Ramazan Özel
Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Sultan I. Ahmed (1590-1617), kalbi hayatının derinliği olan oldukça müttaki bir Osmanlı Padişahıdır. Bahti mahlasıyla Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) sevgisini ve bağlılığını ifade eden çok içli şiirleri vardır:
Nola tacım gibi başımda götürsem daim
Kadem-i resmini ol bazret-i şab-i Resül'ün.

İşte bu ince ruhlu Osmanlı sultanının vefat etmeden bir gün önce huzurunda bulunan mabeynci Mustafa, Ahmed Han'ın odada muhatabını göremediği kimselere karşı dört defa; "Ve aleyküm selam" dediğine şahit oldu. Mabeynci, bir mânâ veremediği bu garip davranışların sebebini Sultanına sorduğunda, Sultan Ahmed Han şu cevabı verdi:
"O anda Hazreti Ebu Bekir-i Sıddık, Hazreti Ömer, Hazreti Osman ve Hazreti Ali efendilerimiz geldiler ve bana; 'Sen, dünya ve ahiretin sultanlığını kendine toplamışsın. Yarın Resulullah (sav) Efendimiz'in yanında olacaksın', buyurdular." Gerçekten de bu Hak dostu, denildiği gibi ertesi gün vefat ederek sevdiklerine kavuştu.

Evliyaullah'a pek yüksek bir hürmet ve bağlılık gösteren Yavuz Sultan Selim Han'ın kendisi de hiç şüphesiz babası gibi Allah'ın has kulu idi, onun, Allah'a kurbiyetinden dolayı keramet nev'inden pek çok davranışlar ortaya koyduğu tarihi gerçekler arasındadır. Şöyle ki:
Yavuz, bir gün divandan içeri hiddetli bir şekilde girmişti. Elbisesini dahi değiştirtirmeden bir müddet odada dolandı ve kendisini kızdıran şeyi mırıldanıp durdu. Meğer Ferhat Paşa'nın İskender Çelebi'yi olur olmaz koruyup kayırmasından gazaplanmıştı. Çünkü aralarındaki dostluktan başka şeyler de sezinlemişti. Sonunda yüksek sesle şu sözleri sarfetti: "Akibet görürsün hele Ferhat! Sen şimdi İskender'i koruyup duruyorsun, ama bu korumaktan ne fayda çıkacağını İnşaallah birbirinize karşı asıldığınız zaman görürsünüz!"
Gerçekten de aradan seneler geçti ve Kanuni Sultan Süleyman devrinde bu iki şahıs, Selim Han'ın geleceği görmüşçesine dediği gibi işledikleri cürümlerden dolayı karşı karşıya asıldılar.




Sultan Abdülaziz Hân'ın bindiği Sultaniye vapuru bütün ihtişamı ile sahillere yığılmış Fransız halkının tarassutu altında 28 Haziran 1867 sabahı Fransa'nın Tulon limanına varılmıştı. Rıhtımda Dük Dö Trant, General Bevil, Marki Dö Ko, Verşer Dö Refiye ve kumandan Dreyse sıraya dizilmişler, halk da arkalarında “Vive le Sultan“ alkışlarıyla rengârenk bir manzara içindeydiler. Fransız donanması alay sancaklarıyla donanmış, top atışlarıyla onu selâmlıyorlardı. Orada sultanı karşılayanlar arasında elçimiz Mustafa Fâzıl Paşa ve bilumum Türk tebaa da vardı. Zât-ı şâhâne tarafından kabul ve iltifâta mazhar olanlar arasında Fransa'daki Türk tebaa dan sayılan Araplar, Mısır Kölemenleri, Türkistanlılar, Afganlılar, sair Müslümanlar, Ermeniler, Rumlar, Musevîler ve diğer milletler hepsi bir aradaydı ve Fransa'nın pek çok yerinden kalkıp sultanlarına arz-ı ubûdiyet etmeye gelmişlerdi. Bunlar içinde resmî vazifeli olanlar fesli ve üniformalı idiler.

