Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Donanma, ordu yürürken Muzafferen ileri,Üzengi öpmeye hasretti garbın elçileri… Fransa Kralı I. Fransuva, 1525 Pavye Muharebesinde Almanlara esir düşünce, annesi Düşes Dangolem vasıtasıyla Osmanlılardan yardim istedi. Bunun üzerine Kânûnî'nin krala gönderdiği mektup onun Avrupa devletlerine bakış açısını çok güzel ifade etmektedir. Ocak 1526 tarihli mektup şöyeledir:

"Sen ki Françe vilâyetinin kralı olan Françesko'sun. Hükümdarların sığındığı kapımın eşiğine uzattığın tezkereden mâlûmum oldu ki, memleketinin toprakları düşman tarafından zaptolunup, sen dahi şu anda onlar elinde esir bulunmaktasın Kurtulmaklığın için bizden yardım dilemektesin. Bütün dünyanın sığındığı, padişahlığıma yakışan ayağımın toprağına maruzatın ulaşmakla her türlü halini öğrenip, olan bitenden haberdar oldum. Yüce seleflerimiz, Allah onların kabirlerini nur içinde tutsun, düşmanlarını kahretmek ve sayısız fetihlere ermek maksadıyla her vakit cihat için kılıç çekmek fırsatını kaçırmayıp, ben dahi onların açtığı çığırda harekete geçip, her günüm zorlu kaleler ve girilmesinde engeller bulunan şehirler feth etmiş bulunmaktayım. O sebepten gece ve gündüz atımız eğerlenmiş ve kılıcımız kuşanmıştır."

Fransa'da dans ilk icat edildiği zaman Osmanlı sefiri durumu Padişaha bildirir. Padişah der ki: "Ben ki 48 krallığın Imparatoru Kanuni Sultan Süleyman'ım. Sefirimden aldığım mazharda, memleketinizde, dans namı altında, kadın erkek birbirine sarılmak suretiyle, açıkca halk önünde seviştiği mesmu şahanem olmuştur. Hem hudut olmaklığımız dolayısıyla iş bu rezaletin memleketime sirayeti ihtimali muvacehesinde name-i hümayunumun yed'inize vüsulundan itibaren işbu rezalete hatime verilmediği takdirde orduyu hümayunumla bizzat gelip işbu rezaleti men’e muktedirim."

Hammer tarihinde, bu mektup üzerine, Fransa da dansın tam yüz yıl yasak edildiği belirtilir. Bir mektupla bir İmparatordan bir kral kurtaran ve bir ülkede ki ahlaksızlığı önleyen güç. Bütün dünya ile tam yirmi yıl savaşan ve de galip gelen orduyu besleyen ekonomik yapı. Selimiye'yi inşa eden teknik ve bilhassa, Fas'tan Hindistan'a, Avusturya'dan Yemen'e kadar, ayrı ırktan, ayrı kavimden, ayrı dilden, ayrı dinden milyonlarca insanı kardeşce yaşatan bir ruhtur Osmanlı Devleti. Çarlık Rusyası'nın BalkanlarOsmanlı'dan koparmak gayesi ile Balkan milletlerine gizliden gizliye silah dağıtıp, bir yandan da fitne tohumları ekerek ayaklandırmaya çalışır. Bu iş için vazifelendirilen Rus generali Çirmayev'in 1877 yılında Bulgaristan'dan Çar'a gönderdiği gizli raporda: "Buralarda hiç yoktan ordular meydana getirdim. Bu askerleri ölüme sevk ediyorum. Fakat bu insanları sendeleten bir engel var; Türklerin yaşayan hatıraları! Ölümden korkmayanlar hâtıralardan korkuyorlar. Yalnız Türkleri değil, onların tarihlerini de yenmek lazım. Onlarda her halde bir sihirbaz zekası var. Bir değil, bir kaç istila bile, onların iliklerine işleyen gizli üstünlüklarini yıkmaya bence kâfi gelmeyecektir" diye yazarak oldukça ibretli bir itirafta bulunur.

