaptan-ı Derya’lığına kadar yükseldi.



Yavuz Sultan Selim’in iki atı vardı: Akduman ve Karaduman. Sulh zamanlarında Akduman’la dolaşırdı. Harpte ise Karaduman’a binerdi. İkisi de çok cins Arap atlarıydı. Akduman’ın kuyruğu ve yeleleri pek gösterişliydi. Karaduman ise, uzun bacaklı ve daha kuvvetliydi. Alnı ak akıtmalı, ayakları sekiliydi. Hiçbir yarışta onu geçen görül memişti. Güzel bir sonbahar sabahı, Cihan Padişahı Yavuz Selim Han at gezintisi yapıyordu. Yanında can yoldaşı Hasan Can bulunuyordu. Yavuz’un, Allah, Peygamber ve atlarından sonra en sevdiği insandı. Gizli ve açık müşküllerini sadece onunla dertleşirdi. Fakat Hasan Can merak içindeydi. Çünkü büyük Padişah, bugün Karaduman’a binmişti.

Nihayet dayanamayıp sordu:-Merakımı bağışla Sultanım, Efendim. Görürüz ki Karaduman pek sabırsızlanır!.Cihan Hükümdarı tane tane cevap verdi:­-Bizim dahi sabrımızı taşırırlar Hasan Can...-Başımız yoluna feda...Acep sıkıntınız nice ola Padişahım?-Şu Tomanbay dedikleri, tedbirsizlik eyler...-Mısır Sultanı mı Devletlûm?-Başına topladığı kıptî ve diğer taifesiyle İslam aleminde fitne çıkarır.-Yazılar olsun fitneciye...-Amma biz dahi isteriz ki, Atalarımız gibi Frenk illerine cihad idelüm.-Beli Sultanım...-Velakin arkamızda böyle fitneciler varken, kafir eline gidilir mi?-Haklısınız Devletlûm. Müslümanlar arasında anlaşmazlık oldukça düşman bayram eder. Yavuz kaşlarını çattı. Gür bıyıklarını düzeltti:-Önce şu Mısır fesadının halli gerek. Tomanbay kibirlisinin burnu kırılmalı ki, İslam alemi ferahlaya..-Seferimiz ne vakittir Sultanım?-At üstünde değil miyiz Hasan Can? Gayrı sevdiklerinle helalleşmeye çalış!-Cenab- Hak, niyetiniz gibi seferinizi de mübarek kıla Sultanım...Biz cümlemiz Allah yolunda Din ve Devlet uğruna kurbanız. Hemen Padişahımız emretsinler yeter.Koca Yavuz sakinleşti. Tebessüm etti. çok nadir gülerdi:-Gel hele Hasan!... Şu gölgelikte iki rekat namaz kılalım...dedi.İki koca Osmanlı, billur bir pınardan abdest tazelediler. İki koca çınar gibi namaza durdular. İki uzun nehir gibi eşil çimenlerde secdeye vardılar. Sonra iki beyaz minare gibi ellerini göğe uzatıp dua ettiler. 1517 senesinin ılık bir Mayıs sabahı, Osmanlı ordusu Üsküdar’da toplandı. Mağlubiyet yüzü görmeyen bu mübarek askerler sefere hazırdılar. Cihan Padişahı Sula Selin Han, biraz sonra atının üzerinde, askerlerinin karşısına geçti:-“Gazilerim...Yiğitlerim...Şahbazlarım...Erlerim...Erenlerim...Askerlerim...Ne mutlu bize ki, Allah yolunda, din ve devlet uğrunda harbe gideriz. Yeryüzünde fesat çıkaranları temizlemek, üzerimize farz oldu. Bu yolda ölürsek, müjdeler olsun bize. Cenab-ı Hak cümlemizin yardımcısı olsun. Âmin. Gelin gayri helallaşalım. Bizim sizlerde bir hakkımız varsa, yerden göğe kadar helal olsun. Sizin de kaldıysa...-Helal olsun!...-Helal olsun!...