Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Fransız seyyah A. de la Motraye 1727’de İstanbul’a yaptığı seyahati bir yazısında şöyle anlatır:“
Türklerin nâmuskârlığını yazmak için kendime vazîfe bilirim. Bir çok tanıdıklarımın başına geldiği gibi, dalgınlığımdan dolayı herkesten fazla benim başıma gelmiş bir hâl vardır: Bu dalgınlığıma rağmen Türk dükkânlarında hiç bir zaman tek bir meteliğim kaybolmamıştır; çünkü o gibi vaziyetlerde dükkâncılar peşimden koşturmuşlar ve hattâ eğer dalgınlığımın neticesini anladıktan sonra dükkâna dönmemişsem, unuttuğum şeyi iâde için Beyoğlu’ndaki ikâmetgâhıma kadar adam gönderip bir çok defâlar, beni aratmışlardır. Meselâ bir yelpazeci dükkânında Türklerin sıcaklarda kullandıkları yelpâzeler satılıyordu. Bir çoklarına baktım; düz deriden ve en harc-ı âlem olanlarından birini alıp parasını verdikten sonra çıkıp gittim.Bir gün tesâdüfen o dükkânın önünden geçerken yelpâzeci beni görür görmez çağırıp saatimi elime teslim etti.Ben bu Türk nâmuskârlığının daha yüzlerce misâlini sayabilirim: Bizzât kendi başımdan geçen vak’alar 30’dan fazla olduğu hâlde, bunların hiç birinde hiç bir zaman Türklerin nâmuskârlıktan ayrıldıklarını görmedim. Rumları bu bakımdan medh ü senâ edemiyeceğim için pek müteessirim...”




I. Dünya savaşının ilk yıllarında Doğu cephesinde Ruslara karşı çetin bir mücadele verildi. Bu çatışmalar sırasında bir çok Osmanlı asker ve subayı da esir düştü. Ruslar bu esirleri, sür’atle cephe gerisine, Kafkasya’ya naklettiler. İlk durak, Azerbaycan’daki Bakû şehrinin karşısındaki Najin adasıydı. Oradaki kamplarda toplananan esirler daha sonra Sibirya’ya naklediliyordu. Sibirya’da 4 uzun yıl geçti. Bu 4 yıl boyunca kamplarda konuşulan tek şey “Firar” idi. Hep onu düşündüler, konuştular, planladılar. Neticede küçük gruplar halinde kaçılma sı kararlaştırıldı. Binbaşı İbrahim Bey, Sivaslı Mülazım Ahmed Bey, Havran’lı Hamdi bey ve Sivas’lı Yedek Asteğmen Küçük Ahmet bey, beraber kaçacaklardı. Diğer arkadaşları da böyle gruplar yapmışlardı. Cuma gecesi son hazırlıklarını yaptılar. Peksimetlerini, kavurmalarını kontrol ettiler. Fakat İbrahim Bey son anda bu grubun ikiye bölünmesini teklif etti. Yakalanırlarsa, hiç olmazsa diğer arkadaşlarının kurtulması ihtimalini düşünüyorlardı. Öyle yaptılar.-Nikolinski kasabasına vardığınız zaman ekmekçi Klement size yardım edecek. Para ve rapiska (kimlik) verecek. Kendinizi belli etmeden onu bulun. Kimseyi şüphelendir meyin. Belki orada buluşuruz. Oradan da trenle ver elini Anadolum. İnşaallah vatanımıza kavuşuruz.Sonra da helallaştılar.

Binbaşı İbrahim Bey ve arkadaşları 2 gün önce hareket ettiler. Küçük Ahmet Bey ve Hamdi bey Nikolinski’ye nasıl geldiler, ne kadar zamanda geldiler pek hatırlamıyorlar dı. Fakat işte ekmekçi Klement’in fırınının karşısındaydılar. İki arkadaş sevinçten az daha bayılacaklardı. Fakat sevinçleri fazla sürmedi. Çünkü Klement yoldaş kendilerini tanımı yordu. Ruble ve Rapiska kelimelerini duyunca daha da telaşlandı. Fırın tezgahına iki hamur ekmek koydu ve “Alın bunları, istasyona yollanın” demekle yetindi. Belki de fırın da çalışan işçilerin kendisini ihbar etmelerinden korkuyordu. İstasyona vardıkları zaman saat gece yarısını geçiyordu. Komünist ihtilali sonrası bütün Rusya’da olduğu gibi Nikolinski istasyonu da karmakarışıktı. Mujikler, askerler, kı zıllar, köylüler, göçmenler, kaçaklar, hepsi de oradaydılar. Kimin nereli ve kim olduğu bel li değildi. Bizimkilerin de kıyafetleri tam manasıyla hırpâni idi. Saçları, sakalları iyice uza mıştı. Güneye doğru hareket edeceği söylenen bir tren, istim üzerinde soluyup duruyor du. Bilet almaları lazımdı. Fakat bunun için ruble ve rapiska gerekliydi. Üstelik gişe önün de çok uzun bir kuyruk vardı. Küçük Ahmet bilet kuyruğuna giriverdi. Arkadaşı da yanında yürüyordu. Sabaha kadar kendilerine sıra gelmeyecek gibiydi. Sibirya’nın ilikleri donduran soğuğuna rağmen boncuk boncuk terliyorlardı. Küçük Ahmet o kadar bunalmıştı ki, çaresizlik içinde başını Salladı ve:-Lâ ilâhe illallah... deyiverdi. Arkasından bir ses:-Muhammedün resûlullah... diyerek kelime-i tevhidi tamamladı. Hiç ummadığı bir anda ve bir mekanda böyle bir sözü işiten Küçük Ahmet dönüp arkasına baktı. Bir tatar kendisine gülümsüyordu:-Müslüman mısın? Diye sordu. Küçük Ahmet ve arkadaşı “evet” mânâsında hare ketler yaptılar. Meğer o Tatar, Sovyet ordusunda görevliymiş ve diğer Müsülmanlarla irti bat kurabilmek için, Kelime-i Tevhidi aralarında parola olarak kullanıyorlarmış. Hemen bizimkilere sahip çıktı ve sonra da, dünyanın neresinde olursa olsun, bir Müsülmanın din kardeşine yapacağı şeyler yapıldı. Küçük Ahmet bey ve arkadaşı salimen vatanlarına döndüler.




