Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


“Savaş, cesur milletlerin ilacı, korkak milletlerin ecelidir...”Osmanlı Sultanı III. Ahmed Han’a, Sadrazam cevap verdi:-Ne doğru söylersiniz Devletlûm... Şu Deli Petro, hakikaten eceline susamış! 1711 yılı, mübarek Ramazanın 28. günü...Topkapı sarayında Büyük Divan toplantısı yapılmakta...Bütün Devlet Ricali mevcut.Şeyhülislam Paşmakçızade Ali Efendi merak ediyordu:-Biz şimdiye kadar Padişahımızı sulh taraftarı görmüşüzdür. Muharebe için zaruret mi zuhur etti? Veziriazam Baltacı Mehmed Paşa cevap verdi:-Ruslar, Eflak-Buğdan Voyvodalarını kışkırtır...Mora’da ihtilal tertip ederler.

Reisülküttab (Dışişleri Bakanı) Kara Bekir Paşa:-Çarın tek arzusu Karadeniz’e inmektir.Sadrazam:-İşgal ettiği Azak kalesini bu yüzden canı gibi kollar. Üstelik onun yanına yeni hisarlar inşa eder.Reisülküttab:-İşte bu husus Antlaşmalara aykırıdır.Padişah:-Bizim de sabrımız bu sebeple taşar...dedi. Sonra Şeyhülislama dönerek:-Efendi hazretleri!..Rus Çarı fitneye devam eder durur. İsyanlar tertip ettirir. Asilere silah ve para gönderir. Bir cürette daha bulundular; hudutlarımızı geçtiler. Sözde İsveç kralını kovalıyorlarmış. Poltava savaşında mağlup olan İsveç Kralı Demirbaş Şarl, bizim topraklarımıza sığınınca, onlar da topraklarımıza tecavüz etmişler.-Öyleyse hadlerini bildirmek gerek!...Divan toplantısı sonunda ittifakla, Ruslar üzerine sefer edilmesi kararı alındı. 9 Nisan 1711Ordu-yu Hümayun İstanbul’dan ayrıldı. Serdar-ı Ekrem, sadrazam Baltacı Mehmed Paşa idi. Tuna nehrini geçtikten sonra Prut ırmağı boyunca kuzeye doğru ilerlediler. Bu sırada Rus ordusu da Prut ırmağının diğer sahilini takibederek, Osmanlı kuvvetleri üzerine doğru geliyordu. 18 Temmuz’da Osmanlı ordusu, Prut kıyısındaki Falçi kasabasına geldi. Aynı gün akşamı, karşı kıyıda başka çadırların kurulduğunu gördüler. Bunlar Rus öncü kuvvetleri idi. Bu durum Serdar’a bildirilince, hücum emri verildi. Nehri yüzerek geçen Anadolu sipahileri yakaladıkları Rus askerini kılıçtan geçirdiler. O gece bir harp divanı toplandı ve vakit kaybet meden düşman üzerine hücum edilmesi kararlaştırıldı. Bunu üzerine hemen faaliyete başlandı ve aynı gece Prut nehri üzerine 4 köprü birden kuruldu. Askerin yarısı karşı sahile geçti. Öncü kuvvetlerinin baskına uğradığını haber alan Deli Petro, onları kurtarmaya koştu. Fakat kendi ayağıyla kapana girdi. Çünkü 60.000 askerinin etrafı sarılmıştı. Bir tarafı bataklık, üç tarafı da Osmanlı askeriyle çevriliydi. En arkayı da Kırım Hanı tutmuş tu. Hiçbir kaçış yolu yoktu.Petro, hırsından deli gibi içmeye başladı. Körkütük sarhoş olunca herşeyi unutacağını sanıyordu. Fakat sabah çabuk oldu. Ve Yeniçeri palaları parlamaya başladı. Mareşal Şeremetev Osmanlı hücumunu geciktirmek için bütün topları ateşletti. Gerçekten de biraz zaman kazandılar. Derin siperler kazıp içine girdiler. Top sesleri arasında Petro biraz kendine geldi. Başbakan Şafirov ve metresi Katerina ile birlikte yeni çareler aramağa