-Helal olsun!...Daha sonra Koca Sultan, sefer emrini verdi:-Ya Allah...Bismillah...Zaferle beslenen Osmanlı ordusu, geçtiği beldelere adalet ve bereket dağıtarak ilerledi, ilerledi.9 Ocak Perşembe günü Meşhur Sina Çölüne geldi, dayandılar.Bu kum deryası, bir yanardağ krateri gibi kaynıyordu. O tarihe kadar bu çölü geçen ordu görülmemişti. Büyük İskender buraya geldiği vakit, askerlerini denizden göndermeğe mecbur olmuştu. Timur Han da Hindistan!ı, İran’ı, Anadolu’yu ve Bağdad, Halep, Şam gibi birçok memleketi fethedip geçmişti. Ancak buraya geldiği zaman çaresiz kalarak geri dönmüştü. Burada güneş o kadar kızgındı ki, yumurtayı kuma koysalar 40 saniyede pişer, lop olurdu. Havadaki kuşlar yanlışlıkla çöle dalsa, 500 metre uçmadan cansız yere düşerdi. İşte büyük Osmanlı Sultanı Yavuz Selim Han, ordusunu bütün mevcuduyla çölden geçirip, Mısır’ı fethe niyetliydi. Daima olduğu gibi bir keşif kolu çıkartıp, geçit yerlerini tespit ettirmek istedi. Bu iş için Vezir Hüsam Paşa görevlendirildi. Paşa yanına aldığı 7 çöl adamıyla birlikte yarım saat sonra geri döndü. Yavuz at üzerine onu bekliyordu. Karaduman da binicisi gibi meraklıydı. Bütün asker de meraktaydılar.İlk söz Padişahındı:-De bakalım Hüsam Paşamız! Neler gördün?..Ne tedbirler uygundur?...De bakalım, ne söylersin?..Paşa önüne bakıyordu. Ne söyleyeceğini değil, nasıl söyleyeceğini düşünüyordu. Yavuz hafiften celallendi:-Ne susarsın Paşa!...Susma zamanı mıdır?-Bizi affediniz Sultanım...Velakin bu kızgın çöl deryasını geçmek...-Evet geçmek?-İnsanoğlu için geçmek mümkün değildir diye düşünürüz Devletlûm...-Hele hele!..-Hele Piyade askeriniz çöl ortasına varmadan tebahhur eder buharlaşır Hünkarım.Yavuz’un boynundaki şahdamarı kabarmaya başladı. Bunu ancak Hasan Can fark etti. Terden sırılsıklam olan alnını silmeyen Koca Cihangir:-Allahü Teâlâ, dünyadaki her şeyi, dağları, denizleri, ovaları, gölleri ve çölleri, evet çölleri de...İnsanoğluna musahhar kılmıştır...dedi ve Hasan Can’a baktı. O da bakışıyla tasdik etti. bu bakış ve baş eğiş sanki bir parola idi. Sonra da padişah emri duyuldu:-Azlettim Hüsam Paşayı!..Emir derhal yerine getirildi.Ordudaki heyecan son haddine varmıştı. Eğer Osmanlı Sultanı bir an tereddüt gösterseydi, Hüsam Paşa gibi düşünenlere engel olunamazdı.Mücahid Serdar, Karaduman’ın üzengileri üzerinde doğruldu ve son defa hitabetti:-Ey Cennet yolcuları!...Ey Can kardeşlerim!...Bilirsiniz ki Müslümanlar, muharebe meydanında ve bütün ömürlerince yalnız ve yalnız Allah’tan korkarlar... Önüne çıkan hiçbir engel O’nu Allah yolunda cihaddan alıkoyamaz. Sizler Cenab-ı Hakk’ın emirlerine uydukça O‘nun yardımıyla bu çölü geçmek de sizlere nasib olur İnşaallah...Sonra Mübarek Osmanlı ordusu, düğüne gider gibi alevli Sina Çölüne daldı.Neredeyse çölün ortasına varmışlardı. Yavuz Sultan Selim Han hazretleri, birdenbire Karaduman’dan yere atladı...Onu gören başta Veziriazam Sinan Paşa olmak üzere, Anadolu ve Rumeli Beylerbeyi de atlarından indiler. Rütbe rütbe bütün kumandanlar, sipahiler, süvariler de yaya yürümeye başladılar... Başlarında