Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Bir gün Sultan İkinci Murâd Hân, Edirne'de abdest tâzelemek üzere çıktığı zaman ayağı kayıp düştü. O sırada nûr yüzlü bir kimse peydâ oldu. Sultânı elinden tutup, o tehlikeli hâlden kurtardı ve âniden kayboldu. Sonra Pâdişâh, kendini tehlikeden kurtaran o zâtla görüşmek istedi. Edirne'nin bütün sâlih kimselerini huzûruna dâvet etti. Ancak, dâvet ettiği kimseler arasında aradığı zât yoktu. Nihâyet bütün Edirne halkını bir yere toplatıp, birer birer gözden geçirdikten sonra, aralarında, elinden tutup kurtaran Şücâeddîn Karamânî'yi buldu. Ona hürmet edip, iltifât ve ihsânlarda bulundu. Debbaglar Mahallesinde ona bir mescid ve bir dergâh yaptırdı. Talebelerine Murâdiye evkâfından maaş bağlatıp, ihsânlarda bulundu.



Muhiddîn Pîrî adı verilen geleceğin büyük denizcisi, çocuk yaşında deniz seferlerine başladı. Meşhûr denizci Kemal Reis, Pîrî Reis’in amcasıydı. Onu yetiştirmeyi tamâmen üzerine alan Kemâl Reis, 1501’de Navarin’i Venediklilerden geri alınca, müjdeyi bildirmek için yeğenini İstanbul’a gönderdi. Sultan İkinci Bâyezîd Hanın huzûruna çıkan Pîrî Reis, mükâfatlandırılarak, hayır duâ aldı. Akdeniz’i karış karış dolaşan Kemâl Reis’in yanında ölümüne kadar kalan Pîrî Reis, uğradıkları her limanı inceleyerek haritalarını yaptı. 16 Ocak 1511’de Kemâl Reis’in şehit olması üzerine birkaç yıl seferlere çıkmayarak kitap ve haritalarla uğraştı.

Gazâya alışmış, denizlere tutkun Pîrî Reis, deryâlardan fazla uzak kalamayarak, Oruç Reis’in emrine girdi. Onun tarafından 1516’da İstanbul’a gönderildi ve Yavuz SultanSelim Hanın huzûruna kabul edildi. Aynı sene Mısır fethine çıkan Osmanlı donanmasında amirâl olarak vazîfelendirildi. Daha sonraki senelerde hizmetlerine devâm ettikten sonra, Süveyş’teki Osmanlı donanmasına Hind Kaptan-ı deryâsı olarak tâyin edildi (1547). Daha önce Aden’i alan Portekizlilerden 26 Şubat 1548’de burasını geri aldı. Umman kıyılarında daha önce Portekizlilerin elde ettikleri yerlerin hepsini geri alarak Umman Denizinden onları attı.Muskat’taki Portekiz Garnizonunu zaptetti. Basra Körfezinde bâzı yerleri de fethettikten sonra, Katar Yarımadasını, Bahreyn Adalarını, Lahsa (Hasâ) kıyılarını Türk hâkimiyetine soktu. İhtiyârlığına rağmen mücâdelelerine yılmadan devâm eden Pîrî Reis, 27 parça gemisini Basra’da bırakıp, üç kadırga ile Süveyş’e dönmesi yanlış anlamalara ve ithamlara sebep oldu. Ömrünü denizlerde yılmadan mücâdele ile geçiren Pîrî Reis, 1555’te öldüğü zaman, ardında, o güne kadar bilinmeyen birçok deniz bilgileriyle dolu ciltlerce eserle, bugün bile hayranlıkla seyredilen haritalar bıraktı. Pîrî Reis’in eserleri çeşitli dillere çevrilerek basılmış ve onun şöhreti bilhassa 20. asırda dünyâya yayılmıştır. Türk denizcileri arasında başarılı bir kaptan-ı deryâ olan Pîrî Reis, aynı zamanda bir ilim adamı olarak bıraktığı eserlerle târihin sayfalarında unutulmazlar arasına girmiştir.