başladılar. Tek çare teslim olmaktı!...Baltacı Mehmed Paşaya bir sulh elçisi gönderilmesine karar verildi. Petro Moskova’ya da bir mektup yolladı. Şunları yazıyordu:“Ordumuz, kendisinden kat kat üstün Osmanlı kuvvetleriyle 4 bir yandan sarılmış durumdadır. Baltacı’nın eline geçmesin diye silah, cephane ve erzakı toprağa gömdürdüm. Askerlerim 3 gündür ağaç kabuğu ve yaprak yiyor. Daha ne kadar dayanabiliriz ki! Şayet Azizler imdadımıza yetişmezse ya parça parça edileceğiz, veya esir olacağız...”21 Temmuz sabahı yine top atışıyla başladı. Baltacı Mehmed Paşa artık bıkmıştı. Öğleye doğru kağıt kalem istedi. Ordusundaki bütün Paşalara ve Akıncı beylerine emirler hazırladı. Bu, toptan hücum emriydi. Her birlik için ayrı ayrı imzalıyordu. Rus ordusu ve Petro’nun idam fermanları bitmek üzereydi ki, iki Moskof subayı Osmanlı tarafına geçtiler. Ellerinde beyaz bayrak sallıyorlardı.Derhal Serdar’ın otağına aldılar. Hâlâ imza ile meşgul olan Baltacı, başını bile kaldırmadı. Tercüman vaziyeti anlattı. Ruslar, teslim bayrağını çekmişlerdi. Koca Baltacı bağırmaya başladı:-Bu dinsiz kafirler yalancıdır. Hile yaparlar. Çarları olacak herif dahi delidir. Bunların sözüne kanarsak, reâyâ ve berâyâ bizi lanetler. Bunları konuşturmadan hapsedesiniz.Sonra yanındaki Yeniçeri ve Sipahi ağalarına şunları söyledi:-Deli Çar hile yapar. Vakit kazanmak ister. Hiç göz açtırmadan top atışına devam oluna...Ayrıca yeni emirlerimi bekleyin!Zaman ilerledikçe Ruslar merak etmeye başladılar. Elçilerden haber gelmiyordu. Bunun üzerine ikincisini göndermeye mecbur kaldılar. Yeni elçi de derhal Serdar’ın huzuru na çıkarıldı. Bir de mektup yollanmıştı. Şunlar yazılıydı:“Devletlû Sadrazam Hazretleri..İki elçimizden bir haber alamadık. Daha fazla kan dökülmemesi için, neyi emrederseniz vermeye hazırız. Sonsuz minnet ve saygılarımızla..Başkumandan Mareşal Şeremetev”Baltacı Paşa o zaman inandı ki, Çar gerçekten sulh istemeye mecbur kalmış. Artık şöyle düşünüyordu:“-Eh!..Sulh konuşmaları yapmanın ne zararı olabilir? Anlaşmak mümkün olmazsa Yeniçeri satırı her halde meseleyi halleder.Bu fikirlerini harp divanında da aynen tekrarladı. Tek itiraz eden Kırım Hanı idi:-Moskof’un harbi zalim, sulhu kandırıcı olur...diyordu.her şeye rağmen sulh müzakereleri başladı. Çar, başbakan Şafirov’u görevlendirmiş idi. Osmanlı tarafına geçerken, Katerina bütün mücevherlerini kendisine teslim etti. Petro da:-Her şeyi, hatta yeni kurduğum Petersburg şehrini bile Baltacı’ya verebilirsin. Azak kalesini, İsveç Kralını, daha ne isterse vermekten çekinme...Yeter ki şu kapandan kurtar bizi!...dedi.Devlet-i Aliyye’nin 100. Sadrazamı Baltacı Mehmed Paşa, Rus delegesini kendi otağında kabul etti. ayaklarına kapanan Şafirov’a ilk sözü şu oldu:-Zalim Çarınız bizim ülkemizde ne arar?-Affınızı umar...Merhametinizi diler Devletlû...