Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Sinop'ta medfûn bulunan ve Takıyyüddîn Ebû Bekr Kefevî'nin talebesi olan Mahmûd Kefevî hocasının şu kerâmetini anlattı:"Gemiye binip İstanbul'a gitmek üzere yola çıktık. Ben o zaman gençtim ve bu benim ilk yolculuğumdu. Hoş bir rüzgârla dört gün gittik. Sonra şiddetli bir rüzgârla deniz kabardı. Dalgalar her taraftan vurmaya başladı. Gemide bulunanlar korku, dehşet ve ümitsizlik içinde bâzı mal ve eşyâlarını denize attılar. Bu ızdırap ve sıkıntı bana da ümitsizlik vermeye başladı. Hocam Takıyyüddîn Ebû Bekr Kefevî, geminin alt katında sâkin ve telaşsız bir halde oturuyor du. Dalgaların şiddetli vuruşları gemide bulunanların ve benim korkumu iyice arttırdı. Hocam bana bakıp; "Korkma! Allahü teâlâ bizi kurtaracak ve biz Erikli Kasabasının doğu tarafındaki Hacı Baba Dergâhında kuşluk vakti oturup süt içeceğiz ve incir yiyeceğiz." buyurdu.

Gemici lerin hesâbına göre seksen mil yolumuz kalmıştı. Ebû Bekr Kefevî hazretleri sükûn ve vekar içinde tatlı ve güzel sesiyle Kehf sûresini okumaya başladı. Biz rahatladık ve korkumuz kalma dı. Halbuki dalgaların vuruşları hâlâ devâm ediyordu. Nihâyet Allahü teâlâ bizi, hocam Ebû Bekr Kefevî hazretlerinin duâsı bereketiyle kurtardı. Gecenin sabahında Erikli sâhiline çıkıp doğruca Hacı Baba Dergâhına ziyârete gitti. Biz de onu tâkib ettik. Hep birlikte oturduk. Hocamız Kur'ân-ı kerîm okuyor biz de dinliyorduk. O sırada dergâhın çevresinden bir kadın iki elinde birer çanak ile çıkageldi. Kapları önümüze bıraktı. Biri süt, diğeri incirle doluydu. Şeyh Ebû Bekr Kefevî tebessüm ederek bize baktı ve; "Bismillah ile yiyiniz!" buyurdu. Biz besmele ile yedik. Hocamın bu kerâmetine şâhid olduğumuz zaman, 1542 (H.949) senesiydi."




Cihan sultanı Kanuni Süleyman Han, ikinci defa çıktığı İran seferinden de galibiyetle dönüyordu. Fakat savaş meydanlarında Osmanlı askerinin karşısından kaçan İran Şahı Tahmasb, padişah İstanbul’a avdet edince, her zaman yaptığı gibi Osmanlı sınırını geçti ve topraklarımıza saldırmaya başladı. 1551 yılında oğlu İsmail Mirza’yı kalabalık bir ordu ile Erzurum üzerine gönderdi. -Kalenin anahtarlarını Kanuni Sultan Süleyman oraya yetişmeden istiyorum, diye talimat verdi.Erzurum beylerbeyi İskender Paşa kahraman bir askerdi. Kanuni, kendisine bu vazifeyi verirken :-Baka İskender, seni böyle mühim bir sancağın muhafazasına memur eyledik. Görelim seni, yüzümüzü kara çıkarma, demişti.

İskender Paşa da, ilk olarak, 1549 da İran’ın Hoy şehri valisi Dümbüllü Hacı Han üzerine ani bir baskın yapmış, Van üzerine saldırıya hazırlanan İran kuvvetlerini perişan etmiş ve Dümbüllü’nün kesik başını padişaha göndermişti. Daha sonra İran ile ittifak kuran ve onlar hesabına çalışan Ahıskalıları bertaraf etti. İşte bu günlerde İran ordusunun Erzurum üzerine doğru gelmekte olduğu haberi ulaştı. Hemen beyleri topladı ve:-Padişah efendimizin dönüşlerini fırsat bilen Şah Tahmasb, oğlunu üzerimize gönderir. Tedbir nedir, ne yapmak gerektir, açıkça söyleyin.Bütün paşalar ve beyler, Erzurum’da kalıp şehrin savunulması fikrindeydiler. Beylerin düşüncelerini öğrenen İskender Paşa:-Tedbir bunlar değildir. Padişah efendimizin bize emanet ettiği bu kalenin harap olmasına rızam yoktur, taşra çıkıp harp ederiz, diyerek kararını açıkladı. Erzurum kalesinde toplam beş bin asker vardı. 1551 yılı Eylül ayının ilk günlerinde Erzurum önlerine gelen İsmail Mirza kumandasındaki elli bin kişilik İran ordusu, karşısında İskender Paşa’yı buldu. Kuvvetler arasında denge yoktu. Osmanlı askeri, İran kuvvetlerinin onda biri kadardı. Buna rağmen, Erzurum kalesi önlerinde derhal savaşa girdiler. İskender Paşa en ön safta bir nefer gibi savaşıyordu. Akşama kadar devam eden muharebeden bir netice alınamadı. Üstelik Osmanlı askerinin yarısı şehid düşmüştü. İskender Paşa akşamüzeri kaleye çekildi. İsmail Mirza ertesi gün elçiler göndererek, teslim olmalarını, aksi takdirde şehirde taş üstünde taş bırakmayacaklarını bildirdi. Paşa:-Canımızı veririz de bir karış yer vermeyiz! Cevabını gönderdi.Bundan sonra İran askerinin kaleyi muhasarası başladı. Fakat İskender Paşa kaleyi büyük bir azimle müdafaa ediyor, arasıra küçük bir müfreze ile huruç hareketleri yapıyor ve düşmana ağır zayiatlar verdiriyordu. Bu şiddetli muhasara bir aydan fazla devam etti. Sonunda İran askerinin disiplinsiz davranışlarda bulunmaya başlamaları üzerine İsmail Mirza kuşatmayı kaldırıp geri çekilmek zorunda kaldı. Erzurum büyük bir tehlike atlatmıştı. Fakat İskender Paşa’yı çekemeyenler, kalede savunma yapılması gerekirken, dışarı çıkıp, sayıları kendilerinden on kat fazla olan düşmana karşı pervasızca hücuma geçildiği ve bu muharebe sırasında askerin yarısının şehid edildiği, bu hatalı hareketin sorumluluğu tamamen paşaya aittir diyerek hemen padişaha şikayette bulundular. Zaten Paşa da bu hadiseden dolayı çok üzgündü ve her gün ağlıyor:-Ben padişahımızın huzuruna nasıl çıkarım? Onun bize emanet ettiği asker evlatlarımızın imha edilmesine sebep oldum. Ne fena talihimiz varmış! Diyordu.Kumandanlar kendisini teselli etmeye çalışıyorlar ve:-Elem çekme paşa baba, sen vazifeni yaptın, kul inkar etse bile Allah şahittir! Diyorlardı.Fakat o, kendisini çekemeyenlerin fitnelerinden değil, halife-i müslimin olan padişahın, kendisine kızmasından korkuyordu. Her an İstanbul’dan gelecek kötü bir haberi beklemeye başladı. Belki de idam edilmesi için ruhsat bile almışlardı. O ölümden korkmuyor fakat bir hain gibi idam edilmek istemiyordu. Sağ kalırsa, bu devlete daha çok büyük hizmetler etmek azmindeydi.-Ben İran’dan öcümü almasını bilirim! Diyordu.Günlerden bir gün, galiba Perşembe idi, saray kapıcıbaşılarından biri Erzurum’a geldi. Padişah-ı cihan’dan bir ferman getirmişti. Bütün devlet ve askeri erkanı topladı. İskender Paşa, artık işin sonuna geldiğini, idam fermanının gönderildiğini, hiç değilse azledileceğini tahmin ediyordu. Herkes yerini aldıktan sonra kapıcıbaşı içeri girdi ve İskender Paşa’nın önünde durdu. Heyecan son haddine gelmişti.-Gazan mübarek olsun İskender Paşa, Sultanımız efendimizin ekmeği sana helal olsun! Erzurum’u kurtardın. Padişah efendimiz seni tebrik ediyorlar ve sana altın bir kılıç ile murassa bir topuz gönderdiler. İskender Paşa heyecandan titriyordu. Demek gayretleri boşa çıkmamıştı. Sultan Süleyman tarafından takdir ediliyordu. Bu ne büyük saadetti. Kapıcıbaşı bir de padişahın nâmesini getirmişti. Hemen açıp okumaya başladı:-“İskender, berhüdar olasın, iki cihanda yüzün ak ola. Sen, Şah askeri ile denk değildin. Onun askeri çok fazla iken sen bu derece mukabelede himmet ve gayret gösterdin. Hiç kusurun olmadı. Hatırını hoş tut.”Ayrıca Sadrazam Rüstem Paşa da bir name göndererek onu tebrik ediyordu. İskender Paşa, bu paha biçilmez iltifatlar karşısında bir çocuk gibi utanmış ve başını önüne eğmişti. Gözlerinden sevinç gözyaşları dökülürken:-Biz bu kadar çok mu gayret gösterdik? Diye mırıldanıyordu.