Rodosluların yirmiye yakın galer ve kadırgalarına karşı küçük bir Türk çektirisi, amansız ve ölümüne bir mücadeleye hazırlanıyordu. Çektirideki Türk leventleri, şahin bakışlarını düşman gemisine dikmiş, korkusuz, telaşsız, bir an önce düşmanla kılıç kılıca gelecekleri anı bekliyorlardı.Türk çektirisi, etrafını bir karabulut gibi saran dev düşman gemilerine doğru dalgalarla oynaşa oynaşa giderken, leventler, birz sonra tadacakları şehadetin sevinci ve zevki içinde bayram havası yaşıyorlardı. Artı iki yaraf birbirlerine iyice yaklaşmışlar, atış menzili içine girmişlerdi. İlyas Reis, gözlerini düşman gemilerinden ayırmadan ilk emrini verdi:-Amiral gemisine dirise edeceğiz arkadaşlar!

İlk top atışı Rodoslulardan geldi. Bu, Türklerin teslim olmaları için bir ihtardı. Bir cevap alamayınca diğer gemiler de ateşe başladılar. Türk çektirisinden hâlâ ses çıkmıyor du. Leventler, balık avına çıkmış gibi sakin ve sessiz, etrarfına düşen gülleler arasından kıvrıla kıvrıla ilerliyordu. Sonunda İlyas Resi emrini verdi:-Hedef Amiral gemisi! Ateş!...Müthiş top seslerini, Amiral gemisinin çatırtıları takip etti. Rodosluların yoğun top atışları altında çektiri de hafif yaralar alırken, İlyas Reis emirlerine devam ediyordu:-Düşmanı provaya alın! Orsa yaklaşacak, sancakları indirin! Amiral gemisine, amiral gemisine bordalayın! Sonra belindeki palasını sıyırarak olanca gücüyle bağırdı:-Allahü Ekber! Allahü ekber!Nihayet düşman, ateş ve kargaşalık arasında korkunç bir çatırtıyla amiral gemisi ne bordaladılar. İlyas Reis en önde elinde palası ile düşman gemisine atladı. Arkasından yiğit leventler yetiştiler.-Koman bre!.. urun ha yiğitlerim...Allah aşkına...Din aşkına urun...Pala ile kılıç şakırtıları, çığlıklarla silah patlamaları birbirine karıştı. Bir anda düşman gemileri karınca gibi etraflarına üşüşmüşlerdi. Sonu belli bir kavgaydı bu. Bir levende yüz düşman düşüyordu. Buna rağmen leventler yılmadan pala sallıyor, kol, bacak, kelle uçuruyorlardı. İlyas Reis bir ara çevresine bakındı. Yerler, kan, kesilmiş başlar, kopmuş kollar ile doluydu. Siyah koyu dumanlar yükseliyor, arkadaşları kelime-i şehadet getirerek teker teker şehid oluyorlardı. Düşman İlyas Reis’in üzerine akbabalar gibi üşüşmüş, kılıçlar ve mızraklarla saldırıyorlardı. Fakat o, bir anda silkinerek aralarında sıyrıldı ve pala sallamaya devam etti. Fakat birkaç dakika sonra gürleyen sesi tekrar duyuldu. Fakat bu eskisi gibi meydan okuyan değil, acı dolu bir haykırıştı:-Yandım Allah!...İki küreği arasına gömülen soğuk demirin verdiği acının öfkesiyle geri döndü ve yadarana sığınıp, kendisini arkadan vuran adamın miğferli başına palasını olanca gücü ile indirdi. Şövalyenin kafasını miğferiyle birlikte ikiye bölerken,v ücuduna saplanan diğer mızrak ve kılıç darbeleri arasında gözleri karardı, yere çöktü. Her tarafından oluk gibi kan boşanıyordu. Kıprıdayan dudaklarından Kelime-i şehadet döküldü ve bütün gücü nü toparlayarak son defa bağırdı:-Hızır! Yetiş, öcümü koma şu kalleşlere!Yanmakta olan geminin kamarasında şövalyelerle savaşan bir genç, önündeki adamı devirip kendisini çağıran sese cevap verdi:-Yettim ağam!..İlyas Reis’in yanına kadar dövüşe dövüşe gelen Hızır, ağabeyinin durumunu görünce beyninden vurulmuşa döndü. Büyük bir şaşkınlık geçirdi. Bir anlık duraklaması ise, kafasına yediği bir darbe ile son buldu. Kendisini toparlayıp ayağa kalkmaya çalıştığı anda ise, yüzlerce kılıç ve kargının üzerine doğru çevrilmiş olduğunu gördü. Hemen atılıp bağladılar ve ayaklarından zincire vurarak Rodos’a götürdüler. Hızır Reis, ileride Barbaros Hayrettin Paşa olacak ve ağabeyinin intikamını alacaktı.