Yine okullarımızda ders kitabı olarak okutulan tarih kitaplarımızda Kızıl Sultan diye gençlere öğretilen Cennet mekan II. Abdülhamit Han Hazretlerinin, dinimize ve kitabımıza küfretmek isteyenlere karşı gösterdiği amansız mücadelelerinde bir tanesi bugün Dışişleri bakanlığı arşivinde 12 numaralı fihristin 61. Sayfasındaki TS-TI rumuzlu belgede şu şekilde ifade ediliyor: "Hazreti Muhammed'in nam-ı kudsiyetlerine dair tertip olunan oyuna dair" Fransa, II. Cumhuriyet devrinde, Sadi Karnot'un Cumhurbaşkanlığı sırasında, tanınmış Fransız yazarlardan Marki de Bornier "Muhammet" isimli manzum bir dram yazmış, bunu Komedi Franz'e kabul ettirmiş (1888), programına aldırtmış ve sahne provalarına başlattırmıştır (1890). Piyes, Hazreti Muhammed'i sahnede belirttiği gibi, onu ve İslam dinini aşağılamaktadır. Sultan Abdulhamid duruma derhal müdahale ederek bütün Fransa tiyatrolarında oyunun sahnelenmesini yasaklattırmıştır. İslama ve Müslümanlara karşı düşmanlığını hiristiyanlık taassubunu edebî bir kılığa bürünerek açığa vurmak isteyen yazar, emeline Fransa'da ulaşamayınca, piyesini İngiltere'de oynamak istedi. Tanınmış İngiliz aktör Irvinç ile anlaştı. Oyunun Londra Lyceum tiyatrosunda sahnelenme hazırlığına başlandı. Abdülhamid, derhal devreye girerek piyesin İngiltere'de de oynanmasını engelledi. 1900'de yine Paris'te "Muhammed'in Cenneti" isimli piyesin ismi değiştirilmiş, İslama karşı telmih sayılabilecek hususlarda piyesten çıkarılmıştır. 1893'te Roma'da "II. Mehmet" isimli piyesle ilgili İtalya Hariciyesi'ne müracat edilmiş, Fatih’i, İslam’ı küçültücü hususlar varsa piyesin yasaklanacağı garantisi alınmıştır. Markide Bornier, piyesini oynatmaktan vazgeçmemiş, 1893'te Fransız akademisi'ne seçilmesiyle hain emelini gerçekleştirme fırsatı yakaladığını zannetmiştir. Londra'da Hariciye Vekili ve aktörlerle anlaşma yapıldığı, oyunun oynanacağı haberi gazetelerde yer almıştır. Hariciyemiz yine harekete geçmiş ve Bornier emeline ulaşamamıştır.




1299 yılı Nisan ayının son günleri. Kayı aşiretinin Söğüt ve civarında günden güne güçlenmesi karşısında, şimdiye kadar birbirleri ile devamlı kavga halinde olan Rum tekfurları, Türklere karşı artık ittifak yapma yolarını aramağa başladılar. İlk olarak, Bilecik tekfuru, Yarhisar tekfurunun, güzelliği dillere destan olan kızı Holofira ile evlenerek akraba olacak ve bu suretle sağlam bir ittifak yapacaklardı. Bilecik tekfuru bu düğüne Osman Gazi ve arkadaşlarını da davet etmek istiyordu. Eğer gelirlerse, düğünün en hareketli bir anında üstlerine çullanıp esir edebilirlerdi. Böylece bir taşla iki kuş vurmuş olacaklardı.