Şafak sökmek üzereydi. Fakat tipi yüzünden gökyüzünün aydınlandığı anlaşılmıyordu. Sabah namazını henüz bitirmiş bulunan Budin Paşası sofadan gelen ayak seslerini işitti. Sonra kapı vuruldu. -Gel...Kanat açıldı. Ocaktaki alevler içeri giren sipahinin yüzünü aydınlattı. -Ne var oğlum?-Yahya Ağa gelmiş Paşa Baba! Seni görmeyi diler.Budin Paşasının yüzü aydınlandı. Serhadlerde bile ender görülen emsalsiz cenga ver Yahya Ağa, demek ki ölmemişti. Paşa derin bir nefes aldı. Sevinmişti... Ama Yahya Ağa onu bu vakitte niçin görmek istiyordu? -Haydi evlat, onu emen yanıma getir...Az sonra kapı açıldı. Üstünde başımda hâlâ kar tanelerini muafaza eden iri boylu, gayet yakışıklı bir babayiğit içeri girdi. Yeri titreten adımlarla ilerledi. El öptü.-Hayrola evlat, hoş geldin. Lakin ne var?

-Paşa Baba! Estonibelgrad baskına uğrayacak. Düşman bu iş için 90.000 kişilik bir ordu düzdü. Gayri sen ne yapacağını iyi bilirsin. Haber vermekte biraz...Tam bu anda Paşa elini kaldırıp onu susturdu. Dışarıya kulak verdi. Derinden deri ne gürlemelere geliyordu. Hem de devamlı olarak. Acaba gök gürültüsü müydü? Hayır. Serhadlilerin kulakları top seslerini, benzerlerinden ayırdetmekte zorluk çekmez di. Belliydi... Kafir gelip dayanmıştı. Estonibelgrad top atışlarıyla işaret veriyor, yardım is tiyordu. Şimdi Yahya Ağa bir şeyler söylemek isteyerek hık-mık ediyordu. Onu pek iyi tanıyan Paşa bıyık altından gülüp keyifledi:-Haydi, haydi söyle....Yahya Ağa nihayet bakalyı ağzından çıkardı. Kızara bozara:-Destur verirsen... Komşu kalenin ahvalini öğrenmek için birini göndereceksin...-Anlaşıldı, anlaşıldı...Üzülme... Oraya seni göndereceğim...İşte, Yahya Ağanın 2.000 akıncı ile Estonibelgrad’a gidişi böyle olmuştu. Bu imdat kuvveti, korkunç tipi içinde gizli kapıdan kaleye girmeye muvaffak olmuştu. Ama ne yazık ki, ne gelen bu imdat kuvveti, ne de gösterilen müthiş kahramanlık, durumu düzeltemedi. Düşmanın bu kaleyi kış ortasında kuşatmasının sebebi vardı. Bura daki müdafiler, sularını ve yiyeceklerini dışardan almak zorundaydılar. Asıl Osmanlı ordu su her zamanki gibi güneye, kışlağa çekilmişti. Kışı ise pek amansızdı.Kafir, kuşatmadan sonra daha ziyade hareketsiz beklemeye başlamıştı. Kalede sadece 4.000 serhadli vardı. Ama, Osmalılardan hücumla kale almanın nelere mal olacağı nı iyi bilen kafir, sabırla beklemeyi tercih ediyordu. Osmanlılar eninde sonunda aç ve su suz kalacaklardı. Gerçekten de öyle oldu. Serhadliler, bir çıkış yaptılarsa da, üstün başarı larına rağmen azar azar eriyeceklerini anladılar. Akıncılar, düşmanı doksan binden sek sen bine indirebildiler ama kendileri de kırk kadar şehid verdiler. Bir müddet sonra açlık ve susuzluk bastırdı. Kuru soğuk vardı. Kar da yağmıyordu ki, eritip içsinler...Kale kumandanı:-Baharda burasını nasıl olsa tekrar zaptederiz, diye düşünerek, vire işini tatbike koymaya başladı. Vire, serhadlerde bazen tercih edilen yumuşak bir usuldür. Kaleyi, silah larıyla beraber kaleyi terketmeye izin vermek şartıyla, savaşsız olarak düşmana teslim et mek demektir. Paşanın teklifine düşman tarafı da pek memnun oldu. Zira hiçbir zafer, Osmanlıya karşı kazanılan zafer kadar pahalıya mal olmazdı. Düşman kumandanı Osmanlı elçisine sordu:-Vire için şartlarınız nedir?-Vire şartları bellidir. Silahlarımızla çıkıp gideceğiz.