Fatih Sultan Mehmed Han 3 Temmuz 1462’de Midilli adasını fethedince, adanın savun ma ve muhafazası için gazilerden ikiyüz yeniçeri ile yeteri kadar sipahiyi orada bırakmıştı. Midilli’den ayrılırken hepsini bir araya topladı ve:-Kullarım, dedi, bu cezireyi önce Allah’a, sonra size emanet ediyorum. Bakalım muhafazası uğrunda nasıl hizmet edersiniz?Sipahilerden biri hünkarın ayaklarına kapandı ve:-Âsûde hâtır ol padişahım, bu can bu tende durdukça düşmana adayı bırakmak ne mümkün, dedi.Padişah elini bu sipahinin omzuna koyarak:-Bilirim Yakub, uğruma baş koyanlardansın, gayreti elden bırakmaz, sadakatten ayrılmazsın.Demek suretiyle bu adanın fethinde ziyade gayret ve fedakarlık gösteren bu sipahiden iltifatını esirgememişti.

Kendisine adada timar verilen ve bu yeni dirlikten memnun olan Yakub, Vardar Yenice’li bir sipahinin oğluydu. Yakışıklı bir yiğitti. Aradan aylar, yıllar geçti. Herkes tarafından sevilen Yakub, yerli bir kadınla evlendi. İshak, Oruç, Hızır ve İlyas adında dört oğlu oldu. Çocuklar hem İslam terbiyesi ile büyüyorlar, hem de adadaki Rumlardan denizciliğin yanısıra Rumca ve İtalyanca da öğreniyorlardı. İstanbul ile Mısır arasında uğrak yeri olan Midilli limanı, her zaman ticaret gemileri ile dolu olurdu. Yakub bazan çocuklarını alır, gemilere bindirip gezdirirdi. Hepsinin tek hedefi denizci olmaktı. Bir gün akşam yemeğinden sonra bütün aile bir arada oturuyorlardı. Oruç babasına uzun uzun dert yandı:-Bizim de bir teknemiz olsa, buradan aldığımız malları başka limanlara götürür satardık. Biz kazanır, evimizi geçindirirdik. Artık senin çalışman doğru değil, çok ihtiyarladın!Yakub, oğlunun gözlerine sevgi ve minnet ile baktı:-Hey oğul, sen bizi ne sandın? Biz eski toprağız, eski. Ölünceye kadar çalışırız. Siz daha çocuksunuz, açık denizdeki dalgalar kurt denizcilere râm olur.-Ama herkes bizi limanda parmakla gösteriyor!-İnşaallah o günler de gelir.Çocuklar hep birden âmin çektiler. Aradan bir hafta-on gün geçti. Bir Perşembe akşamı balıktan dönen çocuklar, evde eşya namına bir şey kalmadığını gördüler. Ne o yerdeki pahalı canım halılar, ne de babalarının duvarda daima asılı duran Rumeli yadigarı altın kabzalı kılıcı vardı. Yakub, oğullarına durumu kısaca anlattı. Nesi var nesi yok satmış, Oruç’a ufak da olsa bir tekne donatmak için teşebbüse geçmişti. Oruç ağlayarak babasının ellerine sarıldı:-Ne yaptın baba! Benim için kurulu düzenini, evini neden darmadağın ettin? Ah keşke söylemeseydim.Yakub oğlunu kucakladı ve:-Biz ihtiyarız yavrum, bir ayağımız çukurda sayılır. İnşaallah sen ailenin büyüğü olur, onlara bakarsın. İshak da sana yardım eder. Oruç, bu ufak fakat yeni yelkenli ile Midilli adasından, kardeşi İlyas ile birlikte denize açıldığı zaman bütün aile limana geldi ve onları uğurladı. Bu olaydan sonra Yakub Ağa fazla yaşamadı. Onun vefatından sonra Hızır, küçük bir tekne kiralayıp, ağabeyi Oruç gibi denizlere açıldı. 1501 yılı ortalarında Papa, Venedik ve Fransız gemilerinden oluşan bir Haçlı donanması topladı ve başına da Amiral Filip de Klers’i getirerek, Midilli adasını zaptetmek vazifesini verdi. Ada önlerine gelen bu donanma, karaya asker çıkararak kaleyi kuşattı. Fakat bir buçuk ay uğraşmalarına rağmen, bütün Midilli halkının topyekün yaptıkları kahramanca savunma karşısında muvaffak olamadı ve kuşatmayı kaldırıp çekilmek zorunda kaldı. İşte Oruç ve kardeşlerinin haçlılara karşı kinleri o zaman başladı. -Bir gün gelecek bunun intikamı alınacaktır, padişahımız sağ olsun, diyorlardı.Aradan iki yıl geçti. 1503 yılında Oruç ve kardeşi İlyas, Girit açıklarında, Rodos şövalyelerinin büyük bir gemisi ile karşılaştılar. Böylesine büyük bir savaş gemisi ile küçük bir ticaret gemisinin harp etmesine imkan yoktu. Fakat buna rağmen kahraman Oruç, düşmana boyun eğmektense derhal savaşmayı kabul etti. Tekneler birbirine rampa ettikten sonra kanlı bir boğuşma başladı. İlyas şehid oldu, Oruç da esir düştü. Şövalyeler onu Rodos adasına götürüp haraç mezat sattılar. Bunu haber alan Hızır,-Ben ağamı esaretten kurtarırım, İlyas’ın da öcünü komam, diyordu.Bunlar o andaki heyecan ve teessürle söylenmiş sözlerdi. Yoksa, ufacık bir tekne ile koca savaş gemilerine kafa tutmak mümkün değildi. Kısa bir zaman sonra Bodrum’a geldi, para buldu ve ağabeyini kurtarmak için faaliyete geçti. Fakat Oruç, kardeşinin bu fedakarlığı yapmasını doğru bulmuyordu,-Alnımıza ne yazıldı ise o olur, meraklanma azad olacağımız günler yakındır, diye haberler gönderiyordu. Oruç doğru düşünüyordu. Şehzade Korkut, o zamanlar Antalya valisi idi. Hayırsever bir Müslümandı. Her yıl Rodos’a adamlar gönderir, şövalyelerin eline esir düşmüş Türkleri para ile satın alıp azad ederdi. Bu günlerde Korkut’un adamları adaya geldiler ve 40 kadar esir düşmüş müslümanı satın alarak döndüler. Fakat bunların arasında Oruç yoktu. Çünkü onu satın alan adam, Hızır’ın büyük paralar vererek onu kurtarmak istediğini duymuştu. Böyle bir kozu kolayca elinden kaçırmak istemiyordu. Zaten Rodos adasında büyük bir şöhret bulmuştu. Son derece zeki, çalışkan ve ilim sahibi idi. Konuşmaları herkesi etkiliyordu. Onunla beraber bulunan gayrimüslim esirlerin hepsi, ona hayran kalmışlar ve müslüman olmuşlardı. Bu sebeple adadaki papazlar, onunla görüşmeyi bütün hristiyanlara yasaklamışlardı. Sahibi, onun ileride büyük bir kahraman olacağını sezmişti. Bu değerli esiri ucuza kaptırmak istemiyordu. Korkut tarafından satın alınan müslüman esirler bir gemiye bindirilip Antalya’ya götürülmek üzere yola çıkarıldı. Anlaşmaya göre esirler teslim alınınca para teslim edilecekti. Eziyet olsun diye Oruç, bu esirleri götüren gemiye forsa olarak bir küreğe çakılmıştı. Gemi Rodos’tan ayrıldıktan bir kaç saat sonra şiddetli bir fırtına patlak verdi. Koca gemi hırçın dalgalar arasında kağıttan bir kayık gibi sallanıyordu. Nihayet bu şiddetli dalgalara dayanamayan gemi parçalandı ve batmaya başladı. Herkes korkudan titrerken Oruç sevinç içindeydi:-Yâ Rabbi bana selamet yolunu göster, diye dua ediyordu.Bu arada müthiş bir gayretle ayağındaki demiri kırarak zincirlerinden kurtuldu ve batmak üzere olan gemiden denize atlayarak yüzmeye başladı. Dağ gibi dalgaların üzerinde bir balık gibi rahatça yüzüyordu. Azgın sularla boğuşarak sahile çıktı. Artık kurtulmuştu. Kaderin cilvesi olarak, kendisi kurtulurken, âzâd edilmek üzere satın alınan müslümanlar bu dalgalarda boğuldular. Oruç doğruca Antalya’ya geldi ve şehzade Korkut’un yanına gitti. Sadrazam Hadım Ali Paşa ile arası bozulan Korkut, bir ara Mısır’a gitti ve yanında Oruç’u da götürdü. Bu tarihlerde Mısır’da hüküm süren Memluk Sultanlığının kuvvetli bir donanması vardı. Orada bir Mısır savaş gemisine kaptan oldu ve bu gemiyle İskenderun’a doğru yelken açtı. Fakat yolda Rodos donanmasının baskınına uğradılar. Mukavemet imkanın kalmayınca gemisini yakıp sahile kaçtı.Bu son tecrübe ile Oruç çok şey öğrendi. Artık düşmanını tamamen tanıyordu. Kardeşinin intikamını alması yakındı. Tekrar Antalya’ya geldi ve tekrar oraya dönen şehzade Korkut’a başından geçenleri anlattı. Korkut ona kısa zamanda bir gemi donattı ve:-Senin istikbalin denizlerdedir, haydi yolun açık olsun koca reis, diyerek uğurla dı. Oruç’un yolu açık oldu. Artık onun önünde durabilecek hiçbir donanma kalmayacaktı. Kardeşi Hızır’ı da yanına aldı. İleride Barbaros Hayrettin Paşa adını alacak olan Hızır, eşsiz denizcilik tecrübesini ağabeyi Oruç Reis’ten öğrendi. Cihan Sultanı Kanuni Süleyman’ın karşısına Avrupa kıtasında hiçbir imparator çıkamıyordu. Barbaros kardeşler de aynı devirde Akdeniz’e tamamen hakim olmuşlar ve en ünlü amiralleri dize getirmişlerdi.