1915 senesi Kasım ayının soğuk bir akşam vakti. Afyon ile Uşak arasındaki Işıklar istasyonunda duran trenden üç asker indi. Bunlardan biri, geçen kış Kafkas cephesinde savaşmış bir süvari onbaşısı, biri Çanakkale’de omzundan yaralanmış bir topçu çavuşu, diğeri de Mısır cephesinde döğüşmüş bir piyade neferi idi. Bunlar iki yıl evvel aynı köy den çıkıp da her biri memleketin birer ucunda harp etmiş üç hemşehri, aynı günlerde yaralanıp, garip bir tesadüf eseri İstanbul’da askeri hastanede, hatta aynı koğuşta buluşmuşlardı. Bir aydan fazla süren tedavilerinden sonra 60 gün tebdili hava verilmiş ve memleketlerine doğru yola çıkmışlardı. Bunlardan Ahmet ile Osman çavuş birbirlerine akraba idi. Emin onbaşı da onlara komşuydu.

Trenden indikten sonra yola koyuldular ve iki saatik bir yürüyüşten sonra köyleri ne geldiler. Osman çavuş etrafına bakındıktan sonra:-İki yıl oldu. Hiçbir şey değişmemiş. Daha dün çıkmış gibiyim. Fakat çoluk çocuk epeyce büyümüş, değişmiş olacak. Kim bilir bizi görünce nasıl şaşıracaklar, dedi. Ahmet:-Yazık ki bizim valide bu günü göremeden gitti. Bizim çocuk doğduğu gün vefat etmiş, dedi. Emin onbaşı ilave etti:-Bizim yeni dünyaya gelen kız, şimdi bir buçuk yaşında olacak. Fakat daha yüzünü yeni göreceğim.Tam köye girdikleri anda bir çığlıktır kopuverdi. Kapı aralarından, kerpiç duvarlar üstünden, muhtelif ahenkte bir sürü kadın sesleri, evden eve uzanıp gidiyordu:-Huu, Emeti kız, kocan geldi!...-Aman Ayşe molla, öyle bağırma, şimdi bayılıveririm haa...-Osman, Osman sen misin? O yanındakiler kim?-Fatma Hanım... Ahmet de gelmiş...Derken bir ihtiyar bir erkek sesi:-Durun yahu! Kadınlar durun ne oldunuz? Ne var?-Aman Şaban Efe sus, aklım başımda yok, bizim çocuk gelmiş...-Küçükler nerede? Çocukları uyandırın...-Ah yavrucak... babasını tanımaz ki!...Bütün köy halkı biraz sonra sokaklarda... Ana babaların elleri öpülüyor, çocuklar bağırlara basılıyor, hararetli musafahalar başlıyor, askerdeki diğer köylülere ait haberler soruluyor...Sonra herkes evine gidiyor.Anadolu köylerinde sevinç fazla uzun devam etmez. Anadolu köylüsü tab’an mahzun ve sessizdir. Nitekim bu cûşîşli vuslat ve meserret gecesinden dört gün geçme den, Osman çavuşun hanımı Emeti ile Ahmet’in hanımı Fatma, bir akşamüstü çeşme başında dertleşiyorlardı:-Ayol bizimkine bir şeyler olmuş. Ne çocuklara, ne de bana baktığı var. Gözü gönlü başka yerlerde. İki senedir ne yaptık, ne ettik? Kara Hasan ile tarla davamız ne oldu? O çift sarı inekle koca saban nereye gitti? Bunları bile sorup dinlediği yok. Varsa muharebe hikayesi, yoksa muharebe hikayesi. Topu nasıl dolduruyorlarmış, topu nasıl çevirmiş, zabit nasıl ateş emri vermiş, düşman kaçarken arkasından nasıl bağırırlarmış.