Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Kanuni Sultan Süleyman, gençliğinde o zamanın meşhur alim ve hocalarından çok iyi bir eğitim almıştı. Bunun yanında, diğer şehzadeler gibi bir sanat da öğrenmesi gerekiyordu. Bunun için İstanbul’un en meşhur kuyumcusuna gönderildi. Burada bu mesleğin bütün inceliklerini öğreniyordu. Bir ustasının verdiği bir işi yapmadı. Ustası da ona:

“Sana yüz sopa vuracağım” diye yemin etti. Şehzade Süleyman bunu annesine söyleyince Valide Sultan ustayı huzura çağırıp oğlunu affetmesini rica etti ve bunun için de bin altın ihsan etti. Ertesi gün ustası Şehzade Süleyman’a bu bin altını vererek, bunlar ile yüz adet altın tel yapmasını emretti. Teller hazır olunca bunları bir araya getiren usta, bu tellerle Süleyman’a bir defa vurarak yeminini yerine getirdi. Böylece hem Valide Sultanın ihsanına kavuşmuş, hem de yeminini yerine getirmiş oldu.


Avrupa Hristiyan dünyası, kendi aralarında devamlı savaşsalar da Osmanlılara karşı daima tek vücut halinde birleşmişlerdi.

I.Viyana kuşatması sırasında, şehri savunan Haçlı ordusunun subaylarından bir Alman ile bir Portekizli, bir mesele yüzünden akşam münakaşa etmişler ve sabahleyin de birbirlerini, surlar üzerine çıkarak düello yapmaya davet etmişlerdi. Sabah olunca, herkesin huzurunda surlara çıktılar ve tam kılıçlarını çektikleri sırada, Osmanlı topçu ateşi başladı ve surların o kısmında açılan gedikten içeriye Osmanlı askeri hücum etti. Bu topçu ateşi sırasında Alman subayının sağ, Portekizlinin de sol kolu kopmuştu. Bu iki düşman, içeri hücum eden Osmanlı askerine karşı yanyana geldiler ve adeta tek vücut gibi bitiştiler. Biri sol, diğeri de sağ eline aldıkları kılıçlarıyla Osmanlı askerine karşı çarpışmaya başladılar. Nihayet şehid düşen Osmanlı askeri arasında kendileri de düşüp kaldılar.



Kılıç Ali Paşa, Tophane’de yaptırmakta olduğu cami inşaatını ara sıra kontrol ederdi. Bir gün yine inşaata gelmiş, işçilerin çalışmasını kontrol ediyordu. Bir ara gözü bir ameleye takıldı. Güzel yüzlü, saf bir Anadolu çocuğu olan bu amele, sırtına kocaman bir taş almış, iskelenin basamaklarından yukarıya kadar çıkıyor, oraya varınca taşı yere koyacağına tekrar iskeleden aşağı iniyordu. Burada taşı yere koyuyor, sonra tekrar sırtına alıp yukarı çıkıp, tekrar aşağı iniyordu. Bu durumu farkeden Kılıç Ali Paşa, bu genç amelenin yanına vardı ve niçin böyle yaptığın sordu. Kılıç Ali Paşa’yı tanımayan bu genç:

“Efendi Baba, ben burada ameleyim, ücretle çalışıyorum. Üstelik bu inşaat mübarek bir cami inşaatıdır. Ben ise bu gece elimde olmayarak kirlenmişim. Şu vaziyete gusletmem icabetmektedir. Halbuki buralarda bir hamam yok, mesai de başladı. Bırakıp uzak bir yerdeki hamama gitsem, iş geri kalacak ve alacağım ücret bana helal olmayacak. Böyle kirli bir vaziyette de bu taşın cami duvarına konmasına da gönlüm razı olmuyor. Bu yüzden çok müşkül durumdayım” dedi.