Halifeyi Rûy-i Zemin olmak üzere, Koca Osmanlı ordusu piyade bir ordu haline dönüvermişti. Üstelik Padişah, çok saygılı bir şekilde ve önüne bakarak yürüyordu...Bütün vezirler kumandanlar, askerler, merak içinde kalmışlardı. Her zamanki gibi Hasan Can’a müracaat ettiler. O da ne olduğunu anlayamamıştı. Fakat öğrenmek için gene ondan başkası cesaret edemezdi. Hünkar’a iyice yaklaştı ve:-Hayırdır İnşaallah Sultanım!...dedi. Bütün ordu merak eyler.. “Devletlû Padişahı mız acep niçin yaya yürürler?” diye telaş ederler.Koca Sultan, sanki öbür dünyayı seyrediyorcasına fısıldadı:-İki cihan Sultanı Peygamber Efendimiz, önümüzde yaya yürürlerken, biz nasıl at üstünde olabiliriz, Hasan Can!..Sevgili Peygamberimizin bu inanılmaz derecede güzel mucizelerinden sonra, ikinci bir mucize daha meydana geldi. 100 yıldır yağmur yüzü görmeyen Sina Çölüne, biraz sonra bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordu. Tıpkı 9 asır önce, Bedr gazasında olduğu gibi. Kaygan kumlar pekleşti, yürümek kolaylaştı. Gaziler ve Mücahidler serinleyip, suya kandılar...Allahü Teâlânın rahmeti ve Peygamber Efendimizin mucizeleriyle kanatlanan Mübarek Osmanlı ordusu da, şeref dolu tarihine yeni bir zafer daha ekledi.Mısır fethedildi.



Sinop'ta medfûn bulunan ve Takıyyüddîn Ebû Bekr Kefevî'nin talebesi olan Mahmûd Kefevî hocasının şu kerâmetini anlattı:"Gemiye binip İstanbul'a gitmek üzere yola çıktık. Ben o zaman gençtim ve bu benim ilk yolculuğumdu. Hoş bir rüzgârla dört gün gittik. Sonra şiddetli bir rüzgârla deniz kabardı. Dalgalar her taraftan vurmaya başladı. Gemide bulunanlar korku, dehşet ve ümitsizlik içinde bâzı mal ve eşyâlarını denize attılar. Bu ızdırap ve sıkıntı bana da ümitsizlik vermeye başladı. Hocam Takıyyüddîn Ebû Bekr Kefevî, geminin alt katında sâkin ve telaşsız bir halde oturuyor du. Dalgaların şiddetli vuruşları gemide bulunanların ve benim korkumu iyice arttırdı. Hocam bana bakıp; "Korkma! Allahü teâlâ bizi kurtaracak ve biz Erikli Kasabasının doğu tarafındaki Hacı Baba Dergâhında kuşluk vakti oturup süt içeceğiz ve incir yiyeceğiz." buyurdu.

Gemici lerin hesâbına göre seksen mil yolumuz kalmıştı. Ebû Bekr Kefevî hazretleri sükûn ve vekar içinde tatlı ve güzel sesiyle Kehf sûresini okumaya başladı. Biz rahatladık ve korkumuz kalma dı. Halbuki dalgaların vuruşları hâlâ devâm ediyordu. Nihâyet Allahü teâlâ bizi, hocam Ebû Bekr Kefevî hazretlerinin duâsı bereketiyle kurtardı. Gecenin sabahında Erikli sâhiline çıkıp doğruca Hacı Baba Dergâhına ziyârete gitti. Biz de onu tâkib ettik. Hep birlikte oturduk. Hocamız Kur'ân-ı kerîm okuyor biz de dinliyorduk. O sırada dergâhın çevresinden bir kadın iki elinde birer çanak ile çıkageldi. Kapları önümüze bıraktı. Biri süt, diğeri incirle doluydu. Şeyh Ebû Bekr Kefevî tebessüm ederek bize baktı ve; "Bismillah ile yiyiniz!" buyurdu. Biz besmele ile yedik. Hocamın bu kerâmetine şâhid olduğumuz zaman, 1542 (H.949) senesiydi."