-Bre yalancı!...O deli herif hakikaten affedilmek dilerse, gelsin otağımızda rehin kalsın...Sulh şartları yerine getirilince serbest bırakırız.Başbakan yeri öperek:-Bundan gayri ne dilerseniz veririzi! Yeniçerilerin infialinden korkarız. Çarımıza kıyarlar diye düşünürüz! Kerem ediniz Devletlû!Baltacı daha da kızdı:-O mel’un, topraklarımıza girerken canından korkmaz da şimdi mi korkar?Bu sefer Şafirov kendisi korkmaya, yalvarmaya başladı:-Merhamet ediniz efendimiz...Ben kulunuz da, Çarımız da, karılarımız da, çocuklarımız da Padişah hazretlerinin köleleriyiz...Memleketimiz dahi sizin mülkünüzdür. Nice dilerseniz öyle olacaktır. Fakat Allah’a şükür sizler Müslümansınız. Otağdakiler şaşırmışlardı. Çünkü Rus Başbakanı ağlıyordu. Şunları ilave etti.-Herşeye rağmen bizler de sizler gibi tek Allah’a inanmaktayız. Dinsiz değiliz. Kitap sız değiliz. Üstelik boynumuza ip takıp, ayağınıza yüz sürmeye geldik. aman diliyoruz. Sizin dininizde Aman dileyene kılıç kalkar mı?Kurnaz Yahudi, Baltacıyı en zayıf yerinden vurmaya çalışıyordu. Dini hisleriyle avlamak istiyordu.Fakat Çorum’un Osmancık kasabasında gelip, Devletin en yüksek makamına yükselen Mehmed Paşa, kandırılacak gibi değildi. Kestirip attı:-Moskof Çarı yanımızda kalmalıdır. Taa ki sulh şartları yerine getirile...Şafirov hâlâ yalvarmaya devam edince, Sadrazam kılıcını göstererek bağırdı:-Defol buradan!.. Çarınız olacak deliye aynen şunları söyle; “Ya gelir, ya ölür”Rus başbakanı daha fazla dirense, kelleyi kaybedecekti. Çaresiz otağı terkederken, Viyana elçimiz Seyfullah Ağa içeri girdi. Sadrazamın çok sinirlendiğini görünce, biraz yatış tırmak istedi:-Koca Vezirim!... Bu gavurcuklar ne de olsa misafirimiz sayılır. Hiç değilse bir fincan kahve içseler!...dedi. Baltacı sakinleşti:-Kethüda çadırında kahvelerini içip defolsunlar!..dedi... Öyle oldu.Sadaret kethüdası Osman Ağanın çadırında kahve içerken, Şafirov bütün söyleyeceklerini söyledi:-Savaşı Osmanlıların kazandığı zaman ne istiyorlarsa, daha fazlasını vermeğe hazır olduklarını!...Fakat bunu Sadrazama arzedemediğini... söylüyordu.O gece harp divanı tekrar toplandı. Yeni gelişmeler, sakin kafayla gözden geçirildi. Herkes sulh taraftarıydı. Tek itiraz eden Kırım Hanı oldu:-Deli Petro ve 60.000 Moskofu derhal öldürelim!...diyordu.Sabahleyin Şafirov’u huzurundan kovan Baltacı, Kırım Hanına şu tarihi cevabı verdi:-Çarı ve 60.000 Rus’u öldürürsek, Rusların kökünü kazımış olamayız. Aksine daha çok kinlenirler. Nasıl ki, Emir Timur, bizim Yıldırım Gazi ve bir çok askerimizi telef ettiyse de, Osmanlı yok olmadı. Ondan sonraki Fatihler, Yavuzlar, Kanuniler, cihana hakim oldular. İmdi, biraz daha insaf gösterelim. Bizden Aman dileyen Moskof Çarı da olsa, silah larımızı indirelim. Çünkü daha fazla can vermekle alacağımız herşeyi, işte alıyoruz.10 saat içinde Sulh Antlaşması imza edildi. Ruslar herşeyi kabul ettiler. İmza attılar. Sulh şartları yerine getirilinceye kadar, Şafirov ve Şeremetev’in oğlu rehin kaldılar. Baltacı Mehmed Paşa, günlerdir aç olan, kanlı düşmanı Rus Çarı ve askerlerine ekmek, pirinç ve kahve gönderdi. Osmanlı Gazilerinin düşmanlığı bile işte böyle muhteşemdi.




