Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Bugün İstanbul'da oturup da bu şehrin Laleli diye bir semti bulunduğunu bilmeyen yoktur. Burada yine bu isimle anılan bir de tarihi cami vardır. Bu semt ve cami hakkında ilginç bir hikaye anlatılmaktadır:

Laleli Camiini Sultan III. Mustafa (Padişahlığı 1757-74 yılları arasıdır) yaptırmıştır. Sultan Mustafa bu camii yaptırırken çevrede Laleli Baba namında bir zatın yaşadığını öğrendi. İçinde bu zatla görüşmek, söz ve sohbetinden yararlanmak arzusu doğdu. Cami inşatını denetleme ye geldiği bir gün Laleli Baba ile görüşmek istediğini bildirdi. Laleli Baba'ya hemen padişahın kendisini ziyaret etmek istediği haberi ulaştırıldı, o da buyur etti. Padişah Laleli Baba'nın sohbetinden çok istifade etti. İçinde Laleli Baba ile daha sık görüşme arzusu uyandı.
Ayrılacağı sırada bu zata soru sordu:

-Efendi Hazretleri, bu dünyada en güzel şey nedir acaba?
Laleli Baba cevap verdi:
-Bu dünyada en değerli şey yiyip içtikten sonra sıkıntısız biçimde def-i hacetini yapabilmektir.

Hükümdar bu cevaptan pek hoşnut olmadı. Başından beri hikmetli konuşmalarıyla herkesi etkileyen bir zata bu cevabı pek yakıştıramadı. Hatta bu cevabı biraz kaba bile buldu. Bundan sonra birşey konuşulmadı, hükümdar maiyetiyle beraber saraya döndü. Fakat bu ziyaretin ertesi günü şiddetli bir kabızlığa yakalandı. Bir türlü içini boşaltamıyordu. Sarayın bütün ilgilileri ve hekimbaşı seferber oldular, bilinen bütün ilaç ve tedavileri uyguladılar, fayda etmedi. Padişah kıvranıyordu. Nihayet birinin aklına geldi, Laleli Baba'ya haber verilse, onun himmetiyle hükümdar bu dertten kurtulamaz mıydı? Zaten başka denenmedik yol kalmamıştı. Padişaha danışıldı. O da: "Ne gerekiyorsa yapılsın" dedi. Hemen Laleli Baba'ya gidildi ve saraya getirildi. Hükümdar doğum sancısı çekiyor gibi kıvranıyordu. Laleli Baba'ya yalvardı:
"Aman Efendi hazretleri, bana yardım et!"
Laleli Baba:
"O kadar kolay değil, karşılık olarak ne vereceksiniz?" dedi.
-"Senin semtinde yaptırdığım o camii sana hibe edeceğim"
-"Yetmez" dedi. Laleli Baba.

Sultan Mustafa daha bir çok şeyler ekledi, Laleli Hazretleri bir türlü tamam, yeter, demiyordu. En sonunda ağzındaki baklayı çıkardı: "Ben senin için dua ederim, Allah dilerse bu dertten kurtulursun ama, karşılığında saltanatı (padişahlığı-hükümdarlığı) isterim" Padişah kem küm etti ama çaresi yoktu "Tamam" dedi "O da senin olsun" Laleli Baba dua etti, sırtını sıvazladı, "Haydi git Allah'ın izniyle kurtulacaksın" dedi ve gerçekten kurtuldu. Kurtuldu ama saltanat da elden gitmişti. Şifa bulmanın sevincini, saltanatın elden çıkmış olmasının üzüntüsü gölgeliyordu. Laleli Baba sultanın haline baktı baktı da dedi ki: "Bir saltanat ki bir defi hacete değişiliyor, öylesine ucuz bir saltanat bize gerek değil, al yine senin olsun"




Sultan Ahmed Han, birgün bâzı devlet erkânıyla gezmeye çıkmışlardı. Ormanlık bir yerde istirâhat ederlerken hizmetçiler bir koyun kesip, kızartarak Pâdişâha ikrâm ettiler. Sultan Ahmed Han besmele çekerek elini ete uzattığı an, Azîz Mahmûd Hüdâyî hazretleri beliriverdi. Pâdişâha; "Sultânım! Sakın yemeyiniz, o et zehirlidir." buyurdu. Etten bir mikdâr kesip, oradaki bir köpeğe verdiklerinde, köpeğin derhal öldüğü görüldü.