Cihan sultanı Kanuni Süleyman Han, ikinci defa çıktığı İran seferinden de galibiyetle dönüyordu. Fakat savaş meydanlarında Osmanlı askerinin karşısından kaçan İran Şahı Tahmasb, padişah İstanbul’a avdet edince, her zaman yaptığı gibi Osmanlı sınırını geçti ve topraklarımıza saldırmaya başladı. 1551 yılında oğlu İsmail Mirza’yı kalabalık bir ordu ile Erzurum üzerine gönderdi. -Kalenin anahtarlarını Kanuni Sultan Süleyman oraya yetişmeden istiyorum, diye talimat verdi.Erzurum beylerbeyi İskender Paşa kahraman bir askerdi. Kanuni, kendisine bu vazifeyi verirken :-Baka İskender, seni böyle mühim bir sancağın muhafazasına memur eyledik. Görelim seni, yüzümüzü kara çıkarma, demişti.

İskender Paşa da, ilk olarak, 1549 da İran’ın Hoy şehri valisi Dümbüllü Hacı Han üzerine ani bir baskın yapmış, Van üzerine saldırıya hazırlanan İran kuvvetlerini perişan etmiş ve Dümbüllü’nün kesik başını padişaha göndermişti. Daha sonra İran ile ittifak kuran ve onlar hesabına çalışan Ahıskalıları bertaraf etti. İşte bu günlerde İran ordusunun Erzurum üzerine doğru gelmekte olduğu haberi ulaştı. Hemen beyleri topladı ve:-Padişah efendimizin dönüşlerini fırsat bilen Şah Tahmasb, oğlunu üzerimize gönderir. Tedbir nedir, ne yapmak gerektir, açıkça söyleyin.Bütün paşalar ve beyler, Erzurum’da kalıp şehrin savunulması fikrindeydiler. Beylerin düşüncelerini öğrenen İskender Paşa:-Tedbir bunlar değildir. Padişah efendimizin bize emanet ettiği bu kalenin harap olmasına rızam yoktur, taşra çıkıp harp ederiz, diyerek kararını açıkladı. Erzurum kalesinde toplam beş bin asker vardı. 1551 yılı Eylül ayının ilk günlerinde Erzurum önlerine gelen İsmail Mirza kumandasındaki elli bin kişilik İran ordusu, karşısında İskender Paşa’yı buldu. Kuvvetler arasında denge yoktu. Osmanlı askeri, İran kuvvetlerinin onda biri kadardı. Buna rağmen, Erzurum kalesi önlerinde derhal savaşa girdiler. İskender Paşa en ön safta bir nefer gibi savaşıyordu. Akşama kadar devam eden muharebeden bir netice alınamadı. Üstelik Osmanlı askerinin yarısı şehid düşmüştü. İskender Paşa akşamüzeri kaleye çekildi. İsmail Mirza ertesi gün elçiler göndererek, teslim olmalarını, aksi takdirde şehirde taş üstünde taş bırakmayacaklarını bildirdi. Paşa:-Canımızı veririz de bir karış yer vermeyiz! Cevabını gönderdi.Bundan sonra İran askerinin kaleyi muhasarası başladı. Fakat İskender Paşa kaleyi büyük bir azimle müdafaa ediyor, arasıra küçük bir müfreze ile huruç hareketleri yapıyor ve düşmana ağır zayiatlar verdiriyordu. Bu şiddetli muhasara bir aydan fazla devam etti. Sonunda İran askerinin disiplinsiz davranışlarda bulunmaya başlamaları üzerine İsmail Mirza kuşatmayı kaldırıp geri çekilmek zorunda kaldı. Erzurum büyük bir tehlike atlatmıştı. Fakat İskender Paşa’yı çekemeyenler, kalede savunma yapılması gerekirken, dışarı çıkıp, sayıları kendilerinden on kat fazla olan düşmana karşı pervasızca hücuma geçildiği ve bu muharebe sırasında askerin yarısının