Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Ege denizinde Çeşme’nin karşısında bulunan Sakız adası, 1566’da Piyale Paşa tarafın dan fetholunmuştu. 1683 II. Viyana bozgunu bizim için tam bir felaket oldu. Orta Avrupa’da binlerce şehidin kanları pahasına alınan kaleler ve şehirler, birbiri arkasına elimizden çıkıyor du. Belgrad bile düşman eline geçmişti. Acaba bu bozgun daha ne kadar sürecekti? Denizlere de yayılacak mıydı? Barbarosların, Turgut Reislerin, Piyalelerin karşısında kaçacak delik arayan Venedikliler, şimdi Anadolu sahillerine baskınlar yapıyor, kasaba ve köyleri talan ediyorlardı.

Osmanlı’nın ihtişamlı devirlerinde denize açılmağa bile cesaret edemeyen Venedik amiralleri, şimdi:-Akdeniz bizim olacak! Diyorlardı. Bir ara Fazıl Mustafa Paşa, aleyhimize devam eden gelişmeleri lehimize çevirebildi ise de, Salankamen savaşında şehit düşünce durum tekrar aleyhimize döndü. Akdeniz ve Ege’deki adalarımızda yaşayan halkın bir kısmı Katolik Latin asıllı, bir kısmı da Ortodoks Rum asıllı idi. Papalık el altından Katolikleri aleyhimize kışkırtıyor ve silahlandırı yordu. Fakat o tarihe kadar adalarda çok sayıda asker olduğundan, isyana teşebbüs edemiyorlardı. II. Viyana bozgunundan sonra adalardaki askerler cephelere gönderildiği için, buralarda kıpırdanmalar başladı. Osmanlı devletinde, gayri müslimlerden alınan cizye vergisi, her sene Mart ayında tahsil edilirdi. Savaş sebebiyle 1694 yılında, daha önce alınmak istendi. Bunu fırsat bilen Venedikliler, adalardaki gayri müslimleri isyana teşvik etti. Fakat adalardaki halkın korktuğu bir şey de, buralardaki Osmanlı gemilerinde bulunan Kalyon Leventleri idi. Bunları buralardan uzaklaştırmak lazımdı. Sakız adasından bir heyet, gayet pahalı hediyelerle İstanbul’a giderek, vezirler ve saray ağaları ile görüştüler. Üst üste devlete bağlılık yeminleri ettikten sonra:-Kalyon leventleri, bağ ve bahçelerimizi talan ediyorlar. Bu yüzden çok az mahsul alabiliyoruz ve vermemiz gereken vergilerin, ancak dörtte birini verebiliyoruz. Eğer bu leventlerin adalarda bulunmasından maksat buraların muhafazası ise, biz adalarda yirmi-otuz bin kılıç oluruz. Düşman gelirse, ölünceye kadar dövüşür, adaya ayak bastırmayız.Devletin ileri gelen gafil kişileri bu desise ve yalanlara hemen kanıverdiler. Gün görmüş kimselerin:-“Hiç kafir kendi dindaşına kılıç çeker mi? O yirmi otuz bin kılıcı Müslümanlar için hazır etmiş olsalar gerek!” İkazlarına aldırış etmediler. Sakız’da bulunan gemileri, üç bin kalyon levendi ile birlikte geri çektiler. Bu kuvvetlerden bazıları adadan ayrılırken ağladı ve:-Ah Sakız, sana yazık oldu! Dediler. Evet, Sakız’a yazık olmuştu.Planlarının ilk kısmını başarıyla uygulayan Rumlar, hemen Venediklilere haber göndererek durumu bildirdiler. Eğer donanmaları Sakız sularına girerse isyan edeceklerdi. 8 Eylül 1694 Çarşamba günü, 135 parça gemiden meydana elen Venedik donanması Sakız limanına demirledi. Daha sonra karaya 20.000 asker çıkardı. Sakız muhafızı Silahtar Hasan Paşa’nın emrinde 450 sipahi ve yeniçeri bulunuyordu. Ayrıca limanda bulunan 3 parça küçük gemide ikiyüz kadar levent vardı ve bunlar da karaya çıkarak Hasan Paşa’nın emrine girdiler. Gönüllülerle birlikte toplam 1000 kadar mücahid, tepeden tırnağa silahlı ve zırhlı 20.000 düşman askerine karşı adayı savunacaklardı. Bazı beyler, savunmanın imkansız olduğunu söyleyerek, adanın kan dökülmeden teslim edilmesini istediler. Hasan Paşa:-Allah’tan korkunuz yok mu? Bu ecdat yadigarını cenk etmeden düşmana nasıl teslim ederiz? Hem teslim olsak, düşman bizi sağ bırakır mı? Hiç olmazsa dövüşerek şehid oluruz. Dedi.Ertesi gün, 350 askerle kaleden çıkarak 20.000 kişilik Venedik ordusuna saldırdı. Öğleye kadar kahramanca dövüştüler. 