Zamânın pâdişâhı Ahmed Han; vezirlerinden birini azletmiş, mührünü de Üsküdar tarafında oturan bir başka vezire göndermişti. Yolda mührü götüren haberci, bir deniz kazâsına tutulduğu için mührü denize düşürdü. Mührün denize düştüğünü öğrenen Pâdişâh, Azîz Mahmûd Hüdâyî'ye gidip durumu anlatınca, o da pöstekisinin altına elini uzatıp, suları damlamakta olan mührü Pâdişâha teslim etti.Sultan Ahmed Han, hocası Azîz Mahmûd Hüdâyî hazretlerini ziyârete gitmişti. Bir müddet sohbetten sonra atlarına binerek gezintiye çıktılar. Karacaahmed mezârlığının yanından geçerken, Mahmûd Hüdâyî, Pâdişâha dönerek; "Sultânım! İster misiniz bugün size bir şey göstereyim?" diye sordu. Sultânın, "İsterim!" demesi üzerine, kabristanlığa dönerek; "Kalkınız!" dedi. Bu hitâb karşısında bütün ölüler arpa başağı gibi kabirlerinin içinde dikiliverdiler. Pâdişâh bu hâli gördükten sonra, Mahmûd Hüdâyî; "Dönünüz!" emrini verince, kabir ehli yine eski hâllerine döndüler.



1520 senesinde, babası Yavuz Sultan Selim’in vefatından sonra tahta çıkan Kanuni Sultan Süleyman, ilk seferini Belgrad üzerine yaptı ve 12 Temmuz 1521’de burçlara zafer sancağını çekti. Haçlı devletlerinin Akdeniz’deki müstahkem kalesi olan Rodos, aynı zamanda korsanların da üssü haline gelmişti. Akdeniz’in neresinde bir Müslüman gemisi yakalansa, buraya getirilirdi. Batı Akdeniz'de İspanyollardan kaçabilen bir Müslüman gemisi, doğu sularında mutlaka Rodosluların eline düşerdi. Ada zindanları Türk ve Müslüman esirleri ile dolup taşıyordu. Osmanlı donanması bu suları kontrol edecek kadar güçlü değildi. Bu yüzden ticari gemiler her zaman bir tehlike ile karşı karşıya idi.