1578 yılı Ağustos ayının 9. Cumartesi günü idi. İran Şahı 30.000 kişilik kalabalık bir orduyu Osmanlı sınırına göndermişti. Hedef Erzurum’du. Sadrazam Lala Mustafa Paşa, Erzurum beylerbeyi Özdemiroğlu Osman Paşa’yı İran üzerine sefere memur etti. O da Derviş Paşa’yı düşman kuvvetleri hakkında istihbarat yapması için küçük bir öncü kuvvetle, İranlıların karargah kurduğu Çıldır civarına gönderdi. Yanında üç yüz kadar asker bulunuyordu. İran ordugahına yaklaştığı zaman, onların gayet dağınık vaziyette ve ani bir hücumla dağıtılabilecek bir durumda olduğunu gördü. Yapabileceği iki tercih vardı. Ya düşmana saldıracak, yada geri dönecekti. Bu takdirde askerin maneviyatı bozulacaktı.

Derviş Paşa silah arkadaşlarını şöyle bir süzdü, kararını verdi. Geriye çekilmeyecek, dövüşecekti. Dağları taşları inleten naralarından birini attı:-Koman koca kurtlarım, koman.Atının dizginlerini bıraktı, sol eli ile yelesinden yakaladı. Sağ elinde kılıç, düşmanın içine daldı. O kadar şiddetli saldırmıştı ki, bu üç yüz kişi ile düşmanın iki alayını bozdu. Diğerlerini de yüzgeri etti. Fakat İranlılar çabuk toparlandılar. Geriden aldıkları taze kuvvetlerle karşı hücuma geçtiler. Müthiş bir boğuşma başladı. Derviş Paşa’nın askerleri hızla eriyordu. Ağalardan otuzu şehid olmuştu. Sadece Paşa’nın etrafını on düşman askeri çevirmiş, üzerine hücum ediyorlardı. Nihayet Paşa’yı atından yere düşürdüler. Fakat Derviş Paşa yenilgiyi kabul etmiyordu. Yerde de şanına ve bahadırlığına yakışır bir şekilde karşı koyuyordu. O sırada yetişen ağalardan ikisinin yardımı ile atına tekrar bindi. Bu sırada Özdemiroğlu Osman Paşa esas kuvvetlerle yardıma yetişti. O anda yağmur bastırdı. Top ve tüfek kullanma imkanı kalmamıştı. Onun yerini kılıç aldı. Osman Paşa duruma hakim olmuştu. Derviş Paşa bir kenarda duruyordu. Atının üzerine yatmış gibi eğilmişti. Osman Paşa bir an düşündü. Acaba ümitsizliğe mi düşmüştü? Genç Paşayı gayrete getirme için bağırdı:-Ne durursun Derviş’im, haykır da dağlar taşlar inlesin!Derviş Paşa uzaklardan gelen bu sesi duydu ve atının üzerinde doğruldu:-Yürüyün bahadırlarım, vurun aslanlarım! Diye bağırdı.Narası ile atını düşmana doğru sürdü. O zaman mesele anlaşıldı. Göğsü al kan içindeydi. Osman Paşa’nın gözleri doldu. Yanında bulunan ağalara:-Tiz peşinden gidin, alın getirin, emrini verdi. Savaş dakika dakika şiddetlenerek akşama kadar sürdü. Beş bine yakın asker kaybeden İranlılar mağlup olmuşlardı. Tarihimize Çıldır zaferi olarak geçen bu savaşın galibi Osman Paşa idi. Fakat hiç şüphesiz Derviş Paşa’nın payı da büyüktü. Akşam olmuş hava kararmıştı. Meşalelerin aydınlığında zafer kutlanıyordu. Özdemir oğlu Osman Paşa, Derviş Paşa’yı çadırında ziyaret etti. Güçlükle konuşarak:-Paşam, cenk bitti mi?Osman Paşa cevap verdi:-Gazan mübarek olsun, kazandık, dedi.Derviş Paşa’nın yüzünde bir gülümseme dolaştı, sonra da ağzından “Allah” sözü çıktı ve bir daha açılmamak üzere gözlerini kapadı. Kahraman Paşa şehid olmuştu.