Bir ara nûrânî yüzlü bir Osmanlı annesi, Âl-i Osman padişahının önünde diz çökmüş, eteğini öpüyordu. Sultan onu ellerinden tutarak kaldırdı ve iltifatlarda bulundu. O sırada ihtiyar kadıncağız şunları söylüyordu: “Şevketmeab! Hacdan bu sene döndüm. Rüyamda zât-ı şevketlerinin huzurunda vusûle mazhar olduğumu görmüştüm. İşte rüyam hakikat oldu. Artık Allah seni de, azametlü devletini de, mübârek mülkünü ve aziz milletini de kem gözlerden korusun. Bu Frenkler hükümdar ne imiş şimdi görsünler!..“

Sultan Abdülaziz'i ağlatan bu sözler, belki de Fransa ziyaretinin en mânâlı cümleleriydi. Gerçekten de o ve ertesi günlerde Avrupa bir padişah nasıl olurmuş gördü. Fransız hanımlar Osmanlı sultanına yaklaşamadılarsa da hizmetkârlarına ellerini değdirmek için yarıştılar. İki yıl boyunca Osmanlı kıyâfetleri Fransa'da moda oldu ve herkes Osmanlı gibi davranmakta yarıştılar. Bu örnek asâlette şüphesiz o ihtiyar kadının duâsı vardı ve bütün ziyaret heyetine bir mânevî hava katmıştı. Otuz yedi yaşındaki padişahın genlerindeki asâletin, çevresindekilerce nasıl tevârüs edildiğini, o günleri yaşayanların hâtıralarından ve bu ziyareti anlatan kitaplardan okumak daima mümkündür.




Kılıcıyla bütün Bizans’ı titreten Osman Gazi, sulh zamanında insanlara ve hatta hayvanlara da çok merhametliydi. Üzerlerine, taşıyamayacakları kadar yük yükletilmiş at ve eşeklerin sahiplerine çıkışır, pazarlara satılmak için getirilmiş hindi ve tavukların baş aşağı taşınmalarına, hele aç bırakılmalarına çok kızardı.

Birgün bir Pazar yerini teftiş ederken, fakir bir köylünün önünde ki iki tavuğun kursağın yoklamış, bunları bomboş görünce adamı iyice azarlamıştı. Zavallı fakir köylü, gözlerine hücum eden yaşlara mani olamadı ve Osman Gazi’ye:
“Tavukların kursağında yiyecek var mı yok mu diye yokladın amma, bir de onların sahibinin kursağını yoklasaydın olmaz mıydı? Bende var mı idi ki de onları doyurayım, meramım tavukları satıp biraz yiyecek almaktı” dedi. Bu sözlerden son derece üzülen Osman Gazi, köylünün tavuklarını değerinin çok üzerinde bir bedelle satın alarak, adama yardım etti.




Sultan II. Murad, “Oğlumu hâl-i hayatımda tahta geçirem, tâ ki gözüm bakarken görem, ne vechile padişahlık eder” diyerek 13 yaşındaki oğlu Şehzade Mehmed’i tahta geçirdi.

Çocuk yaşta bir hükümdarın tahta çıkması Avrupalıları ümide düşürdü. Osmanlılara karşı bir haçlı seferi hazırlıklarına girişildi. Polonya Kralı Ladislas, yanına Macaristan kralı Yanoş Hunyad’ı da alarak 100.000 kişilik bir haçlı ordusuyla, Osmanlıları Balkanlardan atmak için sefere çıktı. Veziriazam Çandarlızade Halil Paşa, durumu Sultan Murad’a anlatıp derhal ordunun başına geçmesi gerektiğini bildirdi ise de kabul etmedi. Bunun üzerine genç padişah II. Mehmed, hemen babasına mektup göndererek şunları yazdı: “Eğer padişah siz iseniz, bu müşkil vaziyette devletinizin başında olmanız icab eder. Yok eğer padişah biz isek, size emrediyorum, hemen ordunun başına geçiniz!”




1578 yılı Ağustos ayının 9. Cumartesi günü idi. İran Şahı 30.000 kişilik kalabalık bir orduyu Osmanlı sınırına göndermişti. Hedef Erzurum’du. Sadrazam Lala Mustafa Paşa, Erzurum beylerbeyi Özdemiroğlu Osman Paşa’yı İran üzerine sefere memur etti. O da Derviş Paşa’yı düşman kuvvetleri hakkında istihbarat yapması için küçük bir öncü kuvvetle, İranlıların karargah kurduğu Çıldır civarına gönderdi. Yanında üç yüz kadar asker bulunuyordu. İran ordugahına yaklaştığı zaman, onların gayet dağınık vaziyette ve ani bir hücumla dağıtılabilecek bir durumda olduğunu gördü. Yapabileceği iki tercih vardı. Ya düşmana saldıracak, yada geri dönecekti. Bu takdirde askerin maneviyatı bozulacaktı.