1550 (H.957) senesinde Manisa sancağında şehzâde olarak bulunan Sultan İkinci Selîm Hanın hocası ve terbiye edicisi Akşemseddîn evlâdından olan Şemsî Çelebi vefât edince, onun yerine Ataullah Efendi, Şehzâde hocalığı ile vazîfelendirildi. İlim ve edeb yönünden Şehzâdenin iyi yetişmesine çalıştı ve bu hususta büyük hizmetleri oldu.1566 (H.974) senesi Rebî'ul-evvel ayında Sultan İkinci Selîm Han tahta geçip pâdişâh olunca, Atâullah Ahmed'i büyük bir câmide halka vâz ve nasîhat etmesi için vazîfelendirdi. Vâz ve nasîhatleri insanlar üzerinde çok tesirli idi. Çok sevilip sayıldı.

Asrındaki âlimlerin en büyüklerinden olan Atâullah Efendi, ulemânın ve vüzerânın mürâcaat kaynağı oldu. Âlimler ve vezirler, pek çok meseleyi Atâullah Ahmed'e sorarlardı. Karar vermekte keskin kılıç gibi idi. Gerek askerî, gerekse idârî makamlara tâyin olunacak kimseler tâyin edilmeden evvel, Atâullah Ahmed ile bu konuda istişâre yapılır, istişâre netîcesinde onun fikir ve sözüne göre amel edilirdi. Devlet dâirelerinde öyle îtibârı vardı ki, içeriye girerken hiç kimse mâni olmaz, istediği yere serbestçe girip çıkardı.Zâhirî ilimlerde olduğu gibi tasavvufda da yüksek derece sâhibi idi. Gerek saray çevresin de, gerekse câmilerde vâz, nasîhat ve sohbetleriyle insanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlattı. Pekçok kimsenin dünyâ ve âhiret seâdetine vesîle oldu. 1571 (H.979) senesi Safer ayının on birinci günü İstanbul'da vefât etti. Süleymâniye Câmiinde cenâze namazını Ebüssüûd Efendi kıldırdı. Cenâze namazında Vezîr-i âzam Mehmed Paşa, diğer vezirler, âlimler, devletin ileri gelenleri ve kalabalık bir halk topluluğu hazır bulundu. Müminlerin omuzları üzerinde taşınarak Şeyh Ebü'l-Vefâ Câmii hazîresinde kendisi için hazırlanan türbeye defn edildi. Evlâdından ve hizmetçilerinden elli kişiye vazîfe ve maaş verilerek taltîf edildi.Atâullah Ahmed rahmetullahi aleyh, çok zekî idi. İlim ve irfân kaynağı idi. Üstün hâlleri, zâhirî görünüşünden de anlaşılırdı. Affı ve keremi, ihsânı ve ikrâmı pek çok idi. Fehmi, anlayışı ve idrâki, hâfızası çok kuvvetli idi. Sünnet-i seniyyeye yapışmakta, bütün işlerinin dînimizin emirlerine tam uygun olmasına gayret etmekte çok hassas idi. Çok tedbirli, temkinli ve ihtiyatlı hareket ederdi.Verâ ve takvâ sâhibi idi. İnsanlar için velînîmet olup, himmet ve feyz kaynağı idi.Hâce Atâullah Ahmed Efendi, fıkıh, tefsîr ve diğer ilimlere dâir bâzı eserler tasnif etmiştir. Hidâye isimli meşhûr fıkıh kitabının baş tarafına tâlîkâtı, tefsîr-i şerîfi ile başka eserleri ve Atâî mahlası ile söylediği şiirleri vardır