Osmanlı devletinde bir devre adını veren ve 50 yıldan fazla hizmet eden Sokollu Mehmet Paşa, 1505 yılında Bosna’da Vişegrad kasabasında dünyaya geldi. Kanuni Sultan Süleyman Han zamanında, çok zeki olduğu farkedilerek saraya alındı ve iyi bir eğitimden geçtikten sonra devlet hizmetine girdi. Çeşitle vazifelerde bulunduktan sonra 1565’de veziriazam oldu. Kanuni Sultan Süleyman Han’ın son seferinde bulundu ve onun vefatını askerden gizleyerek muhtemel bir bozgunu önledi. Daha sonra padişah olan II. Selim Han’a sadrazam oldu ve devlet idaresini tamamiyle eline aldı. Bir çok seferlere serdar-ı ekrem olarak katıldı ve hepsinde muzaffer oldu. 1571’de İnebahtı’da donanmanın, düşman donanmasının baskını neticesinde yakılmasından sonra, kısa bir zamanda tekrar yeni ve muazzam bir donanma inşa ettirdiler ve Kılıç Ali Paşa’ya teslim ettiler. -Cihanda Osmanlı devletinden daha büyük bir devlet yoktur, derdi.

Sultan II. Selim’in vefatından sonra tahta çıkan III. Murad devrinde de sadrazam olarak hizmete devam etti. Fakat bu kadar başarılarından dolayı çekemeyenleri çoktu ve devamlı olarak aleyhinde entrikalar çeviriyorlardı. Bütün bunlara rağmen makamını bırakmadı. -Devlet-i aliyyeyi nâehiller eline bırakmayacağız, diyordu.Sokollu tarihe de meraklıydı. Osmanlı tarihinin ilk devirlerine ait menkıbeleri devamlı okurdu. Bir gece, Kosova muharebesini ve Sultan I. Murad’ın şehadetini okuyordu. Okudukça ağladı ve:-Ya Rabbi, Sultan Murad gibi beni de şehid eyle! Diye dua etmeye başladı.1579 yılı Ekim ayının 12. Pazartesi günü idi. Sokollu Mehmed Paşa, sabah erkenden Divan’a geldi. Fakat aklı hep okuduğu, Sultan Murad’ın şehadetindeydi. Başvuranların işlerini yoluna koymuş, asla kendisine dostluk göstermeyen vezirlerden iltifatını esirgememişti. Divanda meşgul iken, içeri garip tavırlı bir adam girdi. -Ne istersiniz?-Şikayetçiyim, maruzatım var devletlum.Sokollu güldü. Bu divanenin ne maruzatı olabilirdi. Her halde fazla akçe koparmak istiyordu. -Ver bakalım, maruzatın ne imiş?Adam elini cebine soktu. Fakat istida yerine, koltuğunu altına sakladığı hançeri bir anda çıkardı ve Sokollu’nun kalbine sapladı. Çavuşlar bir an şaşkınlık geçirdiler, sonra adamı tutmak için üzerine yürüdüler. Fakat iş işten geçmişti. Sokollu’nun yarasından oluk gibi kan akıyordu. Hekimlere haber salındı, divan telaş içindeydi. Vezirler ne yapacaklarını bilemiyorlardı. -Tez padişahımıza arzedin, sahib-i sadaret fenadır, diye bağırıyor, başdefterdar Lâlezar Mehmet Efendi, -Yâ Rabbi, bu kuluna şifa ver diye ağlıyordu. Bunu duyan Sokollu, -Yâ Rabbi, bana da Sultan Murad gibi şehadet nasib eyle! Diye dua ediyordu.Tabipler, akşama kadar onun yarasını tedavi etmek için uğraştılar, fakat akşam ezanı okunurken Sokollu, çok arzu ettiği şehadet mertebesine kavuştu.




Kânûnî Sultan Süleymân Hânın kadıaskerlerinden Mîrim Kösesi diye meşhûr olan Muhammed Efendinin hizmet ve sohbetlerinde bulunup, ilmî yüksek derecelere kavuştu. Bu sırada dünyâdan ve dünyâ makamlarından yüz çevirip, tasavvuf ehlinden Sofyalı Bâlî Efendinin dergâhına gidip, ona talebe oldu. Hizmetinde ve sohbetinde uzun müddet kalıp, feyz aldı. Tasavvufta yükselip, insanları Allahü teâlânın yüce dînine dâvet etmek ve Resûlullah efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem güzel ahlâkını öğretmekle meşgûl oldu. Allahü teâlâya muhabbetinden dolayı, dünyâya hiç önem vermez oldu. Onun bu durumunu anlayamayan bâzıları pâdişâha şikâyet ettiler. Pâdişâh meselenin tahkîk edilmesini emretti. Tahkîkat için İstanbul'a geldi. Tahkîkat sonunda berâat etti ve hakkındaki ithamlardan kurtuldu.

Nakledilir ki: Tahkîkatla ilgili haberin Filibe'ye ulaşmasından sonra gösterişi olmayan elbiseler giyerek İstanbul'a geldi. Zeyrek Câmii civârında bulunan hücrelerden birinde kalmak istediği zaman, câminin imâmı onu misâfirliğe kabûl etti. Onun gelişinin bir nîmet olduğunu, hayır ve berekete vesîle olacağını düşünerek ikrâmlarda bulundu. Nûreddînzâde Muslihuddîn Efendi oradan ayrılmak isteyince, imâm onun ayrılmasına müsâade etmedi. Nihâyet Cumâ günü namaz kılındıktan sonra, alışıldığı üzere Şeyhülislâm Ebüssü'ûd Efendi câminin önünde bulunanlarla müsâfeha ettiği esnâda, Nûreddînzâde de yolun kenarında ve müslümanların arasındaydı. Ebüssü'ûd Efendi onunla da müsâfeha edince, yakınlık duyup tanışmak üzere fetvâ odasına dâvet etti. Fetvâ odasında başkaları da vardı. İlmî konuşmalar yapılıyordu. O sırada Ebüssü'ûd Efendinin tefsîrinden bir yer okunup müzâkere edildi. Müzâkere ve sohbet esnâsında Nûreddînzâde'ye konuşma sırası gelince, âyet-i kerîmedeki hakîkatleri ve incelikleri anlattı. Bunun üzerine Ebüssü'ûd Efendi kalkıp hürmet gösterdi. Kim olduğunu ve memleketini sordu. O da; "Nûreddînzâde dedikleri âsî ve günahkâr kimse bu fakîrdir" dedi. Ebüssü'ûd Efendi, sadrâzama haber gönderip; "Nûreddînzâde dedikleri muhterem kimse gelmiş, fetvâ makâmımızı teşrîf etti. Yüksek şânını ve irfânını gördüm. Bu kıymetli zât hakkında söylenilen ler iftirâdır. Böyle bir kimsenin devlet merkezine gelmesi büyük şereftir" dedi. Bunun üzerine sadrâzam, Şeyhülislâm Ebüssü'ûd Efendinin söylediklerine uyup, Nûreddînzâde Muslihuddîn Efendi'ye ihtimâm ve iltifât gösterdi. Âilesini ve çocuklarını getirmek üzere memleketine gönderildi. Döndükten sonra Küçük Ayasofya Dergâhına yerleştirildi. Orada Allahü teâlânın dînini ve Peygamber efendimizin güzel ahlâkını insanlara anlatmakla vazifelendirildi. Vâz ve sohbetlerinin yanında, hadîs-i şerîf ve tefsîr okutmakla da meşgûl oldu. Onun sohbet ve ilim meclislerinde âlimler hazır bulunuyor ve istifâde ediyorlardı. Bir kısım âlimler ona talebe olup feyz aldılar. Vezîr-i âzam Sokullu Mehmed Paşa onun talebeleri arasındaydı. Osmanlı pâdişâhı Kânûnî SultanSüleymân da ona muhabbet edip, sohbet meclislerinde bulundu. Bâzan da saraya dâvet edip, sohbetleriyle şereflenirdi.




