Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


“Savaş, cesur milletlerin ilacı, korkak milletlerin ecelidir...”Osmanlı Sultanı III. Ahmed Han’a, Sadrazam cevap verdi:-Ne doğru söylersiniz Devletlûm... Şu Deli Petro, hakikaten eceline susamış! 1711 yılı, mübarek Ramazanın 28. günü...Topkapı sarayında Büyük Divan toplantısı yapılmakta...Bütün Devlet Ricali mevcut.Şeyhülislam Paşmakçızade Ali Efendi merak ediyordu:-Biz şimdiye kadar Padişahımızı sulh taraftarı görmüşüzdür. Muharebe için zaruret mi zuhur etti? Veziriazam Baltacı Mehmed Paşa cevap verdi:-Ruslar, Eflak-Buğdan Voyvodalarını kışkırtır...Mora’da ihtilal tertip ederler.

Reisülküttab (Dışişleri Bakanı) Kara Bekir Paşa:-Çarın tek arzusu Karadeniz’e inmektir.Sadrazam:-İşgal ettiği Azak kalesini bu yüzden canı gibi kollar. Üstelik onun yanına yeni hisarlar inşa eder.Reisülküttab:-İşte bu husus Antlaşmalara aykırıdır.Padişah:-Bizim de sabrımız bu sebeple taşar...dedi. Sonra Şeyhülislama dönerek:-Efendi hazretleri!..Rus Çarı fitneye devam eder durur. İsyanlar tertip ettirir. Asilere silah ve para gönderir. Bir cürette daha bulundular; hudutlarımızı geçtiler. Sözde İsveç kralını kovalıyorlarmış. Poltava savaşında mağlup olan İsveç Kralı Demirbaş Şarl, bizim topraklarımıza sığınınca, onlar da topraklarımıza tecavüz etmişler.-Öyleyse hadlerini bildirmek gerek!...Divan toplantısı sonunda ittifakla, Ruslar üzerine sefer edilmesi kararı alındı. 9 Nisan 1711Ordu-yu Hümayun İstanbul’dan ayrıldı. Serdar-ı Ekrem, sadrazam Baltacı Mehmed Paşa idi. Tuna nehrini geçtikten sonra Prut ırmağı boyunca kuzeye doğru ilerlediler. Bu sırada Rus ordusu da Prut ırmağının diğer sahilini takibederek, Osmanlı kuvvetleri üzerine doğru geliyordu. 18 Temmuz’da Osmanlı ordusu, Prut kıyısındaki Falçi kasabasına geldi. Aynı gün akşamı, karşı kıyıda başka çadırların kurulduğunu gördüler. Bunlar Rus öncü kuvvetleri idi. Bu durum Serdar’a bildirilince, hücum emri verildi. Nehri yüzerek geçen Anadolu sipahileri yakaladıkları Rus askerini kılıçtan geçirdiler. O gece bir harp divanı toplandı ve vakit kaybet meden düşman üzerine hücum edilmesi kararlaştırıldı. Bunu üzerine hemen faaliyete başlandı ve aynı gece Prut nehri üzerine 4 köprü birden kuruldu. Askerin yarısı karşı sahile geçti. Öncü kuvvetlerinin baskına uğradığını haber alan Deli Petro, onları kurtarmaya koştu. Fakat kendi ayağıyla kapana girdi. Çünkü 60.000 askerinin etrafı sarılmıştı. Bir tarafı bataklık, üç tarafı da Osmanlı askeriyle çevriliydi. En arkayı da Kırım Hanı tutmuş tu. Hiçbir kaçış yolu yoktu.Petro, hırsından deli gibi içmeye başladı. Körkütük sarhoş olunca herşeyi unutacağını sanıyordu. Fakat sabah çabuk oldu. Ve Yeniçeri palaları parlamaya başladı. Mareşal Şeremetev Osmanlı hücumunu geciktirmek için bütün topları ateşletti. Gerçekten de biraz zaman kazandılar. Derin siperler kazıp içine girdiler. Top sesleri arasında Petro biraz kendine geldi. Başbakan Şafirov ve metresi Katerina ile birlikte yeni çareler aramağa başladılar. Tek çare teslim olmaktı!...Baltacı Mehmed Paşaya bir sulh elçisi gönderilmesine karar verildi. Petro Moskova’ya da bir mektup yolladı. Şunları yazıyordu:“Ordumuz, kendisinden kat kat üstün Osmanlı kuvvetleriyle 4 bir yandan sarılmış durumdadır. Baltacı’nın eline geçmesin diye silah, cephane ve erzakı toprağa gömdürdüm. Askerlerim 3 gündür ağaç kabuğu ve yaprak yiyor. Daha ne kadar dayanabiliriz ki! Şayet Azizler imdadımıza yetişmezse ya parça parça edileceğiz, veya