-Çok memnun oldum. Kabul ettim.-Yalnız bir husus var!-Nedir o?-Kaledeki akıncılardan biri sekiz arkadaşı ile beraber Vire’yi kabul etmiyor. Bizler çıkıp gidince onlar kalede kalıp sizinle cenkleşecekler.Düşman kumandanının ağzı bir karış açık kalmıştı. Önce ne diyeceğini bilemedi. Kekeledi:-Seksen bin kişiye karşı sekiz kişi mi?Elçi son derece sakin:-Elbette, dedi. Öyle!Kumandan büsbütün afallamış halde mırıldandı:-Eh... Öyle olsun...Olsun...Amma iş ha...Etrafındakiler de bu işe pek şaşmışlarsa da fazla ehemmiyet vermediler, belki de ciddiye almadılar.Yahya Ağa ve sekiz kafadar, sabah namazından sonra kaleden çıkan akıncıların, iyice uzaklaşıp uzak ufukta kaybolmalarını beklemişlerdi. Zira cenk hemen başlarsa, onla rın dayanamayıp geri dönmelerinden ve düşmana saldırıp sonuna kadar döğüşerek boş yere yok olmalarından korkuyorlardı. Kül rengi semada belirsiz hissedilen güneş azıcık yükseldiği sırada kale kapısı açıl dı. Sekiz Osmanlı göründü. O zamana kadar hâlâ inanamayan düşman askerleri şaşkın şaşkın bakakaldılar. Seksenbin askere karşı sekiz kişi. -Yok canım...Olamaz böyle şey...Belki de teslim olmak için geliyorlar.Osmanlılar, efsanevî ejderhalar gibi heybetle adım atarak yaklaştılar ve ansızın yaylarına el attılar. Kahredici bir ok ağmuru ile düşman saflar birbirine karıştı. Osmanlı lar, âdeta talim yapar gibi gözle zor takibedilen bir hızla ok çekiyor, gezleyip gezleyip fırlatıyorlardı. Düşman askeri, osmanlıların mesafesine ok düşüremiyorlardı. Yanaşmak isteseler de vurulup düşüyorlardı. Sonunda oklar bitti. Bu sefer palalarına sarılıp, kuzuyu gören kurtlar misali:-Yâ Allah!... diyerek düşmana daldılar. Seksenbin kişilik ordu, ancak onlarla burun buruna geldiği zaman şaşkınlıktan kurtulabildi. Şimdi Osmanlı serdengeçtilerinin karşısında, toz duman içinde kümeler mey dana geliyor, ama bu kümeler, birkaç saniye içinde içinde infilak edercesine dağılıyor ve orta yerden “Allah” sadasıyla bir bahadırın önce palası, sonra kendisinin yükseldiği görü lüyordu.Alman tarihçilerinin kaydettiğine göre, Yahya Ağa, 160 kişiyi yere sermişti. Okla rın verdiği telefat bilinmiyor. Osmanlılara sokulamayan düşman, sonunda mızraklarını fırlatmaya başlamıştı. Her yanı kan içinde, bir kolu kopmuş olarak fırtına gibi esen Yahya Ağa nın vücuduna bir anda dokuz mızrak birden saplandı. O ise mızrakların boşta kalan tarafı ile çarparak hâlâ düşmanı tepelemeye uğraşıyordu. Ne var ki, bir sürü mızrak havada ıslıklar çalarak uçuyor ve bu esnada bir tepe gibi yığılan düşman ölüleri üzerinde şahla nan Yahya Ağanın mübarek vücuduna gömülüyor, bu müthiş bahadırın dudakları kelime-i şehadeti söylüyordu.Koca Osmanlı akıncısı, vücuduna saplanan mızraklar yüzünden koca bir kirpiyi andırıyor, bu yüzden yere düşmüyor ve mızraklara dayanarak boşlukta asılı gibi hareket siz kalıyordu. Diğer akıncılar da birer birer şehid düştüler. Fakat sekiz kişi, düşman asker lerinden en az sekiz bin kişiyi haklamışlardı. Alman tarihçilerinin kaydettiklerine göre Avusturya ordusunun kumandanı, benze ri görülmedik bir cesaretle mücadele eden bu kahramanlara büyük bir cenaze merasimi tertip etti ve bütün düşman askerleri, uzun taburlar ve alaylar halinde bu şehidlerin karşı sında şapka ve miğferlerini çıkararak sancakları ile saygı gösterme kadirşinaslığında bulunmuşlardı.