2.000 düşman askeri telef oldu. Fakat mücahidlerin yarısından fazlası şehid düştü. Hasan Paşa kaleye döndüğünde, korkunç bir manzara ile karşılaştı. Şehirde çok az sayıda bulunan Müslüman evlerine saldıran Rumlar, erkekleri işkence ile öldürmüş, kadın ve kızlara alçakça muamelelerde bulunmuştu. Üstelik kale kapısının arasına yığılarak Hasan Paşa ve askerlerine saldırmışlardı. Şimdi yeni ve daha kanlı bir muharebe başlamıştı. Rum çetelerini yarmayı başarıp kaleye dönebilen Paşa onların bu halini görünce:-Ah, bir yardım yetişse, bunların yanına komam! Diyordu. Fakat yardım için gelecek olan Çanakkale boğaz muhafızı Yusuf Paşa, kendisine, kalabalık Venedik askerinin adayı ele geçirdiği şeklinde bir haber gelince yardıma gelmekten çekindi. Ertesi gün, kaledeki silahlı Rum ve diğer gayrimüslimler Venedik ordusu saflarına geçtiler. Böylece düşman kuvvetlerinin sayısı 50.000’i aştı. Buna karşılık Osmanlı askeri sadece 700 kadardı. Venedikliler havan toplarıyla kaleyi devamlı dövüyorlardı. Bir hafta içinde kalede taş üstünde taş kalmamıştı. Bütün binalar yandı, yıkıldı. Zaten bütün mevcudu 100 haneden az olan sivil Müslüman ahaliden çok azı sağ kaldı. Artık her şey bitmişti. Venedikliler genel saldırıya geçmeden önce kalenin vire ile teslimini istediler. Hasan Paşa kararını vermeden önce bütün kumandanları ve o sırada orada sürgün bulunan, eski şeyhülislamlardan Ebû Said Feyzullah Efendiyi topladı. Onlara durumu anlattı:-Kalede taş üstünde taş kalmadı. Düşman 50.000’den fazla. Bizim mevcudu muz 700’den az. Yardım için gelecek olan donanma, ada teslim oldu diye bir haber alınca, yardıma gelmekten vazgeçmiş. Söyleyin bakalım ne yapmak gerek? Düşmana karşı direnmek imkan ve zamanı var mı?700 kişi, 50.000 kişiyi, ateş olsa yakamazdı. Bütün kumandanlar, eğer silahları nın şerefleri muhafaza edilerek, kendilerinin Anadolu sahillerine çıkmalarına izin veri lirse, teslim olunmasını teklif ettiler. Evet, yapılacak başka bir şey kalmamıştı. Hasan Paşa’nın gözleri doldu. Feyzullah Efendi’ye:-Efendi hazretleri, Allah için söyle, bu işte benim zerrece taksiratım var mıdır? Dizdar gediğinden hep beraber çıkalım diye düşündüm. Vuruşa vuruşa ölelim, hayatımızı pahalıya satalım, dedim. Sonra düşündüm ki, bu kadar vatan evladını bile bile ölüme sürüklemeğe hakkım yok. Gönlüm razı olmadı. Fidan boylu genç leventlerin hayali karşıma çıktı. Feyzullah Efendi Hasan Paşa’yı teselli etti ve:-Paşa oğlum, senin taksiratın yok. Allah şahittir ki, vazifeni yaptın. Dünyada ve ahirette yüzün ak olsun. Dedi.Hasan Paşa o gün düşmana cevap verdi. Eğer silahları ile birlikte Çeşme sahillerine çıkarılırsa, kaleyi vereceğini bildirdi. Venedikliler bu 700 Türk kahramanından öyle korkmuşlardı ki, bu şartları derhal ve minnetle kabul ettiler. Asa Paşa ve beyler, 21 Eylül 1694’te bu atalar yadigarı adayı terkederken göz yaşlarını tutamadılar ve:-Seni düşman eline bırakmayacağız, yine geleceğiz, diyorlardı.