şehid edildiği, bu hatalı hareketin sorumluluğu tamamen paşaya aittir diyerek hemen padişaha şikayette bulundular. Zaten Paşa da bu hadiseden dolayı çok üzgündü ve her gün ağlıyor:-Ben padişahımızın huzuruna nasıl çıkarım? Onun bize emanet ettiği asker evlatlarımızın imha edilmesine sebep oldum. Ne fena talihimiz varmış! Diyordu.Kumandanlar kendisini teselli etmeye çalışıyorlar ve:-Elem çekme paşa baba, sen vazifeni yaptın, kul inkar etse bile Allah şahittir! Diyorlardı.Fakat o, kendisini çekemeyenlerin fitnelerinden değil, halife-i müslimin olan padişahın, kendisine kızmasından korkuyordu. Her an İstanbul’dan gelecek kötü bir haberi beklemeye başladı. Belki de idam edilmesi için ruhsat bile almışlardı. O ölümden korkmuyor fakat bir hain gibi idam edilmek istemiyordu. Sağ kalırsa, bu devlete daha çok büyük hizmetler etmek azmindeydi.-Ben İran’dan öcümü almasını bilirim! Diyordu.Günlerden bir gün, galiba Perşembe idi, saray kapıcıbaşılarından biri Erzurum’a geldi. Padişah-ı cihan’dan bir ferman getirmişti. Bütün devlet ve askeri erkanı topladı. İskender Paşa, artık işin sonuna geldiğini, idam fermanının gönderildiğini, hiç değilse azledileceğini tahmin ediyordu. Herkes yerini aldıktan sonra kapıcıbaşı içeri girdi ve İskender Paşa’nın önünde durdu. Heyecan son haddine gelmişti.-Gazan mübarek olsun İskender Paşa, Sultanımız efendimizin ekmeği sana helal olsun! Erzurum’u kurtardın. Padişah efendimiz seni tebrik ediyorlar ve sana altın bir kılıç ile murassa bir topuz gönderdiler. İskender Paşa heyecandan titriyordu. Demek gayretleri boşa çıkmamıştı. Sultan Süleyman tarafından takdir ediliyordu. Bu ne büyük saadetti. Kapıcıbaşı bir de padişahın nâmesini getirmişti. Hemen açıp okumaya başladı:-“İskender, berhüdar olasın, iki cihanda yüzün ak ola. Sen, Şah askeri ile denk değildin. Onun askeri çok fazla iken sen bu derece mukabelede himmet ve gayret gösterdin. Hiç kusurun olmadı. Hatırını hoş tut.”Ayrıca Sadrazam Rüstem Paşa da bir name göndererek onu tebrik ediyordu. İskender Paşa, bu paha biçilmez iltifatlar karşısında bir çocuk gibi utanmış ve başını önüne eğmişti. Gözlerinden sevinç gözyaşları dökülürken:-Biz bu kadar çok mu gayret gösterdik? Diye mırıldanıyordu.



Fatih Sultan Mehmed Han 3 Temmuz 1462’de Midilli adasını fethedince, adanın savun ma ve muhafazası için gazilerden ikiyüz yeniçeri ile yeteri kadar sipahiyi orada bırakmıştı. Midilli’den ayrılırken hepsini bir araya topladı ve:-Kullarım, dedi, bu cezireyi önce Allah’a, sonra size emanet ediyorum. Bakalım muhafazası uğrunda nasıl hizmet edersiniz?Sipahilerden biri hünkarın ayaklarına kapandı ve:-Âsûde hâtır ol padişahım, bu can bu tende durdukça düşmana adayı bırakmak ne mümkün, dedi.Padişah elini bu sipahinin omzuna koyarak:-Bilirim Yakub, uğruma baş koyanlardansın, gayreti elden bırakmaz, sadakatten ayrılmazsın.Demek suretiyle bu adanın fethinde ziyade gayret ve fedakarlık gösteren bu sipahiden iltifatını esirgememişti.