Derviş Paşa silah arkadaşlarını şöyle bir süzdü, kararını verdi. Geriye çekilmeyecek, dövüşecekti. Dağları taşları inleten naralarından birini attı:
-Koman koca kurtlarım, koman.
Atının dizginlerini bıraktı, sol eli ile yelesinden yakaladı. Sağ elinde kılıç, düşmanın içine daldı. O kadar şiddetli saldırmıştı ki, bu üç yüz kişi ile düşmanın iki alayını bozdu. Diğerlerini de yüzgeri etti. Fakat İranlılar çabuk toparlandılar. Geriden aldıkları taze kuvvetlerle karşı hücuma geçtiler. Müthiş bir boğuşma başladı. Derviş Paşa’nın askerleri hızla eriyordu. Ağalardan otuzu şehid olmuştu. Sadece Paşa’nın etrafını on düşman askeri çevirmiş, üzerine hücum ediyorlardı. Nihayet Paşa’yı atından yere düşürdüler. Fakat Derviş Paşa yenilgiyi kabul etmiyordu. Yerde de şanına ve bahadırlığına yakışır bir şekilde karşı koyuyordu. O sırada yetişen ağalardan ikisinin yardımı ile atına tekrar bindi. Bu sırada Özdemiroğlu Osman Paşa esas kuvvetlerle yardıma yetişti. O anda yağmur bastırdı. Top ve tüfek kullanma imkanı kalmamıştı. Onun yerini kılıç aldı. Osman Paşa duruma hakim olmuştu. Derviş Paşa bir kenarda duruyordu. Atının üzerine yatmış gibi eğilmişti. Osman Paşa bir an düşündü. Acaba ümitsizliğe mi düşmüştü? Genç Paşayı gayrete getirme için bağırdı:
-Ne durursun Derviş’im, haykır da dağlar taşlar inlesin!
Derviş Paşa uzaklardan gelen bu sesi duydu ve atının üzerinde doğruldu:
-Yürüyün bahadırlarım, vurun aslanlarım! diye bağırdı. Narası ile atını düşmana doğru sürdü. O zaman mesele anlaşıldı. Göğsü al kan içindeydi. Osman Paşa’nın gözleri doldu. Yanında bulunan ağalara:
-Tiz peşinden gidin, alın getirin, emrini verdi. Savaş dakika dakika şiddetlenerek akşama kadar sürdü. Beş bine yakın asker kaybeden İranlılar mağlup olmuşlardı. Tarihimize Çıldır zaferi olarak geçen bu savaşın galibi Osman Paşa idi. Fakat hiç şüphesiz Derviş Paşa’nın payı da büyüktü. Akşam olmuş hava kararmıştı. Meşalelerin aydınlığında zafer kutlanıyordu. Özdemiroğlu Osman Paşa, Derviş Paşa’yı çadırında ziyaret etti. Güçlükle konuşarak:
-Paşam, cenk bitti mi?
Osman Paşa cevap verdi:
-Gazan mübarek olsun, kazandık, dedi. Derviş Paşa’nın yüzünde bir gülümseme dolaştı, sonra da ağzından “Allah” sözü çıktı ve bir daha açılmamak üzere gözlerini kapadı. Kahraman Paşa şehid olmuştu.




Fatih Sultan Mehmed Han 3 Temmuz 1462’de Midilli adasını fethedince, adanın savunma ve muhafazası için gazilerden ikiyüz yeniçeri ile yeteri kadar sipahiyi orada bırakmıştı. Midilli’den ayrılırken hepsini bir araya topladı ve:
-Kullarım, dedi, bu cezireyi önce Allah’a, sonra size emanet ediyorum. Bakalım muhafazası uğrunda nasıl hizmet edersiniz?
Sipahilerden biri hünkarın ayaklarına kapandı ve:
-Âsûde hâtır ol padişahım, bu can bu tende durdukça düşmana adayı bırakmak ne mümkün, dedi. Padişah elini bu sipahinin omzuna koyarak:
-Bilirim Yakub, uğruma baş koyanlardansın, gayreti elden bırakmaz, sadakatten ayrılmazsın, demek suretiyle bu adanın fethinde ziyade gayret ve fedakarlık gösteren bu sipahiden iltifatını esirgememişti.