esir olacağız...”21 Temmuz sabahı yine top atışıyla başladı. Baltacı Mehmed Paşa artık bıkmıştı. Öğleye doğru kağıt kalem istedi. Ordusundaki bütün Paşalara ve Akıncı beylerine emirler hazırladı. Bu, toptan hücum emriydi. Her birlik için ayrı ayrı imzalıyordu. Rus ordusu ve Petro’nun idam fermanları bitmek üzereydi ki, iki Moskof subayı Osmanlı tarafına geçtiler. Ellerinde beyaz bayrak sallıyorlardı.Derhal Serdar’ın otağına aldılar. Hâlâ imza ile meşgul olan Baltacı, başını bile kaldırmadı. Tercüman vaziyeti anlattı. Ruslar, teslim bayrağını çekmişlerdi. Koca Baltacı bağırmaya başladı:-Bu dinsiz kafirler yalancıdır. Hile yaparlar. Çarları olacak herif dahi delidir. Bunların sözüne kanarsak, reâyâ ve berâyâ bizi lanetler. Bunları konuşturmadan hapsedesiniz.Sonra yanındaki Yeniçeri ve Sipahi ağalarına şunları söyledi:-Deli Çar hile yapar. Vakit kazanmak ister. Hiç göz açtırmadan top atışına devam oluna...Ayrıca yeni emirlerimi bekleyin!Zaman ilerledikçe Ruslar merak etmeye başladılar. Elçilerden haber gelmiyordu. Bunun üzerine ikincisini göndermeye mecbur kaldılar. Yeni elçi de derhal Serdar’ın huzuru na çıkarıldı. Bir de mektup yollanmıştı. Şunlar yazılıydı:“Devletlû Sadrazam Hazretleri..İki elçimizden bir haber alamadık. Daha fazla kan dökülmemesi için, neyi emrederseniz vermeye hazırız. Sonsuz minnet ve saygılarımızla..Başkumandan Mareşal Şeremetev”Baltacı Paşa o zaman inandı ki, Çar gerçekten sulh istemeye mecbur kalmış. Artık şöyle düşünüyordu:“-Eh!..Sulh konuşmaları yapmanın ne zararı olabilir? Anlaşmak mümkün olmazsa Yeniçeri satırı her halde meseleyi halleder.Bu fikirlerini harp divanında da aynen tekrarladı. Tek itiraz eden Kırım Hanı idi:-Moskof’un harbi zalim, sulhu kandırıcı olur...diyordu.her şeye rağmen sulh müzakereleri başladı. Çar, başbakan Şafirov’u görevlendirmiş idi. Osmanlı tarafına geçerken, Katerina bütün mücevherlerini kendisine teslim etti. Petro da:-Her şeyi, hatta yeni kurduğum Petersburg şehrini bile Baltacı’ya verebilirsin. Azak kalesini, İsveç Kralını, daha ne isterse vermekten çekinme...Yeter ki şu kapandan kurtar bizi!...dedi.Devlet-i Aliyye’nin 100. Sadrazamı Baltacı Mehmed Paşa, Rus delegesini kendi otağında kabul etti. ayaklarına kapanan Şafirov’a ilk sözü şu oldu:-Zalim Çarınız bizim ülkemizde ne arar?-Affınızı umar...Merhametinizi diler Devletlû...-Bre yalancı!...O deli herif hakikaten affedilmek dilerse, gelsin otağımızda rehin kalsın...Sulh şartları yerine getirilince serbest bırakırız.Başbakan yeri öperek:-Bundan gayri ne dilerseniz veririzi! Yeniçerilerin infialinden korkarız. Çarımıza kıyarlar diye düşünürüz! Kerem ediniz Devletlû!Baltacı daha da kızdı:-O mel’un, topraklarımıza girerken canından korkmaz da şimdi mi korkar?Bu sefer Şafirov kendisi korkmaya, yalvarmaya başladı:-Merhamet ediniz efendimiz...Ben kulunuz da, Çarımız da, karılarımız da, çocuklarımız da Padişah hazretlerinin köleleriyiz...Memleketimiz dahi sizin mülkünüzdür. Nice dilerseniz öyle olacaktır. Fakat Allah’a şükür sizler Müslümansınız. Otağdakiler şaşırmışlardı. Çünkü Rus Başbakanı ağlıyordu. Şunları ilave etti.-Herşeye rağmen bizler de sizler gibi tek Allah’a inanmaktayız. Dinsiz değiliz. Kitap sız değiliz. Üstelik boynumuza ip takıp, ayağınıza yüz sürmeye geldik. aman diliyoruz. Sizin dininizde Aman dileyene kılıç kalkar mı?Kurnaz Yahudi, Baltacıyı en zayıf yerinden vurmaya çalışıyordu. Dini hisleriyle avlamak istiyordu.Fakat Çorum’un Osmancık kasabasında gelip, Devletin en yüksek makamına yükselen Mehmed Paşa, kandırılacak gibi değildi. Kestirip attı:-Moskof Çarı yanımızda kalmalıdır. Taa ki sulh şartları yerine getirile...