Yavuz Sultan Selim, her meseleyi, akıllı ve olgun veziri Pîrî Mehmet Paşa ile istişare eder, onun bilgi ve görüşlerinden istifade ederdi. Bir gün sohbette, kendisine şu soruyu sordu:-Pîrî Lalam! Allahü Teâlânın emri, Resûl-i Ekrem efendimizin mucizesiyle Mısır’ı fetheyledik. Hâdim-ül Haremeyn olmakla şereflendik. Gittiğimiz yerlerde fetihler müyesser oldu. Emrimize muhalefet edecek kimse kalmadı. Bu halde devletimizin zevali ihtimali var mıdır?Pîrî Mehmet Paşa’nın, sanki çağlar ötesini görüyormuşçasına verdiği cevap şöyleydi:-Dedelerimizin koydukları kanun ve kaideler yürürlükte kalıp tatbiki devam ettikçe, bu devletin zevali, yıkılması mümkün değildir. Ama evlatlarınızın hilafetleri zamanında, akılsız vezirler tayin edilir, rüşvet kapıları açılıp rütbe ve makamlar ehli olmayanlara verilir ve devlet işlerinde kadınların hükmü yürürse, o zaman bu devlette karışıklık ve düzensizlik hüküm sürer.



Yavuz Sultan Selim Han, iki yıl süren, mühim muharebelere sahne olan, büyük zafer ve kazançlar elde edilen Suriye ve Mısır seferinden dönüşte ikindi vakti Üsküdar’a gelmiştir. Bütün beylere paşalara emir verdi ki, gece oluncaya kadar Üsküdar’da kalınacak, karşıya karanlık basınca geçilecekti. Bazı devlet ricâli gündüzden geçilmesini daha uygun bulduklarını, geceyi beklemenin niçin gerekli görüldüğünü sordular. Padişah da; “Bütün dünyada yankı uyandıran büyük bir zafer, şan ve şerefle dönüyoruz. Gündüzün İstanbul’a geçtiğimiz takdirde halk büyük bir karşılama yapacak, tezâhürâtta bulunacaktır. Bu da nefsimize bir gurûr getirebilir. Bundan Allâhü Teâlâ’ya sığınırım. Buna meydan vermemek için pâyitahta gece geçeceğiz.” cevâbını verdi.



Sultan III. Mehmed Han zamanında, halvetiye yolunun büyüklerinden olan Abdülehad Efendinin halîfelerinden birisi şöyle anlatır:Pâdişâh beni Dâvûdpaşa Câmiinde vâz etmem için dâvet etmişlerdi. Câmiye girdiğimde bende biraz pişmanlık hâli meydana geldi. Kürsîye çıktığımda, hatırıma hiçbir kelime gelmedi. Yakın olduğu hâlde önümdeki yazıyı okuyacak hâlim kalmamıştı. Bu durumdan kurtulmak için Abdülehad Efendinin rûhâniyetine teveccüh etmek hatırıma geldi. Abdülehad Efendinin rûhâniyetine kalpten teveccüh ettiğimde o anda görünüp, sanki bana; "Nedir bu perişanlık, yapacağın vâaz, uzun zamandan beri yaptığın vâazlar değil midir?" buyuruyordu. O sırada bende, tam bir rahatlık ve zindelik meydana geldi. Öyle bir vâz ettim ki, beni tanıyanlar; "Hayâtımızda böyle bir vâaz dinlemedik." dediler.