Bu günlerde, Rum olduğu halde Osman Gazi’nin dostu olan ve Rum tekfurları arasında olan bitenleri Türklere haber veren, Harmankaya tekfuru Mihal Bey Bilecik’te bulunuyordu ve tekfurların bu hain planlarını hemen Osman Gazi’ ye haber verdi. O da, aşiretin ileri gelen yaşlılarıyla istişare ettikten sonra bir plan yaptı ve bu düğün davetini kabul ettiklerini Bilecik tekfuruna bir mektupla bildirdi:“Yaylağa teveccüh olunmuştur. Ancak ailelerimizi ve çoluk çocuğumuz ile kıymetli eşyalarımızı koyacak bir yer bulmak iktiza eder. Düğünün devamı müddetince ailelerimiz Bilecik hisarında istirahat eylerler ve eşyalarımız da muhafaza edilirse ziyade mahzuz oluruz. Amma havalar sıcaktır, bu makule düğün kalede olmak münasip değildir. Gönül açıcı bir mesirede tertip edilmiş olsa idi daha iyi olurdu.”Osman Gazi’nin mektubu ile hediyelerini alan Bilecik tekfuru sevincinden ne yapacağını şaşırdı. Bu Türkler ne kadar akılsız şeylerdi! Kuzuları kurda emanet ediyorlardı. Bir taşla üç kuş birden vuruyordu: Kendisi 60 yaşında olmasına rağmen, 15 yaşında bebek gibi güzel bir kızla evleniyordu. Başta Osman Gazi olmak üzere en tanınmış Türk bahadırlarını ortadan kaldırıyordu. Kendisine emanet bırakılan servetlere sahip oluyordu. Osman Gazi’nin mektubuna derhal cevap yazdı ve bütün isteklerini kabul ettiğini, düğünün de Bilecik’e iki saat mesafedeki Çakırpınar’da yapıla cağını bildirdi. Osman Gazi de planlarını yaptı. En dilaver silah arkadaşları, kadın kılığına giyerek Kayı aşiretinin aileleri imiş gibi, eşyalarla birlikte kaleye gireceklerdi. Ayrıca hazine sandıklarına da birer bahadır gizlenecek, işaret verilir verilmez buradan fırlayıp savaşa gireceklerdi. 1299 yılı Mayıs’ının ilk günleri. Çakırpınar binlerce davetli doldurmuştu. Büyük meydanlarda kurulan çadırlara kurulan sofralar pek gösterişli idi. Meydanın baş tarafında gelin çadırı kurulmuş, güzel Holofira gayet süslü elbiseler içinde düğünü seyrediyordu. Fakat son derece üzgündü. Ağlamamak için kendisini zor tutuyordu. Öyle ya, dedesi yaşında birisi ile evlendiriliyordu. Onun da aklı, düğüne davet edilen Osman Gazi ve arkadaşlarında idi. Onları çok merak ediyordu. Kahramanlıkları dillere destan olmuştu. Hele onun genç oğlu Orhan Bey, hayallerini süslüyordu. Osman Gazi ve oğluna duyduğu hayranlık, büyük bir sevgiye dönüşmüştü. Ah, ne olurdu müslüman olsaydı da, ihtiyar bir Rum tekfuru ile değil de, genç bir Türk bahadırı ile evlenseydi! Bir anda aklından bunları geçirdi.Öğleye doğru yemek başladı. Fakat Osman Gazi ve arkadaşları hâlâ ortada yoktu. Bilecik tekfuru, arkadaşı Mihal beye sordu:-Ne dersin, asilzadem, Osman bey bize bir oyun etmeğe kalkmasın?Osman Gazi’nin vefakar dostu Mihal Bey, vaziyeti idare ediyordu:-Merak etmeyin, mutlaka gelecektir.Nihayet Osman Gazi, yanında birkaç kişiyle çıkageldi. Bilecik tekfuru o kadar memnun oldu ki, az kalsın kayınpederinin boynuna sarılacaktı. İşte bütün plan işlemeye başlamıştı. Akşama doğru Osman Gazi ve arkadaşları, ani bir hücumla esir edilecek, böylece bu büyük tehlike ortada kalkacaktı. Sabah erken saatlerde de Rum süvarileri Kayı aşireti topraklarına saldıracak ve Türkleri bu topraklardan atacaklardı. Osman Gazi’ye sahte bir itibar ve hürmet gösteriyorlardı. -Siz olmasa idiniz, erkesin neşesi kaçacaktı. Huzurunuz ile şeref verdiniz.Sözleri tekrarlanıyordu. Bilecik tekfuru şarabı fazla kaçırmıştı. Mütemadiyen konuşuyordu:-Bilecik’in en mutena evleri ailelerinize tahsis edildi. Rahat bir gece geçireceklerine hiç şüpheniz olmasın.Osman Gazi de nezaketi elden bırakmıyordu:-Aşiretimizin komşu beylere itimadı berkemaldir. Yalnız ailelerimizi, çoluk çocuğumuzu değil, bütün servetimizi de Bilecik hisarına emanet ettik. Bu sırada Türk bahadırlarından biri gelerek Osman Gazi’ye şu haberi getirdi:-Beyim, atlardan ikisi birden hastalandı, bir baksanız!Osman Gazi ile arkadaşları,-Eyvah!... diyerek yerlerinden fırladılar ve göz açıp kapayıncaya kadar atlarına binerek hızla oradan uzaklaştılar. Hayvanlarının bulunduğu karşıki yamaca doğru at koşturuyorlardı. Bütün davetliler şaşırdılar. Fakat biraz sonra geri geleceklerini tahmin ediyorlardı. Aradan uzun bir zaman geçmesine rağmen gelen giden yoktu. Neden sonra durum anlaşıldı. Osman Gaziye gelen haber, bir şifre idi. Bilecik kalesine gire kadın kıyafetindeki Türk bahadırları, hemen üzerlerindeki elbiseleri atarak kılıçlarını çektiler ve, sarhoş vaziyetteki kale muhafızlarını kısa zamanda bertaraf ettiler. Hazine sandıkları içinde saklanan diğer askerler de hemen buralardan çıkarak kale kapısını tuttular. Böylece düğün dolayısıyla zaten boşalmış olan kaleyi rahatça teslim aldılar. Bu arada Osman Gazi ve arkadaşları da Bilecik’e yetişmişlerdi. Kaleye muhafızları yerleştiren Osman Gazi, derhal geriye döndü ve düğün alanına, yanındaki askerleri ile birlikte geldi. Tekfurlar durumu anlamaya başlamışlardı ki, 50 kadar Türk bahadırı, sayıları 1000 den fazla olan Rum askerlerine aniden saldırdı. Böyle bir şeyi akıllarının ucundan bile geçirmeyen Rumlar, fazlaca içtikleri için yerlerinden kıpırdayacak durumda değildiler. Bir saat içinde yarıdan fazlası kılıçtan geçirildi, geri kalanlar esir edildi. Esirler arasında Bilecik ve Yarhisar tekfurları da vardı. Konur Alp, Yarhisar tekfurunu sakalından yakalamış:-Beyim müsaade et, şu keferenin kellesini koparayımDiyordu. Fakat Osman Gazi:-Biz buraya düğüne geldik beyim, henüz düğün bitmedi. DediŞaşkın bakışlar arasında olan biteni anlamağa çalışan güzel Holofira, Türk bahadırlarının Rum askerlerini tepeleyip, babası olan Yarhisar tekfuru ile evlendirilmek istendiği Bilecik tekfurunun esir edilmesine çok sevindi. Çok şükür, istemediği bu evlilikten kurtulmuştu. Holofira’ya Nilüfer adı verildi ve Orhan Bey ile nikahlandı. Bilecik’in fethi, Osmanlı devletinin kuruluşu kabul edilir. Bu tarihten sonra bir müddet burası başkent olarak kullanıldı. Daha sonra İznik, sonra da Bursa fethedilince orası başkent oldu. Nilüfer Hatun’a gelince, son derece dindar bir müslüman olan bu hanım, İznik ve Bursa’da bir çok cami ve hayır eserleri yaptırdı. Orhan Gazi’den sonra padişah olan I. Murad Hüdavendigar’ın da annesidir.