Kendisine adada timar verilen ve bu yeni dirlikten memnun olan Yakub, Vardar Yenice’li bir sipahinin oğluydu. Yakışıklı bir yiğitti. Aradan aylar, yıllar geçti. Herkes tarafından sevilen Yakub, yerli bir kadınla evlendi. İshak, Oruç, Hızır ve İlyas adında dört oğlu oldu. Çocuklar hem İslam terbiyesi ile büyüyorlar, hem de adadaki Rumlardan denizciliğin yanısıra Rumca ve İtalyanca da öğreniyorlardı. İstanbul ile Mısır arasında uğrak yeri olan Midilli limanı, her zaman ticaret gemileri ile dolu olurdu. Yakub bazan çocuklarını alır, gemilere bindirip gezdirirdi. Hepsinin tek hedefi denizci olmaktı. Bir gün akşam yemeğinden sonra bütün aile bir arada oturuyorlardı. Oruç babasına uzun uzun dert yandı:
-Bizim de bir teknemiz olsa, buradan aldığımız malları başka limanlara götürür satardık. Biz kazanır, evimizi geçindirirdik. Artık senin çalışman doğru değil, çok ihtiyarladın!
Yakub, oğlunun gözlerine sevgi ve minnet ile baktı:
-Hey oğul, sen bizi ne sandın? Biz eski toprağız, eski. Ölünceye kadar çalışırız. Siz daha çocuksunuz, açık denizdeki dalgalar kurt denizcilere râm olur.
-Ama herkes bizi limanda parmakla gösteriyor!
-İnşaallah o günler de gelir.
Çocuklar hep birden âmin çektiler. Aradan bir hafta-on gün geçti. Bir Perşembe akşamı balıktan dönen çocuklar, evde eşya namına bir şey kalmadığını gördüler. Ne o yerdeki pahalı canım halılar, ne de babalarının duvarda daima asılı duran Rumeli yadigarı altın kabzalı kılıcı vardı. Yakub, oğullarına durumu kısaca anlattı. Nesi var nesi yok satmış, Oruç’a ufak da olsa bir tekne donatmak için teşebbüse geçmişti. Oruç ağlayarak babasının ellerine sarıldı:
-Ne yaptın baba! Benim için kurulu düzenini, evini neden darmadağın ettin? Ah keşke söylemeseydim.
Yakub oğlunu kucakladı ve:
-Biz ihtiyarız yavrum, bir ayağımız çukurda sayılır. İnşaallah sen ailenin büyüğü olur, onlara bakarsın. İshak da sana yardım eder.
Oruç, bu ufak fakat yeni yelkenli ile Midilli adasından, kardeşi İlyas ile birlikte denize açıldığı zaman bütün aile limana geldi ve onları uğurladı. Bu olaydan sonra Yakub Ağa fazla yaşamadı. Onun vefatından sonra Hızır, küçük bir tekne kiralayıp, ağabeyi Oruç gibi denizlere açıldı. 1501 yılı ortalarında Papa, Venedik ve Fransız gemilerinden oluşan bir Haçlı donanması topladı ve başına da Amiral Filip de Klers’i getirerek, Midilli adasını zaptetmek vazifesini verdi. Ada önlerine gelen bu donanma, karaya asker çıkararak kaleyi kuşattı. Fakat bir buçuk ay uğraşmalarına rağmen, bütün Midilli halkının topyekün yaptıkları kahramanca savunma karşısında muvaffak olamadı ve kuşatmayı kaldırıp çekilmek zorunda kaldı. İşte Oruç ve kardeşlerinin haçlılara karşı kinleri o zaman başladı.