-Sus..sus... Tıpkı bizimki gibi desene ayol!...tıpkı bizimki gibi. Birinci geceden başladı, hâlâ anlatıyor. Başka şeyden bahsetsen, hiçbir şey işitmiyor gibi bakınıyor. Dün baba sı: “Oğlum, geçen yıl tarlaya bakla ekmiştik. Bu yıl azıcık arpa eksek...” derken ihtiyarın lafı ağzında kaldı. Pabuçlarını giydiği gibi soluğu kahvede aldı.-Kahvede de hep muharebe lafı. Tayyare, tahtelbahir, bomba, siper...daha bunlara benzer neler. Dün üç saat bana tayyare nedir, tahtelbahir nedir, bunları anlattı durdu.-Emeti, Emeti sana bir şey söyleyeyim mi? Vallahi bizimki daha şimdidden günleri sayıyor. Altmış gün izin vermişler, bunun yirmisi gitti diye adeta seviniyor. İlk gittikleri gün hatırlarsın, çocuklar gibi ağladılardı. Ağladılardı, fakat şimdi de gitmek istiyorlar. Köy onlara gurbet yeri gibi geliyor. Hele o, gözlerini ateş, göğüslerini gurur ile dolduran, o anlatmaya doyamadıkları harp menkıbelerinin, dinleyenler üstünde, lazım gelen heyecanlı tesirleri icra etmeyişi onlara adeta garip bir küskünlük ve yabancılık hissi verdi.İşte o kadar hasret ve iştiyakla beklenen sıla hayatı bu üç arkadaş için böyle makus bir tarzda başlayıp bitti. Çünkü memleket hudutlarında harp henüz devam ediyor ve silahlar patlıyordu.



1897 Osmanlı-Yunan harbi esnasında, Manisa havalisinden üç asker kıtalarında firar edip, omuzlarında devletin verdiği silahlarla dağa çıkmışlardı. Bunlardan biri, Yaya köyünde oturan eski bir şakinin, Bakırlı Şaban Efenin tek evladıydı. Çakırcalı’dan ve Kara Ali’den evvel dağlardan dolaşan o idi. Otuz sene devlet kuvvetlerine karşı durdu. Bazen iki arkadaşıyla, yüz kişilik jandarma müfrezesini tarümar ettiği oldu. Bazen tek başına o dağdan bu dağa geçtiği duyulurdu. Köylüler onu hürmetli ve korkulu bir muhabbetle se verlerdi. Çünkü zengin ve kuvvetlilere karşı bîaman, zayıf ve fakirlere karşı himayekardı. Bakırlı Şaban Efe tövbe ettiği zaman elli yaşındaydı. Ancak bu yaşta evlendi ve bir oğlu dünyaya geldi. Tam yirmi yıl unutmuş ve unutulmuş bir halde uslu uslu köyünde yaşadı ve bir kahvenin çınarı altında gah nargile çekti, gah uyukladı.