Bir amelenin bu samimiyet ve sadakati Kılıç Ali Paşa’yı duygulandır dı . Kendisini tanıttı ve amelenin eline bir miktar para vererek başka bir semttteki bir hamama gönderdi. Sonra caminin mimarı Koca Sinan’ın yanına giderek:

“Mimarım, muradım odur ki, acele olarak hamam inşa oluna. Bırak cami inşaatımız biraz geri dursun. Evvel hamamı inşa ile Ümmet-i Muhammed’in istifadelerine, Allah rızası için bilâ ücret hizmete âmâde kılaım. Sonra camiyi tamamlarız” dedi ve hemen hamam inşasına başlandı. Hamamın bitirilmesinden sonra da cami inşaatı tamamlandı.



Kaptan-ı Derya Kılıç Ali Paşa, bir gün zamanın padişahı III. Murad Han’ın huzuruna çıkarak, kendi adına bir cami yaptırmak için müsaade lerini istedi. Fakat şair ruhlu ve aynı zamanda nüktedan olan padişah:

“Sen ki deryaların serdarısın. Muktedir isen camiini derya üzre inşa et! Sana karada bir karış yer yoktur” diye ferman buyurdu.

Kılıç Ali Paşa bu fermanı gayet soğukkanlı karşıladı ve:

“Hünkarımız doğru derler. Bizim evimiz de, mekanımız da deryalar dır. O halde mabedimizin de derya üzre inşası münasibdir” deyip müsaade isteyerek huzurdan çıktı. Fakat deniz üzerine cami nasıl yapıla caktı? Hemen o devrin en büyük mimarı Koca Sinan’ın yanına vardı ve durumu ona anlatarak, bu eseri de kendisinin inşa etmesini istedi ve bunun için de, Tophane açıklarında bu inşaatın yapılabileceğini söyledi.

Mimar Sinan’ın, inşaat yerini görüp beğenmesiyle hemen harekete geçildi. Kılıç Ali Paşa, kadırgalarla Anadolu sahillerinden iri kayaları taşıtarak Tophane açıklarında denizi doldurtmaya başladı. Böylece birkaç gün içinde burada küçük bir ada meydana geldi. Burada sahile kadar da ahşap bir köprü inşa edildi. Sonra da Mimar Sinan inşaata başladı. Eserini tamamlayınca o yüce mimar:

“Deryalar kudursa ve azgın dalgalar kubbenin tepesinden aşsa, yine bu mabed kıyamete kadar kalacaktır” dedi.

Sonraki asırlarda, sahil ile caminin bulunduğu ada arası doldurula rak cami denizden içeride kalmıştır.



1600 senelerine kadar, küçük devlet memurları ve serveti ne olursa olsun halk, surların içinde kalan İstanbul’da ata binemezlerdi. “Hilye-i Peygamberî” adlı eseri yazmış olan Hâkânî Mehmed Efendi bu kitabını bitirdiği 1598 senesinde yetmiş yaşını geçmiş bulunuyordu. Vazifesi Babı âlî kaleminde, evi de Edirnekapı’da idi. Padişah III. Mehmed Han, Hâkânî Mehmed Efendi’ye, bu eserine karşılık ne gibi bir mükafat istediğini sordu.
Mehmed Efendi: “Artık ihtiyar oldum. Her gün Edirnekapı’ya kadar yayan gidip gelmeğe kudretim kalmadı, müsaade buyurulursa hayvan ile gidip gelmek istiyorum” dedi.

Padişah, bu kadar kıymetli bir eser meydana getirmesine rağmen Mehmed Efendi’nin hatırı için kanunu bozmadı. Ona Bâbıâlî civarında bir ev aldılar ve arzusunu bu şekilde yerine getirdiler.



14. Osmanlı Padişahı I. Ahmed Han, 14 yaşında tahta çıktı ve 14 sene hükümdarlık yaptıktan sonra 28 yaşında vefat etti. Ölüm döşeğindeyken hocası Mustafa Efendiye dönerek: “Hocam, 28’de kaç 14 vardur” dedi.
Mustafa Efendi:
“İki defa devletlû hünkarım” cevabını verdi.

Tam bu sırada, kendi yaptırdığı Sultanahmed camiinin minarelerinden ezan sesi gelmeğe başladı. Sultanın hocası, padişahın, cami inşaatı sırasında eteği ile toprak taşıdığını hatırladı. İşçilere şevke getirmek için her hafta inşaata gitmiş ve eteği ile toprak taşımıştı.