Kanuni Sultan Süleyman, dedesi Fatih Sultan Mehmet’in çok arzu ettiği, fakat başaramadığı Rodos’un fethi için harekete geçti. İlk olarak adaya casuslar gönderdi ve kalenin şiddetli bir kuşatmaya dayanamayacağını, ayrıca korsanlar ile şövalyeler arasında bir çekişme yaşandığını öğrendi.Padişah, son kararın verilmesi için divan-ı hümayunu topladı ve vezirlerine:-Korsan ceziresi Rodos’un fethini mukarrer kıldım. Ne dersiz?Pîrî Mehmet Paşa, padişahı tasdik etti:-Efendimiz keramet buyururlar. Cezirenin zindanlarında inleyen ayağı prangalı, boynu zincirli çaresiz dindaşlarımızı kurtarmak gerektir.Kaptanı derya Kurdoğlu Muslihittin Reis de aynı şekilde fikir beyan etti. Nihayet, 4 Haziran 1522 günü Donanma-yı Hümayun, 300 gemi ile Rodos’a müteveccihen, İstanbul’dan hareket etti. Şimdiye kadar böyle büyük bir donanmanın sefere çıktığı görülmemişti. Gemilerde 40.000 levent ve 20.000 azep askeri vardı. 13 Haziran günü de Kanuni Sultan Süleyman Han, Ordu-yu Hümayun’un başında, Üsküdar’a geçti ve 43 gün süren bir yürüyüşten sonra Rodos adasının tam karşısındaki Marmaris’e gelindi. O gün ve o gece, bütün ordu gemilerle adaya taşındı. 28 Temmuz günü Rodos kalesi beş koldan kuşatıldı. Savaş çok çetin başladı. Hendekler cesetlerle doluyordu. İspanyol, İtalyan, Alman, İngiliz ve Hollanda şövalyelerinin savunduğu kale, inatla direniyordu. Osmanlı askerinin açtığı lağımlara karşılık, düşman da mukabil lağımlar açıyordu. Bu yüzden iki taraf da ağır kayıplar veriyordu. Sultan Süleyman, her gün mevzileri yakından inceliyordu. 4 Eylül’de İngiliz burcuna kazılan lağımlar patlamış ve kalenin bir kısmı havaya uçmuştu. Açılan gedikten içeri girenler çetin bir direnişle karşılaştılar ve ağır kayıplar vererek geri çekildiler. 13 Eylül günü girişilen umumi taarruz da bir netice vermedi. Muhasaranın uzaması karşısında padişah sabırsızlanıyor, Veziriazam Pîrî Mehmet Paşa ile Sefer Serdarı Mustafa Paşa’yı sıkıştırıyor:-Kulluk bu mudur? Neden ziyade ikdam göstermezsiniz? Diyordu.Bu iki tedbirli vezir, başlarını öne eğiyorlar:-Nusret sabriledir sultanım! Diyorlardı. Rodos kalesi top ve tüfekle kolay alınacağa benzemiyordu. Şövalyeler kendilerini çok iyi savunuyorlardı. Yapılan bir toplantıda, lağımların bir anda patlatılmasından sonra bütün kollardan birden taarruza geçilmesi kararlaştırıldı. Bütün kazmacılar, gece lağım kazmaya başladılar. Böylece kale duvarları temelinden yıkılacaktı. 24 Eylül günü şafak sökerken patlatılan lağımlar, kale duvarlarını havaya uçururken, donanmanın büyük topları da denizden surları dövüyordu. “Allahü Ekber” nidalarıyla hücuma kalkan asker de yıkılan duvarlardan içeri girmeye çalışıyordu. Surlardan aşağı dökülen kızgın katranlar, askerin gediklerden içeri girmesini zorlaştırıyordu. O gün kale civarı mahşere dönmüştü. Ölen ölüyor, kalan kalıyordu. Sultan Süleyman harekatı bizzat idare ediyor, askerin şevkini ve cesaretini arttırıyordu:-Ne durursuz şahbazlarım, vurun kurtlarım! Naralarıyla askeri hücuma kaldırıyor, manevi bir güç veriyordu.O gün akşama kadar yapılan hücumlardan da bir netice alınamadı. Üstelik binlerce asker şehit düştü. İki gün sonra tekrar başlayan hücumlar birbirini kovaladı, fakat hiçbir netice alınamadı. 