Oğlu askerden kaçıp da dağa çıktığı gün, yetmiş yaşında, ak sakallı, sönük gözlü, yarı kamburlaşmış bir ihtiyardı. Oğlunun askerden kaçtığı kendisine haber verilince gayri ihtiyari elini silahlığına götürdü ve yerinden davrandı. Uzun müddet bu vaziyette, hareketsiz, sessiz kaldı. Fakat silahlığı da, kemeri de boştu. Sonra birden:-Yalan söylüyorsunuz. Mustafa bunu yapmamıştır, diye bağırdı. Dediler ki:-Yalan olamaz, biz tam yerinden duyduk. Üç gün oluyor, jandarmalar takibe çıktılar.Eli silahlığının yerine titreyen Bakırlı Şaban Efe, kısık bir sesle:-Nasıl olmuş, anlatın bakalım, dedi ve dizlerinin bağı çözülmüş gibi yığıldı kaldı.-Bir gece kışlanın kapısında seninki nöbetçiymiş. Diğer ikisi, Kasabalı Hafız’ın oğlu ile Narlıcalınınki, gündüzden edindikleri kurşunları ceplerine ve koyunlarına doldurmuşlar ve seninkine demişler ki; “haydi bakalım düş önümüze” O da zaten birkaç gün önce den haberliymiş, ovaya doğru çıkıp gitmişler.Bakırlı yine davranır gibi bir hareket yaptı. -Dur dediler, dahası var! İşin içinde bir de cinayet görünüyor. Seninkilerin firarı sabahı Doğanlar yolu üzerinde üç rençberin cesedi bulundu. Bunlardan ikisi ölmüş, diğeri de can vermek üzereymiş. Asker kıyafetinde üç kişinin onlara ateş ettiklerini ve atlarını alıp gittiklerini söyleyip ölmüş. Bakırlı Şaban Efe:-Yeter, yeter diye bağırdı ve sendelye sendeleye eve gitti. Karısı onu, suratı kıpkırmızı ve titrer bir vaziyette görünce:-Aman efem, sana ne olmuş, diye bir çığlık attı.-Duydun mu, Mustafa...dedi ve gerisini getiremedi. Boğazı hıçkırıklarla doldu. -Söyle şehid mi olmuş?-Keşke öyle olsaydı deli kadın, keşke öyle olsaydı. Kaçmış askerden kaçmış ve cinayet işlemiş. Ah yüzkarası rezil ah! Dedi ve minderin üstüne yıkılıverdi. Efe günlerce evden çıkmadı. Kendisini sormaya gelenlere kapıyı açmadı. “Âlemin içine nasıl çıkarım?” diyordu. Zaman zaman karısına:-Ben de senelerce dağlarda gezdim, ama askerden kaçmadım. Hatta Moskof muha rebesine gönüllü yazıldım ve aslanlar gibi döğüşüp memlekete olan borcumu ödedim. Fakat bu rezil, askerden kaçtı ve devletin silahıyla dağa çıktı, diye dert yanıp ağlıyordu.Bir hafta sonra Şaban Efe evden çıktı ve etrafına toplanan köylülere:-Bu yüzkarasını kendi ellerimle temizleyeceğim. Ayrın kasabaya gidip binbaşıya müracaat edeceğim. Çok şey istemem, bana bir hayvanla bir silah versinler, Allah’ın izni ile beş on gün içinde ya ölüsünü, ya dirisini getirmezsem, bana da Bakırlı Şaban Efe demesinler, dedi.Köylüler, ihtiyar efenin bu sözlerine kıs kıs gülüyorlar ve:-Efe vazgeç bu işten, senin artık böyle şeylere karışacak zamanın geçti, diyorlardı.Bu nasihatler onu daha çok çileden çıkarttı ve ertesi gün soluğu kasabadaki zaptiye karakolunda aldı. Binbaşıya kararını, ayni azim ve metanetle söyledi. Fakat binbaşı, ihtiyarı şöyle tepeden tırnağa kadar süzdükten sonra acı ve alaycı bir şekilde:-Bu işler sana kaldıysa vay halimize...dedi.binbaşının sözü Şaban Efenin kalbine bir ok gibi saplanmıştı. Bir müddet köye dönmekle, dağlara çıkmak arasında mütereddid kaldı. Kendini dinledi. Kollarını yokladı, yürüyecek, kımıldayacak hali yoktu. Çaresiz iki büklüm, köye dönmek üzere yola koyuldu