Belgrad seferinden dönen Fâtih Sultan Mehmed, Edirne'deki ikameti esnasında biri (Bâyezid) Amasya'da, diğeri (Mustafa) Manisa'da sancakbeyi olan iki şehzâdesinin sünnet edilmelerine karar verir. Bunun üzerine her iki şehzâde de merkeze çağrılır. Bu düğün için Fâtih, çevre hükümdarlara dâvetiyeler göndererek, onların da bu mutlu günlerinde yanlarında bulunmalarını arzu eder. Fâtih'in, ilim adamları ile halka karşı nasıl davrandığını, nasıl bir protokol uyguladığını göstermesi bakımından önemli olan bu düğünden, bütün Osmanlı kaynakları bahsederler. Âşık Paşazâde'nin verdiği malumat şöyledir:

“O vakit, Sultan Bâyezid Amasya'da idi. Onu getirtti. Mustafa Çelebi dahi o vakit Manisa'da idi. Onu dahi getirtti. Bunlar hep Edirne'ye geldiler. Düğüne basladilar, Etrafa ağır lıkla davetçiler gönderdiler. Bütün sancak beyleri ve her şehrin uluları geldiler. Nice günlük yollar düğüncülerle dolmuştu. Edirne'nin çevresine konup doldular. Pâdişahın otağ ve çadırlarını Ada'ya kurdular. Pâdişah dahi devletle Ada'ya geçip oturdu. Her tarafın halkı, tayfa tayfa geldi. Önce ulemâ davet olundu. Pâdişah dahi gelip tahta oturdu. Sağ tarafına fâzıl kimselerden olan "Mevlânâ Fahreddin" oturdu. Solunda ise "Mevlâna Tosyavî" oturdu. Pâdişahin karşısında ise "Mevlâna Şükrullah" oturdu. Onun yanına Hızır Bey Çelebi oturdu.Emr olundu: Hafızlar, Kelâm-i Kadim-i Rabbanî (Kur'an-i Kerim) okudular. Ulemâ, okunan bu âyetlerin tefsirini yaptılar. İlmî sohbetler olundu. Ondan sonra izin verildi: Edipler, güzel medihler ve gazeller okudular. Pâdişaha layık sohbetler yapıldı. Ondan sonra izin oldu: Sofralar kuruldu, nimetler yenildi. Yemekten sonra yine edebiyatçılar okudular. Ondan sonra tekrar Kur'an okundu. Ondan sonra şekerli şeyler getirdiler. Her ilim ehlinin önüne sini koydular. Bu ulemânın hizmetkârları futalar doldurdular. Fakir (ben) dahi bir futa doldurdum, hizmetkârıma verdim. Ondan sonra pâdişah, gelen bu hürmete lâyık kişilere ihsanlarda bulundu. Niceleri fakir geldi, zengin gitti.İkinci gün fukara tayfası davet olundu. Onlara da gereği gibi hürmet olundu. Pâdişahın ihsanları bunlara da yetişti. Bunlar da "Fukarâ Kanunu" geregince saygılarını gösterdiler.Üçüncü günü beğler (emîr) davet olundu. Bunlara dahi Pâdişah kanunu nasılsa öylece yapıldı. Bu düğünün tarihi hicretin 861'inde vaki oldu.




Dönemin padişahı Sultan II. Selim, Mimar Sinan'a şanına yakışır bir camii inşa etmesini buyurdu. Sinan hemen kolları sıvadı ve Selimiye camisini inşaya başladı. Temeller kazıldı, iskeleler kurulmuş. Çalışmalar sürerken Mimar Sinan bir gün elinde bir yumurtayla çıkageldi. Kendi kendine bir şeyler mırıldanıyor, aklından hesap yapıyormuş gibi bir hali vardı. Sonra eğildi ve yumurtayı inşaat kumuna kırıp başladı karıştırmaya.. Görenler şaşırdı tabii. Bir müddet sonra "Bütün inşaatta bu harcı kullanacacağız" diye buyurdu. Sırf bu harç olayı için Edirne Karaağaç'ta bir çiftlik kurdurtdu. 30.000 tavuğun her gün düzenli olarak yumurtaları toplanıp kumla ve kille karıştırılıp camide kullanıldı. İnşaat hızla ilerliyordu. Ama Mimar Sinan bir gün ortadan kayboldu. Her yeri aradılar, ama Mimar Sinan'ı kimse bulamadı. Tam 8 yıl sonra Mimar Sinan çıkageldi. Caminin kaldığı yerden devam etmesini buyurdu. Sultan Selim inşaatın 8 yıl beklemesine çok sinirlendi: "Tez getirin Sinan'ı" diye emretti. Sultan Selim bu tüm saray efradı korkudan tir tir tiriyor, Selim'in gazabından korkuyorlardı. Mimar Sinan gayet sakin huzura çıktı. Selim "anlat" dedi.Mimar Sinan kendinden emin, temelin sağlam olması için zaman gerektiğini söyledi ve ekledi: "Hesaplarıma göre 8 yıl gerekiyordu" demiş. Sultan Selim, Mimar Sinan'ın dehası karşısında diyecek bişey bulamadı