Şafirov hâlâ yalvarmaya devam edince, Sadrazam kılıcını göstererek bağırdı:-Defol buradan!.. Çarınız olacak deliye aynen şunları söyle; “Ya gelir, ya ölür”Rus başbakanı daha fazla dirense, kelleyi kaybedecekti. Çaresiz otağı terkederken, Viyana elçimiz Seyfullah Ağa içeri girdi. Sadrazamın çok sinirlendiğini görünce, biraz yatış tırmak istedi:-Koca Vezirim!... Bu gavurcuklar ne de olsa misafirimiz sayılır. Hiç değilse bir fincan kahve içseler!...dedi. Baltacı sakinleşti:-Kethüda çadırında kahvelerini içip defolsunlar!..dedi... Öyle oldu.Sadaret kethüdası Osman Ağanın çadırında kahve içerken, Şafirov bütün söyleyeceklerini söyledi:-Savaşı Osmanlıların kazandığı zaman ne istiyorlarsa, daha fazlasını vermeğe hazır olduklarını!...Fakat bunu Sadrazama arzedemediğini... söylüyordu.O gece harp divanı tekrar toplandı. Yeni gelişmeler, sakin kafayla gözden geçirildi. Herkes sulh taraftarıydı. Tek itiraz eden Kırım Hanı oldu:-Deli Petro ve 60.000 Moskofu derhal öldürelim!...diyordu.Sabahleyin Şafirov’u huzurundan kovan Baltacı, Kırım Hanına şu tarihi cevabı verdi:-Çarı ve 60.000 Rus’u öldürürsek, Rusların kökünü kazımış olamayız. Aksine daha çok kinlenirler. Nasıl ki, Emir Timur, bizim Yıldırım Gazi ve bir çok askerimizi telef ettiyse de, Osmanlı yok olmadı. Ondan sonraki Fatihler, Yavuzlar, Kanuniler, cihana hakim oldular. İmdi, biraz daha insaf gösterelim. Bizden Aman dileyen Moskof Çarı da olsa, silah larımızı indirelim. Çünkü daha fazla can vermekle alacağımız herşeyi, işte alıyoruz.10 saat içinde Sulh Antlaşması imza edildi. Ruslar herşeyi kabul ettiler. İmza attılar. Sulh şartları yerine getirilinceye kadar, Şafirov ve Şeremetev’in oğlu rehin kaldılar. Baltacı Mehmed Paşa, günlerdir aç olan, kanlı düşmanı Rus Çarı ve askerlerine ekmek, pirinç ve kahve gönderdi. Osmanlı Gazilerinin düşmanlığı bile işte böyle muhteşemdi.




1569’da Rusya’nın Hazar kıyılarındaki ilerlemelerinin önünü almak, Astırhan’ı kurtarmak ayrıca İran üzerine yapılacak seferlerde Hazar Denizi vâsıtasıyla askere kısa zamanda zahîre ve harp malzemesi yetiştirebilmeyi sağlamak gâyesiyle Volga Nehri ile Don Nehirlerinin birbirlerine çok yaklaştıkları bir noktada kanal açma teşebbüsüne girişildi. Ancak kış mevsiminin gelmesi üzerine çalışmalar tamamlanamadı. Ertesi yıl da İran ile Rusya’nın Kırım Hânını kandırmaları yüzünden, tekrar işbaşı yapılamadığından bu büyük teşebbüs gerçekleştirilemedi.Kıbrıs’ın fethinden sonra Kırım Hanına bir miktar asker ve top gönderen Selim Han, 1569’da Astırahan Seferi başarısızlığını telâfi etmek ve daha fazla genişlememeleri için gözdağı vermek üzere Rusya içlerine bir sefer düzenlenmesini emretti. Nitekim 1571 baha rında harekete geçen Devlet Giray Han, 120.000 kişilik süvârîden meydana gelen ordusu ile Rusya üzerine yürüdü. Çok sür’atli hareket eden Devlet Giray, yaptığı muhârebe lerde Rus ordularını on binlerce zâyiât verdirerek dağıttı ve Moskova’ya girdi. 150.000 esirle Kırım’a dönen Devlet Giray Han, bu zaferi üzerine Taht-alan lakabıyla anıldı. Ertesi yıl tekrar sefere çıkan Devlet Giray Han, Oka Nehrine kadar uzandı. Bu başarıları üzerine İkinci Selim Han, murassâ kılıcı, hil’at ve nâme-i hümâyûn göndererek Devlet Giray’ı tebrik etti. Çar, Osmanlı Devletine bağlı Kırım Hanlığıyla, yılda 60.000 altın vergi vermeyi kabûl ederek barış yaptı.