1602 senesi Ağustos ayı. Budin kalesi Avusturya muhasarası altında. O yaz başında Osmanlı ordusu, Erdel üzerine sefere çıkmıştı. Bunu fırsat bilen Avusturya’lılar, Arşidük Matyas kumandasında kalabalık bir ordu ile, Osmanlı idaresi altındaki Budin üzerine yürüdüler ve ilk olarak, surları çok zayıf olan Peşte’yi kolayca zaptettiler. Kalede bulunan Rumeli beylerbeyi Lala Mehmet Paşa, emrindeki çok az kuvvetle müdafaaya hazırlanıyordu. Peşte’yi ele geçiren Avusturyalılar, kısa bir zaman sonra Budin’i muhasara ettiler.

Aradan 1,5 ay gibi uzun bir zaman geçti. Artık kalede erzak ve cephane tüken mişti. Eğer bu kuşatma kış boyunca sürerse dayanmak çok zor, hatta imkansız olacak tı. Şehrin ileri gelenleri toplanarak bir karar vereceklerdi. Rumeli Beylerbeyi Lala Mustafa Paşa, Budin Beylerbeyi Kadızade Ali Paşa, Kadı Hâbil Efendi ve Müftü Nasreddinzade Mustafa Efendi, Budin sarayında bir araya geldiler. Ali Paşa, top mermisi ve barutun tükendiğini arzetti. Kadı Hâbil Efendi, ümitsizliğe düşmeye mahal olmadığını, Allah’a sığınarak sonuna kadar iman,azim ve şerefe mücadele edilmesini, ne pahasına olursa olsun Kanuni Sultan Süleyman Han’ın bu yadigarının düşmana teslim edilmemesini telkin etti. Son sözü Lala Mehmet Paşa aldı:-Endişeye mahal yoktur, âsûde olunuz! Benim gittiğim yolda gider misiniz?Mecliste bulunanlar hep birden cevap verdiler:-Billah gideriz!Lala Mehmet Paşa sesini yükselterek tekrar sordu:-Benimle birlikte şehadet rütbesini cana minnet bilir misiniz?Nur yüzlü seksenlik Hâbil Efendi yerinden fırladı, gözleri dolu dolu idi. Paşaının ellerine sarıldı:-Seni bize Allah gönderdi, dedi.Lala Mehmet Paşa sedirden doğrulup ayağa kalktı. Yüzünde gülümseme vardı.-Öyle ise, dedi, azmimiz karşısında küffar eriyip gidecektir. Buradan defolup gidecektir. Hele siz Cuma gününe hazır olun, dedi. Meclis dağılmıştı. Herkesin gönlünde bir ümit ateşi yanıyordu. Cuma günü acaba ne olacaktı?Lala Mehmet derhal faaliyete geçti. Top mermileri bittiği için, kaledeki bütün fıçıları toplattı, içine barut ve demir parçaları doldurdu, fitilleri de içine koydu. Daha sonra eli silah tutanların hepsini Cuma sabahı kalenin meydanına çağırdı sabah namazını beraberce kıldıktan sonra zafer nasip etmesi için Allah’a dua edildi. Sonra da hep beraber kale kapısına doğru yürüdüler. En önde Lala Mehmet Paşa gidiyordu. Tam kapıdan çıkacakları sırada bembeyaz kaftanlar içinde, nur yüzlü Hâbil Efendi onlara yetişti. Elinde kocaman bir kılıç vardı. Lala Mehmet Paşa, -Efendi hazretleri, neden geldiniz? Siz geride kalıp bize dua ediniz. Biz cenge gideriz, deyince, Habil Efendi:-Biz de din ü vatan uğruna şehid olmayı murad ederiz, dedi.Lala Mehmet Paşa durakladı, gözleri doldu. Muzaffer olacaklarına şimdi daha çok inanıyordu. Nihayet kapılar açıldı. İçi barut ve demir parçaları dolu fıçıların fitilleri ateşlenerek düşman hattına birbiri arkasına yuvarlandı. Biraz sonra müthiş bir gürültü başladı. Sanki yer gök sarsılıyordu. Gürültü biter bitmez Lal Mehmet Paşa kılıcını çekti, ileriye fırladı. Onu ihtiyar Habil Efendi ve askerler takibetti. “Allah Allah Allah!” sesleri Budin kalesinin duvarlarında yankılanıyor, Macaristan ovalarını dolduruyordu. Habil Efendi:-Allah aşkı için, Peygamber aşkı için ileri. Cennet ileride! Diye bağırıyordu.O gün öğleye kadar kan ve ateş içinde boğuştular. Bir Osmanlı askerine, yüz düşman düşüyordu. Avustruyalılar hiç beklemedikleri bu saldırı karşısında neye uğradıklarını anlayamadan kaçmaya başladılar. Arşidük Matyas karargahını kaldırdı ve selameti firarda buldu.




Osmanlı devletinin duraklama devri yılları. Yapılan savaşlar, askerin disiplinsiz davra nışları yüzünden ya, büyük masraflar edilerek zorla kazanılıyor, ya da mağlubiyetle neticeleni yordu. 1645 yılında Girit adası, Venediklilerden alındı, fakat bundan sonra uzun süren kara ve deniz savaşları başladı. 1647’de bir Venedik donanması Çanakkale boğazını kapattı. O devirde, Barbaros’un yetiştirdiği denizciler den kimse kalmamıştı. İstanbul’dan hareket eden donanma yı hümayun Çanakkale’ye geldi ve kuşatmayı yararak Ege denizine açıldı. Sonra da Venedik donanmasına arkadan saldırarak geri çekilmesini sağladı. Fakat bu savaştan sonra Ege’de bir Venedik filosu ile yapılan savaşta şehit düştü. Bunu fırsat bilen Venedikliler, Çanakkale boğazını tekrar abluka altına aldılar.