-Bir gün gelecek bunun intikamı alınacaktır, padişahımız sağ olsun, diyorlardı.
Aradan iki yıl geçti. 1503 yılında Oruç ve kardeşi İlyas, Girit açıklarında, Rodos şövalyelerinin büyük bir gemisi ile karşılaştılar. Böylesine büyük bir savaş gemisi ile küçük bir ticaret gemisinin harp etmesine imkan yoktu. Fakat buna rağmen kahraman Oruç, düşmana boyun eğmektense derhal savaşmayı kabul etti. Tekneler birbirine rampa ettikten sonra kanlı bir boğuşma başladı. İlyas şehid oldu, Oruç da esir düştü. Şövalyeler onu Rodos adasına götürüp haraç mezat sattılar. Bunu haber alan Hızır,
-Ben ağamı esaretten kurtarırım, İlyas’ın da öcünü komam, diyordu.
Bunlar o andaki heyecan ve teessürle söylenmiş sözlerdi. Yoksa, ufacık bir tekne ile koca savaş gemilerine kafa tutmak mümkün değildi. Kısa bir zaman sonra Bodrum’a geldi, para buldu ve ağabeyini kurtarmak için faaliyete geçti. Fakat Oruç, kardeşinin bu fedakarlığı yapmasını doğru bulmuyordu,
-Alnımıza ne yazıldı ise o olur, meraklanma azad olacağımız günler yakındır, diye haberler gönderiyordu.
Oruç doğru düşünüyordu. Şehzade Korkut, o zamanlar Antalya valisi idi. Hayırsever bir Müslümandı. Her yıl Rodos’a adamlar gönderir, şövalyelerin eline esir düşmüş Türkleri para ile satın alıp azad ederdi. Bu günlerde Korkut’un adamları adaya geldiler ve 40 kadar esir düşmüş müslümanı satın alarak döndüler. Fakat bunların arasında Oruç yoktu. Çünkü onu satın alan adam, Hızır’ın büyük paralar vererek onu kurtarmak istediğini duymuştu. Böyle bir kozu kolayca elinden kaçırmak istemiyordu. Zaten Rodos adasında büyük bir şöhret bulmuştu. Son derece zeki, çalışkan ve ilim sahibi idi. Konuşmaları herkesi etkiliyordu. Onunla beraber bulunan gayrimüslim esirlerin hepsi, ona hayran kalmışlar ve müslüman olmuşlardı. Bu sebeple adadaki papazlar, onunla görüşmeyi bütün hristiyanlara yasaklamışlardı. Sahibi, onun ileride büyük bir kahraman olacağını sezmişti. Bu değerli esiri ucuza kaptırmak istemiyordu. Korkut tarafından satın alınan müslüman esirler bir gemiye bindirilip Antalya’ya götürülmek üzere yola çıkarıldı. Anlaşmaya göre esirler teslim alınınca para teslim edilecekti. Eziyet olsun diye Oruç, bu esirleri götüren gemiye forsa olarak bir küreğe çakılmıştı. Gemi Rodos’tan ayrıldıktan bir kaç saat sonra şiddetli bir fırtına patlak verdi. Koca gemi hırçın dalgalar arasında kağıttan bir kayık gibi sallanıyordu. Nihayet bu şiddetli dalgalara dayanamayan gemi parçalandı ve batmaya başladı. Herkes korkudan titrerken Oruç sevinç içindeydi:
-Yâ Rabbi bana selamet yolunu göster, diye dua ediyordu. Bu arada müthiş bir gayretle ayağındaki demiri kırarak zincirlerinden kurtuldu ve batmak üzere olan gemiden denize atlayarak yüzmeye başladı. Dağ gibi dalgaların üzerinde bir balık gibi rahatça yüzüyordu. Azgın sularla boğuşarak sahile çıktı. Artık kurtulmuştu. Kaderin cilvesi olarak, kendisi kurtulurken, âzâd edilmek üzere satın alınan müslümanlar bu dalgalarda boğuldular. Oruç doğruca Antalya’ya geldi ve şehzade Korkut’un yanına gitti. Sadrazam Hadım Ali Paşa ile arası bozulan Korkut, bir ara Mısır’a gitti ve yanında Oruç’u da götürdü. Bu tarihlerde Mısır’da hüküm süren Memluk Sultanlığının kuvvetli bir donanması vardı. Orada bir Mısır savaş gemisine kaptan oldu ve bu gemiyle İskenderun’a doğru yelken açtı. Fakat yolda Rodos donanmasının baskınına uğradılar. Mukavemet imkanın kalmayınca gemisini yakıp sahile kaçtı. Bu son tecrübe ile Oruç çok şey öğrendi. Artık düşmanını tamamen tanıyordu. Kardeşinin intikamını alması yakındı. Tekrar Antalya’ya geldi ve tekrar oraya dönen şehzade Korkut’a başından geçenleri anlattı. Korkut ona kısa zamanda bir gemi donattı ve:
-Senin istikbalin denizlerdedir, haydi yolun açık olsun koca reis, diyerek uğurladı.
Oruç’un yolu açık oldu. Artık onun önünde durabilecek hiçbir donanma kalmayacaktı. Kardeşi Hızır’ı da yanına aldı. İleride Barbaros Hayrettin Paşa adını alacak olan Hızır, eşsiz denizcilik tecrübesini ağabeyi Oruç Reis’ten öğrendi. Cihan Sultanı Kanuni Süleyman’ın karşısına Avrupa kıtasında hiçbir imparator çıkamıyordu. Barbaros kardeşler de aynı devirde Akdeniz’e tamamen hakim olmuşlar ve en ünlü amiralleri dize getirmişlerdi.




Cihan sultanı Kanuni Süleyman Han, ikinci defa çıktığı İran seferinden de galibiyetle dönüyordu. Fakat savaş meydanlarında Osmanlı askerinin karşısından kaçan İran Şahı Tahmasb, padişah İstanbul’a avdet edince, her zaman yaptığı gibi Osmanlı sınırını geçti ve topraklarımıza saldırmaya başladı. 1551 yılında oğlu İsmail Mirza’yı kalabalık bir ordu ile Erzurum üzerine gönderdi.

Kalenin anahtarlarını Kanuni Sultan Süleyman oraya yetişmeden istiyorum, diye talimat verdi. Erzurum beylerbeyi İskender Paşa kahraman bir askerdi. Kanuni, kendisine bu vazifeyi verirken :
-Baka İskender, seni böyle mühim bir sancağın muhafazasına memur eyledik. Görelim seni, yüzümüzü kara çıkarma, demişti.