Fâtih Sultan Mehmed Hanın veziri Mahmûd Paşa, evinde bir dâvet tertîb etti. Dâvete, hurûfî yolunda olan sapıklar da çağırıldı. Fahreddîn Acemî de perde arkasına saklanmış, onları dinliyordu. Sohbet ilerleyince, Mahmûd Paşa, kendilerini çok sevdiğini ve her dertlerini çekinmeden kendisine açabilecekleri ni söyledi. Vezirin bu aşırı sevgi ve muhabbetinden dolayı onu kendisinden zanneden bu kimseler, fırkalarının iç yüzünü anlatmaya başladılar. "Her testi içine konulanı sızdırır" sözü gereğince sapıklıklarını ve küfürlerini açıkladılar. Hattâ:"Allahü teâlâ (hâşâ) Fadlullah'a (Hurûfîlik bozuk yolunun kurucusu olup, 1393 senesinde Tîmûr Hanın oğlu Mirân Şah tarafından öldürülmüştü.) hulûl etmiştir." dediler.

Bunu duyan Fahreddîn Acemî, daha fazla dayanamadı. Hemen ortaya çıkarak, bu sapıkların üzerine atıldı. Hurûfîler kaçarak, sultânın sarayına sığındılar. Fahreddîn Acemî de peşlerinden koştu. Sarayda bunları yakaladı. Hâdiseden haberi olmayan Fâtih Sultan Mehmed, edebinden Şeyhülislâma karşı ses çıkarmadı. Fahrüddîn Acemî, bu işi burada halletmek istiyordu. Hemen câmiye gitti, halkı câmiye çağırdı. Çok kalabalık toplandı.Fahreddîn Acemî hazretleri minbere çıkıp, bu hurûfî denilen kimselerin sapık ve dinsiz olduklarını isbât etti. Kötü yolda olduklarını ve hemen idâm edilmeleri lâzım geldiğini söyledi. Mahkeme kurulup, idâm edilmelerine karar verildi. Halkın ibret alıp, böyle sapıklara fırsat vermemeleri için, büyük bir kalabalık önünde cezâları infâz edildi. Çünkü bu sapıklar, fırkalarının kurucusu Fadlullah'ın yeryüzünde Allah'ın temsilcisi, hattâ insan sûretindeki şekli olduğunu söylüyor ve başkalarını da kandırmaya çalışıyorlardı. Bütün hurûfîler tesbit edildi. Hepsi yakalanıp idâm edilerek, Osmanlı toprakları bu sapıklardan temizlendi.



Vasiyetnâmenin özü şöyledir:“Allahü teâlânın emirlerine muhalif bir iş eylemiyesin! Bilmediğini şerîat ulemâsından sorup anlayasın! İyice bilmeyince bir işe başlamayasın! Sana itâat edenleri hoş tutasın! Askerine in’âmı, ihsânı eksik etmiyesin ki, insan ihsânın kulcağızıdır. Zâlim olma! Âlemi adâletle şenlendir ve Allah için cihâdı terk etmiyerek beni şâd et! Ulemâya riâyet eyle ki, şerîat işleri nizâm bulsun! Nerede bir ilim ehli duyarsan, ona rağbet, ikbâl ve hilm göster! Askerine ve malına gurûr getirip, şerîat ehlinden uzaklaşma! Bizim mesleğimiz Allah yoludur ve maksadımız Allah’ın dînini yaymaktır. Yoksa, kuru gavga ve cihângirlik davâsı değildir. Sana da bunlar yaraşır. Dâimâ herkese ihsânda bulun! Memleket işlerini noksansız gör! Hepinizi Allahü teâlâya emânet ediyorum.”

Osmanlı sultanları, bu vasiyetnâmeye candan sarılmış, devletin 600 sene hiç değişmeyen anayasası olmuştur. Osman Gâzinin misâfir kaldığı evde Kur’ân-ı kerîm’e hürmeti, kurduğu Osmanlı Devletinin 623 yıl dîn-i İslâm ile idâre edilip, 620 yıllık iktidarıyla yorumlanır.Osman Gâzi vasiyetini yaptıktan sonra 1 Ağustos 1326 târihinde Söğüt’te vefât etti. Kabri Bursa’dakiGümüşlü Kümbeddedir. Osman Gâzinin Orhan Beyden başka Alâeddîn Bey, ÇobanBey, Hâmid Bey, Melik Bey, Pazarlu Bey adında oğulları, Fatma Hâtun adında bir kızı vardı. Ölümünden sonra devletin başına oğlu Orhan Bey geçti. Osman Gâzi sâlih bir Müslüman olup, İslâm ahlâkının iyi ve güzel vasıflarına sâhipti. Az sayıdaki aşîret kuvvetleriyle, Bizans ordusunu ve tekfurlarını üst üste mağlup edip, zaferler kazanan üstün bir kumandandı. Dünyânın en uzun ömürlü hânedanını ve en büyük devletlerinden birini kurdu. Osman Gâzi kurduğu hânedanla; üç kıta, yedi iklim, her çeşit ırk, dil, din, mezhep, fikir, kültür ve medeniyetteki insanı, bünyesinde Osmanlı adı altında toplayan, Kur’ân-ı kerîm, hadîs-i şerif veİslâm âlimlerince öğülen mânevî hizmetlerin mirasçısı ve idârecilik vasfının 13. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar nesillere intikalcisidir. Osmanlı Devleti şer’î meselelerini, kuruluşundan îtibâren Hanefî mezhebi hükümlerince hâlletti. Kazâ merkezlerine, şehirlere tâyin edilen kâdılar, Hanefî mezhebine göre karar verirlerdi. Osman Gâzi zamânında askerî teşkilât Oğuz töresine göre olup, aşîret kuvvetlerine dayanıyordu.Târihçilerin, Osman Gâzi ve kurduğu devlet hakkındaki ortak fikirleri özetle şöyledir:Türk ve İslâm târihinin en muhteşem devri Osmanlıların eseridir. Onlar, millî ve İslâmî mefkûrelerinin dâhiyâne terkibi, siyâsî istikrar ve sosyal adâletleri sâyesinde üç kıtanın ortasında ve Akdeniz havzasında, beşer târihinde nizâm-ı âlem dâvâsının en kudretli temsilcileri olmuşlardır.Osmanlı hânedanı, dünyâda hiçbir âileye nasîb olmayan büyük ve dâhî pâdişâhları bir biri ardından yetiştirmekle, bu devlete yalnız en büyük hayâtiyeti bahşetmedi. Onu millî, İslâmî ve insânî idealler çerçevesinde milletin kalbini kazanarak cihân hâkimiyeti düşüncesinin de en sağlam teşkilâtı hâline getirdi. İslâm dîninin, beşeriyeti saâdete, adâlete ve insanlığa eriştirmek için îlân ettiği yüksek esaslar ve dünyâ nizâmı mefkûresi, Eshâb-ı kirâmdan sonra en ileri derecesine Osmanlı devrinde ulaşmıştır.Osmanlı sultanları ilmi ve ilim adamlarını memleketlere sâhip olmaktan üstün tuttular. Kemâl sâhibi ilim erbâbını dâimâ takdir edip onlara rağbet gösterdiler. Pâdişâhlar, savaşta ve barışta, kânunların düzenlenmesinde, dînin bildirdiği hükümlere sâdık kalmakla yükselip kuvvetlendiler. İşlerinde âlimlerle istişâre eylediler. Devlet nizamlarının hazırlanıp, düzenlenmesini ve teftişini onlara havâle edip, idârî mesûliyetlere onları da dâhil ettiler. Bunun için Osmanlı Devletinde ulemâ sınıfı, hürmetli bir mevkideydi. Bu yüzden korkutmaya dayanmaktan çok, adâleti yerleştiren kânunlar yapıldı.Osmanlı Devleti, kavimler, dinler ve mezhepler arasında sağlam bir âhenk, halk kitleleri arasında hiçbir fark ve tezâda müsâade etmemekle, dünyâ târihinde milletlerarası en kudretli ve cihânşümûl bir siyâsî varlık teşkil etti. Osmanlı Devleti ve sultanlarının dâvâları da kendi tâbirleriyle “Nizâm-ı âlem” üzerinde toplanıyor, koca devletin hikmet-i vücûdu ve cihâdı da, bu millî, İslâmî ve insânî esaslara bağlı bulunan bir cihân hâkimiyeti düşüncesine dayanıyordu. Bu düşünce, gerçekten Türk-İslâm târihinde en yüksek derecesini bulmuş ve müstesnâ bir kudret kazanmıştı. Bu büyük siyâsî varlık, eski ve yeni devletlerden farklı olarak, ne dışta istilâ tehditlerine ve ne de içeride çeşitli ırk, din, mezhep mensupları ve grupların huzursuzluk endişelerine mâruz bulunuyordu. Osmanlı cihân hâkimiyeti ve dünyâ nizâmı ideâli, şüphesiz millî şuur ve uyanış yanında asıl kaynağını İslâm dîni ve noun cihâd rûhundan alıyordu. Şeyh ve evliyânın himmetleriyle yükselen gazâ rûhu, küçük Söğüt kasaba sından Bursa’ya ve bu medeniyet merkezinden de Rumeli’ne yayılıyordu. Bu aradaOsmanlı Devletinin kuruluş ve cihâd rûhunun yükselişinde tasavvuf da büyük kudret kaynağı idi. Gerçekten de Osmanlı Devletinin kuruluş ve yükselişinde tasavvuf tarîkatleri, şeyhler, velîler ve dervişler birinci derecede rol oynamıştır. Osman Gâzi ve haleflerinin etrâfı din adamları ve evliyâ ile dolmuş ve daha ilk günden Osmanlı akınları gazâ mâhiyetini almıştır.Nitekim Osman Gâzi, dâmâdı olduğu büyük tasavvuf âlimi Şeyh Edebâlî’ye intisâb ederek her hususta onunla istişârede bulunurdu. Kendisinden sonra gelecek Osmanlı sultanlarına da İslâm âlimlerine hürmet edilmesini, onlara her türlü kolaylığın gösterilmesi ni ve her işte kendilerine danışılmasını tavsiye etti. Bu vasiyete lâyıkıyla uyan Osmanlı sultanları, fethettikleri yerleri medrese, zâviye, imâret, dârülkurrâ ve türbelerle kutsîleştir mişler, buralarda yetişen âlimlerle dünyâya İslâmiyeti yaymışlar, asırlarca maddî ve mânevî güç ve emeklerini bu uğurda harcamışlardır.