Bu tarihte Osmanlı tahtında, henüz 7 yaşın daki Padişah IV. Mehmet bulunuyordu. Devleti idare edecek yaşta olmadığı için annesi Valide Turhan Sultan idareyi ele almıştı. O da donanmanın başına, Budin beylerbeyi olan Kara Murat Paşa’yı tayin etti. İstanbul’a gelen Murat Paşa, doğruca tersaneye gitti ve tecrübeli kaptanlarla görüştü. Kendisinin denizcilikten anlamadığını, ama birlikte hareket ederlerse düşmanı Çanakkale boğazından kaçırabileceklerini söyledi. Bütün eski denizciler ona yardımcı olacaklarını vadettiler. Fakat işe hızlı başlayan bu paşayı, veziriazam Derviş Mehmet Paşa kıskanmaya başladı. İleride kendisine rakip olmasından endişe ediyordu. Bu yüzden onun başarısına engel olmak için elinden geleni yapmaya başladı. Sefere çıkmak üzere olan donanmaya ilk önce para lazımdı. Veziriazam, Murat Paşa’ya, hazinede bu işe tahsis etmek için para olmadığını söylüyor, kendi iktidarının devamı uğruna devletin istikbalini tehlikeye atıyordu. Müteaddit defalar yapılan müracaatlar, devlet bütçesinin uygun olmadığı gerekçesi ile geri çevriliyordu. Murat Paşa sonunda veziriazama:-Ben şahsi servetimi bu uğurda harcadım. Fakat kafi gelmedi. Akçe istediğimde neden rencide olursunuz? Bir zamanlar ben de sizin gibi sahib-i devlettim ve kaptanlara lüzumlu mühimmat için istedikleri kadar akçe verirdim. Zaten devlet hazinesinin gaza işlerinden mühim ne maslahatı vardır?Murat Paşa böylelikle istediği paranın bir kısmının alabildi. Sonra da padişahın huzuruna çıkarak sefere hazır olduğunu bildirdi. Sultan IV. Mehmet, buna çok memnun oldu ve kendisine hil’at giydirerek, tam bir çocuk safiyeti ile:-Baka Paşa, dedi. Sana teveccühümüz vardır. Göreyim seni gayet göster, yüzümüzü güldür. Ben de seni ve hepinizi muzaffer kılması için Cenab-ı Hakka dua edeceğim. Allah yardımcınız olsun.Murat Paşa, gözlerinden yaşlar akarak yer öptü. Sonra donanmanın bulunduğu Beşiktaş’ a geldi. Burada Barbaros Hayrettin Paşa’nın türbesini ziyaret etti ve ellerini açıp:-Barbarosların hürmetine Murat kulunu muzaffer eyle Yâ Rabbi! Diye dua etti.Daha sonra da denize açılan donanma Çanakkale boğazına geldi. Amiral Giuseppe Delfino kumandasındaki 26 büyük savaş gemisinden oluşan Venedik donan ması, Karanlık liman önlerinde bulunuyordu. Amiral Francesco Morzini kumanda sındaki Adriyatik filosu da Morto limanında demirlemişti. Osmanlı gemileri hemen Venedik gemilerine rampa etti ve göğüs göğüse bir mücadele başladı. Kara Murat Paşa, küçük bir kalyonla gemiler arasında dolaşıyor ve askerlerini teşci ediyordu-Haydi Barbarosların çocukları, haydi!Leventler coşmuştu. Gün batarken, yanan düşman kadırgalarının ışıkları altında savaşın neticesi belli olmuştu. Türk donanması muzafferdi. Venediklilerin sekiz kalyonu zaptedilmiş, dördü batırılmış, sekiz yüz esir alınmıştı. Düşmanın ölü ve yaralı olarak kaybı beş binden fazla idi. Ölenler arasında Amiral Morzini de bulunuyordu. Osmanlı askerinin kaybı ise beş yüzü geçmiyordu.




Niyâzî-i Mısrî, devamlı ibâdet ve tâatla meşgûl olduğu sırada, bir gece rüyâsında Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerini gördü. Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri büyük bir taht üzerinde oturmaktaydı. Etrâfına talebeleri toplanmıştı. Niyâzî-i Mısrî, kendisini onların arasın da görünce, hayâsından dışarı çıkmaya yol ve fırsat aradığı bir sırada, Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri, onu yanına çağırıp, bir kese altın hediye verdi ve; "Senin nasîbin diyâr-ı Rûm'dadır. Mısır'da değildir." buyurdu. Ertesi gün Niyâzî-i Mısrî bu rüyâsını hocasına anlatın ca, hocası hemen ona hilâfet verdi ve duâ etti. Bunun neticesinde Niyâzî-i Mısrî 1646 sene sinde Mısır'dan ayrılarak İstanbul'a gitti. İstanbul'da Sultanahmed Câmii civârında Sokullu Mehmed Paşa dergâhında ikâmet edip, uzun süre riyâzette kaldı. Kaldığı odada çok gözyaşı döktü. Halîl Paşa, Niyâzî-i Mısrî hazretlerinin kaldığı odanın döşemelerini yenilemek için teşebbüste bulunduğu zaman, Niyâzî-i Mısrî hazretlerini rüyâsında gördü. Rüyâda "Gözlerimin yaşı ile yıkanmış olan tahtaları muhâfaza ediniz." diye emretmesi üzerine, tahtalarını muhâfaza etmek sûretiyle odayı tâmir etti.

Niyâzî-i Mısrî, bir süre Uşak ve Afyon'da insanları doğru yola sevk etmeye çalıştı. Sonra Bursa'ya gitti. Halkın isteği üzerine, Şeker Hoca Câmiinde Cumâ geceleri vâz verdi. Niyâzî-i Mısrî, namazını cemâatle kılmaya dikkat ederdi. Ekseriyetle Ulu Câmide Kur'ân-ı kerîm okur ve imâmlık yapardı. Bâzan vâz ve nasîhat ederdi. Dördüncü Sultan Mehmed Hânın dâveti üzerine İstanbul'a tekrar giden Niyâzî-i Mısrî, Ayasofya Câmiinde vâz ve nasîhat vermeye memur edildi. Ayasofya Câmiinde, Sultan Dördüncü Mehmed, âlimler, tasavvuf büyükleri ve devlet erkânının da hazır bulunduğu bir gün, vâz kürsüsünden tasavvuf yolunun hak olduğuna, onların yaptıkları zikirlerin İslâm dînine aykırı olmadığına dâir hakîkatı gâyet açık bir şekilde anlattı. Herkes îzâhına hayran oldu. Tasavvufun, Allahü teâlânın emir ve yasaklarını seve seve yapmaya yardımcı olduğunu anladılar. Niyâzî-i Mısrî, tekrar Bursa'ya döndü. İnsanları doğru yola sevk etmek için vazifesine devâm etti.Niyâzî-i Mısrî'nin şöhreti günden güne arttı. 1669 senesinde Bursa'daki dergâhı yapıldı. Allahü teâlâya kavuşmak isteyen ilâhî aşk sâhibleri bu dergâhta toplanmaya başladı. Birçok ilim tâliblisi, ilim öğrenmek için dergâha koştular. Rusya ile harb başlayınca, Sadrâzam Köprülüzâde Fâzıl Ahmed Paşa, pâdişâh nâmına Niyâzî-i Mısrî'yi Edirne'ye dâvet etti. Niyâzî-i Mısrî üç yüz talebesi ile orduya katılmak için Edirne'ye gitti. Sonra tekrar Bursa'ya döndü. 1671 senesinde Kamaniçe seferinde ikinci defâ Edirne'ye gitti. Oradaki Eski Câmide vâz ederken, yapılan muhârebenin millet ve devlet üzerindeki acı tesirlerini anlattı. Niyâzî-i Mısrî hazretleri nin bu vâzı yanlış anlamalara sebep oldu. Kendisini çekemeyenlerin şikâyeti üzerine Rodos'a gönderildi. Dokuz ay sonra mecbûri ikâmet şartıyla Bursa'ya dönmesine izin verildi. Yine Bursa'daki vâzı sırasında bâzı konuşmaları sebebiyle Limni Adasına gönderildi. 1692 senesinde tekrar Edirne'ye gitti. Selimiye Câmiinde kaldı. Ziyâretine gelen kalabalık halka vâz ve nasîhat ederken, devlet işlerine dâir söylediği bâzı sözlerden dolayı tekrar Limni'ye gönderildi. Bir sene sonra da vefât etti.Şeyh Abdüllatîf Gazzî Efendi, Vâkıât adlı eserinde şöyle yazmaktadır: "Birisi şeyhülislâmın huzûruna varıp, Niyâzî-i Mısrî hakkında tenkid mevzû olan sözü kastederek; "Efendim bu sözü söyleyenlerin cezâsı nedir ve dinde ne lâzım gelir." diye suâl edince, ârif ve kâmil bir zât olan şeyhülislâm; "Bu sözü Niyâzî-i Mısrî hazretlerinden başka kim söylerse, katlolunur. Fakat Niyâzî-i Mısrî söylerse, bir hikmet ve gizli bir sır vardır. O, zâhirî ilimlerde de kemâl mertebesindedir. Onların böyle sözleri söylemesinde bir hikmet vardır. Biz onlara dil uzatmağa kâdir olamayız." diyerek, o şahsı susturdu.