Sultan II. Murad, Balkanlarda uzun yıllar devam eden muharebelerden sonra Macaristan ile Segedin anlaşmasını imzaladı. Şimdi Devlet-i Âl-i Osmaniyye rahattı. Çok yorulmuştu. Köşesine çekilip kalan ömrünü ibadetle geçirmek istiyordu ve saltanatı, 14 yaşındaki oğlu Mehmed’e bırakmayı düşünüyordu. Vezirlerini toplayıp:-Oğlumuz Mehemmed Han-ı Sânî devlete büyük hizmetler ifa edecektir. Allah padişahlığını mübarek eylesin.Diyerek saltanatı ona devrettiğini ilan etti. Osmanlı tahtındaki bu değişikliği haber alan Macarlar, Papa’nın Macaristan vekili Julyen Sezarini’nin “Hristiyan olmayanlara verilen sözü tutmak mecburiyeti yoktur” fetvasıyla, İncil’e el basarak yaptıkları Segedin anlaşması tanımadıklarını söylediler ve Osmanlı Devletine karşı savaş hazırlılarına başladılar.

Nihayet 1444 yılı Ağustos ayı sonlarında büyük bir ordu sefere hazır hale geldi. Macar prensi Yanoş Hünyad’ın kumandasındaki bu orduda ayrıca Alman, İtalyan, Polonya ve Çek şövalyeleri de yer alıyorlardı. Macar kralı Ladislas da, son anda bu sefere katılmaya karar vererek, prens Yanoş’un kumandası altında sefere çıktı. Haçlı ordusu 1 Eylül günü hareket etti ve 20 Eylül’de Tuna’yı geçerek Osmanlı topraklarına girdi. Hiçbir tecrübesi olmayan, henüz tahta çıkmış bir çocuk, bu kalabalık haçlı ordusu ile nasıl baş edecekti? Hemen babası II. Murad’a haber göndererek, gerçekte babasının padişah olduğunu, derhal tahta geçmelerini ve orduyu düşman üzerine sevketmelerini bildirdi. Fakat II. Murad, -Oğlumuz Mehemmed Han’a serir-i saltanatı tefvizden maksadımız, bundan böyle istirahat eylemek için idi. Padişah iseler, kendileri din ü devleti sıyanet edeler. (Yani, ben padişah değilim, sana devrettim, sen devleti korumakla vazifelisin)Diye cevap gönderdi. Bu cevaba karşılık, II. Mehmed:-Saltanat kendilerine aid ise, def’i a’dâya mübaşeretleri farz-ı ayndır. Yok eğer bu cânibe aid ise, ülü’l-emre itaat lüzumu, zâmir-i müzmirlerinin ma’lumudur. (Yani, eğer siz padişahsanız, düşman üzerine ordu göndermeniz farzdır. Yok eğer ben padişah isem, ülül-emre itaat gereği, size emrediyorum, ordunun başına geçiniz) Bu emir üzerine II. Murad tekrar tahta çıktı ve emen ordusunu toplayıp Bursa’dan hareket etti. O tarihte İstanbul henüz fetholunmamış idi. Bu yüzden Çanakkale boğazı üzerinden Avrupa tarafına geçebiliyorlardı. Fakat burası Venedik gemileri tarafından abluka altına alınmıştı. Bu yüzden İstanbul boğazı önlerine geldiler ve daha önceden buraya ticaret için gelmiş bulunan Ceneviz gemicileri ile anlaşma yapıldı. Ceneviz gemileri, asker başına bir altın karşılığında, Osmanlı askerini karşı sahile geçirdi. Ordu, buradan hızla Edirne’ye hareket etti. Buradaki Rumeli kuvvetleri ile buluştu. Bu sırada haçlı ordusu da hızla Edirne üzerine doğru geliyordu. Sultan II. Murad Edirne’den ayrılarak, kuzeyde Varna civarına geldi. Haçlı ordusunu burada karşılayacaktı.Nihayet 10 Kasım 1444 günü Haçlı ordusu ile muharebeler başladı. Mevcudu Osmanlı ordusundan kat kat fazla olan haçlılar, ilk hücumda bir başarı kazandılar. Kral Ladislas, kalabalık bir kuvvetle Sultan Murad’ın çadırı yakınlarına kadar sokuldu. Maksadı, Sultanı öldürüp, askerin maneviyatını bozarak savaşı kazanmaktı. Tepeden tırnağa kadar zırhlara bürünmüş kralı, Koca Hızır isimli, ihtiyar bir yeniçeri farketti. Hemen arkadan takibetti ve yıldırım gibi üzerine atlayıp attan aşağı yuvarladı. Sonra da ani bir hamle ile kılıcını indirdi ve başını gövdesinden ayırdı. Hemen kralın kesik başını bir mızrağın ucuna geçirip Macar askerlerine:-İşte kralınız, cesareti olan varsa beri gelsin!Diye bağırmaya başladı. Bunu gören Macarlar paniğe kapılıp kaçmaya başladılar. Haçlıların ani hücumu karşısında bir ara dağılma tehlikesi geçiren Osmanlı kuvvetleri, düşmanın bu duraklamasını fırsat bilerek hemen hücuma geçti ve birkaç saat içinde koca haçlı ordusunu yok etti. Meşhur Yanoş Hünyad, kıyafet değiştirerek canını zor kurtardı. Böylece, bir askerin yaptığı ufak, ama çok mühim bir hareketi ile koca bir harp kazanıldı.