Sultan II. Abdülhamid Han devri, dış politikada Osmanlı devletinin en başarılı olduğu bir dönemdir. Bütün Avrupa devletlerini idare ederek, iç savaş yapmadan 33 yıl geçmişti. 19. yüzyıl sonlarında Rusya, sınırlarını Japon denizine kadar genişletti ve yayılmacı siyaseti, uzakdoğu için de bir tehdit unsuru olmuştu. Bu yüzden Japonya İmparatorluğu, Rus tehlikesine karşı Osmanlı devleti ile işbirliği yapmayı kararlaştırdı. Aynı yıllarda Rusya, Osmanlı devletine karşı büyük bir askeri harekata hazırlanıyordu. Sultan Abdülhamid, tek başına Rus orduları ile başa çıkmanın çok zor olacağını bildiği için, Japonya ile yapılacak bu işbirliği sayesinde bir müttefik kazanacak ve eğer Rusya Osmanlı devletine saldırmadan önce, Japonya’nın Rusya’ya savaş açarsa, böyle bir felakete uğramayacaktı. Bu sebeple Japon İmparatorunun amcası, Türk-Japon dostluğunun tesisi için 1897’de İstanbul’a geldi. Padişah tarafından mükemmel bir şekilde ağırlanan Prens, memnun bir şekilde ülkesine döndü.

Sultan Abdülhamid, bu dostluğu daha da kuvvetlendirmek ve bir ittifak antlaşması yapmak için, 1899 yılında Japonya’ya bir heyet göndermeyi kararlaştırdı. Bunun için, 1861’de İstanbul-Haliç tersanesinde inşa edilmiş Ertuğrul firkateyni görevlendirildi. Kendi devrindeki gemiler içinde en üstün özelliklere sahip olan Ertuğrul, Miralay Osman Bey kumandasında, 61 subay ve 546 erden oluşan mürettebatıyla, Abdülhamid Han’ın imtiyaz nişanını ve kıymetli hediyelerini Japon İmparatoru Meiji’ye vermek üzere, 9 Temmuz 1889 Pazar günü İstanbul’ dan hareket etti. Türk denizcileri daha önce bu kadar uzun bir yolculuğa çıkmamışlardı. Hiç bilmedikleri denizlerde yol alacaklardı. Bu yüzden Osmanlı bahriyesinin en seçkin subayları görevlendiril mişti. Hepsi de birkaç lisan biliyorlardı. Bunların içinde, o yıl mezun olan 11 deniz mühendisi asteğmen de vardı. Ertuğrul, maceralı bir yolculuktan sonra Kasım ayı başlarında Singapur’a ulaştı. Burada Miralay (Albay) Osman Bey’e, Tuğamiralliğe terfi ettirildiğini bildiren telgraf geldi. Hava muhalefeti ve bazı bakım işleri sebebiyle burada dört ay kaldılar. Bu müddet zarfında mürettebatın disiplinli ve dürüst hareketleri, hele Cuma namazlarına çeşitli camilere gitmeleri, Singapur halkının büyük sevgisini kazandırmıştı. Nihayet 4 Mart 1890 günü Singapur’dan yola çıktılar. Kömür ikmali için Hong Kong’da birkaç gün mola verdikten sonra 7 Mayıs 1890 günü Japonya’nın Yokohama limanına ulaştılar.Burada muhteşem bir karşılama oldu. Sahili dolduran onbinlerce Japon, ellerinde Türk bayrakları, “banzay, banzay” nidalarıyla Türk denizcilerine tezahürat yapıyorlardı. Tuğarmiral Osman Bey, karaya çıktıktan sonra İmparator Mieji tarafından kabul edildi ve Sultan Abdülhamid Han’ın gönderdiği nişan ve hediyelerle birlikte Osmanlı Devletinin dostluk ve iyi dileklerini imparatora sundu. İmparator Meiji de Tuğamiral Osman Beye nişan taktı ve şerefine ziyafet verdi.Türk denizcileri, Japonya’da üç ay kaldılar. Bu müddet zarfında, Japon uzmanlardan denizcilikle ilgili yeni bilgiler aldılar ve kendi tecrübelerini de onlara aktardılar. Japonlar Türk denizcilerine, geleneksel misafirperverliklerinin en güzel örneğini gösterdiler. Bütün bu ziyaretler ve iki taraf için de faydalı antlaşmaların bitirilmesinden sonra Ertuğrul