Girit savaşları yirmi yıldan beri sürüp gidiyordu. Osmanlı devletinin duraklama devrin de, Venedik hakimiyetindeki bu adaya, anlamsız bir sefer düzenlenmiş ve çok pahalıya mal olmuştu. On binlerce Türk evladının hayatına mal olan bu savaşlar, Kandiye kalesinde düğüm lenip kalmıştı. Bu, gayet müstahkem ve denizde de yardım alabilen kaleyi düşürebilirsek, savaşlar fiilen sona erecek, bu suretle adanın fethi tamamlanmış olacaktı. Fakat Osmanlı orduları Avusturya savaşları ile meşgul oldukları için Girit’e yardım yapılamıyor, asker ve cephane gönderilemiyordu.

Nihayet Avusturya savaşları sonuçlanmış, Veziriazam Köprülüzade Fazıl Ahmet Paşa seferden dönerken Edirne’de devrin padişahı IV. Mehmet tarafından bizzat törenle karşılandı ve:-Gel benim şanlı vezirim,Diye iltifatta bulundu. Artık can sıkıcı bir hal alan Girit işine nihayet vermek zamanı gelmiş, hatta geçiyordu. Bir gün padişah, veziriazam başta olmak üzere devletin bütün ileri gelen yüksek rütbeli memurlarını, şeyhülislamı ve kazaskeri toplantıya çağırdı. Girit adasının tamamen fethedilmiş olmasına rağmen Kandiye’nin hâlâ direndiğini, bu kalenin limanında üslenen düşman gemilerinin, tüccar ve özellikle de hacılara zarar verdiklerini, esir aldıklarını hatırlattı ve:-Kandiye kalesinin bir an önce fethi, murad-ı şahanemdir, dedi. Sonra Fazıl Ahmet Paşa’ya gerekli emri hemen orada verdi:-Sen ki veziriazamsın, seni Girit’e serdar tayin ettim. Göreyim seni şu Girit gailesini neticelendir!1666 yılı Mayıs ayının 15. gün Fazıl Ahmet Paşa Edirne’den yola çıktı ve Tesalya üzerinden Mora’ya geldi. İskefe kasabasında karargah kurarak hazırlıkları yaptı. Nihayet Mora’nın doğusundaki Benefşe limanından hareket eden donanma ile 3 Kasım günü Girit’in Hanya limanına vardı. Diğer taraftan Venedikliler de diplomatik teşebbüslere geçtiler. Elçileri aracılığı ile gerek padişaha, gerekse veziriazama başvurarak, Kandiye kalesi kendilerine bırakılacak olursa her türlü fedakarlığa katlanacaklarını, her yıl on binlerce altın vergi vereceklerini bildirdiler. Fakat bu teklifleri reddedildi. Bu arada Fazıl Ahmet Paşa, Kandiye kalesi etrafında bir inceleme yaptı. Esaslı tedbirler almadan bu kalenin alınmasının çok güç olacağını anladı. Kış yaklaşıyordu. Bu yüzden, bahar gelince kuşatmaya devam etmek üzere Hanya şehrine döndü. Kandiye kuşatmasının yarıda kaldığını sananlara da:-Merak etmeyin, baharda kıyamet kopacaktır! Diyordu.1667 yılı Mayıs ayı geldi. Fazıl Ahmet Paşa, Kandiye önlerine geldi. Kalenin etrafını ikinci defa dolaştı. Açılan lağımları gözden geçirdi. Hemen ertesi gün savaş meclisini topladı ve hücumun nereden ve nasıl yapılması konusundaki görüşlerini açıkladı. Neticede şehrin doğusunda birkaç topun desteğinde bir miktar süvari ve piyade birliklerinin bırakılması kararlaştırıldı. Esas taarruz batı cephesinde olacaktı. 25 Mayısta kuşatma şiddetlendirildi. Veziriazam:-Hemen bir netice alınması beklenemez. Fakat şehrin düşeceği muhakkaktır. Bundan şüpheniz olmasın, diyordu. 1667 yılı, önceki yıllara göre hayli başarılı geçti. Çok gedik açıldı. Düşmanın huruç hareketleri kanlı bir şekilde püskürtüldü. Kaleyi savunanlar, deniz yolu ile yardım almalarına rağmen büyük kayıplara uğradılar. Kış yaklaşıyordu. Bu sebeple, 18 Kasım 1667’de savaşa ara verildi ve bahara ertelendi. Veziriazam Fazıl Ahmet Paşa kumandanlara:-Yüreğinize bezginlik düşmesin, fetih mukarrerdir, diyordu.1668 yılında harekat bırakıldığı yerden tekrar başladı. Lağımların sayısı çoğaltıldı. Top ateşi bir kat daha şiddetlendirildi. Yeni gedikler açıldı. Düşmanın çıkış hareketleri önlendi. Buna cesaret eden birlikler yok edildi. Herkes:-Bu yıl Girit savaşlarının son yılı olacağa benziyor, diyordu.Bütün Hristiyan Avrupası, gözlerini Kandiye’ye çevirmişti. Kaleyi kurtarmak için daha ciddi teşebbüslere geçildi. Venedikliler, o sırada Tesalya’daki Yenişehir’e (Larissa) gelmiş bulunan padişahı kandırmayı düşündüler ve Mollini adındaki elçilerini oraya yolladılar. Sultan IV. Mehmet, elçi ile görüşme hakkında, Fazıl Ahmet Paşa’ya bir hatt-ı hümayun gönderdi:“Bismillahi teâlâ Yenişehir’e vasıl olmuşumdur. Venedik sefiri dahi Yenişehir’e yakın geldi, lakin daha gelip rikab-ı hümayunumuza yüz sürmemiştir. Benim lalam ne dersin? Sefir geldikte ne cevap verelim? Eğer kalenin fethine aklınız keserse, sefirden kaleyi isteriz. Eğer bir sene daha kale ile cenk olunacaksa, asker ve cephane, mühimmat ve alet yetiştirmeğe cümle memleketlerim aciz olmuştur. Şimdi bu hususta bir iki kimse ile söyleşip acele haberini gönderesin”Padişahın mektubu Kandiye ordugahına geldiği zaman kahraman vezir Fazıl Ahmet Paşa çok müteessir oldu:-Kandiye’den nasıl vazgeçeriz? Kaleyi çeviren her karış toprakta şehitlerin kanı var. Gaziler şehitlerin hakkını yiyemezler, diye hüngür hüngür ağlamaya başladı. Sonra bir ariza yazarak padişaha yolladı:“Benim şevketlû padişahımHenüz Venedik sefiri gelip rikab-ı hümayununuza yüz sürmemiş. Eğer gelen sefirde kaleye müteallik söz varsa ne güzel, yüz sürsün, ve illâ yine yerinde dursun, otursun. Eğer kalenin ahvali sual buyurulursa, iki tarafta üçer yüz zirâ’ mikdarı yıkılıp içeri girmeğe aramızda on kulaç kalmıştır. Bu kadar yüz kulaç yerden parmaklıkları, domuz damları, lağımları ve püskürmeleri zahmetini çektik. Şimdiki halde on kulaç gidilirse kale bizimdir. (Bir zira, 75,5 cm. ve bir kulaç 175cm.dir.) Benim şevketlû padişahımAskerin yorgunluğu sebebiyle biraz eğleniyoruz. Yoksa pek az zamanlık işimiz kaldı. Lakin buna zaman tayin etmek olmaz. Hak teâlâ cümlemizin canını alsın, tek bu kale kafirin elinde kalmasın diye Cenâb-ı Hakka niyazda olduğumuzdan iştibah buyurulmasın. Kale öyle bir hale varmıştır