21 Ekim’de yapılan bir hücumda Mısır Valisi Hayırbay Paşa şehit düştü. Bu arada casusların getirdiği bir haberde, surların önüne lağım kazılacağı ve buralara barut doldurulup, Türkler hücuma geçtiği sırada patlatılacak ve ağır kayıplar verdirilecekti. Bunu haber alan Sultan Süleyman Han, düşmandan önce davrandı ve hücum emrini verdi. Şiddetli bir savaş oluyor, kan gövdeyi götürüyordu. Hendekler bir anda cesetlerle dolmuştu. Günlerce devam eden bu taarruzlardan da bir netice alınamadı. 10 Aralık günü padişah, kaleye iki elçi yollayarak, üç gün içinde teslim olurlarsa merhametli davranacaklarını, aksi takdirde taş üstünde taş bırakmayacaklarını ihtar etti. Rodos şövalyeleri üç gün sonunda padişaha red cevabı verdiler ve müdafaaya devam edecek lerini bildirdiler. Bunun üzerine hücumlar daha da şiddetli olarak devam etti. Kanuni:-Surları çeviren her karış toprakta asker kullarımın mübarek kanları vardır. Ölürüm de kaleyi küffar elinde bırakmam, diyordu. Nihayet, 19 Aralık’ta Rodos Başşövalyesi L’Isle Adam, şu şartlarla kaleyi teslim edebileceklerini bildirdi:“Adada kalmak isteyenlerin dînî âyinlerinde serbest olması, beş yıl süreyle halktan vergi alınmaması, isteyenlerin üç yıl içinde adayı terkedebilmesi, şövalye ve savaşçıların Osmanlı gemileriyle Girit adasının Kandiye kalesine nakledilmesi, adanın on iki güne kadar boşaltılarak teslim edilmesine izin verilmesi.”20 Aralık günü L’Isle Adam, yanında ünlü şövalyelerle birlikte Osmanlı ordugahına geldi. Daha sonra padişahın huzuruna kabul edildiler. Sultan Süleyman, mağlupları vakur bir eda ile süzdü, fakat yüzünde kin ve nefretten eser yoktu. Başşövalye, şimdiye kadar aman dilemedikleri için cezalandırılmalarını, affedilmelerini istedi. Konuşurken sesi titriyordu. Sultan Süleyman bundan müteessir oldu:-Memleketler kaybetmek hükümdarların nasiplerinde vardır. Elem çekmeyin. Siz vazifenizi yaptınız, dedi. Başşövalye yerlere kadar eğildi. Padişah da onlara kıymetli hediyeler vererek gönderdi.Padişah, 29 Aralık’ta şehre girerek kaleyi dolaştı. Başşövalyenin sarayını gezdi ve kendisine iltifatlarda bulundu. Ertesi gün şehrin muhafazası için 1.000 asker bırakıldı. Birkaç gün sonra Başşövalye, veda etmek için padişahın huzuruna çıktı. Dört altın vazo sundu. Gösterilen iyi muameleden dolayı teşekkürlerini tekrarladı:-Bütün Hristiyan orduları emrimde olsa, yine sizin karşınıza çıkma cesaretini gösteremem. Hristiyan devletleri bize yardım etmediler. Fakat korkarım ki, muzaffer kılıcınız bir gün onların da başlarında gezecek. Müsaade buyurursanız, bu akşam adadan ayrılmak istiyoruz. Dedi.Ertesi Rodos’un en büyük kilisesi olan Saint Jean’da Cuma namazı kılınarak camiye çevrildi. Her karış toprağı şehit kanlarıyla sulanan Rodos, yüzyıllarca Osmanlı toprağı olarak kaldı.