İskender Paşa da, ilk olarak, 1549 da İran’ın Hoy şehri valisi Dümbüllü Hacı Han üzerine ani bir baskın yapmış, Van üzerine saldırıya hazırlanan İran kuvvetlerini perişan etmiş ve Dümbüllü’nün kesik başını padişaha göndermişti. Daha sonra İran ile ittifak kuran ve onlar hesabına çalışan Ahıskalıları bertaraf etti. İşte bu günlerde İran ordusunun Erzurum üzerine doğru gelmekte olduğu haberi ulaştı.
Hemen beyleri topladı ve:
-Padişah efendimizin dönüşlerini fırsat bilen Şah Tahmasb, oğlunu üzerimize gönderir. Tedbir nedir, ne yapmak gerektir, açıkça söyleyin.

Bütün paşalar ve beyler, Erzurum’da kalıp şehrin savunulması fikrindeydiler. Beylerin düşüncelerini öğrenen İskender Paşa:
-Tedbir bunlar değildir. Padişah efendimizin bize emanet ettiği bu kalenin harap olmasına rızam yoktur, taşra çıkıp harp ederiz, diyerek kararını açıkladı.
Erzurum kalesinde toplam beş bin asker vardı. 1551 yılı Eylül ayının ilk günlerinde Erzurum önlerine gelen İsmail Mirza kumandasındaki elli bin kişilik İran ordusu, karşısında İskender Paşa’yı buldu. Kuvvetler arasında denge yoktu. Osmanlı askeri, İran kuvvetlerinin onda biri kadardı. Buna rağmen, Erzurum kalesi önlerinde derhal savaşa girdiler. İskender Paşa en ön safta bir nefer gibi savaşıyordu. Akşama kadar devam eden muharebeden bir netice alınamadı. Üstelik Osmanlı askerinin yarısı şehid düşmüştü. İskender Paşa akşam üzeri kaleye çekildi. İsmail Mirza ertesi gün elçiler göndererek, teslim olmalarını, aksi takdirde şehirde taş üstünde taş bırakmayacaklarını bildirdi.

Paşa:
-Canımızı veririz de bir karış yer vermeyiz! Cevabını gönderdi. Bundan sonra İran askerinin kaleyi muhasarası başladı. Fakat İskender Paşa kaleyi büyük bir azimle müdafaa ediyor, arasıra küçük bir müfreze ile huruç hareketleri yapıyor ve düşmana ağır zayiatlar verdiriyordu. Bu şiddetli muhasara bir aydan fazla devam etti. Sonunda İran askerinin disiplinsiz davranışlarda bulunmaya başlamaları üzerine İsmail Mirza kuşatmayı kaldırıp geri çekilmek zorunda kaldı. Erzurum büyük bir tehlike atlatmıştı. Fakat İskender Paşa’yı çekemeyenler, kalede savunma yapılması gerekirken, dışarı çıkıp, sayıları kendilerinden on kat fazla olan düşmana karşı pervasızca hücuma geçildiği ve bu muharebe sırasında askerin yarısının şehid edildiği, bu hatalı hareketin sorumluluğu tamamen paşaya aittir diyerek hemen padişaha şikayette bulundular. Zaten Paşa da bu hadiseden dolayı çok üzgündü ve her gün ağlıyor:
-Ben padişahımızın huzuruna nasıl çıkarım? Onun bize emanet ettiği asker evlatlarımızın imha edilmesine sebep oldum. Ne fena talihimiz varmış! diyordu.
Kumandanlar kendisini teselli etmeye çalışıyorlar ve:
-Elem çekme paşa baba, sen vazifeni yaptın, kul inkar etse bile Allah şahittir! diyorlardı.
Fakat o, kendisini çekemeyenlerin fitnelerinden değil, halife-i müslimin olan padişahın, kendisine kızmasından korkuyordu. Her an İstanbul’dan gelecek kötü bir haberi beklemeye başladı. Belki de idam edilmesi için ruhsat bile almışlardı. O ölümden korkmuyor fakat bir hain gibi idam edilmek istemiyordu. Sağ kalırsa, bu devlete daha çok büyük hizmetler etmek azmindeydi.
-Ben İran’dan öcümü almasını bilirim! diyordu.
Günlerden bir gün, galiba perşembe idi, saray kapıcıbaşılarından biri Erzurum’a geldi. Padişah-ı cihan’dan bir ferman getirmişti. Bütün devlet ve askeri erkanı topladı. İskender Paşa, artık işin sonuna geldiğini, idam fermanının gönderildiğini, hiç değilse azledileceğini tahmin ediyordu. Herkes yerini aldıktan sonra kapıcıbaşı içeri girdi ve İskender Paşa’nın önünde durdu. Heyecan son haddine gelmişti.
-Gazan mübarek olsun İskender Paşa, Sultanımız efendimizin ekmeği sana helal olsun! Erzurum’u kurtardın. Padişah efendimiz seni tebrik ediyorlar ve sana altın bir kılıç ile murassa bir topuz gönderdiler.
İskender Paşa heyecandan titriyordu. Demek gayretleri boşa çıkmamıştı. Sultan Süleyman tarafından takdir ediliyordu. Bu ne büyük saadetti. Kapıcıbaşı bir de padişahın nâmesini getirmişti. Hemen açıp okumaya başladı:
-“İskender, berhüdar olasın, iki cihanda yüzün ak ola. Sen, Şah askeri ile denk değildin. Onun askeri çok fazla iken sen bu derece mukabelede himmet ve gayret gösterdin. Hiç kusurun olmadı. Hatırını hoş tut” Ayrıca Sadrazam Rüstem Paşa da bir name göndererek onu tebrik ediyordu. İskender Paşa, bu paha biçilmez iltifatlar karşısında bir çocuk gibi utanmış ve başını önüne eğmişti.
Gözlerinden sevinç gözyaşları dökülürken:
-Biz bu kadar çok mu gayret gösterdik? diye mırıldanıyordu.