Seydi Ahmed, eşsiz bir cengaver, içi dışı bir, sözünü sakınmaz biriydi. Sultan İbrahim Han’ın huzurunda cirit oyununda işi sertiğe döküp, Padişahın sevdiği kişilerden birini öldürüp birini de hastanelik edince gazab-ı şâhâneye uğradı. Birkaç gün saklanıp, padişahın hayatını bağışlaması üzerine ortaya çıktı. İbrahim Han, bu lafını sakınmaz, ele avuca sığmaz kahramanı Budin’e, Siyavuş Paşa nın yanına “Çaşnigirbaşı” payesiyle gönderdi. O da onu Şamatorna sancağına tayin etti. Dağ istan’dan olan Seydi, burada Avrupa’yı titreten akıncılara kumanda edecekti. Bu ise tam ona göre bir işti. Kısa zamanda akıl almaz bir hırs ve şiddetle çok geniş bir ülkeyi baştan başa harap etti.

Bu arada ya bilerek veya kazara Avusturya İmparatorluğunun bazı bçlgelerini de tarumar etti. Arada anlaşmalar vardı ama sanırız Nemçeliler Seydi’yi kızdırmışlardı. Avustur ya İmparatoru İstanbul’a elçiler göndererek Seydi’yi Bâbıâlî’ye şikayet ettiler. Sultan İbra him bu şikayetleri pek dikkate almamış olacak ki, İmparator, İstanbul’daki Büyükelçisine bir haberci göndermeye karar verdi. Yeni bir şikayet mektubu hazırlandı. Haberci, üç kişilik maiyeti ile yola çıktı. Haberciler, emniyette olduklarına dikkat etmek mecburiyetinde değillerdi. Zira Os manlı hudutlarından girdikleri anda tam manasıyla görülmemiş bir mal ve can emniyeti baş lıyordu. Eğer aberciler bir mücevher sandığı taşısalar ve bunun kapağını açık bırakıp dağ ba şında uyusalar bile dokunan olmazdı. Bunu bütün Avrupa biliyordu. Hristiyan tebaa ise, Os manlı idaresinde dürüst olmak mecburiyetinde kalıyorlardı.Osmanlılar, bazı kırlık yerlerde küçük açık hava mescidi diyebileceğimiz namazgah lar ve bunun yakınına, gelen geçen dinlensin diye, sâyeban denilen çardaklar kurmuşlardı. Avusturya İmparatorunun habercileri de böyle bir sayebana girdiler. Uzakta bir kasaba ve onun girişinde bir han bulunuyorsa da adamlar burasını tercih etmişlerdi. Zira Osmanlı han ve kervansaraylarında adama içki içirtmezlerdi. Haberciler, orada oturan bir Türk’ü selam ladıktan sonra yerleştiler. Yük atlarından birindeki hurçtan çıkardıkları şaraptan içmeye baş ladılar. Türk’ün canı sıkılmıştı. Kalkıp gidecekti ama yabancılara ayıp olur diye azıcık oyalan dıktan sonra oradan uzaklaşmaya karar verdi. Adamlar kısa zamanda sarhoş olup ileri geri söylenmeye başladılar. Birisi:-O Seydi denilen adam bu sefer cezasını bulacak. Avusturya topraklarını harap et mek ne imiş öğrenecek. Onun cezasını biz de veriridik ama anlaşmaya aykırı davranmak istemiyoruz. Onun hakkından Osmanlı Hakanı gelsin...Orada konuşulanlara kulak kabartan Osmanlı, gayri ihtiyari kızmıştı. Lakin yabancı lar Osmanlı ülkesinde emin olmalıydılar. Bu sebeple kendisini tutuyordu. Biraz daha yaklaşa rak konuşmaları dikkatlice dinlemeye başladı. Evet, bu Osmanlı, Seydi Amed’den başkası de ğildi. İçinden:-Gidi kefereler sizi! Bakalım daha neler yumurtlayacaklar, diyordu.Diğer haberci, Seydi’nin ta kendisi olduğunu aklının köşesinden biel geçirmediği ada ma laf attı:-Padişaha mektup götürüyoruz. Mektubu okuduğu anda Seydi’nin işi bitiktir. Öyle şeyler yazılı ki... O kadar olur...Seydi bu mektubu şiddetle merak etmişti. Onu sille tokat alıp okuyabilirdi. Ama Osmanlı ülkesinin emniyetteki şöhretine hainlik etmiş olurdu. Seydi cin gibi de zeki idi:-Yok canım...diye sarhoşları kışkırttı. Öyle iki satır yazı ile Padişahımız kelle almaz. Seydi'yi de pek sever. Bu kadar tesirli mektuba pek inanmam.