Sultan II. Osman 22 Kasım 1617’de padişah olduğunda henüz 14 yaşındaydı. Fakat yaşı nın çok üzerinde bir olgunluğa sahip olan bu genç padişah, ecdadı gibi celadetli ve cesurdu. Tahta çıktığı senelerde, Avrupa’da söz sahibi bir devlet olan Polonya, Osmanlı sınırlarına saldırıyor, hatta bazı kaleleri ele geçiriyordu. Bunlardan en önemlisi de Hotin Kalesi idi. Bunun üzerine hemen sefere çıkılmasını emretti ve hazırlıklara başlandı.

Nihayet 21 Mayıs 1621 günü Osmanlı ordusu, 18 yaşındaki genç padişah Sultan II. Osman’ın kumandasında sefere çıktı ve 1 Eylül günü Hotin kalesi önlerine gelindi. Uzun yıllar dan beri ilk defa bir padişah sefere çıkıyordu. Bu, orduya büyük bir moral kaynağı olmuştu. Fakat genç padişahın hiç savaş tecrübesi yoktu. Kendisine, Budin Beylerbeyi Karakaş Mehmet Paşa’nın çok cesur ve tecrübeli bir kumandan olduğu, bu savaşta onun tecrübelerinden istifade edilmesi gerektiği padişaha arzedildi. Bunun üzerine hemen Hotin’e çağrıldı. Zaten o da böyle bir davet bekliyordu. Hemen emrindeki kuvvetlerle birlikte yola çıktı. Bu arada kuşatma başlatıldı. Siperler kazıldı ve şiddetli çarpışmalar, günlerce sürüp gitti. 8 Eylül günü yapılan bir taarruz, padişaha ümit verdi. Fakat sonraki günlerde aynı neticeler alınamadı. Genç padişah üzülüyor ve vezirlerine:-Paşalarım, beylerim, diyordu, siz böyle mi gayret gösterirsiz? Yazıklar olsun. Hani uğrumda baş koyduklarını söyleyenler nerede?Sultan Osman’ın bütün ümidi Karakaş Mehmet Paşa’da idi. Saray ağalarından biri:-Üzülme padişahım, dedi, hele Mehmet Paşa kulunuz gelsin de gör. O, kaleye çekilen bayrak gibidir.Padişahın gözleri parladı:-Kaleye çekilen bayrak gibi mi dedin?-Evet padişahım, bir bayrak gibi, bir sancak gibi.Nihayet 14 Eylül günü Karakaş Mehmet Paşa askerleriyle birlikte geldi. Padişaha onun geldiği haber verilince hemen huzura çağırttı ve büyük bir iltifat eseri olarak elini öptürdü, sonra sordu:-Neden gözlerimizi yollarda bıraktın Mehmet?Karakaş Mehmet Paşa, noksanlarını tamamlamak ve serhat ahvalini düzene koymak için geç kaldığını anlattı. Sultan Osman bunları makul karşıladı, gönlünü aldı ve güzel şeyler söyledi. -Baka Mehmet, dedi, lehinde çok şeyler duyduk, yüzünden de temiz insan olduğun anlaşılır. Nasıl kulluk olurmuş göster de diğer vezirler ibret alsınlar. Yarın hücum vardır. Dilerim Allah’tan, yüzün ak olsun.Mehmet Paşa tatlı bir heyecanla ürperiyordu. Bu ne paha biçilmez bir iltifattı. Gözleri dolu dolu oldu.-Padişahım, Mehmet kulun, senin uğruna canını fedadan çekinmez. Eğer gayrette en ufak bir kusurum olursa, yediğim ekmek gözüme dizime dursun! Dedi. Sonra sesini biraz daha yükselterek:-Yarın düşman ordugahına bir hançer gibi saplanacak, kaleye de bir bayrak gibi çıkacağım!-Bayrak gibi mi dedin?-Evet padişahım, bir bayrak gibi, bir sancak gibi!Sultan Osman ayağa kalktı, belindeki murassa kılıcını çıkardı-Yaklaş Mehmet, yaklaş kahraman vezir!Diyerek kılıcını onun beline taktı. Mehmet Paşa, sevincinden ağlıyordu.Ertesi gün büyük bir hücuma başlandı. Karakaş Mehmet Paşa merkezde ve askerin en önündeydi. Padişahın hediye ettiği kılıcı ileriye doğru savurarak atılıyor, attığı naralar Hotin kalesi surlarına çarparak yankılanıyordu. Böyle kahraman bir veziri başlarında gören asker de coşmuştu. Savaş çok kanlı oluyordu. Mehmet Paşa’nın göğsü bağrı açılmış, saldırıyor, vuruyor, vuruyordu. Nihayet düşmanın müstahkem mevkiine kadar girmeyi başardı. Hemen kethüdasının elindeki bayrağı kaptı ve hızla kale burçlarından birine dikmeyi başardı. Fakat o kadar ileri mevzilere gitmişti ki, bir anda yanında birkaç kişiden başka kimsenin kalmadığını farketti. Bu bir avuç kahraman erimeye mahkumdu. Kethüdası,-Paşa hazretleri, fırsat varken geriye dönelim, dedi. Fakat Mehmet Paşa:-Hayır, cevabını verdi. Hayır, biz şehid olmadan bu bayrak indirilemez. O bayrak bizim canımızdan ileridir.Karakaş Mehmet Paşa sözünde durdu. Geri dönmedi, sonuna kadar, her türlü takdirin üstünde bir celadetle dövüştü ve alnına isabet eden bir kurşunla şehid düştü.



Sultan İkinci Bâyezîd'in hanımı Şehzâde Korkut'un annesi bir gün dergâha gelip Abdurrahîm Tırsî'nin hanımından; "Beyin Abdürrahîm Tırsî'den ricâ edip, yardım taleb ederiz. Sultan Bâyezîd'den sonra oğlum Korkut pâdişâh olsun." diye ricâda bulundu. O da bu dileği beyine sık sık hatırlatırdı.