Kendisine adada timar verilen ve bu yeni dirlikten memnun olan Yakub, Vardar Yenice’li bir sipahinin oğluydu. Yakışıklı bir yiğitti. Aradan aylar, yıllar geçti. Herkes tarafından sevilen Yakub, yerli bir kadınla evlendi. İshak, Oruç, Hızır ve İlyas adında dört oğlu oldu. Çocuklar hem İslam terbiyesi ile büyüyorlar, hem de adadaki Rumlardan denizciliğin yanısıra Rumca ve İtalyanca da öğreniyorlardı. İstanbul ile Mısır arasında uğrak yeri olan Midilli limanı, her zaman ticaret gemileri ile dolu olurdu. Yakub bazan çocuklarını alır, gemilere bindirip gezdirirdi. Hepsinin tek hedefi denizci olmaktı. Bir gün akşam yemeğinden sonra bütün aile bir arada oturuyorlardı. Oruç babasına uzun uzun dert yandı:-Bizim de bir teknemiz olsa, buradan aldığımız malları başka limanlara götürür satardık. Biz kazanır, evimizi geçindirirdik. Artık senin çalışman doğru değil, çok ihtiyarladın!Yakub, oğlunun gözlerine sevgi ve minnet ile baktı:-Hey oğul, sen bizi ne sandın? Biz eski toprağız, eski. Ölünceye kadar çalışırız. Siz daha çocuksunuz, açık denizdeki dalgalar kurt denizcilere râm olur.-Ama herkes bizi limanda parmakla gösteriyor!-İnşaallah o günler de gelir.Çocuklar hep birden âmin çektiler. Aradan bir hafta-on gün geçti. Bir Perşembe akşamı balıktan dönen çocuklar, evde eşya namına bir şey kalmadığını gördüler. Ne o yerdeki pahalı canım halılar, ne de babalarının duvarda daima asılı duran Rumeli yadigarı altın kabzalı kılıcı vardı. Yakub, oğullarına durumu kısaca anlattı. Nesi var nesi yok satmış, Oruç’a ufak da olsa bir tekne donatmak için teşebbüse geçmişti. Oruç ağlayarak babasının ellerine sarıldı:-Ne yaptın baba! Benim için kurulu düzenini, evini neden darmadağın ettin? Ah keşke söylemeseydim.Yakub oğlunu kucakladı ve:-Biz ihtiyarız yavrum, bir ayağımız çukurda sayılır. İnşaallah sen ailenin büyüğü olur, onlara bakarsın. İshak da sana yardım eder. Oruç, bu ufak fakat yeni yelkenli ile Midilli adasından, kardeşi İlyas ile birlikte denize açıldığı zaman bütün aile limana geldi ve onları uğurladı. Bu olaydan sonra Yakub Ağa fazla yaşamadı. Onun vefatından sonra Hızır, küçük bir tekne kiralayıp, ağabeyi Oruç gibi denizlere açıldı. 1501 yılı ortalarında Papa, Venedik ve Fransız gemilerinden oluşan bir Haçlı donanması topladı ve başına da Amiral Filip de Klers’i getirerek, Midilli adasını zaptetmek vazifesini verdi. Ada önlerine gelen bu donanma, karaya asker çıkararak kaleyi kuşattı. Fakat bir buçuk ay uğraşmalarına rağmen, bütün Midilli halkının topyekün yaptıkları kahramanca savunma karşısında muvaffak olamadı ve kuşatmayı kaldırıp çekilmek zorunda kaldı. İşte Oruç ve kardeşlerinin haçlılara karşı kinleri o zaman başladı. -Bir gün gelecek bunun intikamı alınacaktır, padişahımız sağ olsun, diyorlardı.Aradan iki yıl geçti. 1503 yılında Oruç ve kardeşi İlyas, Girit açıklarında, Rodos şövalyelerinin büyük bir gemisi ile karşılaştılar. Böylesine büyük bir savaş gemisi ile küçük bir ticaret gemisinin harp etmesine imkan yoktu. Fakat buna rağmen kahraman Oruç, düşmana boyun eğmektense derhal savaşmayı kabul etti. Tekneler birbirine rampa ettikten sonra kanlı bir boğuşma başladı. İlyas şehid oldu, Oruç da esir düştü. Şövalyeler onu Rodos adasına götürüp haraç mezat sattılar. Bunu haber alan Hızır,-Ben ağamı esaretten kurtarırım, İlyas’ın da öcünü komam, diyordu.Bunlar o andaki heyecan ve teessürle söylenmiş sözlerdi. Yoksa, ufacık bir tekne ile koca savaş gemilerine kafa tutmak mümkün değildi. Kısa bir zaman sonra Bodrum’a geldi, para buldu ve ağabeyini kurtarmak için faaliyete geçti. Fakat Oruç, kardeşinin bu