-Sen öyle san. Bu mektubun yazılmasını İmparatorumuzdan isteyen, Verjurim kalesi kumandanıdır. Konuşması, yazması, bütün hristiyan dünyasında eşsizdir.Seydi, gaddarlığı, hainliği ve Müslüman düşmanlığı ile, Osmanlı esirlerine yaptığı akıl almaz işkencelerle şöhret salan Verjurim hakimini tanıyordu. İçinden:-Demek öyle ha...O herif yalacıdır da. Kimbilir neler yazmıştır.Sonra yüksek sesle:-Bir insanın bu derece güçlü mektup yazabilmesi için sihir yapması gerek. Çünkü Padişahımızın Seydi’yi çok sevdiğini söylerler, dedi.Habercilerin başı olduğu anlaşılan sarhoş herif-Heyt be!...diyerek bir nâra attı ve heybesinden mektubu çıkardı. Mühürlü ama, usta lığı bana ait. Al işte oku da gör, diyerek mektubu ona uzattı. Seydi’nin istediği olmuştu. Mektuba göz atar atmaz kan beynine fırladı. İçinden:-Olamaz...Bu kadar çirkin iftiralar olamaz! Kundaktaki çocukları diri diri kebap ediyor diye yazmış. Vay bre! Vay bre! Daha neler neler. Aptal herif! Bu kadar da aşırı uydurulur mu? Padişah hemen anlar. Ama dur sen! Verjurim hakimine gösteririm ben!...Sonra büyük bir soğukkanlılıkla mektubu geri uzatırken:-Seydi’nin bu marifetlerini bilmimyordum. İmdi dediğinize inandım. Bu mektup padi şaha tesir eder, dedi. Sonra hızla oradan uzaklaştı.Sultan İbrahim, Avusturya Büyükelçisinin kendisine takdim ettiği mektubu okuyunca şaşkınlığını gizlemedi. Önce kızacak gibi oldu. Sonra kendini tutamadı, güldü:-Bre adam! Hangi akılsız hanginizin aklına uydu da bu nameyi yazdı? Seydi bu iddia ettiğiniz nâmertlikleri yapmış olsaydı, benim fermanıma lüzum kalmaz, yoldaşları onu pa ramparça ederlerdi. Yıkıl, gözüm görmesin seni! Bu nameyi Seydi’ye ver de görelim neyler.Diğer taraftan Seydi Ahmed, adamların yanından ayrılır ayrılmaz o gece akıncılarıyla beraber yola çıktı. Verjurim kalesi yakınlarında 65 akıncısını pusuya yatırdı. Kendisi de 5 kişi ile apaçık, doğruca kaleye saldırdı. Atıyla hendeği aşıp kapıya dayandı. Hendeğin üstün deki köprü tam kaldırılmamıştı. Bir çırpıda ortalığı tertemiz ettikten sonra gırtlağından sü rüklediği birinin göstermesiyle kale hakiminin odasına daldı.Her zaman yanında bir sürü muhafızları olan kale hakimi uyuyordu. Seydi, topuzu ile bunlara, niçin buraya geldiğini izah ederken, kale hakimi de dolu tabanca ile arkadan sokul du. Kapıda bekleyen diğer bir akıncı bunu gördü ve:-Bre Seydi!.. diye gürledi. Seydi, tabanca patladığı sırada eğilip, savurduğu gürzü ile kale hakiminin göğsünü olduğu gibi çökertti. Adam ancak:-Seydi ha!... diyebilmişti. Sonra gık bile diyemeden kanlar içinde yere yığıldı.Bundan sonra Seydi dışarı fırladı. Muhafızlar sağa sola kaçışmaya balşayınca, Seydi de kovalamaya başladı. Bu arada kaçanları çevirmeye çalışan onbeş kadar senyoru da kelle paça kanlar içinde yere uzatıverdi. Ortalık karışıvermişti. Nihayet kaleden, şaşkınlık içinde toplar atılmaya başlandı. Derken 350 kişilik süvari grubu, Seydi ve 4 arkadaşına saldırdı. O da zaten bunu bekliyordu. Hemen geri dönüp kaçmaya başladı. Fakat düşman süvarileri biraz sonra pusuya düştükleri ni anladılar. Geride gizlenen 65 akıncı, hemen yalınkılıç yerlerinden fırladılar.-Allah Allah...sadalarıyla gürzlerini de işleterek 350 düşmandan 200’den fazlasını öldürdüler. 50 tanesi kaleye kaçabildi. Geri kalanlar da esir edildi. Bunlar silahları ve atları ile beraber Siyavuş Paşa’ya götürüldü. Siyavuş Paşa, Seydi Ahmed’e hil’at giydirip murassa bir at ihsan etti.




20 Cemaziyelevvel (29 Mayıs) Salı sabahı ezan ve namazdan sonra, Türk ordusunun büyük ve tarihî hareketi başladı. Ordu, hem kara, hem de denizden bütün cephelerden harekete geçti. Toplar, hep birden şehir üzerine çevrilerek ateşlendi. İlk hamlede iki bin merdivenle 50 bin yiğit ileri atılmış, harbin en şiddetli anında, Akşemseddin ile Molla Güranî ateş hattına girerek, gazâ yolunda şehidlik mertebesine ulaşmayı taleb ile askere önderlik edip örnek olmuşlardı. Bizzat genç hükümdar dahi, askeri tehyic edici sözlerle, elinde kılıç ile Topkapı gediğine saldırmıştı. Bu sırada Ulubatlı Hasan adındaki muazzez nefer, tekbirlerle Topkapı suruna sancak dikti. Böylece İslâm dilâverlerinin ve Oğuz kavminin, asırlardan beri hayal ettigi mukaddes bir rüya gerçekleşiyordu. Ulubatlı, Hz. Peygamberin müjdesine mazhar olarak 30 kadar arkadaşıyla şehâdet mertebesine ulaştı.