Kenan Paşa, Şeyh Muhammed Aynî hazretlerini ziyâret maksadıyla Siirt'e oradan da Aynî köyüne gitmişti. Askerleriyle birlikte Aynî köyüne varınca, câminin avlusunda bir hasır üzerine oturdu. Paşa için yemek hazırlamak istediler. Şeyh hazretleri; "Bu hususta tekellüfe girmeyi niz, kendinizi zorlamayınız." dedi. Evinde arpa unundan yapılmış iki yufka ve iki gün önce pişirilmiş et yemeği vardı. Bunları yedirmek bizim için ar olur dedilerse de, Şeyh hazretleri; "Bunlar yemek olarak kâfidir. Mevcud olan bunlardır. Bunları ikrâm etmekte bir mahzur yoktur." dedi. Sonra kendisi Kenan Paşanın yanına gitti. Paşa onu görünce ayağa kalkıp hürmetle elini öptü ve duâ istedi. Sofrayı getirmelerini söyleyince, Paşanın önüne iki yufkayı ve et yemeğini koydular. Bunları yedi. Sonra kalkıp Şeyh Muhammed Aynî hazretlerinin elini tekrar öptü. Teşekkür ederek müsâde isteyip ayrıldı. Dönerken yolda adamlarından biri, Şeyh'in huzûrunda ne yemeği yediğini sorunca; "Arpa ekmeği ve bayat et yemeği yedim. Yemin ederim ki ömrümde böyle lezzetli yemek yemedim." dedi.



Osmanlı Sultanı Yıdırım Bayezid Han, Anadolu beyliklerini hakimiyeti altına aldığı zaman bu ülkelerin beyleri, o zaman batıya doğru gelmekte olan Timur Han’a sığınmışlardı. Ayrıca Timur’dan kaçan Karakoyunlu Hükümdarı Kara Yusuf ile Tebriz hükümdarı Ahmed Celayiri de, Yıldırım’a iltica etmişti. Bu beyler her iki Türk sultanını birbiri aleyhine kışkırtı yorlardı. Neticede bu kışkırtma ve tahrikler, sünni iki Türk hükümdarını 28 Temmuz 1402 günü Ankara’ nın Çubuk Ovasında karşı karşıya getirdi.Osmanlı sultanının güç ve kuvvetini iyi bilen, Maveraünnehr’deki en kudretli ve zırhlarla mücehhez kuvvetlerini getiren Timur’un ordusu yüz altmış bin idi. Ayrıca 32 fili vardı. Buna karşılık Osmanlı ordusunun mevcudu yetmiş bin idi. Timur’un kuvvetleri adedce Osmanlılardan çok fazla olduğu için, Yıldırım Bayezid Han ordu kumandanlarına muvaffak olmak için fedakarane gayrette bulunmalarını söyledi.

Osmanlı ordusunun merkezinde padişah ve vezir-i azam ile şehzadeleri Mustafa, Musa ve İsa çelebiler bulunuyorlardı. Sağ kolda Anadolu kuvvetleri, Kara Tatarlar ve onların sağında okçular, sol kolda Rumeli kuvvetleri ve Sırp birlikleri ile ihtiyatta Amasya sancak beyi Şehzade Mehmed’in kuvvetleri yer alıyordu. Timur’un ordusunun sağ kanadında iki oğlu Miranşah ve Emirzade Mehmed ve emirler, merkezde hükümdarın kendisi, sol kanatta ise diğer iki oğlu Şahruh Bahadır ve Halil Sultan ile diğer emirler yer almışlardı.Savaş Timur ordusunun saldırısıyla başladı. Başlangıçta savaşta üstün görünen taraf Osmanlılardı. Bilhassa yeniçeriler ile Osmanlı sağ kolunda timarlı sipahilerin üstün gayretleri üzerine Timur Han bu mevkilere tekrar kuvvetler sevketti. Ancak bu sırada Osmanlı ordusu iki ihanet ile karşı karşıya kaldı. Sol kolda yer alan ve daha önceden Timur’la anlaşan Kara Tatarlar, Osmanlı kuvvetlerini arkadan vurmaya başladılar. Sağ koldaki bir kısım timarlı sipahiler de bu sırada Timur’un ordusunda çarpışan beylerini görerek karşı saflarda yer aldılar. Bu gelişmeler üzerine Osmanlı ordusunun sağ ve sol kanadı çöktü. Şehzade Süleyman, Çelebi Mehmed ve Sırp despotu kuvvetlerini toplayarak geri çekilmeye başladı. Yanındaki şehzadeleri ve yeniçerilerle akşama kadar muharebeye devam eden Yıldırım Bayezid ise, çekilmeye çalışırken esir düştü.Timur Han, kendisini iyi karşıladı ve tesellide bulundu. Bir Osmanlı padişahına yaraşır şekilde, izzet ve ikram eyledi. Ancak esaret zilletini çekemeyen Yıldırım Bayezid Han, kederinden ve nefes darlığından, 44 yaşında vefat etti(l403). Kabri Bursa’dadır. Timur Han, ölüm haberini alınca “Yazık oldu, büyük bir mücahidi kaybettik.” dedi.