İznik Medresesi müderrisi Molla Tâceddîn vefât ettiğinde, Fâtih Sultan Mehmed çok üzülmüştü. Mahmûd Paşaya; "Yerine, onun gibi yüksek bir âlim bulunup tâyin edilsin." emrini verdi. O mecliste, Mahmûd Paşanın hatırına Molla Hayâlî geldi. Durumu pâdişâha arz edip, onun hakkında bilgi verdi. Sultan Fâtih de; "Molla Hayâlî, o kimse değil midir ki, Şerh-i Akâid'e yazdığı hâşiyesiyle, ismini duyurmuştur?" diye sorduğunda, vezir; "Evet pâdişâhım, o kimsedir." cevâbını verdi. Bunun üzerine Pâdişâhın; "O kimse, bu medreseye lâyıktır." demesi üzerine, 130 akçe maaş ile, bu medresedeki müderrislik vazîfesini Molla Hayâlî'ye vermeyi kararlaştırdılar. Bunun üzerine, Filibe'den İstanbul'a gelen Molla Hayâlî, Pâdişâh ile konuştu.

İznikMedresesine tâyin edildiği kendisine bildirilince; "Ben hacca niyet ettim. İnşâallah geldiğimde kabûl ederim." dedi. Vezir Mahmûd Paşa; "Şimdi, önce varıp medresede bir müddet ders okutunuz, sonraSultanın izni ile gidersiniz." diye teklif ettiğinde, MollaHayâlî; "Eğer vezir-i âzamlık makâmını verseniz hacdan yine vazgeçmem" dedi. Mahmûd Paşa durumu Pâdişâha arzettiğinde; "Niçin sıkıştırmadın?" deyince; Vezir; "Sıkıştırdım. Fakat, vezirlik de versen, hacdan vazgeçmem dedi." diye cevap verdi. Değer bilen padişâh, "Hac yolculuğundan dönünceye kadar, muidi ve yardımcısı olan molla, vekili olsun, müderrislik vazîfesi resmen Molla Hayâlî üzerinde kalsın." emrini verdi.Molla Hayâlî, hacca gidip dönünce, adı geçen medreseye müderris oldu. Talebe yetiştir mek ve eser vermek işi ile meşgûl olduğu sırada 1481 yılında vefât etti. Bu esnâda yaşı daha 33 idi. Onun böyle genç yaşta ölümü ilim adamları ve talebeleri arasında büyük teessüre sebeb oldu. Pekçok şâir mısra ve beyitleriyle duydukları üzüntüleri dile getirdiler. Nitekim Kandî,"Sözü dilde, hayâli gözde kaldı."mısraı ile bir tarih düşürdü.



-Ana yetiş, kapı çalınıyor!-Üstüme iyilik sağlık, bu saatte kim olsa gerek-Belki Hasan’dan bir haber geldi, içim öyle diyor, yetiş ana!Gelinin bu sözü üzerine Zeynep Kadın telaşla yerinden fırladı ve sokak kapısına koştu. Gelen, köyün ihtiyar zaptiyesi Osman Efendi idi. –Osman efendi, mektup mu var?-Evet, fakat doğrudan sana değil, hele başını ört de azıcık mescide kadar gel, sana söyleyeceklerimiz var.Zeynep kadın, Osman Efendinin bu şekilde çağrışından az çok meşum bir haberin kokusunu almakla beraber, metanetini kaybetmedi. Fakat ortalığı telaşa vermedi. Çünkü gelini dokuz aylık hamileydi ve evin iç kapı eşiğinde, karanlıkta onları dinliyordu. -Ana kimmiş, ne varmış?-Hiçbir şey yok, Osman efendi gelmiş, mektup var diyor. Mescide kadar gidip İmam efendiye okutacağız.