Osmanlı padişahları içinde seferler dışında Avrupa seyahati yapan tek hükümdar Sultan Abdülaziz Han’dır. Bundan başka Sultan II. Mahmud Han’ın da Rumeli seyahati vardır.

Bu seyahatinde, Prusya Büyükelçisi Mareşal Von Moltke’de ona refakat etmişti. 1871’de kurulacak olan Alman İmparatorluğunun Başvekili olan Von Moltke intibalarını şöyle anlatır:

5 Mayıs 1837 günü Şumnu’ya geldik. Yolun iki tarafında şehrin ileri gelenleri selama duruyorlar, sağda Müslümanlar, solda Hristiyanlar... Müslümanlar, ellerini karınlarına kavuşturmuş dik duruyorlar, fakat Hristiyanlar, hatta yüksek rütbeli papazlar ve piskoposlar yerlere kapanıyorlar ve padişah önlerinden geçinceye kadar kıpırdamıyorlar...

Padişah halka hitabetti:
-Siz Rumlar, siz Bulgarlar, siz Yahudiler, hepiniz Müslümanlar gibi Allah’ın kulu ve benim tebe’amsınız. Aralarınızda fark yokdur.
Padişah, seyahatin bütün masrafını kendi parasından ödüyordu. Duyduğuma göre yanına 2.5 milyon altın lira ve birçok kıymetli eşya almış. Bu paranın çoğunu fakirlere ve ihtiyaç sahiplerine dağıtacaktı. Hiçbir fakirin veya sakatın yanından geçmedik ki, padişah, adamları vasıtasıyla bir altın göndermiş olmasın. Bilhassa Şumnu fakirleri için 10.000 altın bıraktı ve bu paranın fakirlere ve bilhassa adları kendisine bildirilmiş olanların ellerine geçmesi, dağıtanların parmakları arasına pek fazlasının yapışıp kalmaması için kat’î emirler verdi. İmamlar bu hususda malumat vereceklerdi.

Geçen gün padişah, pek maharetle bizzat sürdüğü 4 atlı faytonu ile gidiyordu. Fakir bir kadın, değneğin ucuna taktığı istidayı, elinden geldiği kadar ileri uzatmıştı. Fakat pek hızlı gidildiği için onu kimse farketmedi. Yalnızca padişah gördü. Atları durdurdu ve subaylarından birini gönderip kağıdı aldırdı, sonra yine arabasını sürdü. Birer Osmanlı Eyaleti olan Eflak’ın Prensi Sturdza ile Boğdan’ın Prensi Ghika’da padişahı görmek için Şumnu’ya gelmişlerdi. Padişah onları kabul etti. Bu yarı hükümdarlar, iki saat güneşin altında ayakta bekledikten sonra padişahın huzuruna kabul edildiler. İki dizleri üzerine çöktüler ve Şevketmeâb’ın eteğini öptüler. Kendilerine birer şeref kürkü ile şal hediye edildi. Şumnu’dan Silistre’ye, oradan Rusçuk’a, oradan da Tırnova’ya gelindi. Nihayet 21 Mayıs günü Kızanlık’taydık. Burası harikulade yeşil bir yer. Minareler bile iri ceviz ağaçları arasından zor farkediliyordu. Her tarafta pınarlar fışkırıyor ve dereler akıyor. Bütün bahçeler bu derelerle sulanıyor. Her türlü mahsul burada yetişiyor. Fakat hepsinden mühimi, hava son derece güzel kokuyor. Bunun sebebi, her tarafta gül bahçeleri olması. Burası Osmanlı Devletinin Gülistanı. Burada gülleri sadece koklamıyorlar, onları yiyorlar. Gül reçeli İstanbul’da çok makbul tutulur. Bilhassa kahveden önce bir bardak serin su ile gül reçeli yenir, sonra kahveler içilir. Nihayet Varna’ya gelindi ve burada bekleyen saltanat gemisi ile İstanbul’a avdet edildi. Bu seyahat sırasında padişah, konaklama masraflarından artan yanındaki bütün parayı fakirlere, muhtaçlara ve camilerin tamiratları için dağıttı, geriye bir şey bırakmadı"