Bir gece rüyâsında Peygamber efendimizin huzûrunda bir meclisin kurulduğunu gördü. Abdürrahîm Tırsî de orada idi ve Peygamber efendimize şehzâdelerin hangisinin tahta geçmesinin daha uygun olacağını soruyordu. Sultan-ül-Enbiyâ buyurdu ki: "Rûmun Kara oğlanının murâdı Sultan Selîm'dir. Kara oğlan Abdürrahîm Tırsî'dir." Uyanınca hanımı hemen Abdürrahîm Tırsî'nin yanına gidip rüyâsını anlattı ve; "Siz Şehzâde Selîm'in pâdişâh olmasını istediniz. Biz sizden Korkut'un pâdişâh olmasını ricâ ederdik." dedi. Bunun üzerine Abdürrahîm Tırsî; "Ey hocamın kızı! Şehzâde Korkut'tan evlat gelmez. Âl-i Osmân'ın nesli yok mu olsun? Bu, Hak teâlânın rızâsına muhâliftir." buyurdu



Osmanlı İmparatorluğunda Lale Devri adıyla meşhur olan sulh ve sükun devri, 1730 yılında Patrona Halil isyanıyla sona ermiş, tekrar karışıklıklar başlamıştı. Bunu fırsat bilen Rusya, 1733 yılında Avusturya ile ittifak anlaşması yaptı. Anlaşma hükümlerine göre Rus ordusu aniden Osmanlı topraklarına girecek, Avusturya araya girerek, Osmanlı hükûmetini oyalayacak, bu arada onlar da hücuma geçerek iki ateş arasında bırakacaklardı.