Ezan sona erince Sultan Ahmed ayağa kalkmak ister gibi davrandı. Mustafa Efendi telaşla sordu:
“Ne oluyorsun Devletlû?” dedi.
Padişah:
“Toprak taşımaya giderim hocam!...” dedikten sonra Kelime-i Şehadeti söyleyerek sırtüstü düştü. Hocası yanına gittiğinde ruhunu teslim etmişti.



Avusturya ordusu, bir serhad kalesi olan Temeşvar’ı muhasara etmişti. Kaleyi, ihtiyar fakat çok tecrübeli bir asker olan Koca Cafer Paşa’nın elinden almak zordu. Kale 4 sene düşmana karşı koydu. Açlık, yorgun luk kale muhafızlarını bezdirmedi. Halbuki kaleye 4 yıldır bir yerden yardım gelmemişti. Avusturyalılar kaleyi savaş ile alamayacaklarına kanaat getiren düşman kumandanı Koca Cafer Paşa’ya bir mektup gönderdi.
Mektupta:
“Zahireniz tükenmiştir, büyük bir Avusturya ordusu da üzerinize doğru geliyor. Kalenize imdad gelme ihtimali da kalmamıştır. Kaleyi teslim ederseniz, yol harçlığı olarak size birkaç bin duka altın verilecektir” deniyordu.

Koca Cafer Paşa bu mektubu gülümseyerek okudu. Sonra gözlerini, mektubu getiren elçiye dikti. Yanında bulunan bir askere:
“Bana askerimin yediği ekmeği getir” dedi. Muhafız derhal Osmanlı askerinin yediği çamura benzer bir okka ekmeği getirdi. Paşa bu ekmeği düşman elçisine gösterdi ve: “Kale muhafızlarının çektiği ızdırap ve mahrumiyet doğrudur. İşte askerimizin yediği ekmek budur. Kumandanınızın istediği kale benim değil milletimindir. Ben bu kalenin muhafazasına memur edilmişim. Bana ait olmayan bir şeyi başkasına veremem. Sonuna kadar müdafaasıyla mükellefim. Ben servet sahibi değilim. Rüşvet almak da muradım değildir. Miras olarak evladıma, şu getirdiğiniz mektubu bırakacağım” dedi ve topallaya topallaya birkaç adım yürüdü. Muharebelerde bir ayağından yaralanarak sakatlanmıştı. Elçiye şöyle dedi: “Görüyorsunuz ki ben bir ihtiyarım, ayağım da sakattır. Sizin kuman danınız genç ve dinçtir. Elimize birer kılıç alalım. İkimiz Temeşvar kalesinin önündeki meydanda döğüşelim. Eğer kumandanınız beni öldürürse kaleyi derhal size teslim edeceklerine söz veriyorum. Şayet ben kumandanınızı haklarsam buradan savulup gitmeyi taahhüd eder misiniz?”

Düşman elçisi bu ihtiyar kumandanın cesareti karşısında dona kaldı. Kaleyi kolay kolay bırakmayacaklarını anlayıp, sessizce dönüp gitti. Kumandanına Paşa’nın dediklerini aynen anlattı. Muhasara yine devam etti. Taarruzu şiddetlendirmelerine rağmen bir netice alamadılar.

O tarihe kadar başka cephelerde devam eden savaşlar anlaşmalar ile neticelenince, Padişah II. Mustafa ordunun başına geçerek Macaristan üzerine sefere çıktı. Osmanlı ordusu Temeşvar yakınlarına geldiğinde Avusturya ordusu muhasarayı kaldırıp geri çekilmek zorunda kaldılar.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
19 Zi'l-ka'de 1436
Miladi:
3 Eylül 2015

Söz Ola
Na-murad olma dila düştün ise bahr-i gama, Hele emvac-ı felaket geçer inşaallah. (Ey gönül gam deryasına düştünse de ümitsiz olma; felaket dalgaları inşaallah geçecektir.)
Barbaros Hayreddin Paşa
Osmanlılar Twitter