Bizans'ın, surlardaki bayrağının indirilip yerine Osmanlı bayrağının dikilmesinden sonra, ezanlar okunmaya başlandı. Sultan Mehmed Han, surlardaki bu manzarayı görünce, atından inerek, Hz. Peygamber'in medih ve senâsına nail olmanın verdigi bir sevinç, ayrıca devletini, İslâm'ın mukaddes şerefine mazhar kılan medhiye-i Resulullah'a kavuşmanın verdiği heyecanla şükür secdesine kapanarak Cenab-ı Hakk'a hamd eder. Sonra otağ-i hümâyununa çekilerek devlet erkânının tebriklerini kabul eder.Bu sırada, şehri koruyan gruplarla birlikte Bizans İmparatoru da öldürülmüştü. O, ayakkabısından tanınmıştı. Fâtih, vatanını müdafaa için ölen bu şerefli askerin cenazesine saygı göstererek onu merasimle defn ettirdi.Fâtihâne bir ihtişam ve büyük tezahüratlarla şehre girmiş olan pâdişah, Hiristiyanlığın şarktaki merkezini teslim almak üzere, Ayasofya'nin önünde atından inmiş ve mâbedin eşiğinde şükür secdesine kapanmıştı. Tursun Bey'in ifadesiyle haraba yüz tutmuş olan Ayasofya, fetih hakkı olarak câmiye çevrilecekti. Rivayete göre Fâtih Sultan Mehmed, Ayasofya'da iki rekat şükür namazı ile ikindi namazını kıldıktan sonra üç gün içinde bu mâbedin Cuma namazı için hazırlanmasini emreder. Cuma günü, Aksemseddin Hazretleri, Sultan Fâtih' in koluna girip minbere çıkartarak hutbe okumasını ister. Fâtih de Hak Teâlâ Hazretlerine hamd ve senâdan sonra hutbeyi okur. Aksemşeddin de Cuma namazını kıldırdı.




1456 yılında Fâtih, Wlad'i Eflâk prensligine tayin etmişti. Wlad, kardesi Radul ile birlikte Osmanlı sarayında rehine olarak bulunmuştu. Hüküm sürdüğü memlekete Fâtih'in yardımı ile sahip olmasına ve Pâdişaha karşı dost kalacağına dair yemin etmiş bulunmasına rağmen Wlad, sözünde durmayarak Osmanlılar aleyhine Macarlarla anlasma yapacaktır.Fâtih'in, Karadeniz ve Trabzon'da bulundugu sıralarda, Eflâk'ta bazı hadiseler olmaktaydı. Burada Türklerin "Kazıklı Voyvoda", Macarlarin "Drakula" (Şeytan), Ulahların "Çepelpuç" (Cellad) dedikleri Wlad adında zulüm delisi bir adam, halka idarenin en korkuncunu tattırmaktadır. Bu çılgın adam, vahşi ve insanlık dışı birtakım zevklere sahipti. O, kazıklara vurulmuş ve işkence içinde can vermekte olan Türklerin meydana getirdigi büyük halkanın ortasında, saray halkı ile birlikte yemek yemekten zevk alırdı. Eline Türk esirleri geçince ayaklarındaki derinin yüzülmesini ve meydana çıkan kırmızı etlere tuz ekilmesini, sonra da bunları keçilere yalatmasını emrederdi. Böylece, diri diri ayaklarının derisi yüzülen esirlerin işkencesi, daha büyük olurdu. O, kendisine gönderilen Osmanlı elçilerinin sarıklarını başlarına çiviletmiştir.