Kânûnî, Belgrad’ı fethettikten sonra, Avrupalıların kendi içişleriyle uğraşmalarından da istifâde ederek, Rodos’u fethetmeye karar verdi.Kânûnî’nin bu niyetini öğrenen şövalyelerin başı Vilye dö Lil Adam, hazırlık yaparak, şövalyeleri topladı ve yiyecek stoku yaptı.Seferin serdârlığına İkinci Vezir Mustafa Paşa tâyin edildi. 300 harp ve 400 nakliye gemisinden meydana gelen donanmanın sevk ve idâresi ise, Barbaros Hayreddîn Paşanın yanında yetişen meşhur amirâl Kurdoğlu Muslihiddîn Reis’e verildi. 4 Haziran 1522’de İstanbul’dan donanmayla harekete geçen Mustafa Paşa, 24 Haziran’da Rodos’a geldi. Kânûnî Sultan Süleymân ise, 16 Haziran’da kapıkulu ve eyâlet askerleriyle birlikte İstanbul dan kara yoluyla harekete geçti.

Mustafa Paşa, Rodos’a gelince, gemi kaptanlarıyla ve Kurdoğlu Muslihiddîn Reis’le görüşerek, adanın yardımına gelmesi muhtemel Avrupa gemilerine karşı limanın îcâb eden yerlerine muhâfaza gemileri koyduktan sonra, Öküzburnu mevkiinden karaya asker çıkardı. Rodos şehrinin etrâfına metrisler kazılıp getirilen büyük muhâsara topları yerleştirildi.Kânûnî, Kütahya yoluylaMarmaris’e, oradan da gemilerle Rodos’a çıktı (28 Temmuz). Teslim teklifinin şövalyeler tarafından reddi üzerine, Ağustosun birinci günü kale dövülme ye başlandı.Bütün Ağustos ayı, karşılıklı top ateşi ve yine karşılıklı lağım açmakla geçti. Açılan top ateşiyle kalede mühim tahribât yapılmasına rağmen, bu tahribât kısa zamanda düşman tarafından kapatılıyordu. Türk lağımcılarının devamlı Rodos burçlarının altına açtıkları lağımlar, Avrupa’nın en meşhur mühendisi olup, şövalyelere yardıma gelen Gabriele Martinengo’nun mukâbil lağımlarıyla karşılaşıyor ve yer altında korkunç boğuşmalar oluyordu.Bu sırada, 4 Eylül günü İleki Adasının da Kara Mahmûd Reis tarafından zaptı haberi geldi. Kahraman Reis, kendisi de ön saflarda çarpışırken şehit olmuş, fakat ada ele geçirilmişti. 6 Eylülde ise Rodos’un kuzeybatısında bulunan İncirli Adası teslim oldu.Mısır Beylerbeyliğine tâyin edilen Mustafa Paşanın yerine Ahmed Paşa serdâr oldu.Bu günlerde Rodos Kalesinin İngiliz Burcunun güney kısmı başarılı bir Türk lağımı ile havaya uçuruldu. Şövalyelerin topçu generaliyle Üstâd-ı âzam (Rodos şövalyelerinin başı)ın alemdârı da ölüler arasındaydı. Eylülün 12’sinde yapılan bir hücumda bu burca beş zafer bayrağı dikildi. 24 Eylülde yapılan umûmî hücumda Yeniçeri Ağası Bâli Ağa, İspanyol Burcuna girip, Türk bayrağını burcun tepesine diktiyse de netîce alınamadı.10 Aralığa kadar şiddetli top atışları, lağımlar ve sık sık tekrarlanan umûmî hücumlar la kale iyice yıpratıldı. 18 Aralıkta yapılan bir umûmî hücumda şövalyeler şehir içindeki istihkâm ve hendeklerin arkasına çekilmeye mecbur kaldılar ve artık mukâvemet etmenin imkânsızlığını da anladıklarından kaleyi teslim etmeyi kabul ettiler (20 Aralık 1522).Teslim şartları arasında; şövalyelerin eşyâ ve top dışındaki silahlarını alıp, on gün içinde Rodos’tan ayrılmaları; bu günler zarfında şehirdeki istihkâmların 4000 yeniçeri tarafından emniyete alınması ve asıl kuvvetlerin iki kilometre mesâfede beklemesi yer alıyordu. Kalenin boşaltma işlemlerinden sonra şövalyeler, Üstâd-ı âzam gemilerine binip gittiler. Rodos Kalesiyle berâber Oniki Adanın tamâmı ve şövalyelere âit olan Bodrum da Osmanlı Devletine bırakılmıştı. Osmanlı Devletine 20.000’den fazla şehide mâl olan bu fetihten sonra, Kânûnî Sultan Süleymân Han, 29 Aralıkta şehre girip kaleyi gezdi. 2 Ocak Cumâ günü ise, câmiye çevrilen Saint Jean Kilisesinde Cumâ namazını kıldı. Nâmına okunan hutbeyi dinledi. Aynı gün adadan ayrılıp Marmaris’e geçti.3 Ocak günü Aydın, Midilli, Karasi, Menteşe, Saruhan sancakbeylerine, Anadolu Beylerbeyi Kâsım Paşanın nezâretinde Rodos’taki inşâat, îmâr ve iskân işleri bitinceye kadar adada kalmalarını emredip, İstanbul’a döndü. Rodos’a derhâl Türk göçmenleri yerleştirilmeye başlandı. Ada bir sancak yapılıp, Cezâyir-i Bahr-i Sefîd eyâletine bağlandı. Sancakbeyi olarak Mehmed Bey tâyin edildi. Bundan sonra birçok câmi, imâret, mektep, medrese ve yol yapılıp ada îmâr edildi.