Haliç’teki ilk köprünün Sultan II. Mahmud tarafından yaptırıldığını biliyoruz. Fakat bundan yüzyıllarca önce Fatih, İstanbul kuşatması sırasında Haliç üzerine geçici bir köprü inşa ettirmişti. 22 Nisan 1453 sabahı Osmanlı gemilerini Haliç’te gören Bizanslılar, ertesi sabah daha büyük ve inanılması güç bir sürprizle karşılaştılar. Kumbarahane ile Defterdar arası, deniz üzerine kuruluverilen bir köprü ile birleştirilmişti. Bu köprü üzerinde Osmanlı askeri gidip geliyor, karşı sahilden toplar geçiriliyordu. Bizanslı tarihçi Kritobulos’un verdiği bilgilere göre, binden fazla fıçı, sandal ve duba, birbirlerine kalaslar ve demir çengellerle bağlanmıştı. En üstü de döşeme tahtalarıyla kaplanmıştı. 700 metre uzunluğundaki bu köprü üzerinde 5 asker yanyana yürüyebiliyor, toplar rahatlıkla çekilebiliyordu. Çok geçmeden her iki tarafa yerleştirilen toplarla Bizans surlarının en zayıf noktaları ateş altına alınıyordu. Bizans İmparatoru hemen o gün tekrar daha fazla vergi vermek ve daha başka şartlarla barış teklif ettiyse de Fatih’i İstanbul’u almak niyetinden vazgeçiremedi. Bu sefer İmparator, verdiği emirle köprüyü yaktırmak istedi. Fakat bu maksatla surlardan dışarı çıkan 150 Bizanslı asker köprü üzerinde can verdi. Bizans Prensi Dukas, Fatih Sultan Mehmed’in yaptırdığı köprüyle, gelmiş geçmiş bütün cihangirleri geride bıraktığını söyler ve “Böyle bir harikayı kim gördü, kim işitti” sözleriyle takdirlerini bildirmişti.




Karamanoğlu 2. Mehmed Bey, Osmanlı Hükümdarı Çelebi Mehmed Han ile akraba olmasına rağmen, onunla sürekli savaşırdı. Bir defasında Osmanlı askeri Rumeli’de seferdeyken, 1413 senesinde Bursa’yı kuşatmış, fakat kaleyi savunan Hacı İvaz Paşa’yı teslime mecbur edememişti. Bunun üzerine kendi öz dayısı olan ve bütün dünya Müslümanlarının kahraman sıfatıyla tanıdıkları Yıldırım Bayezid Han'ın kabrini yakmak gibi akıl almaz bir harekette bulundu.

Ağustos ayında, Edirne’de vefat etmiş olan Musa Çelebi’nin cenazesinin Bursa’ya getirilmekte olduğu haberini alınca, Bursa kuşatmasını bırakarak geri çekilme emrini verdi. Bu emri gururuna yediremeyen “Harman Danası” lakaplı bir subayın Karamanoğluna sorduğu şu soru, onun idamına sebep olmuştu: “Sultanım, sen Osmanoğlu’nun ölüsünden böyle kaçarsın, eğre dirisi gelseydi halin nice olurdu!”


Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
19 Ramazan 1436
Miladi:
6 Temmuz 2015

Söz Ola
Osmanlı padişahlarının hepsi dindar insanlar idi. Dini muhafaza ettiler. Dinin direği idiler. İçlerinde bir tane kötü yoktur. Ama aralarında derece farkı vardır.
Seyyid Abdülhâkim Arvasî Hz. “Kuddise Sirruh”
Osmanlılar Twitter