1513 yılı baharında Batı Akdeniz sularında pervasızca dolaşan bir korsan gemisi. Güvertede orta yaşlı, kırmızı sakallı, yüzü deniz rüzgarlarıyla sertleşmiş, tecrübeli bir kaptan. Adı, Oruç, fakat leventleri ona Baba Oruç diyorlar. Muavinleri, Kazdağlı Salih ve ihtiyar Süleyman Reisler. Bir hafta kadar İtalya sahillerinde dolaştıkları halde bir tüccar gemisine tesadüf edemediler. Üsleri olan Cerbe adasında eli boş dönmek itibarlarını sarsacak. Sonra, Tunus sultanına vergi de verecekler.

Nihayet, bu küçük korsan gemisinin gözcüsü, iki büyük geminin oraya doğru yaklaştığını haber verdi. Biraz sonra, bu gemilerin, bir kadırganın iki katı büyüklükte, dev birer alamet olduğunu gördüler. Bu durumda yapılacak en akıllıca iş, dümen kırıp kaçmaktı. Kazdağlı Salih ile Süleyman reis, endişeli bir şekilde reislerine bakıyorlardı. Fakat Baba Oruç sakin, ama vakurdu. -Herkes tüfeklerini, oklarını palalarını kuşanıp güverteye çıksınlar!Bu emir üzerine bütün leventler kısa zamanda hazırlanıp, gemileri beklemeye başladılar. Her biri iki kadırga büyüklüğündeki, kali-royal denilen bu gemiler, tanınmış İtalyan kaptanlarından Paolo Vittorio’nun kumandasında idi ve Papa II. Jullianus’un maiyet bandırasını hamildi. Topuklarına kadar silahlı İtalyan denizcilerinin muhafazasında olarak, Roma’nın bir iskelesi olan Civita Vecchia’dan kalkmışlar, Cenova limanına gidiyorlardı. Sefinelerin içi tıklım tıklım mal dolu idi. Kaptan Paolo da onları görmüş, üzerlerine düşecek şekilde manevra yapmıştı. Kuvvetler arasındaki fark çok büyüktü. Leventler, kendilerinden tam 50 kat fazla düşmanla savaşacaklardı. Bu sebeple bazılarının tereddütleri yüzlerinden okunuyordu. Bir ara gözden kaybolan Oruç Reis, biraz sonra güverteye çıktı ve denizin üstünde yüzen kürekleri gösterdi. Meğer bütün kürekleri iskarmozlarından çıkarıp deniz atmıştı:-İşte şimdi de küreksiz kaldık. Ya cesaretle cenk edip galip geleceğiz, veya ömrümüzün sonuna kadar kafir gemilerinde forsa çekeceğiz. Buradan geri dönüş yok!Bütün leventler bir ağızdan reislerine destek oldular ve:-Sen nasıl istersen öyle olsun Baba, nasip ise yüzünü ak, kılıcını muzaffer ederiz! Dediler.Kaptan Paolo’nun Kali’si, pür ihtişam bu küçük geminin üzerine geliyordu. Onu Endülüs’lü hurda bir harami gemisi zannetmişlerdi. Dakikalar geçtikçe gemiler birbirlerine yaklaşıyorlardı. Oruç Reis’in gemisinden bir hareket göremeyince, kaçmaya bile mecali olmadığına hükmetmişlerdi. Hiç zahmetsiz bir gemiye sahip olacaklarından gayet emin bir şekilde, mahirane bir manevra ile Oruç Reis’in perkendesine rampa ettiler. İlk anda güvertede bir şeyler göremediler. Fakat Oruç Reis’in:-Vurun leventlerim, koman yiğitlerim! Narası ile leventler bir anda kancalı merdivenlerini düşman gemisine takıp, kedi çevikliği ile tırmandılar ve hiç beklemedik leri bir gayretle üzerlerine atıldılar. Neye uğradığını anlayamayan İtalyanlar, birden toparlanmaya muvaffak olamadılar. Osmanlı palaları süratle üzerlerine iniyordu. Baba Oruç ise beş kişiyi alarak kaptan köşküne çıkmaya muvaffak oldu ve Paolo Vittorio ile yanındaki tanınmış birkaç şövalyeyi bir anda cansız yere serdi. Bunun duyulması ile, Papa cenaplarının şöhretli denizcileri teslim oldular. Esir edilen denizciler hemen ambarlara indirilip forsaya çakıldı. Bunların elbiselerini ise leventlere giydiren Baba Oruç’un bir planı vardı. Diğer düşman gemisi, savaşı kendilerinin kazandığından gayet emin bir şekilde, ganimetten pay almak için üzerlerine doğru geliyordu. Biraz sonra Oruç Reis’in gemisine rampa etti. Güvertede İtalyan kıyafetli denizcileri görünce, onların kazandığı bu savaştan kendi paylarına düşen ganimetleri istediler. İtalyan kıyafetindeki leventler ise rahat bir şekilde onların gemisine tırmandılar. Tam bu sırada palalarını çekip bir anda üzerlerine saldırdılar. Toparlanmaya fırsat bulamayan İtalyan denizcilerin çoğu teslim oldu, bir kısmı da canını kurtarmak için denize atladı. Süleyman Reis, kaptan köşküne çıkmış ve palasını kaptanın göğsüne dayamıştı bile.Oruç Reis, genç denizcileri hemen forsaya çaktı, yaşlı ve sakat olanları bir sandala bindirerek İtalya sahillerine gönderdi. Bu hadiseden Baba Oruç’un müsaahası sayesinde kurtulanlar, Cenova’ya giderek olanı biteni anlattılar. Kızıl sakallı ve orta yaşlı bu Türk denizcisinin kahramanlıklarını yeminler ederek söylediler. Bu haber bütün Akdeniz sahillerine kısa zamanda yayıldı. Kızıl sakalından ötürü “Barbarossa” dedikleri Oruç Reis için, “Kara sularımıza geliyormuş” şayiaları yayılan sahil şehirlerin de büyük bir panik başlıyordu. Bundan sonra, Baba Oruç ile birlikte kardeşi Hızır Reis de aynı isimle anılmaya başladı ve Barbaros Hayrettin Paşa adı ile Osmanlı devleti Kaptan-ı Derya’lığına kadar yükseldi.