Hemen üzerine bir şeyler alıp evden çıktılar. Biraz sonra köyün küçük mescidinde idiler. İmam efendi evvela kemal-i dikkatle zarfın üstünü okudu: “Aydın Vilayeti dahilin de Karaağaç kazasına tâbî Çınarlı karyesinde zaptiye çavuşu Osman efendi eliyle Merhum Musa kahyanın haremi Zeynep Hanıma mahsustur”-Mektup kimden hoca efendi, aman imzaya bak, mektup kimden? Diye inledi Zeynep Kadın. İmam Efendi mektubu yavaş yavaş ve süze süze, içinden okudu. Zeynep Kadının sabrı tükeniyordu:-Aman hoca efendi söyle ne olmuş? Hasan’dan mı?Hoca efendi ağır ağır başını kaldırdı ve:-Hasan şehid olmuş, sizlere ömür!...Zeynep kadın çömeldiği yere yığılıp kaldı. Sonra derinden derine hıçkırmaya, inlemeye başladı. Osman efendi ile Hoca efendi, boşalsın diye bir müddet ona dokunmadılar. Sonra ikisi birden ayağa kalktılar ve Zeynep kadını omuzlarından tutup kaldırmak istediler. Fakat o, sarsıla sarsıla ağlıyordu ve kendinden geçmişti:-Ah yavrum ah! Diye sızlanıyor ve elleriyle göğsünü yırtmak ister gibi hareketler yapıyordu. Sonra birden sustu ve başını iki tarafa sallayarak:-İki üç gün sonra bir de yavrusu dünyaya gelecek. Yavrum gitti, yavrusu geliyor.Bu sözler üzerine Osman efendi:-Öyleyse kendini topla, sesini kes! Gelinin meseleyi işitirse iki cana birden kıyılmış olur. Haydi gözünün yaşını sil de gelinin bir şeyin farkına varmasın. Dedi. Bu sırada imam efendi söze karıştı ve:-Şehide ağlamak günahtır. Hem de Cenab-ı Hak sana bir lütufta bulunmuş. Birini aldı, diğerini gönderiyor.Zeynep kadın, bağrına taş asarak evine döndü. Kapının arkasında bekleyen gelini:-Ana ne varmış? Niye bu kadar geciktin, meraktan çatlıyorum, söyle ana ne var?-Hiiç...iyilik, iyilik kızım. Sana selamı var, iyilik kızım...Can verilen saniyedeki kadar müthiş bir an içinde söylenen bu sözleri müteakip Zeynep kadın kapının önüne yığılıverdi. Fakat yanıbaşında duran gelinine karşı metaneti ni kaybetmeden, gittikçe büütn varlığını kaplayan yasın ateşlerini örtmek için oracıkta bir hile buldu:-Şuracıkta...işte şuracıkta... ne oldu bilmiyorum, sanki bastığım yer birden kayıver di, ayağım öyle bir burkuldu ki, acısı burnumdan çıkıyor, diyerek sürüne sürüne kendisini içeri atıverdi. Bütün bir gece, “Ah evladım” yerine “Ah ayağım” diye ağladı. Gelin ise bu hilenin farkına varmadı ve kendi ağrılarını unutup kaynanasını teskine çalıştı.Bu kara gecenin üstünden dört gün geçti. Şehid Hasan’ın zevcesi sabaha karşı nur topu gibi bir oğlan dünyaya getirdi. Zeynep kadın çocuğu kucağına alınca bir an için gönlünün yasını unutur gibi oldu ve gözleri yaşla dolu, sesi hıçkırıklı, ağzının yeni doğanın kapalı bir gonca halinde duran kulağına yaklaştırıp:-Küçük melek, sen Cennetten geliyorsun! Muhakkak orada babanla görüştün, çünkü her tarafında onun kokusu var, bizim için bir şey demedi mi? Söyle rahatı nasıldır? Derken büyükanne, çocukla birlikte ağlamaya başladılar...

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
23 Zi'l-Hicce 1437
Miladi:
26 Eylül 2016

Söz Ola
Na-murad olma dila düştün ise bahr-i gama, Hele emvac-ı felaket geçer inşaallah. (Ey gönül gam deryasına düştünse de ümitsiz olma; felaket dalgaları inşaallah geçecektir.)
Barbaros Hayreddin Paşa
Osmanlılar Twitter