10 Nisan 1736’da Rus ordusu aniden, Kırım’ın kuzey doğusundaki Azak kalesine saldırdı. 96 gün boyunca direnen kale, sonunda Ruslara teslim oldu. Babıâlî, bu saldırı üzerine Rusya’ya harp ilan etti ve ordu, Davutpaşa kışlasından hareket etti. Bu arada Azak’ı ele geçiren Rus ordusu, Kırım’a girerek burasını harabeye çevirdiler. Bütün şehir ve kasabaları yakıp yıktılar, medeniyet eserlerini tahrip ettiler. Kırım’da bir tek cami ve büyük bina kalmadı. Bu arada Sadrazam Seyyid Mehmet Paşa kumandasındaki Osmanlı ordusu da Dobruca’daki Babadağ kasabasına gelerek burada ordugah kurdu. Fakat kış mevsimi geldiği için, burada kışı geçirdikten sonra sefere devam etme kararı aldı.Avusturya imparatoru VI. Karl, bir taraftan sözde arabuluculuk rolü yapıyor ve elçi gönderiyor, diğer taraftan da savaşa hazırlanıyordu. Nihayet 12 Temmuz 1737 günü Avusturya ordusu da Tuna nehrini geçerek Bosna’ya girdi. Şimdi Osmanlı ordusu iki ateş arasında kalmıştı. Rusların ilerlemesi o an için durduğundan, Babadağ’daki ordunun büyük bir kısmı Bosna üzerine sevkedildi. Tuna nehrinin denize döküldüğü yerde, bu gün Moldova topraklarında bulunan Özi kalesi, Rus ordugahına yakın bir mevkideydi. Her an için Rusların saldırması bekleniyordu. Kale muhafızı Yahya Paşa, bütün şehir halkını savunma yapmak için seferber etti. Kendisi de çalışıyor, bazen sırtında taş bile taşıyordu. Maiyetindekiler:-Paşa baba, sen yaşlısın, istirahat et, biz gayret ederiz,Dedilerse de:-Bu kale benim namusum ve şerefimdir. Onun için hiçbir fedakarlıktan kaçmam. Tek kişi kalsam bile düşman karşısına çıkarım. Moskof bunu böyle bilsin! Diyordu.Mareşal Muniçki kumandasındaki 150.000 kişilik Rus ordusu 1737 senesi Temmuz ayı başlarında Özi kalesi önlerine geldi. Yahya Paşa yardımcılarına sordu:-Mevcudumuz ne kadar?-5.000’den az paşa hazretleri!-Demek 15’e 1 dövüşeceğiz!Mareşal Muniçki, kaleye bir adamını yollayarak, boşuna kan dökülmemesi için teslim olunmasını istedi. Yahya Paşa bunun şiddetle reddetti ve:-Tarihe şanlı bir ad yadigar edeceğiz, cevabını verdi.Ertesi gün, yüzden fazla muhasara topunun, ortalığı yangın yerine çeviren ateşiyle Rus saldırısı başladı. Top ateşi kesildiği zaman Yahya Paşa kaleden çıkıyor, misli görülmemiş bir cesaretle düşmanın üzerine atılıyor, Ruslara binlerce kayıp verdirdikten sonra kaleye dönüyordu.Rus generaller bu hadise karşısında şaşırıp kalmışlar, Mareşal Muniçki’ye:-Bu adam bir deli, ne yaptığını bilmiyor, demişlerdi. Tecrübeli Rus generali, maiyetindeki generaller gibi düşünmüyordu. Karşısındaki düşmanı küçümsemiyor, aksine takdir ediyordu:-Yanlış düşünüyorsunuz, bu Türk generali ne yapması lazım geldiğini gayet iyi biliyor. Onu kendinize misal olarak alabilirsiniz. Bu adam, kelimenin tam manasıyla bir kahramandır.Yahya Paşa, çıkış hücumlarını birkaç defa tekrarladı. Kaleden her çıktığında, muazzam düşman ordusundan binlerce ve binlerce asker eriyip gidiyordu. Fakat talih birdenbire döndü. Düşman topçusunun aralıksız bombardımanından tutuşan evlerin ateşi ve bir top mermisi kale cephaneliğine isabet etti. On bölük Türk askeri, başlarındaki subaylarla birlikte şehit düştüler. Yahya Paşa gözlerinden yaşlar akıtarak:-Yâ Rabbi! Bana da şehadet müyesser eyle! Diye dua etti.Düşman su yollarını kestiği için şehirde içecek bir damla su kalmamıştı. Asker susuzluktan, takatsiz düştü. 13 Temmuz günü düşman, bombardımana ara verdi. Bunda faydalanan asker, kalenin su ikmali yapılan kapısına gittikleri sırada, bunu takibeden Ruslar, şiddetli bir hücumla arkalarında kaleye girmeyi başardılar. Yahya Paşa derhal geriye döndü ve onbinlerin üzerine saldırdı. Artık toplar susmuş, sokak aralarında göğüs göğüse muharebeler başlamıştı. Fakat Rus askerinin 150.000 mevcuduna karşılık, Türk askeri sadece birkaç yüz kişi kalmıştı. Artık kaleye tamamen hakim duruma gelen Ruslar, Yahya Paşanın üzerine çullanarak yakaladılar ve Mareşal Muniçki’nin yanına götürdüler. Rus Mareşali, onu gayet iyi karşıladı ve teselli edici sözler söyledi:-Müsterih olunuz, siz vazifenizi yaptınız. Cesaret ve kahramanlığınıza bütün Rus ordusu şahittir.-Hayır, ben vazifemi layıkıyla yapmış sayılmam. Ben şu anda burada değil, şehit arkadaşlarımın arasında olmalıydım. Ne fena talihim varmış!Mareşal Muniçki, durumu, o tarihlerde Rusya tahtında oturan Çariçe Anna’ya bildirdi ve Yahya Paşa ile birlikte esir düşen 24 Türk subayını başkent Petersburg’a gönderdi. Aynı gün, harabeye dönmüş şehri talan etmeye başlayan Rus askeri, kuşatmanın başlamasıyla, açlık ve susuzluktan birer birer vefat eden müslüman ahaliden geriye kalan çok az kısmını da şehid etti. Böylelikle 30.000’den fazla nüfusu olan Özi şehrinde tek canlı kalmadı. Hatta bu hadise İstanbul’a bildirilince, zamanın padişahı Sultan I. Abdülhamid, üzüntüsünden felç oldu ve kısa bir süre sonra da bu sebepten vefat etti.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
3 Ramazan 1438
Miladi:
29 Mayıs 2017

Söz Ola
Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payitahtı olmalıdır.
Fatih Sultan Mehmed Han
Osmanlılar Twitter