Yavuz Sultan Selim Han, Osmanlı Devleti aleyhine başka devletlerle ittifak içine giren Memlûk Devletine karşı, 1516 yılında Mısır Seferine çıktı. 24 Ağustos 1516 târihinde Mercidâbık’ta Mısırlıları mağlup ederek, Sûriye veFilistin’i zaptetti. İleri harekâta devamla ağırlıklarıyla berâber Sinâ Çölünü beş günde geçerek, Sâlihiye’ye geldi. Sinâ Çölünü geçerken yağmur yağınca, her birine dörder ve altışar çekim hayvanının koşulduğu ağır arabalardaki yüzlerce top, kumların katılaşması sâyesinde kolayca geçirildi. Ordu ve hayvanlar su sıkıntısı çekmedi. Sultan Selim Hanın Ridâniye’ye giderken, ordunun ağırlıklarıyla bir günde elli kilometre yürümesi, harp târihinde rekordur.Osmanlı ordusu, 21 Ocakta Kâhire’ye çok yakın Birket-ül-Hac mevkiinde konakladı.

Mısır Seferi esnâsında, çölde ve Kâhire yakınında Bedevî eşkıyâların ve Memlûklerin tecâvüzkâr saldırılarına karşı tedbir alınıp, taarruzları önlendi. Tomanbay kumandasındaki Mısır-Memlûk ordusu, Âdiliye’deydi. Kâhire’nin kuzeyindeki Ridâniye Köyü Ovası önündeki cephesi, kuzeydoğuya dönük bir mevzi hazırlayıp, doğuda El-Mukattam Dağına; batı kanadı da Nil Nehrine dayatılmıştı. Bu mevziin önü açıktı. İleri arâziye hâkim olup, Sinâ Çölünden gelen yolu kapayan ve kontrol altında bulunduran bir vaziyetteydi. Mevzi kazılan derin bir hendekle çıkan toprağın bu hendeğin önüne atılmasıyla hazırlanan bir siper ve gerisine gömülen iki yüz top vardı. Toplar Avrupa’dan getirilmiş olup, topçular yabancıydı. Tomanbay, ordusunun piyâde kısmını bu mevziye yerleştirip, süvâri birlikleri ve ihtiyatı geride bulunduruyordu. Tomanbay’ın taktik plânı; Osmanlıların taarruzunu önce topçu ateşiyle kırdıktan sonra süvârîlerin ve hassa ordusu cündîlerin karşı taarruzu ile Osmanlı ordusunu yok etmekti. Memlûk ordusunun mevcûdu elli bin civârında bulunuyordu. Osmanlı ordusunun mevcûdu altmış bin olup, üç yüz de top vardı. Topların bir kısmı yivli olup, bâzıları arka arkaya beş, on gülle atabiliyordu.Sultan Selim Han, esirlerden ve keşif netîcesinde Memlûk muhârebe usûlünü tespit ettirdi. Vakit geçirmeden düşmana son darbeyi vurmak için çok dâhiyâne ve cüretli bir kararla harekete geçildi. Ridâniye mevziine, cepheden taarruz vazîfesi yapacak ihtiyâtî kuvvetleri bıraktıktan sonra, asıl kuvvetlerle 21/22 Ocak 1517 gecesi Kâhire’nin doğusun daki El-Mukattam Dağını dolaşarak sarktı. Osmanlı toplarını sür’at ve mahâretle uygun yerlere yerleştirdi. Böylece Sultan Selim Han, Memlûklerin beklemediği bir istikâmetten taarruz etmekle, Mısırlıları baskına uğratıp, taktik plânlarını bozarak, uzun zamandan beri büyük emeklerle hazırladıkları mevzi ve topları muhârebe dışı bırakacaktı. 22 Ocak sabahı harp başlamadan önce iki tarafın muhârebe düzeni bu hâldeydi.Muhârebe, 22 Ocak 1517 sabahı erken saatlerde başladı. Mısır ordusunun önündeki Osmanlı alayı hücûma geçince, Tomanbay önceden mevzîlerde hazır beklettiği topların ateşe başlamalarını emretti. Bu arada gerilerine sarkmış bulunan asıl Osmanlı kuvvetlerinin “Allah, Allah!” nidâları ile kendilerine hücûm ettiğini görünce, şaşkına döndü. Topları mevzilerinde kalıp işe yaramadı. Memlûk kuvvetleri bir anda iki ateş