Yavuz Sultan Selim’in iki atı vardı: Akduman ve Karaduman. Sulh zamanlarında Akduman’la dolaşırdı. Harpte ise Karaduman’a binerdi. İkisi de çok cins Arap atlarıydı. Akduman’ın kuyruğu ve yeleleri pek gösterişliydi. Karaduman ise, uzun bacaklı ve daha kuvvetliydi. Alnı ak akıtmalı, ayakları sekiliydi. Hiçbir yarışta onu geçen görül memişti. Güzel bir sonbahar sabahı, Cihan Padişahı Yavuz Selim Han at gezintisi yapıyordu. Yanında can yoldaşı Hasan Can bulunuyordu. Yavuz’un, Allah, Peygamber ve atlarından sonra en sevdiği insandı. Gizli ve açık müşküllerini sadece onunla dertleşirdi. Fakat Hasan Can merak içindeydi. Çünkü büyük Padişah, bugün Karaduman’a binmişti.

Nihayet dayanamayıp sordu:-Merakımı bağışla Sultanım, Efendim. Görürüz ki Karaduman pek sabırsızlanır!.Cihan Hükümdarı tane tane cevap verdi:­-Bizim dahi sabrımızı taşırırlar Hasan Can...-Başımız yoluna feda...Acep sıkıntınız nice ola Padişahım?-Şu Tomanbay dedikleri, tedbirsizlik eyler...-Mısır Sultanı mı Devletlûm?-Başına topladığı kıptî ve diğer taifesiyle İslam aleminde fitne çıkarır.-Yazılar olsun fitneciye...-Amma biz dahi isteriz ki, Atalarımız gibi Frenk illerine cihad idelüm.-Beli Sultanım...-Velakin arkamızda böyle fitneciler varken, kafir eline gidilir mi?-Haklısınız Devletlûm. Müslümanlar arasında anlaşmazlık oldukça düşman bayram eder. Yavuz kaşlarını çattı. Gür bıyıklarını düzeltti:-Önce şu Mısır fesadının halli gerek. Tomanbay kibirlisinin burnu kırılmalı ki, İslam alemi ferahlaya..-Seferimiz ne vakittir Sultanım?-At üstünde değil miyiz Hasan Can? Gayrı sevdiklerinle helalleşmeye çalış!-Cenab- Hak, niyetiniz gibi seferinizi de mübarek kıla Sultanım...Biz cümlemiz Allah yolunda Din ve Devlet uğruna kurbanız. Hemen Padişahımız emretsinler yeter.Koca Yavuz sakinleşti. Tebessüm etti. çok nadir gülerdi:-Gel hele Hasan!... Şu gölgelikte iki rekat namaz kılalım...dedi.İki koca Osmanlı, billur bir pınardan abdest tazelediler. İki koca çınar gibi namaza durdular. İki uzun nehir gibi eşil çimenlerde secdeye vardılar. Sonra iki beyaz minare gibi ellerini göğe uzatıp dua ettiler. 1517 senesinin ılık bir Mayıs sabahı, Osmanlı ordusu Üsküdar’da toplandı. Mağlubiyet yüzü görmeyen bu mübarek askerler sefere hazırdılar. Cihan Padişahı Sula Selin Han, biraz sonra atının üzerinde, askerlerinin karşısına geçti:-“Gazilerim...Yiğitlerim...Şahbazlarım...Erlerim...Erenlerim...Askerlerim...Ne mutlu bize ki, Allah yolunda, din ve devlet uğrunda harbe gideriz. Yeryüzünde fesat çıkaranları temizlemek, üzerimize farz oldu. Bu yolda ölürsek, müjdeler olsun bize. Cenab-ı Hak cümlemizin yardımcısı olsun. Âmin. Gelin gayri helallaşalım. Bizim sizlerde bir hakkımız varsa, yerden göğe kadar helal olsun. Sizin de kaldıysa...-Helal olsun!...-Helal olsun!...-Helal olsun!...Daha sonra Koca Sultan, sefer emrini verdi:-Ya Allah...Bismillah...Zaferle beslenen Osmanlı ordusu, geçtiği beldelere adalet ve bereket dağıtarak ilerledi, ilerledi.9 Ocak Perşembe günü Meşhur Sina Çölüne geldi, dayandılar.Bu kum deryası, bir yanardağ krateri gibi kaynıyordu. O tarihe kadar bu çölü geçen ordu görülmemişti. Büyük İskender buraya geldiği vakit, askerlerini denizden göndermeğe mecbur olmuştu. Timur Han da Hindistan!