fedakarlığı yapmasını doğru bulmuyordu,-Alnımıza ne yazıldı ise o olur, meraklanma azad olacağımız günler yakındır, diye haberler gönderiyordu. Oruç doğru düşünüyordu. Şehzade Korkut, o zamanlar Antalya valisi idi. Hayırsever bir Müslümandı. Her yıl Rodos’a adamlar gönderir, şövalyelerin eline esir düşmüş Türkleri para ile satın alıp azad ederdi. Bu günlerde Korkut’un adamları adaya geldiler ve 40 kadar esir düşmüş müslümanı satın alarak döndüler. Fakat bunların arasında Oruç yoktu. Çünkü onu satın alan adam, Hızır’ın büyük paralar vererek onu kurtarmak istediğini duymuştu. Böyle bir kozu kolayca elinden kaçırmak istemiyordu. Zaten Rodos adasında büyük bir şöhret bulmuştu. Son derece zeki, çalışkan ve ilim sahibi idi. Konuşmaları herkesi etkiliyordu. Onunla beraber bulunan gayrimüslim esirlerin hepsi, ona hayran kalmışlar ve müslüman olmuşlardı. Bu sebeple adadaki papazlar, onunla görüşmeyi bütün hristiyanlara yasaklamışlardı. Sahibi, onun ileride büyük bir kahraman olacağını sezmişti. Bu değerli esiri ucuza kaptırmak istemiyordu. Korkut tarafından satın alınan müslüman esirler bir gemiye bindirilip Antalya’ya götürülmek üzere yola çıkarıldı. Anlaşmaya göre esirler teslim alınınca para teslim edilecekti. Eziyet olsun diye Oruç, bu esirleri götüren gemiye forsa olarak bir küreğe çakılmıştı. Gemi Rodos’tan ayrıldıktan bir kaç saat sonra şiddetli bir fırtına patlak verdi. Koca gemi hırçın dalgalar arasında kağıttan bir kayık gibi sallanıyordu. Nihayet bu şiddetli dalgalara dayanamayan gemi parçalandı ve batmaya başladı. Herkes korkudan titrerken Oruç sevinç içindeydi:-Yâ Rabbi bana selamet yolunu göster, diye dua ediyordu.Bu arada müthiş bir gayretle ayağındaki demiri kırarak zincirlerinden kurtuldu ve batmak üzere olan gemiden denize atlayarak yüzmeye başladı. Dağ gibi dalgaların üzerinde bir balık gibi rahatça yüzüyordu. Azgın sularla boğuşarak sahile çıktı. Artık kurtulmuştu. Kaderin cilvesi olarak, kendisi kurtulurken, âzâd edilmek üzere satın alınan müslümanlar bu dalgalarda boğuldular. Oruç doğruca Antalya’ya geldi ve şehzade Korkut’un yanına gitti. Sadrazam Hadım Ali Paşa ile arası bozulan Korkut, bir ara Mısır’a gitti ve yanında Oruç’u da götürdü. Bu tarihlerde Mısır’da hüküm süren Memluk Sultanlığının kuvvetli bir donanması vardı. Orada bir Mısır savaş gemisine kaptan oldu ve bu gemiyle İskenderun’a doğru yelken açtı. Fakat yolda Rodos donanmasının baskınına uğradılar. Mukavemet imkanın kalmayınca gemisini yakıp sahile kaçtı.Bu son tecrübe ile Oruç çok şey öğrendi. Artık düşmanını tamamen tanıyordu. Kardeşinin intikamını alması yakındı. Tekrar Antalya’ya geldi ve tekrar oraya dönen şehzade Korkut’a başından geçenleri anlattı. Korkut ona kısa zamanda bir gemi donattı ve:-Senin istikbalin denizlerdedir, haydi yolun açık olsun koca reis, diyerek uğurla dı. Oruç’un yolu açık oldu. Artık onun önünde durabilecek hiçbir donanma kalmayacaktı. Kardeşi Hızır’ı da yanına aldı. İleride Barbaros Hayrettin Paşa adını alacak olan Hızır, eşsiz denizcilik tecrübesini ağabeyi Oruç Reis’ten öğrendi. Cihan Sultanı Kanuni Süleyman’ın karşısına Avrupa kıtasında hiçbir imparator çıkamıyordu. Barbaros kardeşler de aynı devirde Akdeniz’e tamamen hakim olmuşlar ve en ünlü amiralleri dize getirmişlerdi.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
1 Şevval 1438
Miladi:
26 Haziran 2017

Söz Ola
Na-murad olma dila düştün ise bahr-i gama, Hele emvac-ı felaket geçer inşaallah. (Ey gönül gam deryasına düştünse de ümitsiz olma; felaket dalgaları inşaallah geçecektir.)
Barbaros Hayreddin Paşa
Osmanlılar Twitter