Osmanlı Devletinde 7 yaşındaki çocuklara “elif-ba” ve ahlak bilgilerinin öğretildiği ilk mektebe başlatılırken yapılan merasimdir. Bu merasimin bir kandil günü olmasına bilhassa dikkat edilirdi. Bu mümkün olmazsa, pazartesi veya perşembe günleri yapılırdı.Merasime bir gün önceden evin temizliğiyle başlanırdı. Ayrıca ailenin mensupları Kapalıçarşı’ya giderek, okula başlayacak çocuğa ve mahalledeki fakirlerin çocuklarına gerekli eşyaları alırlardı. Bundan başka aile yadigarı rahle de cilaya verilirdi.Amin alayı yapılacağı gün, sabah namazından sonra çocuğa yeni elbiseleri giydirilir, hazırlık tamamlanınca ailece Eyüb Sultan’a gidilir ve burada dua edilirdi. Eve dönüldükten kısa bir süre sonra, okul çocukları ile ilahiciler gelirdi. Her okulun ayrı bir ilahicisi vardı. Semtte, amin alayı bir seyir vesilesiydi. O gün sokaklarda bir bayram havası ve görülmedik bir kalabalık olurdu.

Mektebe gidecek çocuk, evinin kapısında göründüğü anda ilahiciler ilahi okumaya başlarlar ve ilahilerin uygun yerlerinde alayda hazır bulunan Aminciler de “amin! amin!” diye nakarat yaparlardı. İlahi sona erince mahallenin hocası duaya başlar, çevrede bulunanlar büyük bir huşu içinde, çömelerek duayı sessizce dinlerdi. Hocanın duası sona erince, ilahiler okunmaya başlanır, amin nidaları göğe yükselirdi. Bu sırada mahallenin bekçisi, çocuğu hazırlanmış olan midilliye bindirir, yedeğine geçer, okulun kalfası ve müzakerecisi de atın iki tarafına geçerek alay hareket ederdi.Amin alayı belirli teşrifat kaidelerine bağlıydı. En önde giden, atlas yastık üzerindeki sırmalı kesesiyle elif-bayı taşırdı. Onun arkasından, başının üzerinde rahle ve çocuğun okulda oturacağı minderi götüren uzun boylu birisi giderdi. Bunu okula gidecek çocuk takib ederdi. Çocuğun arkasında okulun hocasıyla ilahiciler, aminciler bulunurdu. Amincilerin arkasında da ikişer ikişer el ele tutuşan mekteb talebeleri gelirdi. Alayı çocuğun babası, davetliler, akrabalar ve yakın dostlar tamamlardı.Yolda ilahiciler okumaya devam eder, aminciler de münasip yerlerde “amin” derlerdi. Bu topluluk sonunda okul kapısına varır; çocuk hemen içeri girmez burada zamanın padişahına dua edilir ve gülbank okunurdu. Gülbank’ı müteakip hoca tekrar dua eder, nihayet çocuğun bir elinden okul kalfası, diğer elinden de kapıcı tutar ve doğruca hocanın yanına çıkarlardı.Çocuk hocanın önüne geldiğinde elini öper, karşısında diz çökerdi. Bu arada, kalfa da elif-ba cüzünü rahleye açardı. Daha sonra hoca Besmele-i şerif’i takiben Elif harfini gösterir ve ilk dersini verirdi.Amin alayları eski devirlerde kısaca böyle olur ve çocuk ilk dersi bu şekilde alırdı.



Rus Çarı II. Petro’yu öldürterek, onun yerine tahta çıkan eşi Çariçe II. Katerina da amansız bir Osmanlı düşmanıydı. Bilhassa Ortodoksların Hamisi olduğunu ileri sürerek Rum ve diğer Ordtodoks azınlıkları ayaklandırmak için faaliyete başladı. Kocasını öldürmesinde kendisi ne yardım eden sevgilisi Prens Orlof kumandasında bir donanmayı İngiltere’ye gönderdi ve İngilizlerin himayesine sığındığını, eğer onlar da yardım ederlerse Osmanlıları birlikte yok edebileceklerini söyledi. Daha sonra bu donanma bir İngiliz amiralinin kumandasında Akdeniz’e açıldı ve Mora sahillerine geldi. Daha önceden Papazoğlu isimli bir Rum tüccarı para vadederek elde etmişlerdi. Bu adam, bütün Mora’yı dolaşarak bölgedeki papazlara Rusların göNderdiği hediyeleri dağıttı. Papazlar da halkı Osmanlı Devletine isyan etmeğe çağırıyorlardı. Fakat buna rağbet eden pek olmadı.