arasında kaldı. Fakat Memlûk süvârileri büyük bir cesâretle ileri atıldılar. Merkezdeki saflar birbirine girip, iki taraf da kıyasıya muhârebeye tutuştu. Yakın muhârebe ve boğuşma kayıpları arttırdı. Osmanlı topu ve tüfekçisinin ateşi altında mücâdele edip, pervâsızca direnmeleri Memlûk kayıplarını daha da arttırdı. Memlûklerin Osmanlı merkezine karşı ileri atılmaları üzerine, Vezîriâzam Hadım Sinan Paşa kumandasındaki sağ kanat ve Vezir Yûnus Paşa emrindeki sol kanat kuvvetleri taarruza geçerek Mısırlıların yan ve gerilerini kuşattı. Bu arada savaşı kaybetmek üzere olduğunu anlayan Tomanbay yanına aldığı iki yüz seçme askerle pâdişâhın otağına saldırdı. Pâdişâhı öldürebilirse Osmanlı ordusunun dağılabileceğini hesaplamıştı. Ancak onlar Yavuz zannettikleri Sinân Paşanın kuvvetlerini yararak etrâfını çevirdiler. Sinân Paşa büyük bir azîm ve kahramanlıkla mücâdele ettiyse de şehit düştü. Yavuz Sultan Selim, bu kısma derhâl Bâli Ağa kumandasında yardımcı birlikler gönderip durumu lehine çevirdi. Muhârebe akşama doğru Osmanlı ordusunun zaferiyle netîcelendi.Yirmi beş bin kayıp veren Memlûk ordusunun geride kalanları Kâhire’ye ve oradan da Sait istikâmetine çekildi. Sultan Tomanbay da Kurtbay ve bir avuç adamıyla selâmeti kaçmakta buldu. Vezir Yûnus Paşa, Memlûklere karşı zaferin kazanıldığını ve Tomanbay’ın kaçtığını Sultan Selim Hana bildirdiğinde;“Lala Lala! Mısır’ı aldık ama Sinân’ı kaybettik. Sinân’ı Mısır’a değişmezdim. Sinân’sız Mısır’da ne güzellik olur?” sözleriyle Sinân Paşanın yanındaki kıymetini belirtti. Ertesi gün vezîriâzam Sinân Paşa ve diğer şehitler defnedildi. 24 Ocak 1517 târihinde Kâhire’ye girilip Mısır’ın fethi tamamlandı.Osmanlı zaferiyle netîcelenen Ridâniye Meydan Muhârebesi; Osmanlı Devletine ve dünyâ târihine pekçok maddî ve mânevî faydalar sağladı. Mısır, Arabistan Yarımadası, Osmanlı hâkimiyetine geçti. Kızıldeniz’e ve Hind Okyanusuna inilip, Kuzey Afrika hâkimiyet yolu açılarak, Osmanlı hudûdu Atlas Okyanusuna dayandırıldı. Hicaz ve Orta Doğudaki mübârek makamlar Osmanlı hizmetine açıldı. Buralar nâdide eserlerle süslendi. Yeni eserler ve ilâveler yapılarak, istifâdeye sunuldu. Halîfelik, Sultan Selim Hana geçerek Osmanlı pâdişâhları saltanata ilâveten hilâfet makâmına da sâhip olmalarıyla, İslâm âleminin de lideri oldu. Ridâniye Muhârebesi ve Mısır’ın fethinde, askerî sâhada ilk defâ Osmanlılar 1517 yılında yivli top kullandılar. Avrupa’da 1868’de ilk defâ Almanların kullandığı yivli topların, Osmanlılarda on altıncı yüzyıl başlarında mevcut olması, îmâl edilerek muhârebelerde kullanılmaları, teknikteki üstünlüklerini göstermesi bakımından önemlidir. Yavuz Sultan Selim Hanın Mısır Seferi harekât kâbiliyeti, sevk ve idâre, muhârebede tatbik edilen taktik ve strateji bakımından harp târihinin eşsiz nümûneleri arasına girer.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
28 Muharrem 1439
Miladi:
19 Ekim 2017

Söz Ola
Osmanlı padişahlarının hepsi dindar insanlar idi. Dini muhafaza ettiler. Dinin direği idiler. İçlerinde bir tane kötü yoktur. Ama aralarında derece farkı vardır.
Seyyid Abdülhâkim Arvasî Hz. “Kuddise Sirruh”
Osmanlılar Twitter