ı, İran’ı, Anadolu’yu ve Bağdad, Halep, Şam gibi birçok memleketi fethedip geçmişti. Ancak buraya geldiği zaman çaresiz kalarak geri dönmüştü. Burada güneş o kadar kızgındı ki, yumurtayı kuma koysalar 40 saniyede pişer, lop olurdu. Havadaki kuşlar yanlışlıkla çöle dalsa, 500 metre uçmadan cansız yere düşerdi. İşte büyük Osmanlı Sultanı Yavuz Selim Han, ordusunu bütün mevcuduyla çölden geçirip, Mısır’ı fethe niyetliydi. Daima olduğu gibi bir keşif kolu çıkartıp, geçit yerlerini tespit ettirmek istedi. Bu iş için Vezir Hüsam Paşa görevlendirildi. Paşa yanına aldığı 7 çöl adamıyla birlikte yarım saat sonra geri döndü. Yavuz at üzerine onu bekliyordu. Karaduman da binicisi gibi meraklıydı. Bütün asker de meraktaydılar.İlk söz Padişahındı:-De bakalım Hüsam Paşamız! Neler gördün?..Ne tedbirler uygundur?...De bakalım, ne söylersin?..Paşa önüne bakıyordu. Ne söyleyeceğini değil, nasıl söyleyeceğini düşünüyordu. Yavuz hafiften celallendi:-Ne susarsın Paşa!...Susma zamanı mıdır?-Bizi affediniz Sultanım...Velakin bu kızgın çöl deryasını geçmek...-Evet geçmek?-İnsanoğlu için geçmek mümkün değildir diye düşünürüz Devletlûm...-Hele hele!..-Hele Piyade askeriniz çöl ortasına varmadan tebahhur eder buharlaşır Hünkarım.Yavuz’un boynundaki şahdamarı kabarmaya başladı. Bunu ancak Hasan Can fark etti. Terden sırılsıklam olan alnını silmeyen Koca Cihangir:-Allahü Teâlâ, dünyadaki her şeyi, dağları, denizleri, ovaları, gölleri ve çölleri, evet çölleri de...İnsanoğluna musahhar kılmıştır...dedi ve Hasan Can’a baktı. O da bakışıyla tasdik etti. bu bakış ve baş eğiş sanki bir parola idi. Sonra da padişah emri duyuldu:-Azlettim Hüsam Paşayı!..Emir derhal yerine getirildi.Ordudaki heyecan son haddine varmıştı. Eğer Osmanlı Sultanı bir an tereddüt gösterseydi, Hüsam Paşa gibi düşünenlere engel olunamazdı.Mücahid Serdar, Karaduman’ın üzengileri üzerinde doğruldu ve son defa hitabetti:-Ey Cennet yolcuları!...Ey Can kardeşlerim!...Bilirsiniz ki Müslümanlar, muharebe meydanında ve bütün ömürlerince yalnız ve yalnız Allah’tan korkarlar... Önüne çıkan hiçbir engel O’nu Allah yolunda cihaddan alıkoyamaz. Sizler Cenab-ı Hakk’ın emirlerine uydukça O‘nun yardımıyla bu çölü geçmek de sizlere nasib olur İnşaallah...Sonra Mübarek Osmanlı ordusu, düğüne gider gibi alevli Sina Çölüne daldı.Neredeyse çölün ortasına varmışlardı. Yavuz Sultan Selim Han hazretleri, birdenbire Karaduman’dan yere atladı...Onu gören başta Veziriazam Sinan Paşa olmak üzere, Anadolu ve Rumeli Beylerbeyi de atlarından indiler. Rütbe rütbe bütün kumandanlar, sipahiler, süvariler de yaya yürümeye başladılar... Başlarında Halifeyi Rûy-i Zemin olmak üzere, Koca Osmanlı ordusu piyade bir ordu haline dönüvermişti. Üstelik Padişah, çok saygılı bir şekilde ve önüne bakarak yürüyordu...Bütün vezirler kumandanlar, askerler, merak içinde kalmışlardı. Her zamanki gibi Hasan Can’a müracaat ettiler. O da ne olduğunu anlayamamıştı. Fakat öğrenmek için gene ondan başkası cesaret edemezdi. Hünkar’a iyice yaklaştı ve:-Hayırdır İnşaallah Sultanım!...dedi. Bütün ordu merak eyler.. “Devletlû Padişahı mız acep niçin yaya yürürler?” diye telaş ederler.Koca Sultan, sanki öbür dünyayı seyrediyorcasına fısıldadı:-İki cihan Sultanı Peygamber Efendimiz, önümüzde yaya yürürlerken, biz nasıl at üstünde olabiliriz, Hasan Can!..Sevgili Peygamberimizin bu inanılmaz derecede güzel mucizelerinden sonra, ikinci bir mucize daha meydana geldi. 100 yıldır yağmur yüzü görmeyen Sina Çölüne, biraz sonra bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordu. Tıpkı 9 asır önce, Bedr gazasında olduğu gibi. Kaygan kumlar pekleşti, yürümek kolaylaştı. Gaziler ve Mücahidler serinleyip, suya kandılar...Allahü Teâlânın rahmeti ve Peygamber Efendimizin mucizeleriyle kanatlanan Mübarek Osmanlı ordusu da, şeref dolu tarihine yeni bir zafer daha ekledi.Mısır fethedildi.