firkateyni, 14 Eylül 1890 Pazar günü saat 13.00’de İstanbul’a dönmek üzere denize açıldı. Kendi imparatorlarını, ilk defa bu kadar uzak bir memleketten selamlamaya gelen Türk denizcilerine karşı Japonların, yarış edercesine gösterdikleri misafirperverlik, mürettebatın gönüllerini fethetmiş, bu coşku onların uzaklara olan sefer cesaretlerini kat kat arttırmıştı.Ne var ki, Ertuğrul’un Japonya’ya gelirken karşılaştığı mevsim engeli, dönüşte de karşısındaydı. Japon denizcilerinin sayılı fırtınaları, tayfunları ve sağanak yağışları Eylül ortalarına rastlamaktaydı. Bu günlerde en tehlikeli bölge, Oşima adası civarıydı. Adanın doğusunda bulunan Kaşinozaki burnu karşısındaki Funakara kayalıkları, daha önce de bir çok gemiye mezar olmuştu. Ertuğrul, 16 Eylül Salı günü Oşima adasının güneyine geldiği sırada şiddetli bir fırtına patlak verdi. Dağ gibi yükselen okyanus dalgaları, koca Ertuğrul gemisini, makinaların bütün gücüyle çalışmasına rağmen, önüne katmış, Funakara kayalıklarına doğru sürüklüyordu. Kaptan ve mürettebatın olağanüstü gayretleri netice vermedi. Saat 21.00 civarında gemi kaya lıklara bindirdi. Çarpmanın şiddetiyle koca gemi hemen ikiye bölündü. Bu iki kısım, hızla batmaya başladı. Denizcilerimiz, tevekkül içinde, başlarına gelen bu felaketten dolayı hiç telaşa kapılmadan, kaderlerine razı bir şekilde, batan gemileriyle birlikte sulara gömüldüler. Bilhassa Osman Bey, denize atlaması için kendisine yapılan teklifleri reddetti ve kaptan köşkünü terketmedi. Diğer mürettebat da onun gibi davrandı ve yerlerinden ayrılmadılar. Bu feci hadisede, başa Tuğamiral Osman Bey olmak üzere 538 subay, erbaş ve er boğularak şehid oldu. Mürettebattan ancak 69 kişi sağ kurtulabildi. Yüzerek karaya çıkan bu mürettebat, geceyarısı Kaşinozaki fenerine ulaşabildi. Fenerden gönderilen bir haberci, olayı yakındaki Kaşino köyüne haber verdi. Nihayet Kobe’deki Alman konsolosu, Wolf hücumbotu ile oraya geldi ve yaralıları alarak Kobe’ye getirdi. Japon bahriye nazırlığı da bu haberi alır almaz buraya Yaezama harp gemisini gönderdi. Albay Komiura kumandasındaki bu gemi, buraya ulaşınca, mürettebat hemen denizdeki cesetleri topladılar ve Funakura kayalılarını gören bir tepe üzerine defnettiler. İmparator, bu haberi alınca çok üzüldü. Hemen Kobe’ye bir heyet gönderdi ve kazazede leri Tokyo’ya getirtti. Onlarla fevkalade ilgilenen imparator, hemen iki gemi tahsis ederek İstanbul’a gönderdi. Aralık sonlarında İstanbul’a ulaşan gemileri, bizzat Sultan Abdülhamid karşıladı ve gösterdikleri bu yakın alâka sebebiyle Japon denizcileri Mecidiye nişanı ile taltif etti. bu iki gemi İstanbul’da kırk gün misafir edildikten sonra uğurlandı.Bu arada Japon hükûmeti de Ertuğrul’un battığı yerde bir anıt ve yanına da bir mescit yaptırdı. Bu anıt üzerine Türkçe ve Japonca olarak olayın hikayesi yazıldı. Oşima halkı, burasını mukaddes bir yer kabul ederek her sene yıldönümünde ziyaret ederler. Vazife uğruna canlarını feda eden kahraman şehitlerimize Japon hükûmetinin gösterdiği saygı günümüzde de devam ediyor. Ruhları şâd olsun.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
4 Şaban 1438
Miladi:
1 Mayıs 2017

Söz Ola
Geçme namert köprüsünden, var aparsın sel seni.
Yatma tilki gölgesinde, var yesin aslan seni.
Osmanlılar Twitter