Bu arada Papazoğlu da Arnavut eşkıyalar tarafından yakalanarak öldürüldü. Nihayet İngilizlerin kumanda ettiği Rus donanması Mora’ya asker çıkardı. Bunlar, da ha önceden elde ettikleri Rumlara, getirdikleri silahları dağıttılar ve Müslüman köylerine Sal dırmaya başladılar. Binlerce silahsız Müslüman erkeği şehid ettiler, çocukları minarelerden attılar, kadın ve kızlara tecavüz ettiler. Bu sırada Mora’daki küçük bir Osmanlı müfrezesi ha dise yerine yetişince kaçıp, yarımadanın batısındaki silahsız ve korumasız durumdaki Navarin kalesini ele geçirip buraya sığındılar. Arkalarından isyana katılan yerli Rumlar da oraya geldiler, fakat Ruslar onları kaleye almadılar. Osmanlı kuvvetlerinin onları imha etmesini zevkle seyrettiler. Daha sonra kaleyi kuşatan Osmanlı kuvvetlerine kaleyi teslim edip, gemi lerime binerek kaçtılar. Ama ne kaçış... Ertesi gün önlerine çıkan küçük bir Osmanlı deniz kuvvetini görünce, İngiliz amiralin savaş emri vermesine rağmen onu dinlemeyerek selame ti kaçmakta buldular. Rus kuvvetlerinin başındaki Prens Orlof: “Nereden şu Akdeniz’e geldik, Kahrolsun Çar Petro’nun vasiyeti” diye bağırıyordu. Öylece Çariçe Katerina’nın rüyası kâbusa dönüyordu.



Çivizâde, 1545 senesinde Rumeli kadıaskeri olunca, Şâh Muhammed Çelebi'nin Sirâciyye Medresesine tâyin edilmesi için pâdişâha arz edip, onun iyiliğinden bahsederken; “Bu hakîrin mülâzimi olmasından başka hiçbir aybı yoktur.” dedi. Bunun üzerine pâdişâh, Çivizâde’ye iltifât edip; “Efendi! Yalnız sizin talebeniz olması ona şeref olarak yeter.” dedi. Çivizâde bunun üzerine; “Saâdetli pâdişâhım, iki mülâzimim vardır. Biri Şâh Muhammed Çelebi, diğeri de Kınalızâde Ali Çelebi’dir. İki gözüm gibidirler. İkisinin birbirinden farkı yoktur” dedi.

Kânûnî Sultan Süleymân, Nahcivân seferine çıkacağı zaman, Mihrimah Sultan Medresesi ne Bağdâdîzâde Hasan Çelebi’nin müderris tâyin olunacağı arz edilince, kabûl etmeyip; “Bu medrese, Şâh Muhammed Çelebi’nin yeridir. Başkasına verilirse kapatır veya dergâh hâline getiririz” dedi ve Şâh Muhammed Çelebi’ye iltifât etti. Şâh Muhammed Çelebi, bu medresede ilim öğretip Kur’ân-ı kerîmin hakîkatlerini anlatmaya çalıştı.Nakledilir ki: Bâzı dostlarına; “İnşâallah İstanbul kadılığına kadar ulaşacağım.” derdi. “Nereden biliyorsun?” diye sorduklarında; “Yirmi beş akçe ile Sirâciyye Medresesinde vazifeli iken, kadıaskerliğe mürâcaat etmiştim. O gece rüyâmda, hocam Çivizâde'yi gördüm. Dedi ki: “Düşündüğünden vazgeç. Ancak İstanbul kadısı olursun.” Merhumun sözünde hilâf ve vâdinde durmaması olmazdı” dedi.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
25 Zi'l-ka'de 1438
Miladi:
18 Ağustos 2017

Söz Ola
Her kim Al-i Osman'dan dua alırsa , şüphesiz tutuğu iş kolay gelir... Zira Onlar bir ulu ocaktır. Kim onlara yan bakarsa başı aşağı olur
Barbaros Hayreddin Paşa
Osmanlılar Twitter