ki, saat besaat Hak teâlâdan fetih ümid ederiz. Benim efendim, sefirin akçesine veya münafıkların sözlerine imad buyurmayınız. En yakın kullarınızdan birsini buraya gönderiniz ki, Kandiye kalesi ne haldedir görsün ve size anlatsın. Sefire de merdane cevap verilsin.”Veziriazam, ayrıca padişahın yakınlarına, sadaret kaymakamına ve şeyhülislama da mektuplar yazarak, böyle müşkil bir zamanda kendisini yalnız bırakmamalarını ve padişah efendimizin barışa ola meylini önlemeye çalışmalarını rica etti. Mektuplardan biri şöyle bitiyordu:“Eğer padişah efendimizi Kandiye kalesinin muhakkak fethi için ikna etmez, bu hususta gayret göstermez iseniz, yarın huzuru Rabbül Aleminde şehitlerin elleri boğazınızda dır. Allah aşkına ve şehitler hörmetine efendimize hakikati arzediniz.”Kandiye savaşları bütün şiddeti ile devam ederken Venedik elçisi de bir kolayını bulmuş, padişah tarafından kabulünü sağlamıştı. Sultana cazip teklifler getirdi. Kandiye kalesinden el çekmek şartıyla her yıl büyü vergiler vermeğe hazır olduklarını, bundan başka Bosna’daki Kilis sancağını da verebileceklerini söylemişti. Henüz veziriazamdan cevap alamamış olan padişah, Kandiye ordugahına ikinci bir mektup göndererek, özetle:“Venedik elçisi rikab-ı hümayunuma yüz sürmekle, bu kadar akçe arzedip Kandiye kalesinden feragat edin diyor, rikabında vesair işte olanlara pişkeş veriyor, ne dersin? Kalenin fethini aklın keser mi? Eğer aklın kesiyorsa ne âlâ, ne güzel, ve illâ bize ona göre îlâm eyleyesin!”Fazıl Ahmet Paşa, bütün kumandanları, bu savaşta saç sakal ağartmış ihtiyar muharipleri otağında topladı. Hattı hümayunu onlara da okudu ve sonra sordu:-Padişahımızın barışa meyli olduğu anlaşılır. Bu kadar zahmet çektik, binlerce şehit verdik. Siz ne dersiniz?Vezirler, beylerbeyleri, ihtiyar kumandanlar birbirlerinin yüzlerine baktılar. İçlerinden biri:-Billah rızamız yoktur! Diye bağırdı.İki kardeşi ile bir oğlunu Kandiye kalesi dibinde şehit veren bir sancak beyi, veziriazamın huzurunda olduğunu unuttu, sesini çok yükselterek:-Allah’tan korkunuz, şehitlerin hakkına hürmet ediniz! Diye bağırdı.Veziriazam heyecan içinde titriyor, bu ulvi manzara karşısında ne söyleyeceğini bilemiyordu. Evet, şehitlerin hakkı ne olacaktı? Onlar bu kaleyi fetih için canlarını seve seve vermişlerdi. Resul ağanın sözleri heyecanı büsbütün arttırdı:-İsterse başımı alsınlar, Allah aşkı için, şehitler aşkı için, Kandiye’yi kafirler eline bırakamam.Fazıl Ahmet Paşa ertesi gün, arkadaşlarının da hislerine tercüman olarak padişaha bir mektup yazdı. Bütün kumandanlar ve ihtiyar muhariplerle görüşüp Kandiye’nin düşman elinde kalmasına razı olmadıklarını, yıllardır çekilen zahmetlerin, devletin ve milletin şerefinin boşuna gideceğini bildirdi. Ertesi gün kaleyi daha şiddetle zorlamaya başladılar. Kandiye’nin düşeceğini anlayan Venedikliler, bu sefer Fazıl Ahmet Paşa’ya göz kamaştırıcı teklifler getirdiler. Fakat paşa bütün bunları reddederek:-Biz buraya bezirganlığa gelmedik. Devletin paraya ihtiyacı yoktur. Kandiye’yi verirseniz ne hoş, ve illâ başka türlü olmaz, diyerek elçiyi gönderdi.Deniz yolu ile yardım alan ve bu sayede yıllarca dayanabilen Kandiye kalesi, acaba daha ne kadar direnebilecekti? Hristiyan Avrupa’nın bütün gözleri bu tarafa çevrilmişti. Akdeniz limanlarında yeni takviye kuvvetleri hazırlanıyordu. Buna karşılık ordumuzun da gayreti çok artmış, veziriazamın ısrarı üzerine Sultan IV. Mehmet de siyasetini değiştirmiş, her ne pahasına olursa olsun kalenin fethi için hatt-ı hümayunlar göndermeğe başlamıştı. Askeri ve kumandanları teşvik ediyor, “İnşaallah ümmet-i Muhammed zafer ve feth ile şad olur. Cenâb- Hak müyesser ederse, yakında ben dahi guzât-ı müslimin kullarımla beraber olacağım” diyordu. En son gelen hatt-ı hümayun ise şu satırlarla bitiyordu:“Göreyim seni, bu mübarek senede merdâne ve dilîrâne hareket eyleyesiz. Seni ve seninle olan müslüman gazileri Cenâb-ı Rabbül-Âlemîne emanet etmişimdir. İki seneden beri ettiğimiz cengin hepsi malum olmuştur. Dünya ve ahirette yüzümüz ak olsun. Bundan sonra da bu mübarek senede Allah’ın lûtfu ile Kandiye kalesini fethedesiz. Sizden, ziyade gayret beklerim.”Fazıl Ahmet Paşa bu mektubu otağında topladığı paşalara okudu. Bundan sonra kaleye yapılan hücumlar daha da şiddetlendi. Bu arada Fransız donanmasına ait gemilerle, 15.000 kadar Fransız takviye kuvveti geldi. Fakat geldikleri gün 2.250 kayıp verdiler. Birkaç gün sonra 15 Fransız, 9 Ceneviz, 7 Malta, 4 Venedik olmak üzere 29 gemiden oluşan bir takviye kuvvet daha geldi. Fakat bunlar da bir şey yapamadılar. Aksine Türklerin gayreti daha da arttı. 20 Eylül 1669 günü, sabah erkenden bütün kumandanlar, başta Fazıl Ahmet Paşa olmak üzere kaleye karşı nihai hücuma geçtiler. Artık direnmenin bir fayda vermeyeceğini anlayan haçlı kuvvetleri kumandanı, öğleye doğru ateşkes istedi ve teslim şartlarının görüşüleceğini bildirdi. Türk askeri nezaretinde, silahlarını bırakan kalabalık haçlı kuvvetleri kaleyi terkettiler. 26 Eylül sabahı Kandiye burçlarında Osmanlı barağı dalgalanıyordu. Fazıl Ahmet Paşa kumandanlara heyecanlı bir hitabede bulunarak:-Kandiye kalesi cenginde her biriniz malınızla canınızla cihad ettiniz. İki cihanda yüzünüz ak olsun. Padişahımızın ekmeği siz helal olsun. Yaptığınız hizmetleri şevketlû padişahımıza arz ve telhis ederim. Herbiriniz mertebelerinize göre mükafat görürsünüz.İşte, Girit adasının her karış toprağında şehitlerin hakları vardır.


Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
29 Ramazan 1438
Miladi:
24 Haziran 2017

Söz Ola
Tarih milletlerin tarlasıdır, her millet geçmişinde ne ekmişse, gelecekte de onu biçer
Churchill.
Osmanlılar Twitter