Fâtih Sultan Mehmed, onu İstanbul'a davet eder. Ancak Wlad, düşmanlarının çokluğundan ve memlekette bulunmadığı bir sırada tac ve tahtının Macarlara verileceğinden korktuğundan, Eflâk'ı düşmanlarına karşı muhafaza edecek bir kuvvetin gönderilmesini rica eder. Bunun üzerine Pâdişah, Silistre Beyi Yunus Bey ile Çakırcıbaşı Hamza Bey'i Eflâk'i beklemek üzere görevlendirir. Yunus Bey ile ÇakırcIbaşı Hamza Bey, Tuna kenarına geldikleri vakit, nehrin donmuş olduğunu görürler. Bununla beraber Tuna'yı geçmek hazırlıkları yaptıkları ve dostluktan başka bir şey ümid etmedikleri, hatta itibar göreceklerini sandıkları bir sırada Wlad'ın büyük bir saldırısına uğrarlar. Bu baskında Yunus Bey şehid, Hamza Bey de esir edilmişti. Wlad, daha sonra Hamza Bey'i öldürerek başını Macar kralına gönderir. Kan dökücü Wlad, aldığı esirlerin tamamını kazığa vurduktan sonra, Osmanlılara ait bazı sehir ve kasabaları tahrip etmekten de çekinmez.Bütün bu olanları haber alan Fâtih Sultan Mehmed, hiddetinden ve üzüntüsünden yerinde duramayarak 150 bin kişilik bir ordu ve 25 büyük, 150 küçük parça deniz kuvveti (nehir donanması) hazırlayarak, Allah'ın kullarına zulm eden bu zâlimi ortadan kaldırmak için Eflâk seferine çıkar (H. 866/1462 M.) Fâtih, Eflâk ortalarına kadar gittiği halde, Wlad'in kuvvetleri ortalarda görünmüyorlardı. Wlad, Fâtih'in, casusları vasıtasiyle önceden haber aldığı bir gece baskını düzenleyerek Pâdişahı öldürmek ister. Fakat bunda muvaffak olamadığı gibi, perişan bir halde canını zor kurtarıp kaçabilir. Osmanlı akıncıları onu bulmak için bütün Eflâk’ı tararlar. Pâdişah da ordusuyla prensliğin başkentine yürür. Şehrin yakınında kazıklanmış 15 bin adamdan kurulu korkunç bir orman görünce nefretle "Devlet kuvvetini böyle kullanmış, tebeasına ve Allah'a karşı bu denlü cinayetler islemiş bir adam, asla itibara layık değildir" der.Yaralı olarak kaçıp Macarlara sığınan Wlad, onlardan yardım ister. Fakat Macar Kralı, hiç yoktan Osmanlılarla bir anlaşmazlığa düşmek istemediğinden bu yardımı yapmamış, hatta Wlad'i yakalayarak haps etmişti. Öte taraftan Osmanlılar, Wlad'in kardeşi Radul'u oniki bin duka yıllık vergiye bağlayarak Eflâk prensliğinin başına getirdiler. Böylece Eflâk, mümtaz bir eyâlet haline getirilerek, Osmanlılara sıkıca bağlanmış oldu. Wlad, Radul'un ölümü üzerine zindandan kaçıp tekrar idareyi ele almak istediyse de öldürülerek kesik başı memleket memleket dolaştırılır.




Ayasofya Câmii’nin yanında kendi adına bir medresesi bulunan Câfer Ağa, ahbaplarını evine dâvet etmek için uşağını birine yollamış...Uşak adamın evine varmış, kapıyı sür’atle çalarak. “Kalk, kalk; hemen toparlan... Ağa seni istiyor!” şeklinde kaba davranışlarda bulunmuş, Adam:— Ağanın bana gönderecek bir adamı yok muydu ki, senin gibi bir eşeği yolladı? deyince, uşak cevabı yapıştırmış:— Câfer Ağa diğer adamlarını öteki “adamlara” gönderdi. Beni de “sana” yolladı!




18 Mart 1915 günü. İngiliz donanması en büyük savaş gemileriyle Çanakkale boğazını geçmek için zorluyor, yoğun topçu ateşi ile boğazın iki tarafındaki Osmanlı tabyalarını hallaç pamuğu gibi atıyordu.O gün Boğaz tabyaları arasında en çok iş gören ve en çok hasara uğrayan Rumeli Mecidiyesi Bataryası oldu. Sabahtan beri muharebenin en şiddetli anlarında dahi iki sahil arasında gidip gelmekten çekinmemiş olan Müstahkem Mevki Komutanı Cevat Paşa, tabyanın feci durumunu haber aldığı zaman yine motora atlayıp Çimenlik İskelesi’nden karşı sahile hareket etti. Cephaneliği berhava olan tabyanın durumu hazindi.

İstihkam yıkıntıları arasında dolaşmakta olduğu sırada bir ağacın altına uzanmış olan bir askerin hali dikkatini çekti ve yanına gidip: “ Ne var evlat ?” diye sordu. Nefer hemen yerinden fırlayıp esas duruş vaziyeti aldı. Çünkü sesi tanımıştı. Ama gözleri başka tarafa bakıyordu. “ Gözlerine bir şey mi oldu oğlum?” O zaman nefer tok sesiyle “ Üzülmeyin efendim” diye cevap verdi. “ benim gözlerim göreceğini gördü” Evet, düşman gemilerine tam isabet kaydedilmiş ve “Ocean” destroyeri hareket edemez hale getirilmişti. Fakat düşman mermilerinden birinin isabetiyle bu kahraman asker gözlerini kaybetmişti.

Cevat Paşa sessiz sessiz ağlıyordu.


Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
24 Zi'l-ka'de 1437
Miladi:
28 Ağustos 2016

Söz Ola
Dağ ne kadar yüksek olursa olsun, yol onun üzerinden geçer. Sen dağ olmaya heveslenme, asla gururlanma; yol ol ki, herkes senin üzerinden geçerken, sen dağların bile üzerinden geçesin.
Akşemseddin Hazretleri
Osmanlılar Twitter