Sinop'ta medfûn bulunan ve Takıyyüddîn Ebû Bekr Kefevî'nin talebesi olan Mahmûd Kefevî hocasının şu kerâmetini anlattı:"Gemiye binip İstanbul'a gitmek üzere yola çıktık. Ben o zaman gençtim ve bu benim ilk yolculuğumdu. Hoş bir rüzgârla dört gün gittik. Sonra şiddetli bir rüzgârla deniz kabardı. Dalgalar her taraftan vurmaya başladı. Gemide bulunanlar korku, dehşet ve ümitsizlik içinde bâzı mal ve eşyâlarını denize attılar. Bu ızdırap ve sıkıntı bana da ümitsizlik vermeye başladı. Hocam Takıyyüddîn Ebû Bekr Kefevî, geminin alt katında sâkin ve telaşsız bir halde oturuyor du. Dalgaların şiddetli vuruşları gemide bulunanların ve benim korkumu iyice arttırdı. Hocam bana bakıp; "Korkma! Allahü teâlâ bizi kurtaracak ve biz Erikli Kasabasının doğu tarafındaki Hacı Baba Dergâhında kuşluk vakti oturup süt içeceğiz ve incir yiyeceğiz." buyurdu.

Gemici lerin hesâbına göre seksen mil yolumuz kalmıştı. Ebû Bekr Kefevî hazretleri sükûn ve vekar içinde tatlı ve güzel sesiyle Kehf sûresini okumaya başladı. Biz rahatladık ve korkumuz kalma dı. Halbuki dalgaların vuruşları hâlâ devâm ediyordu. Nihâyet Allahü teâlâ bizi, hocam Ebû Bekr Kefevî hazretlerinin duâsı bereketiyle kurtardı. Gecenin sabahında Erikli sâhiline çıkıp doğruca Hacı Baba Dergâhına ziyârete gitti. Biz de onu tâkib ettik. Hep birlikte oturduk. Hocamız Kur'ân-ı kerîm okuyor biz de dinliyorduk. O sırada dergâhın çevresinden bir kadın iki elinde birer çanak ile çıkageldi. Kapları önümüze bıraktı. Biri süt, diğeri incirle doluydu. Şeyh Ebû Bekr Kefevî tebessüm ederek bize baktı ve; "Bismillah ile yiyiniz!" buyurdu. Biz besmele ile yedik. Hocamın bu kerâmetine şâhid olduğumuz zaman, 1542 (H.949) senesiydi."

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
3 Şevval 1438
Miladi:
28 Haziran 2017

Söz Ola
Dağ ne kadar yüksek olursa olsun, yol onun üzerinden geçer. Sen dağ olmaya heveslenme, asla gururlanma; yol ol ki, herkes senin üzerinden geçerken, sen dağların bile üzerinden geçesin.
Akşemseddin Hazretleri
Osmanlılar Twitter